Ey insanlar!

Ey bilerek değil unutarak, kasten değil sehven yolunu şaşıran insan! Dinle, sanadır cümle dillerden hitap!

ramazan2015 Bu “Ey” hitâbını can kulağıyla dinle ki ondan yayılan nur, gafilleri uyarmak, gâiptekileri hazır etmek, sâkinleri harekete geçirmek, cahillere işin aslını bildirmek, meşgul olanları boşaltmak (yalancı oyuncaklarını ellerinden alarak) yüz çevirenleri, Hakka döndürmek, sevenleri heyecana getirmek, müridleri teşvik etmek içindir.

Ne acayiptir ki Kur’ân-ı Kerim’de “Ey kâfirler” Hakkı ve hakikati inkâr edenler, hitâbıyla gelen, Cenâb-ı Hakk’ın kâfirleri muhatap kabul ettiği bir ayet yoktur. Bu hitap iki yerde geçer: Birisi Sure-i Kâfirun’da amma Efendimiz’e(sav) hitapla, kâfirlerin getirdiği teklifi red meyânında, diğeri de Sure-i Tahrim’de kıyamet gününde azarlanacaklarını beyân ederken sâdır olmuştur.

(O halde,) ey hakikati inkara şartlanmış olanlar, bugün (geçersiz) özürler beyan etmeyin: (öteki dünyada) siz ancak (bu dünya hayatında) yapmış olduklarınızın karşılığını göreceksiniz. [66:7]

Yani Allah Teâlâ “Şöyle yapın, böyle yapın, şunları yapmayın, bu şekilde ibadet edin…” buyurarak kâfirleri muhatap almamıştır. Buna rağmen en ince detayına kadar müminlerin nasıl davranması gerektiğini ilan etmiş, uyulmaması durumunda onları nelerin beklediğini birer birer sahnelemiştir.

Kitaptaki her “Ey!” kullukta sana külfet görünen dikeni, gül hitâbın lezzetiyle telâfi etmek içindir. Madem “Ey” nidâsı sanadır “Ey İnsan” mektubun devamında saçılan ayet ayet incileri toplamak da sana düşer,

يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْـكَر۪يمِۙ Ey insan! lütf u keremi bol olan Rabbine karşı seni aldatan (mağrur kılan) nedir? [82:6]

يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ اِنَّكَ كَادِحٌ اِلٰى رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلَاق۪يهِۚ Ey insan! hakikat sen Rabbine (kavuşuncaya) kadar durmayıp didineceksin, nihayet Ona ulaşacaksın. [84:6]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْلَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz. [2:21]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere yol gösterici bir rehber ve rahmet gelmiştir. [10:57]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا تَتَّبِعُواخُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz şeylerden yiyin. Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın (izinden gitmeyin). Muhakkak ki o, sizin için apaçık bir düşmandır. [2:168]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْماً لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘوَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاًۜ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُالْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ Ey insanlar! Rabbinize karşı sorumluluğunuzu unutmayın; ve ne hiçbir anne babanın çocuğuna herhangi bir faydasının erişebileceği, ne de hiçbir çocuğun anne babasına en ufak bir fayda sağlayamayacağı Gün’den korkun! Unutmayın, Allah’ın [yeniden diriltme] vaadi gerçektir: öyleyse, bu dünyanın sizi ayartmasına izin vermeyin, ve Allah hakkındaki müfsitçe düşüncelerinizin sahte cazibesine kapılmayın! [31:33]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِيَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ Ey insanlar! Allahın, üzerinizdeki (bunca) ni’metini (kalbinizle) hatırlayın, (dilinizle) anın. Sizi gökden ve yerden rızıklandıracak Allahdan gayri bir yaratan var mı? Ondan başka hiçbir Tanrı yokdur. O halde nasıl (olub da tevhîdden küfre) çevriliyorsunuz? [35:3]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ Ey insanlar! Muhakkak ki Allah’ın va’di haktır. Öyle ise dünya hayâtı sakın sizi aldatmasın! Ve sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi (isyâna sürüklerken) Allah(‘ın affına güvendirmek) ile kandırmasın! [35:5]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç kimselersiniz. Hâlbuki Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan), Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan) ancak Allah’dır. [35:15]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباًوَقَـبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌخَب۪يرٌ Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah her şeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır. [49:13]

Ey halden hale girmekten münezzeh olan, ey eşi, benzeri olmaksızın yaratan. Ey insanı halden hale sokan, insana hayretler veren. Ey kimini Leylâ eden, kimini Mecnun kılan, Ey âlete ihtiyacı olmayan sanatkâr. Leylâ’ya, Mecnun’a yüzlerce çeşit haller veren, Ey hiçbirşeye ihtiyacı olmadığı halde durmaksızın kullarına ihsân eden, bolca veren,

Gönderdiğin “rahmet ayı” geldi geçiyor, üzerimize öylesine bir güneş doğdu ki bir anda yüzlerce günahı, isyanı örter gider. Ama biz burda pek bir aciz, pek bir mahzûn kaldık, evin kapısını ört; yayılanlar da bu mâbetde topaldır, uçanlar da. Ey aşk! tüm bir varlıksın sen; hem taçsın, hem zincir; hem Peygamber’in davetisin, hem ümmetin halden hale geçişi… Bizi yokluktan, ciğeri yanmış, susamış bir halde sen var ettin de gözümüzü şu devlet çeşmesine diktin.

Dikenimiz senin sayende gül kesildi, cüzlerimiz kül haline geldi; gark eyledin bizi nura, önümüz de rahmet bizim, sonumuz da rahmet. Gülü dikende gör, dikensiz gülü herkes görür; tümü cüzde gör; ehliyet de budur zaten. Şerabı korukta gör, varı yokta gör, ey Yusuf, padişahlar padişahlığını, saltanatı kuyuda seyret. Gülü olmayan diken, yeşilliğin başköşesine kurulamaz; bir avuç toprak, canı olmadıkça başı, bıyığı nerden bulacak?

Gül dikenle barışır, dost olur. Allâh’ın lütf û ihsanı bahçeyi güllerle, çiçeklerle süsler, ihtişamlı bir padişah haline getirir. Her an bahçeden elçi gibi bir hoş koku gelir de; “Ne duruyorsunuz; İlkbahar geldi; dostları bahçeye çağırın !” diye seslenir. Bahçe içten içe kendi sırrını, kendinde bulunan gizli kuvveti sürükler; yürür gider, yol alır da sana derki : “Ey insan ! Sen de içten içe yol al. Sende gizli bulunanı bul, ona doğru yol al da, sen de canlan, senin de canına can gelsin” Her fidanın sırrı toprağın içinden baş kaldırır yücelir. Göklere doğru yükselen, boy atan mi’rac eden ağaçlar, sanki bahçelerde göklere uzanan merdivenler koymuşlardır. Duygulu ve imanlı kişiler yerlerde sürüklenmesinler, göklere çıksınlar diye onları da mi’raca davet etmektedirler.

El çırp da bundan anla ki her sesin aslı sensin, her ses senden çıkıyor; çünkü ayrılık, yahut buluşma olmasa şu iki avucunu birbirine vuramazsın. Sus artık, bahar geldi, gül geldi, diken geldi, gayb âleminden güzeller bizi davet için sıçrayıp geldiler.

Dinle bak ne buyurur ol Mevlây-ı müteal Bu ilahî müjdeden sen de nasibini al İftar vakti hitab-ı subhânî vârid olur Oruç tutan kuluyla söyleşir hem Zül-Celâl

Meded ey sahibe’l meydân! Ey katreyi ummân eden Ey nutfeyi insân eden Ey derdlere dermân eden Senden meded, senden meded Estağfirullâh el-azîm, Ya Resûl ol sen rehberim Zulmânî nûrânî hicâb Açılsın olsun feth-i bâb Ref’ et cemâlinden nikâb Senden meded senden meded

Reklamlar

Bir şair tanıdık

BİR ŞÂİR DOĞUYOR

Akardı gönlüm olup bir şelâle devrinde
Ferîd-i asr olan nev-nihâle devrinde

Bu âlem ây u nücûmuyla başka âlemdi
Sarardı her gece mehtâbı hâle devrinde

Bir öyle rind idim endîşe-i cihandan uzak
Ne mâle bakmış idim, ne menâle devrinde

Visâle ermediğim gam değildi ammâ ki
Girerdi böylece zâlim vebâle devrinde

Melûl ü nâfiz’in ardınca peyrev olmuş idik
Bir aşk u şevk ile, hârun, kemâl’e devrinde


Bu şiir, Yahya Kemal, Faruk Nâfiz, B. Sıtkı Erdoğan gibi büyüklerden birinin değil; 26 yaşında bir gencin kaleminden çıkmış. Nasıl olur? 26 yaşında bir genç bu dili nasıl bilebilir? Ve bu dille, mükemmel bir klâsik gazel nasıl yazabilir? Hem de Mefâilün Feilâtün, Mefâilün Feilün gibi nisbeten az kullanılan bir vezinle?.. demeyin aziz okuyucular. Her ne kadar tersi gibi görünüyorsa da, mûsikîsi ölmeyen (= öldürülemeyen) bir milletin şiiri de ölmez; çünkü her ikisi de aynı hamurdan, topun—tüfeğin yıkamayacağı Horasan harcından yapılmıştır. Evet, bu şiirin müellifi Hârun Öğmüş, 1972’de Konya Hatunsaray’da doğmuş bir çiftçi çocuğu. Konya İmam —Hatip Lisesinden sonra Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine girmiş ve 1998 Haziranında mezun olmuş. Fakültede kalmayı düşünmeyip iş aramaya kalkarsa, İmam —Hatip’li olduğu için pekçok kapının yüzüne kapanacağından emînim. Ama şiire bu aşkla devam ederse, en azından iyi bir şair olacağından da hiç şüphem yok.

Şiir,—müzik,—hüsn-ü hat,—resim,—heykel gibi, ciddî ve kalıcısı yapılmak istendiğinde normal olarak ‘karın doyurmayan’ sanatlar, toplumların refah içinde olduğu, yüksek medeniyyet seviyesine çıkıldığı zamanlarda daha çok müşteri (alıcı-koruyucu-destekleyici) bulurlar. Mârifetin iltifat gördüğü bu dönemlerde, rekabet sayesinde, bir tür “seri imalât” halinde öyle değerler su yüzüne çıkar ki, sadece kalburüstünde kalabilmiş olanlar dahi ciltler doldurur. Politikacıların, iktidar çekişmesinden, halkın eğitim, sağlık, huzur ve refâhını düşünmeye pek vakit bulamadıkları dönemlerde ise, bu değerler nâdir de olsa yine yetişir; ama bunlar artık hüdây-ı nâbit kır çiçekleri niteliğindedir ve ilgisizliğe—terkedilmişliğe serzenişin, hattâ bir tür sessiz direnişin sembolüdürler. Bakınız, “Terkîb—i Bend der—tavsîf—i ahvâl—i vatan”ının son bendinde ne diyor Hârun Öğmüş:

Sâkî, ayağın kesme, kerem kıl bu gedâya
Tâ göndereyim fâtiha Rûhî vü Zıyâ’ya

Eslâfı bu beş bend ile anmaktı murâdım
Dünyâ neme, ben hükmedemem nefs ü hevâya

İşkence içün inmedi Kur’an bize hâşâ
Vâiz gibi cür’et edemem halka ezâyâ

Ben gûşe—i uzlette oturmakta musırrım
Yoktur hevesât ardına gitmekte nihâye

Kadrin bilinir sanma musallâda dahî sen
Hârun bırak evhâmı, kulak ver bu nidâya

Bir benzeri yok ülke bu, bir dârü’l—acâib
Bin türlü belâ ortada, bin türlü mesâib

İşte bu da dîvânından bir başka şiir; ‘Göz Göze’ redîfli gazeli:

Bir an gelip de baktı mı mânâlı göz, göze
Artık o ân olur iki sevdâlı gözgöze

Tatsın yeter ki bir nefes ömründe sevmeyi
Artık neler demez, neler, îmâlı göz, göze

Lâl olsa keşke, nâfile diller yorulmasa
Söyler durur olan biten ahvâli göz, göze

Kudret eliyle parlatılan saf bir aynadır
Aksettirir gönüldeki her hâli göz, göze

Bir nükte söylemiş yine Hârun ki doğrusu
Söylenmemiş cihanda bir emsâli göz göze

Ne kadar güzel, değil mi? Binlerce şükürler olsun ki, ikiyüz yıldır maruz bırakıldığımız kişiliksizleştirilme savaşına rağmen, aslî değerlerimiz yok edilemiyor. Aksine, baskı artırıldıkça, üç numaraya kesilen saçlar gibi, eskisinden hep daha gür olarak fışkırıyorlar.

Merhûm gibiyim

Yoksa insan, sanır mı ki kendi keyfine bırakılır? [Kıyâmet, 36]


Çölde savrulmak için rüzgâr uman kum gibiyim
Her seher sönmek için şems gözeten mum gibiyim
Savrulursam, ya sönersem bana hiç ağlamayın;
Çünkü ben hâl-i hayatta daha merhûm gibiyim

Aziz dost,
O gülleri kapının önünde bırak; ey aşk…

Bülbül şeydâ ise gül perişândır. Kim kime rahmedecek?

Rabbim! O da, ben de senin rahmetine muhtacız. Bize kan ağlatan aynı elemdir; sana aynı nârın dibinden aynı sesle haykırıyoruz. Ukûbetine düçâr olduğumuz takdirin, diktiği ateşten sütun etrafında birbirine dolaşmış, birbirini sokan iki yılan gibiyiz. Lakin bir zamanlar cemalinin aydınlattığı alemde iki sermest güvercin olduğumuzu unutmadık; Rabbim ya bu çölü o cennete çevir, ya bu hatırayı gönlümüzden sil, zira halimiz yamandır..

Allah, cümlenizi bizim düçâr olduğumuz dertten masun eylesin…

Sâmih Rifat

SÂMİH RİF’AT BEY (1874-1932)

Cumhuriyet’den önce şiir yazmaya başlayan ve Cumhuriyet’den sonra bu işe devam eden şairlerden biri de Sâmih Rifat’dır. 1874 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini Kocamustafapaşa Rüştiyesinde tamamladı, Farsça, Arapça ve Fransızca öğrendi.

Belediyede, Dahiliye Matbuat Kaleminde görev aldı. İkinci Meşrutiyet’de (1908) Dahiliye Mektupçu Kalemi Mümeyyizliği, kısa bir süre de Mercan İdadisi Edebiyat Öğretmenliği yaptı. Aynı yıl içinde Çanakkale Mutasarrıflığına getirildi. Konya (1912), Trabzon (1913) Valisi oldu. Sonra tekrar Konya Valiliğine, Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına getirildi. Kurtuluş Savaşı başlarında Anadolu’ya geçerek Kuvai Milliyecilere katıldı. Maarif Telif ve Tercüme Azası, sonra Reisi ve Maarif Vekaleti Müsteşarı (15.03.1922 – 01.10.1923) oldu. İkinci Büyük Millet Meclisine Çanakkale Mebusu olarak girdi. Ölünceye kadar aynı ilin Milletvekili olarak kaldı. Ayrıca Türk Dil Kurumu Başkanlığı ve Türk Tarih Kurumu Üyeliği yaptı.05.12.1932 tarihinde Ankara’da vefat etti.

Yedikule Bektâşî tekkesi dervişlerinden Hasan Rifat Bey’in oğlu, mûsikîşinas Ali Rifat Çağatay’ın (öl.1935) kardeşi şair Oktay Rifat’ın (öl.1988) babasıdır. Eşi ise, Nazım Hikmet’in teyzesidir.

İlk tahsilini babasının yanında yapması ve Farsça öğrenmesi Samih Rifat’ın bektaşîmeşreb bir şair olmasının da yolunu açmış oldu.

Hezerân per açıp reng-i ziyâdan
Ufûl etmiş güneş sahn-ı semâdan
Şebistân-ı elem hâlî sadâdan
Gönül pür-girye hâl-i inzivâdan

diye başlayan NEFES, Kerbelâ şehidi Hz. Hüseyin’i diğer peygamberlerden üstün tutan şu beytiyle sona ermektedir:

Ne mümkin sevmemek Sâmih Hüseyn’i
Kabûl eyler mi insan öyle şeyni
Resûl-i Kibriyâ’nın nûr-ı ‘ayni
Muazzezdir benimçun enbiyâdan

Kendi şiirlerini besteleyen Sâmih Rifat’ın bir bestesinin güftesi şöyledir:
Ezelden âşıkım ben Muhammed Mustafa’ya
Fedâ olsun hayâtım bütün Âl-i Abâ’ya
Acır bî-şübhe onlar bu rûh-i bî nevâya
Kabul etsin erenler kul oldum Mürtezâya

Ne sabrım kaldı artık ne ârâm ü karârım
Hüseyn’in âteşiyle yanar kalb-i nizârım
Tutar eflâki her şeb figânım âh ü zârım
Revandır seyl-i eşkim fezâ-yi Kerbelâ’ya

Gehî nisyân edersem ne var savm u salâtı
Unuttum Ehl-i Beyt’in gamından kâinâtı
Olur elbet müsâdif nigâh-ı iltifâtı
Alî’nin rûz-ı mahşer hazin bir âşinâya

O mü’minlerle zâhid sen ol cennette hemdem
Ki nesl-i Mustafâ’yı kılar pâmâl-i mâtem
Kolunda hırz-ı Yâsin dilinde İsm-i A’zam
Salar tîğ-i adâvet sudûr-i Hel etâ’ya

Budur Sâmih niyâzım erenler serverinden
Bana bir cür’a sunsun şerâb-ı Kevserinden
Görüp resm-i sülûku Horasân erlerinden
Karîn oldum hakîkat yolunda evliyâya

Samih Rifat tipik bir bektaşî dervişidir. Kerbelâ hüznünü bütün varlığıyla yaşayan ve ömürboyu terennüm eden bir gönül dünyasına sahiptir. Şiirlerinin başlıklarında ve muhtevalarında sizi sık sık şu kelimelerle selamlar: Keder, firkat, feryad, mihnet, felâket, tahassür, cevr, suziş, belâ, mükedder, idbâr, teessür, bî-karâr,nâle, garip, girdap, nevmîd, türbe, sâmit, gam, zulumât, ayrılık, mehcûr, dert, girye, me’yûs, ‘alîl, muzdarib,mersiye.

Yayınlanmamış eserlerinden biri de “Osmanlı’da Din Telakkîleri” adını taşımaktadır. Sadettin Nüzhet’in verdiği bilgiye göre bu eserde batınî zümreleri, özellikle Bektaşîliği ele alıp incelemiştir. Şiirlerinde kainattaki esrar ve ahenkle bütünleşen bir derviş gönlün terennüm, dua ve niyazını ihtiva etmektedir. Samih Rifat’ın tekke psikolojisini terennüm eden şu Nefes’ine daha sonra Yahya Kemal Beyatlı (öl.1958) nazire yazacaktır.

NEFES
Hezerân per açıp reng-i ziyâdan
Ufûl etmiş güneş sahn-ı semâdan
Şebistân-ı elem hâlî sadâdan
Gönül pür girye hâl-i inzivâdan
İlâhî meşrebim vahdet perestim
Şerâb-ı cilve-i hayretle mestim
O sağardır ki zinetsaz-ı destim
Dolar humhane-i al-i abâdan
Ne beklersin kılıp ey bâd-ı şebhiz
Demâdem turra-ı ezhâr-ı tehziz
Getir lutfeyle bir buy-ı dilâviz
Meşam-ı câna kabr-ı Murtazâdan
Bu demdir tâbımın devr-i melâli
Sever zulmetle ruhum hasbihâli
Sadâlar duymanın var ihtimâli
Karanlıklarda amâk-ı hafâdan
Uzaktan yalvarıp ebr-i bahâra
Dedim gel şöyle meyl et bir kenara
Hüseynimden haber ver kalb-i zâra
Eğer geçtinse deşt-i Kerbelâdan
Ne mümkün sevmemek Sâmih Hüseyni
Kabul eyler mi insan öyle şeyni
Rasûl-i Kibriyânın nûr-ı aynı
Muazzezdir benimçün enbiyâdan

İTHÂF

Abdülhak Hamid’den sonra ledünnî şiirin menbâları kurudu. Sâmih Rifat Bey’in hâtif sadâsını andıran bir manzûmesi bu çorak devrin en güzel eseridir. O eserin kafiyelerinden doğan bu mısrâları sâhibine ithâf ediyorum.

Fer almışken tulû-ı kibriyâdan
Bu gün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan
Niçin nûr inmiyor artık semâdan?
Bu şek, bağrımda her gün gâh ü bî-gâh
Dolaştım “Hû!” deyüp dergâh dergâh
Ümid ettim ki bir pîr-i dil-âgâh
Desün “Destûr!” mihrâb-ı hafâdan
Abâ var, post var, meydanda er yok
Horâsân erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyâr-ı Rûm’a gelmiş evliyâdan
Tecellîgâh iken binlerce rinde
Melâmet söndü Şark’ın her yerinde
Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
Nefes’ler dinledik sâz-ı Rızâ’dan
O yerler işte Bağdat, işte Âmid
Bugün her şûleden mahrûm, câmid,
O yerlerden gelen son yolcu Hâmid
Haberdâr olmaz olmuş mâverâdan
Bu manzûmenle ey üstâd-ı hoşkâm
Ali’den doldurup iksîr-i ilhâm
Leb-i uşşâka sundun öyle bir câm
Ki yoğrulmuş türâb-ı Kerbelâ’dan
Yahya Kemâl

Sâmih Rifat’ın NEFES şiirine nazire yazan Üsküp’lü şâir bir açıklama yapma ihtiyacını da hissetmiş ve tasavvufî şiirin kaynaklarının kuruduğunu ifade etmişti.

Ne havaya ne suya gönle düşen cemreyiz

Kâinat kitabının okuyucusuna,
Bütün kitaplar, tek bir kitabın daha iyi anlaşılması için okunur

Elest aleminde Rabbini görüp mest olan cânın ruhu, bugün de O’nun eserlerini, baharın güzelliklerini görür de Rabbini görür gibi kendinden geçer.

192umutrehberi21 Mart ile hep beraber, gece ve gündüz eşitliğini yaşadık, geçen her yeni gün, gündüzün uzadığına, önce havaya sonra suya ve toprağa düşen cemrenin dünyamızı ısıttığına şahit oluyoruz. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.
Bahar geliyor erenler, toprağa, bitkiye su yürüyor. Bu değişim, bu yeniden uyanış, kadim zamanlardan beri kutlanagelmiştir. Hakkın halifesi, Hz. Adem’e verilen esmanın vârisi olan insan da elbette bu değişimden vâreste değil. İnsandaki bu ebedilik, bekâ duygusunun gerçek anlamda tatmini ancak din ile mümkündür efendim.Allah indindeki, (ilk insandan beri) yegane din olan, İslam’ın kitabında, sure-i yasinde 39. Ayet-i kerime’de: Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. buyrulur.

İnsanlar, Ay’ın bu konaklarını, safhalarını görmekteler. Ay, önce hilal olarak doğmaktadır. Sonra geceden geceye büyür, nihayet dolunay olur. Sonra yeniden küçülmeye başlar, neticede kuru hurma salkımı gibi yay şeklinde hilal haline gelir. Ayette geçen “urcun” yaş hurmanın dizildiği salkımdır. Ayı geceden geceye izleyen bir kimse, Kur’an’ın bu hayret verici ifadesinin inceliğini anlar. “Nihayet o eğri hurma dalı gibi hilal olur da geri döner” Özellikle bu “eski” kelimesinin ifade ettiği ince anlam… Çünkü Ay, doğduğu ilk gecelerde hilaldir. Son gecelerinde yine hilaldir… Fakat birincide adeta güzel ve genç görünür. Sonunda ise sanki zayıflamış rengi sarı, kederli ve kurumuş görünür. Kurumuş eski hurma dalının solgun halı gibi… O halde Kur’an-ı Kerim’in ayın safhalarını bu hayret verici ve anlamlı ifade ile dile getirmesi bir tesadüf değildir.

Geceden geceye ayla birlikte yaşamak insanın içinde öyle taze, öyle yumuşak, öyle anlamlı, öyle derin duygular uyandırıyor ki… Ay’la birlikte yaşayan, Ay’ın hareketlerini izleyen insan kalbi, gördüğü manzara karşısında etkilenmekten, duygulanmaktan ve güzelliği ve yüceliği var eden ve gök cisimlerini bu sistem içinde yöneten kudret elinin büyüklüğünü görmekten kendini alamaz; İster Ay’ın izlediği bu yolların ve şekillerin altındaki gizliliği bilsin, isterse bunları hiç bilmesin. Sadece görmek bile, kalbi duygulandırmak, düşünceyi coşturmak ve insanı düşünce ve tefekküre yöneltmek için yeterlidir… İşte böylesi bir tefekkürde can kulağınızda da, Merhum Cinuçen Tanrıkorur üstadın, Mehtapta Yakamozlar adlı Nihavend Saz Semaisi olsun istedik, ikramın kabulu niyazıyla hele bir dinleyin iyi gelecektir.

“Bu, üstün ve her şeyi bilen Allah’ın kanunudur.”
Ay içinde bir takım yörüngeler tayin ettik. Nihayet o eğri hurma dalı gibi hilal olur da geri döner… [Yasin, 39]

Yüce Allah gece ile gündüzün bilinmesi için güneşi yarattığı gibi, ayların bilinmesi için de ayı yarattı. Ay ile güneşin yürüyüşünü farklı kıldı. Güneş her gün doğar ve o günün sonunda batar. Yaz ve kış farklı yerlerde doğup batar. Bu sebeple gündüz uzar gece kısalır, sonra da gece uzar gündüz kısalır. Bu hadise milyonlarca yıldan beri, bir değişikliğe uğramadan sürüp gider. Dolayısıyla insanoğlu, ayın hangi gün nasıl bir şekil aldığını hesap edebilmektedir. Aksi takdirde bunu hesap edebilmek mümkün olmayacaktı.

Hz. Pir Mevlana bu hadiseyi ince bir sanat ile, bir hüsnü ta’lil ile ne güzel yorar;
Öyle ya müslümanlık ince insanın, dervişlik ise ince müslümanın işidir erenler
Kainat, sure-i yasin’in 29. Ayetindeki ilahi kanuna ittiba ettiği için düşen cemre toprağa su yürür, ağaç çiçek açar, meyveye durur, bu güzellik; kainatın edebindendir. Sahi edep de emre ittibadan ibaret değil midir? Edep ya huu!

192umutrehberi2Gamdan, fenalıklardan sana gelen her şey, senin kendi korkusuzluğundan, edepsiz- liğinden, küstahlığındandır.

Cenab-ı Hak’tan her hususta başarıya ulaşmamız için edep niyaz edelim. Çünkü edebi olmayan Allah’ın lütfundan mahrum kalır.

Biz dâhi inadı bırakıp Hakk’a muti ola görsek, gönül ağacımız ne meyveler verecek, vakit varken anla artık O ne derse o olur! Kul hakka tam itaat ederse Hak’ta O’nun istediğini muhakkak verir.

 

Bahar sadece toprağı ısıtmakla kalmasın, hakikat güneşi doğsun da biraz gönlümüzü ısıtsın da…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz meyveye dursun,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Neden Ağlar?

Ey şehid-i Kerbela’ya ağlayan,
nâr-ı firkatle ciğerin dağlayan,

Müslüman ile alâkayı kesmek onun kanını dökmek gibidir. [Hadis-i Şerif]

 

Hastalıktan gözleri kapanmış yaşlıca bir dostu,
“Bende dünyayı görecek göz mü kaldı?” diye şikâyette bulununca
“Hiç üzülme dostum, zaten dünyada da bakılacak surat kalmadı
buyurmuş Seyrâni.

Eserlerinde tasavvuftan sıkça beslenen, sözü kılıçtan keskince bir velidir.
Develi’den imam Cafer Efendi’nin mahdumu  Âşık (Mehmet) Seyrâni [1800-1866] Aşığın sesi alem-i lahûttan haber getirir ya, 181. mestmp3’ün de sözleri de Aşık Seyrani’ye ait:
Ne hikmettir şu dünyâya / gelen ağlar, giden ağlar
Soralım YOKSULa BAYa / ASLı nedir, neden ağlar?
Seyrânî’ye acep n’olmuş? / Yüreği derd ile dolmuş
Kimi yitmiş, kimi bulmuş / Bulan ağlar, yiten ağlar

Müslüman yüreklerde esen Hüseyni bir matem ile, bir fatiha, bir fetih ümidi ile canlara ikramımızdır.

Ey yetim başlarımızı, “ben de sizin gibiydim” diye okşayan hüzün peygamberi!
Zulumlerle, ölümlerle, hastalıklarla, ayrılıklarla malul dünyamızda
Şimdi her yer Kerbela, her gün Aşura. Irak, Kerbela, Filistin Kerbela.
Belâ-yı Ehl-i Beyt’in yazmağa imkan mı var, asla
Söz ağlar, söyleyen ağlar, kalem ağlar, yazan ağlar

 

Hani kurak günlerin ardından bir ümitle beklenip duran yağmur geliverir ya
işte öyle geldin alemin vahşetinin üstüne
öyle geldin cehaletin dalaletin garabetin kulaklığı üstüne
Ey beklenen peygamber, ey müjdelenen nebi
Sabır ve çileyle geçen günlerimizin saniyeleri adedince selam olsun
Aşkından yaşaran gözler adedince selam olsun sanaa Resulallah aşk ile şehadete gidenlere ve
gidenlerin ardında bıraktığı mahzun ümmetine
Şefaat eyle Allah aşkına. 

Mevlam, Şühedayı Kerbela hürmetine,
onların başlarını verdikleri mânevi değerlere sahip çıkmayı,
halleriyle hallenmeyi, Muharremin sırrı hikmetini idrâk etmeyi
cümlemize nasip etsin, yeryüzündeki Huseyn’lerin yardımcıları olsun.
Zulme maruz kardeşlerimizin üzerine sabır yağdırsın
Dertlerine hiç ummadıkları yerden derman eriştirsin inşallah.

 

Vakt-i şerif, Cuma, Muharrem, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim