Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Davut Bektaş’

Ancak Mekkî ayetlerde bahsi geçen bir Celal tecellisi olarak  el-Kahhâr

O gün, onlar (herkes, bütün sırlarıyla birlikte kabirlerinden) meydana çıkacak kimselerdir. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz! (Allah:) “Bugün mülk (hâkimiyet)kimindir?” (diye sorar). (O günün dehşetinden kimse cevab veremez de yine kendisi cevab buyurur:) “Vâhid (bir olan), Kahhâr (herşeyi kahra gücü yetici) olan Allah’ındır!” [Mü’min: 16]

kahhar

Kahr, bir şeye onu hor, hakir veya mahv ve helak edebilecek surette gâlib olmaktır. Lisan-ı Arabî’de kendisini kırmak için inen balyozu kıran sert kayaya, taşa da bu ismi verirler.

Kahr odur ki, rubûbiyyet da‘vâsında olanları helâk eyleye. Rubûbiyyet da‘vâsı da üç türlüdür. Biri; külliyyet ile Firavun, Şeddâd, Nemrûd misillilerin da‘vâsı gibi. Biri de ba‘ziyyet ile ki, anlar tanrılık da‘vâsında  değillerdir velâkin işleri onlara benzer. Zâlim pâdişâhlar ve beyler, paşalar gibi. Biri de temerrüdlük edenlerdir ki, bir işde “ben şunu şöyle  ederim, bunu böyle ederim” diye, hattâ “şu işi şöyle işlerim” dedikde inşâallâh demekde temerrüdlük, da‘vây-ı rubûbiyyetdir. Onun gibileri de Allâh te‘âlâ kahr edüb murâd etdiği işi nasîb etmez. Bu üç tâifenin üçü de makhûrlardır.  Da‘vâları mikdârı, aza az çoğa çok yine herbirisine kahr bir mahlûk yüzünden zuhûr eder, yoksa kahr eden mahlûk değildir.

Hak kulundan intikâmın yine ‘abd ile alır
Bilmeyen ‘ilm-i ledünnü anı ‘abd etdi sanır

İmdi bu kahrdan hiç kimse hâlî değildir. Her ne vakit ki kişi kendi nefsinde veya gayrıda bu sıfât-ı kahrı müşâhede ede, o kimse, Hakk  te‘âlâyı el-Kahhâru ismiyle zâkir olmuş olur, gerekse dili sâkit olsun.

El-Kahhâr olan Allah, varlığa boyun eğdirendir. O’nun ayet-i kerimeleri de (gerek satırda gerek kainatta yazılı olsun) Allah’ın akıllara boyun eğdirdiği, aciz bıraktığı yani El-Kahhar isminin tecellisi olan aletlerdir… Acz-i mutlakın idrakindeki insan da,  nefsine hoş gelse de Allah’ın yasakladığı durumlardan kendini korumak için bu isme muhtaçtır.

Eyle bu ismi vird subh u mesâ
Kahr ola sana ki kasd iden a’dâ
Hubb-ı dünyâ gide derunundan
Nefs-i emmare geçmeye sana fen
Sâlim ol mekr-i cinn ü şeytandan
Hisse al hâtem-i Süleymân’dan

Ey kulum nice bir düşmanın elinden bana ağla ve inle! Zira onu kahretmek mutlak bir iktidar sahibi olan benim elimden gelir. Benden başka kimse birşey yapamaz. Yanlız şu kaideyi koydum: Ey kulum! âciz olmana rağmen, onun kahrı için çalış ve onunla barışma, daima mücadelede bulun. Ben Allah’ım; onun kahrı için benden saygıyla ve inleyerek yardım dile. Can ve gönülden, tam bir sadakatla istersen, kendi kuvvetimi senin ellerine veririm ve senin elini, onun kahrından kuvvetli ve cesaretli yaparım. Nihayet, sen benim kuvvetimle, sıdk kılıcıyla düşmanı alt edersin. [Maarif-i Sultan Veled]

Herkesi kahrı lütuftan ayırt eder, anlar. İster bilgili olsun, ister cahil, ister aşağılık! Fakat kahır içinde gizli olan lütfu yahut lütuf içinde gizlenmiş bulunan kahrı az kişi anlar. Meğer ki gönlünde bir can mihengi olan ehlullahtan bir er olsun. [Hz. Pir Mevlana]

Tama’ ve hırsa uyup nefs ile makhûr olma
Rahatın zâil olur nâm-ı meşhûr olma
Sohbet-i ârif-i billaha eriş, dûr olma
Saltanat-ı mesned-i dünya ile mağrûr olma

El-Kahhar ismi-i şerifi sâfiyye makamının esrarıdır ve ism-i Kahhar’ın nuru hâlis siyahtır. “Ettim havâle nefsimi Kahhâr-ı âdile” deyip niyaza durduk Ey Allahım, bizleri bu siyah nurun esrarı ile zevklendir ve manasından hissedâr eyle…

Ya ilahi! Sensin Allah, ben Senin bir bendenim
Bismi Allah der ve zikreyler Seni ruh u tenim.
Abd-i acizim, düşerim gaflete her bir nefes
Mağfiret etmezsen ey Rahman boğar insanı nefs

Başka gâlib var mıdır, Sensin o kudret ey ilâh
İsteğin mutlak olur, Kahhâr‘sın elbet ey ilâh
Zulmetinden nefsin artık görmez gönlüm nesneyi

Nûr olan Allah ışıt nurunla şol harâbeyi
Rahmetin örter gazabın, ört günahım Sen dahî
Senden elbet himmet ey Settâr, sevindir ebedî
Ya Vedûd aşk ver şu taştan kalbe kim envâr dola
Ol muhabbetten Resûlün nisbeti vâsıl ola
Ey Mucîb sensin kabul eden niyâzım, hem duam
Bendenem, arzûm icâbet et, Sana kurbân olam

Reklamlar

Read Full Post »

لنَّبِيُّ أَوْلَىٰ بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ ۖ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ

Peygamber, mü’minlere kendi öz nefislerinden, canlarından, birbirlerinden daha yakındır, daha ileridir. Eşleri mü’minlerin anneleridir. [Ahzâb:6]

Tarik-i Uşşakiyye Meşayihinden
El-Hâcc Hüseyin Vâssaf Hazretleri (v.1929)
Semt-i illiyyîne uçdu şimdi bir rûh-ı kerîm
Çıka istikbâle yârân gülşen-i adnânda
Rıhlet-i cân-sûzuna Sa’dî didim târih-i tâm
Hüseyin Vassâf bugün rahmet-i Rahmân’da

Hazretim, mah-ı Muharrem’de dünyaya geldiği için Şeyh Ahmed Zarîfî, tarafından kendisine “Hüseyin” ismi verilmiş; “İnşeallah Vassâf-ı Muhammedî olur” diye mahlası da “Vassâf” konmuştur. Eskimeyen kültürümüzle yetişmiş, Arapça, Farsça ve Fransızca’ya vâkıf, edib, şair ve mutasavvıf. Öyle ki zat-ı şahaneleri tam bir Peygamber aşığı. Her üç rüyasından birinde mutlaka peygamber efendimiz var…

Maddenin kasıp kavurduğu gönül derdimize şifa olsun, vesile-i şefaat buyrulsun niyyetiyle, Hüseyin Vassaf Hazretlerinin Kasîde-i İstişfâiyye’sini ihvan-ı bâ safa kardeşlerimize teberrüken ikram eyler, dua bekleriz…

nebilerbagi
Kasîde-i İstişfâiyye
Mefa’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün 

Vücûd-ı akdesin ‘ayn-ı beşaret yâ Resûla’llâh
Zuhûr-ı pür-sürûrun mahz-ı rahmet yâ Resûla’llâh
[akdes: en kutlu, en kudsî / ayn: aslı, kendisi / beşâret: müjde]
[pür: dolu / sürûr: mutluluk / mahz: tam ta kendisi, aslı] 

Sen ol mahbûb-ı memdûh-ı güzîn-i Hazret-i Hak’sın
Kudümün bâ’is-i âsâr-ı ni’met yâ Resûla’llâh
[memdûh: medholunmuş, övülmüş / güzîn: seçilmiş, seçkin]
[kudüm: gelme, ayak basma / bâ’is: sebep olan / âsâr: eserler, izler]

Seni idrâk için ‘akl-ı beşer izhâr-ı ‘acz eyler
‘Ukûl-i âdeme gelmekde hayret yâ Resûla’llâh
[izhâr-ı acz: acziyetini ortaya koymak] [Ukûl: zihinler, akıllar]

Senindir bunca devletler şu’ûnât hep seninçündür
Senindir her iki ‘âlemde rif’at yâ Resûla’llâh
[şu’ûnât: hâdiseler, olaylar] [rif’at: yükseklik, yücelik]

Senin mir’ât-ı hüsnünden göründü Hazret-i Allah
İle’l-âhir sana olsun tahiyyât yâ Resûla’llâh
[mir’ât-ı hüsn: güzellik aynası]
[ile’l-âhir: ebede kadar / tahiyyat: selâmlar, hayır dualar]

Hadîs-i kâ’inâtın metni hem tafsîlîdir el-hak
Sana ma’lûm bidayetle nihayet yâ Resûla’llâh
[hadîs: haber / tafsîlî: ayrıntılı] [bidâyet: başlangıç]

Ser-â-pâ pür-hakâyık bir kitâbu’llâh-ı ekbersin
Tecellî-gâh-ı esrâr-ı hüviyyet yâ Resûla’llâh
[ser-â-pâ: baştan ayağa / hakâyık: hakîkatler / ekber: en büyük]
[tecellîgâh: görünme yeri / esrâr: sırlar / hüviyet: mahiyet, hakîkat, asıl]

Güzelsin pek güzelsin tâb-ı hüsnünle cihan pür-nûr
Gelir îmânıma her demde kuvvet yâ Resûla’llâh
[tâb: ışık, parlaklık / hüsn: güzellik]

Tahassür canıma te’sîrini gösterdi bî-tâbım
Gönül göz hepsi ister Hakkı rü’yet yâ Resûla’llâh
[tahassür: (kök: hasret) hasret çekme / bî-tâb: takatsiz]
[rü’yet: görme, bakış, görüş]

Gözümde tütmede dîdâr-ı nûr enver-i tâb-nâkin
Canım cânân-ı kalbim kıl ‘inayet yâ Resûla’llâh
[dîdâr: cemâl, yüz / enver: nurlar / tâb-nâk: parlak, ışıklı]

Gözüm sende, gönül sende, ümidim cümleten sende
Veliyyü’n-ni’metim genc-i melâhat yâ Resûla’llâh
[veliyyü’n-ni’met: nimet sahibi /genc: hazîne / melâhat: güzellik]

Tulû’ et mihr-i rahşânım gönül göz rûşenâ olsun
Senin ‘aşkınladır âmâl-i vuslat yâ Resûla’llâh
[tulû: doğuş / mihr: güneş / rahşân: parlak / rûşen: aydın, parlak]
[‘âmâl: ameller / vuslat: sevdiğine kavuşma]

Tenezzül eyle lütfen dîde-i canım hayât bulsun
Buyur bu ‘âşık-ı şeydâna re’fet yâ Resûla’llâh
[dîde: göz]
[şeydâ: aşktan aklını kaybetmiş; dîvâne / re’fet: merhamet etmek]

Gezip vâdî-i hasretde arar mahbûbunu ruhum
Beni yakmakdadır nâr-ı muhabbet yâ Resûla’llâh

Tahammülsüz olan hicrin beni dîvâne etmişdir
Bana olsun visalin zevki kısmet yâ Resûla’llâh
[hicr: hasret] [visâl: kavuşmak]

Ra’ûfsun hem Rahimsin, kimseyi mahrum buyurmazsın
Hayâlinle gönül bulmakda lezzet yâ Resûla’llâh
[Râ’ûf: merhametli]

Efendimsin, cânımsın, bâ’is-i feyz ü hayâtımsın
Devâ-yı derd-i rûhumsun, sehâvet yâ Resûla’llâh
[bâ’is: sebep]  [sehâvet: cömertlik]

Kapından başka yokdur mültecâ mahbûb-ı Rahmanım
Dahîl-i bâb-ı ihsanım ‘inayet yâ Resûla’llâh
[mültecâ: ilticâ edilecek, sığınılacak yer]
[bâb: kapı / inâyet: lütuf, ihsan]

Beni dûr etme, cananım bi-hakk-ı Hazret-i Zehra
Senin Kıtmîr-i babındır himâyet yâ Resûla’llâh
[dûr: uzak] [himâyet: sahip çıkma, esirgeme]

Âmân cânân-ı zî-şânım terahhum kıl kerem-kânım
‘Ubeyd-i sâdıkındır eyle şefkat yâ Resûla’llâh
[zi-şân: şanlı / terahhum: merhâmet etme / kân: maden, kaynak]

Medâr-ı iftihârımdır kapında ‘abd-i mahz olmak
Kerem ey ma’den-i hilm ü beşaret yâ Resûla’llâh
[mahz: katkısız, sade, ta kendisi, aslı / hilm: yumuşaklık / beşâret: müjde]

Gönül titrer mu’azzam nâm-ı pâkin yâd olundukça
Safâ-bahşâ-yı erbâb-ı basiret yâ Resûla’llâh
[safâ-bahşâ-yı erbâb-ı basiret: kalp gözü açıklara safâ veren]

Gözüm giryân, gönül nâlân, esîr-i mihnet-i hicran
Yetiş imdadıma kenz-i sa’âdet yâ Resûla’llâh
[giryân: ağlayan / nâlân: inleyen / mihnet: gam, musibet / hicran: ayrılık]
[kenz-i sa’adet: mutluluk hazinesi]

Bu hasret imtidâdından tahammül kalmadı bende
Sana ma’lûm bunu ‘arza ne hacet yâ Resûla’llâh
[imtidâd: uzama, uzun sürme] 

Seherlerde yanıp yakılmada bu haste dil bi’llâh
Eder her ihtiyâcı kesb-i şiddet yâ Resûla’llâh
[haste dil: hasta gönül] [kesb-i şiddet: şiddet kazanmak]

Geceler leyle-i yeldâ ana hem-dem gam-ı ferdâ
Nevâl-i lutfuna kandır semâhât yâ Resûla’llâh
[yeldâ: uzun / hem-dem: can-ciğer sohbet arkadaşı / ferdâ: yarın, gelecek zaman]
[gam-ı ferdâ: yarın endişesi / nevâl: talih, kısmet, bağış / semâhât: cömertlik]

Misâl-i bülbül-i nâlendeyim gülzâr-ı vaslında
Marîz-i ‘aşkınım ver feyz-i sıhhat yâ Resûla’llâh
[nâlende: inleyen / gülzâr-ı vasl: vuslatın gül bahçesi] 
[marîz: hasta]

Beni dünyâyı gafletden rehâ-yâb et halaskarım
Kulunda kalmasın asla kesafet yâ Resûla’llâh
[rehâ-yâb: kurtulan, kurtulucu / halaskar: kurtaran]
[kesâfet: (nefisten kaynaklanan) bulanıklık, berrak olmama] 

Görünsün neş’e-i vahdet mübarek vech-i pâkinden
Safây-ı cân ile gelsin letafet yâ Resûla’llâh
[vech: yüz, cemâl]

Hakâyık gülşeninde sırr-ı tevhîdden haberdâr et
Bu gönlüm olmasın dûçâr-ı gaflet yâ Resûla’llâh
[hakâyık: hakîkatler / gülşen: gül bahçesi] 

Nigâh-ı iltifatınla beni dil-şâd buyur canım
Dil-i nâ-şâdıma gelsin meserret yâ Resûla’llâh
[nigâh: bakış, bakma / dil-şâd: gönlü sevinçli]
[nâ-şâd: gamlı, kederli, mahzun /meserret: sevinç, şenlik]

Âmân ey mefhar-ı ‘âlem sığındım bâb-ı ihsana
Hümûm-ı mâsivâ etmekde savlet yâ Resûla’llâh
[mefhâr: övünmeye sebep olan / bâb: kapı]
[hümûm: gamlar, kederler / savlet: hücûm]

Tulû’-ı mihr-i dîdâra dü çeşmim intizâr eyler
Kerem ey şems-i iklîm-i hidâyet yâ Resûla’llâh
[tulû’: doğma, doğuş / mihr: güneş / dü çeşm: iki göz / intizâr: bekleyiş, gözleme]
[şems: güneş] 

Cemâl-i enverin kılmak temâşâ bir sa’âdetdir
Olur mu hîç ona takdîr-i kıymet yâ Resûla’llâh
[enver: nurlu / temâşâ: bakma, seyretme]

Hitâb-ı “len terânî”de bulunma merhamet eyle
Tecellî eyle ey sâhib-risâlet yâ Resûla’llâh
[len terânî: Beni göremezsin (Arapça) bknz. A’raf:143]
[sâhib-risâlet: Resullük makamının hakîkî sahibi]

Gönül mehcûr-ı dîdâr-ı melîhin olmasın yoksa
Görünmez gözüme in’âm-ı cennet yâ Resûla’llâh
[mehcûr: perdelenmiş, terkolunmuş / melîh: çok güzel]
[in’âm: nimetler]

Açılsın gonce-i âmâl kerem bağında îmânım
Görünsün kalbime envâr-ı behcet yâ Resûla’llâh
[âmâl: ameller] [envâr: nurlar behcet: sevinç, güzellik]

Günahkârım, şerm-sârım, reh-i gufrânına düşdüm
Bi-nezd-i Hazret-i Mevlâ vesâtet yâ Resûla’llâh
[şerm-sâr: utangaç, mahçup / reh: yol]
[vesâtet: araya girme, vasıta olma]

Der-i devlet-me’âba intisabım tâ ezeldendir
Medâr-ı mefharetde, arza nisbet yâ Resûla’llâh
[devlet-meâb: devlet sahibi]
[medar-ı mefharet: iftihar duyma vesilesi]

Kemâl-i ‘aşk ile geldim der-i ihsanına canım
Dahîlek ey şeh-i mülk-i melâhat yâ Resûla’llâh
[dahîlek: sana sığındım / mülk-i melâhât: güzellik ülkesi]

Yüzüm sürsem be-tekrâr ravza-i pâk-i ‘ıtırnâke
Bu cism-i pür-‘ilel’de kalmaz ‘illet yâ Resûla’llâh
[ıtırnâk: güzel kokulu] [pür-ilel: hastalıklarla dolu]

Tehalük etmede kalbim o ‘âlî südde-i pâke
Edeb ta’zîm ile etsem ziyaret yâ Resûlallâh
[tehalük: can atma, koşma / südde: kapı, eşik]

Şeb-i mi’râc’daki esrâr-ı halvet ‘aşkına eyle
Dem-i eyyâm-ı gurbetde vikâyet yâ Resûla’llâh
[vikâyet: koruma, esirgeme]

Husûsâ son dem-i ‘ömrümde de eltâfa muhtacım
O ân-ı hevl-nâk’de ver selâmet yâ Resûlallâh
[eltâf: lütuflar] [ân-ı hevlnâk: korku veren an]

Tenezzül eyle lütfen ihtizârımda nasîb olsun
Bu yolda ‘arz-ı teslîm-i emânet yâ Resûlallâh
[ihtizâr: can çekişme]

Temâşâ-yı cemâl-i eltafınla mest olup hayran
Gidersem dâr-ı ‘ukbâya ne devlet yâ Resûla’llâh
[eltâf: lütuflar] [dâr-ı ukba: öbür dünya]

Durmuşum bağlayıp dergâh-ı ihsana yüzüm tutdum
Yegâne matlabımdır sırr-ı vuslat yâ Resûlallâh
[matlab: taleb edilen şey, meram] 

‘Umûm ahvâlimi teşrîhden maksaddır istimdâd
Dahîlek yâ nebiyya’llâh sahabet yâ Resûlallâh
[teşrîh: şerh etme, açıklama / istimdâd: yardım isteme, imdada çağırma]
[sahabet: sahip çıkma, koruma, arka olma]

Ümîdvârım ki mahrûm-ı şefâ’at eylemezsin sen
Senin şânındadır, rahmet, mürüvvet yâ Resûlallâh
[mürüvvet: mertlik, cömertlik]

Senin âzâd kabul etmez kulundur ‘âşıkın Vassâf
Bu ‘abd-i rû-siyâha kıl şefâ’at yâ Resûlallâh
[vassâf: vasıflarını, özelliklerini sayarak anlatan kimse]
[abd-i rû-siyah: kara yüzlü kul]

Kasîdem elde ‘aşkın dilde geldim bâb-ı ihsana
Dahîlek ey Habîb-i Hazret-i Hak yâ Resûlallâh

madina2
 8 Ramazân 1343 (2 Nisan 1925) Perşembe’de temam oldu.

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: