17. Mektup

17. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onyedincisidir.

1mursidinmektuplari

Hamdden âciz olduğumuz Mevlâ-yı müteâl kendi zâtını nasıl teşbih ediyor, takdis ediyor ve kendi zâtını nasıl ta’zim ediyor ise biz kulların tahmid, tehlil, tekbir ve teşbihlerini öylece kabul buyursun. Cenâb-ı Hakk’ı hamdetmek ve teşbih etmek davamızdan tenzih ederiz. Hamdden âciz olduğumuzu idrak ile Rabbü’l-âlemîn’e hamd ü sena ederiz. Kabul eyle yâ Rabbî.

Allah Teâlâ ve meleklerinin bizzat salât ü selâm eylediği o Nebîy-yi zîşan’a salât ü selâm etmek davasından hicab ederiz. İlâhî yâ Rabbî, senin salât ü selâmını ve meleklerinin ta’zimat ü tekrimatını lütfen ve keremen nam-ı hesabımıza yazıver ve bizleri böylece salât ü selâm etmiş kabul ediver. Günahkâr ümmetleri ve liyâkatten uzak bendeleri olduğumuzu idrak ile Fahr-i âlem’e salât ü selâm ederiz. Âline, ezvâcına, evlâdına ve ashâbına hürmet ve ta’zimimizi bu salât ü selâmlar vesilesiyle tecdid ederiz. Bunları da kabul eyle yâ Rabbî.

Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn vessalâtü vesselâmu alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve ashâbihî ve etba’ihî ecmâin âmin.

Esselâmu aleyküm İhsan Efendi oğlum,

Derviş İhsan Efendi oğlum, sohbet edeb üzeredir. Edeb yolunun meşki sohbetledir. Bu sebebden sohbetteki edeb, şeyhe mukabelede bulunmak, ihvanla hemmeclis olmak husûsî dikkat ister. Sohbet meclisinin sahibi Hazret-i Allah’tır. Allah için sohbete oturuldu mu artık onun falancası filancası olmaz. Cenâb-ı Hakk’m nazar ettiği, hatta o meclistekilerle beraber oturduğu, Efendimiz(sav)’in ruhaniyetinin o sohbet halakası üzerinde olduğu bir an bile unutulmamalıdır. Zaten bu nev’î nisyan(unutmak) kişiyi sohbetten ve huzurdan düşürür. İnşâallah sohbet hakkında tafsilatlı malûmatı sizlere bilâhare arzedeceğiz. Şimdi sana lâzım olan, bu mevzu’yla alâkalı, şeyhe yani mürşide rüya arzetme bahsidir. Çünkü mânânın mürşide arzedilmesi de sohbet kabilindendir.

Nefsanî tarîklerde yani hem nefsi hem ruhu terbiye dairesine alan ve o şekilde kalbin tasfiyesini ve ruhun tahliyesini, yakîn derecede sâliklerine gösteren tarikatlar rüya ilmine ve tâbirine çok dikkat ederler. Rüya sâlikin durumunu çok bâriz bir şekilde ortaya koyar. Bu ortaya çıkan ahvâlden şeyh de, mürîd de kendince alması gerekeni almalı, işaret edilene âgâh olmalıdır. Mürşide mânâyı arzetmek hem sohbete dâhildir, hem sohbetin mahsulüdür. Bir derviş hem esma tâlimini, hem zikrini, hem sohbeti hem de şeyh ile arasındaki ülfet ve terbiyeyi bu mânâların zuhûruyla hangi derecede olduğunu anlar. Rüyayı şeyhe arzetmenin en başta zâhirî şartları vardır. Bu zahir edebe riayet fevkalâde önemlidir. Bir kere şeyh, rüya dinlemek için bir vakit ta’yin ettiyse ol vakte mülâzemet etmeli. Sâir vakitte rüya arzetmeye kalkışmamalı. Eğer husûsî bir vakit ta’yin edilmemiş ise kendisinin teklifi üzere yani “Rüyanız var ise dinlerim.” gibi bir söz sarfetmesi üzerine diğer mecliste bulunan zevatı ve şeyh efendinin halini gözeterek yapmalı. Bu ikisi haricinde eğer bir vakit ta’yin olunmamış lâkin münasib olduğu kanaati sizde uyanmışsa usulcacık şeyh efendinin yanma, belki bir hizmet vesilesiyle de olabilir, yaklaşıp “Efendim, bir şey gösterildi.” veyahut “Rüyalarım var, arzedebilir miyim?” gibi izin alarak şeyh efendinin müsait olup olmadığı anlaşıldıktan sonra mânâlar arzedilmeli. Lâkin dervişe lâzım olan irfandır. Şeyh efendinin hem lisânından hem de simasından bu destur alınmalı, “Olur.” dediği halde çehresi o desturu vermez ise “Başka bir zaman anlatsam fakîr için daha uygun olabilir, fakîr için hiçbir mahsuru yok.” gibi gönlü hoş tutan sözlerle mürşidin rızası tahsil edilmeli. Bundan sonra eğer mürşid “Anlat” derse sözü çok uzatmadan hemen rüya arzedilmeli. Mürşid ile konuşurken hatta dervişân arasında “ben” sözü mümkün mertebe telaffuz edilmemeli. Ya “bendeniz” yahut “fakîr” kelimesi isti’mâl olunmalı. Husûsiyle rüyada “ben” tâbiri hiç kullanılmamalı. Hatta “Gördüm, yaptım ettim.” gibi ta’rifler yapılmamalı. “Gösterildi, yaptırılmış, olmuşum, ağlamışım.” gibi rivayet eder tarzda tavsif edilmeli. Bir başka husus, rüyayı anlatırken tâbir eder gibi konuşmamalı. Diyeceksin ki, bu nasıl olur? Oluyor efendim, bal gibi oluyor! Meselâ adam geliyor, “Efendim, ben gündüz şu şu şu işi yapmıştım, akşam da şunu okumuştum, geceleyin de şu rüyayı gösterdiler.” diyor. Şimdi ne oldu? E rüyayı zaten kendin tâbir buyurdun mübarek! Bunun mânâsı bundan ibaret deyiver de bize de hâcet kalmasın, diyoruz içimizden. Amma ne yaparsın, bu sahada adam yetişecek diyerek îkaz etmekle iktifa ediyoruz. Bazen ikaz da yetmiyor artık onlar da kuru kuruya gelip rüya tâbiri bekliyorlar.

Evlâdım, mürşidlik ve bu yolda şeyhlik rüya tâbir etmek demek değildir. Bazı şeyh efendiler rüya tâbirinde de meleke kesbetmişler, her nev’î rüyayı etraftan gelen her nev’î müracaatı tâbir ve tefsir ederek şöhret bulmuşlardır. Mürşid yolda lâzım olan kadarıyla dervişin rüyasını tâbir ve tefsir eder. Yoksa her görülenin muhakkak bir mânâsı vardır. Ama dervişe ne lâzımdır? Rüya dinlenildiğinde ibadet taatmdaki çirkinlik, güzellik, gerek iyi gerek kötü düşünceler hatta midendeki hazım sıkıntısı bile farkedilebilir. Sana gösterilen o mânânın bir tefsiri ve şerhi olabilir. Amma bunların içinden sana lâzım olanı mürşid ayıklar, senin düşündüğünü değil kendisine ilham olanı o mânâ üzre söyler. İşte bu sebebden şeyhleri rüya tâbircisi zannetmek çok büyük bir hatadır. Muabbirlik ayrı, şeyh mesleğinden dolayı hâdisatı ve rüyayı te’vil etmek ayrıdır.

Güzel İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk seni kemâl ve cemâl üzre terbiye eylesin. Şunu unutmayasın ki: Şeyhe sen gidip rüyam anlattığında esasında kendini anlatır ve arzedersin. Şeyhe rüya arzetmeden evvel sendeki mânâ zaten mürşide yansır. Senden dinlenilen rüya mürşidin indinde(katında) ma’lûm olan halin sana nasıl aktarılacağının mürşide bildirilmesi demektir. Yani mürşid bilir ki falanca zât şu haldedir. Sonra o zât gelir, ona rüyayı arzeder, rüyayı arzetmeden evvel onun mânâsı zaten arzedilmiştir. Ama mürîd bunu bilmez. Sonra o rüyayı konuşurken sen idrak dereceni, seviyeni mürşidine arzetmiş olursun. Mürşidin de senin o anlayışına göre kendisine daha evvel ma’lûm olmuş hali senin mânânın tâbiriymiş gibi sana arzeder. Yani rüya en ziyâde müride kendisini bildirmek içindir. Ayrıca mürşid o derviş üzerindeki terbiyenin, sohbetten aldığı feyzin ve idrakin ne seviyede olduğunu dervişinin rüyalarım dinleyerek yakînen anlamış olur. Bundan dolayı tâbir edilmeyen her rüya şeytanî demek değildir. Bazı mânâlar da vardır ki, sadece mürşide aittir. Sâdık ve hâdim dervişlerin mânâlarında mürşidlerine havadis verilir. Mürşid onları alır “Bu bize aittir.” der ve tâbir eylemez. Tâbir olunmadığı zaman “Efendim, iyi mi oldu yoksa şer mi oldu, başka bir şey daha söyler misiniz?” gibi lüzumsuz lakırdıdan uzak durmalı, şeyh efendi ile rüya arzı hususunda konuşurken simasına aval aval bakılmamalıdır. Çünki lüzumsuz mimikler, yüzdeki ifadeler ve boş sözler şeyhe gelen ilhâmât durumuna mâni olmasa da rahatsızlık verir. Bu sebebden, husûsî konuşmalarda, duyabileceği şekilde olmak şartıyla şeyh efendinin birazcık uzağında, baş öne eğik, o konuştuğu zaman susmak ve dinlemek üzere rüya hemencecik arzedilmeli sonra da ayrılırken ya eli ya dizi öpülerek hafif bir şekilde geri çekilmelidir. Mürşidin oturuşu müsait değilse illa el diz öpmeye gayret etmek de irfansızlıktır. Yani evlâdım, illa şu kalıp olacak diye bir şart yoktur. Kalıplar belli beyândır. Lâkin nerede hangisinin yapılacağı irfanla ma’lûm olur ve o ilim üzre amel olunur.

Rüya anlatılırken ifade şekline çok dikkat etmeli, mümkün mertebe görüldüğü şekil üzere anlatılmalı, nezaket göstereceğim derken mânânın şekli değiştirilmemelidir. Mânâda menfî ve çirkin bir halde gösterilen bilindik bir şahıs varsa ilk önce o şahsın adı söylenmemeli, mürşid sorarsa ismi söylenmeli, onun haricinde gammazlarmış gibi konuşulmamalıdır. Rüyanın tâbiri veya tefsiri yapıldıktan sonra hemen tutulmalı, tebşirât verilirse etrafa anlatmamalı, bir îkaz olur ise üzüntüye kapılmamalı. Zaten derviş ona derler ki, müjde alsa da korkutulsa da büyüklerine karşı ve yolundaki hizmetine karşı asla kendinde bir değişiklik olmaz. Hatırlarsan zât-ı âlinize demiştim ki derviş şeyhi tarafından övülse de, zemmedilse de(kötülense de) i’tikadı hiç değiştirmez, muhabbeti ne artar ne eksilir. Bu hal bilmeyenlere çok acayip gelir. Lâkin erbabına malûmdur ki hakikattir.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, hem sorduğun sorulara cevap hem de kalbine safa olsun diye evliyâullah nutkundan ve o nutkun ruhundan size bir şeyler yazmayı muvafık gördüm. İstersen kıt’a kıt’a yazayım, lâkin aralarda mensur olarak biraz da şerh yapayım. Bu ârifâne ve zarîfâne nutuk şudur:

Zâhid bize tan eyleme
Hakk ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazrete varır yolumuz

Zâhidlik, tarikatta yüksek bir mertebedir. Bir halkın bildiği zâhid vardır, bunlar âhiret için dünyayı boşayanlardır. Bir de bazı ulemânın bildiği zâhid vardır. Bunlar da dünyayı ve âhireti Allah için terk edenlerdir. Bir de bu ikisinin haricinde, halkın zâhid diye bildiği lâkin aslında taklidde kalan, millete riyakârlık içinde olan sahte ve ham sofular vardır. İşte burada zâhid diye geçen bu nev’î şahıstır. Diyor ki: Ey zâhid, ham sofu! Tasavvufun zâhirini biliyorum zannedip de bâtınından dem vuran ahmak! Sakın bizim halimize bakarak yanlış şeyler söyleyip sû-i zan etme. Zîrâ biz Hak ismini okuruz. Yani Kur’ân ve sünnet üzere yaşar, hakke’l-yakîn mertebesinde müşahede ettiğimiz usûl üzre gideriz. Bizlere böyle hak kokusu olmayan haksızca müdahalelerde bulunma ki efsaneyle amel edilmez. Bizim Cenâb-ı risâlet penahî Efendimiz’e nisbetimiz vardır. Sonra hesabı oraya vermek zorunda kalırsın. Bir mânâsı da şudur ki: ‘Sakın efsane söyleme’ demek “sakın bizim âyet ve hadîslerimize efsanedir, deme; sonra yevm-i mahşerde Hazret’in huzuruna çıktığında mahcub olursun.”

Halvetî yolun güderiz
Çekilir Hakk’a gideriz
Gazâyı ekber ideriz
İmam Ali’dir ulumuz

Efendimiz(sav) buyuruyorlar ki: “Sizin en büyük düşmanınız, iki yanınız arasındaki nefsinizdir.” Bir gazâ dönüşü de buyuruyorlar ki: “Küçük gazadan büyük gazaya doğru gidiyoruz” Ashabı soruyor: “Ya Resülallah, bu çetin gazadan daha büyük bir gazâ, çarpışma mı var?” Efendimiz saadetle buyuruyor ki: “Evet, sizin için büyük gazâ nefsinizle cihâd etmektir.” İşte bu mânâya işaret ederek dervişlerin dâimâ gazâ-yı ekber üzere olduğunu ve bu nefisle cihâdın İmam Ali Efendimiz’in usûlüne ve âdâbma göre yapıldığı beyân ediliyor. Zîrâ daha evvel de arzettiğimiz gibi dört büyük halîfe aynı zamanda dört büyük tarîkin pîridir. Yukarıda beyân edilen “Hazrete varır yolumuz.” sözünün de bir açıklaması, bir îzahıdır bu mısralar.

Her kim bu tarîka girdi
Hasanü’l-Basrî’ye irdi
Her seher okunur virdi
Seyyid Yahya’dır pirimiz

İmam Ali Efendimizin dört halîfesi vardır. Bunlara çâr yâr-i Ali denilir. Hz. Ali kerremallahu vechehu, kendisinden evvelki üç büyük halîfenin(ki onlar Hz. Ebu Bekir es- Sıddıyk, Hz. Ömer el-Faruk, ve Hz. Osman Zinnureyn Efendilerimizdir) halîfelerinin kendisine bia- tma müsaade etmiş, böylece bu üç halîfenin halîfeleri de Hz. Ali’ye intisab etmişlerdir. Hz. Selmân-ı Farisî, Hz. Kümeyi, Hz. Abdullah el Ensarî üç halîfeden kendisine intikal eden tarîkat halîfeleridir. Lâkin İmam Ali Efendimiz’in bizzat halîfesi olan Hasanü’l-Basrî’dir ve Tâbi’i’nin en büyüklerinden kabul edilir. Aynı zamanda hattatların silsilesinde de İmam-ı Ali’ye dayanan icâzenâmelerde Hasanü’l- Basrî Efendimiz’in ismi geçmektedir. İşte Halvetî tarikatında da ve İmam Ali Efendimiz’e dayanan birçok tarîklerde de Hasanü’l- Basrî Efendimiz zikredilir. Arada bir şahıs daha vardır. O ancak erbâbına malûmdur. Silsilenâmeye yazılmaz. Hazret-i Pîr Seyyid Yahya Şirvanî Efendimiz’e gelince; bu zâtın, Halvetîye’nin tüm kollarına te’sir etmiş ‘Vird-i Settar’ isminde, kendisine verilen meşhur evrâd-ı şerîfesi tüm Halvetî kollarında halîfe menzilinde olanlar tarafından okunmaktadır. Halvetîlik, Hazret-i Pîr Ömerü’l-Halvetî Efendimiz’den neş’et etmiş, lâkin Seyyid Yahya Şirvanî Hazretleri Halvetîye’de ikinci pîr olarak kabul edilmiştir. Kabr-i şerifi Bakü’de kal’a içindedir. İşte nutukta ol sebebden her seherde evrâdının okunduğuna işaret ediliyor.

Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli
Ko desinler bize deli
Usludan yeğdir delimiz

Evet, erenlerin yollarına biz ‘eyvallah’ dedik. Hepsini bilcümle kabul ettik. Bizim bu halimizi delilik zannedenler çıkabilir. Fakat bizim bu meşrebin delileri, bu muhabbeti anlamayanlara nisbetle çok daha akıllıdır. Ayrıca burada nazar âyeti olarak da bilinen Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet-i celîleye işaret vardır. Cenâb-ı Hakk, Efendimiz’in zikrini gören fâsıkların ona ‘mecnûn’ dediklerini yani deli diye vehimde bulunduklarını beyân eder ve akabinde “ve ma huve illâ zikruıı lil âlemin” diyerek bu zikrin faziletine ve bu zikre müdâvemet edenlerin bizzat kendisine ait olduğuna işaret etmektedir. Üzerinde düşün, tefekkür et! Ebu’l-Hakem yani Ebu Cehil kendini akıllı zannediyordu. Bu âyette işaret edilen hal üzere durumu kıyas eyle. Mânevi zevk alacaksın.

Tevhid iden deli olmaz
Allah diyen mahrum kalmaz
Her seher açılır solmaz
Bahara erer gülümüz

Bu dünya imtihanına gelmemizden murâd tevhîdden ibarettir. Herkes bu âlemde derecesine göre tevhid edecek ve bu tevhîd merâtibine göre âkıbet menzilini bulacaktır. Bu âlemi böyle fehmeylemeyen isterse dünyaya sahib olsun, idraksizliği hasebiyle deli mesabesindedir. Tevhîd edenler deli değildir ve asla mahrum ve mahzûn olmayacaklardır. Gayba îmân ederek hazır bil-meclis olmuşlar ve bu dünya gecesinde cemâlullah zevkiyle gül goncaları gibi sabaha doğmuşlar ve vuslat zevkiyle ebedî güzelliklere nâil olmuşlardır.

Sayılmayız parmak ile
Tükenmeyiz kırmak ile
Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez ahvâlimiz

Bu sırra erenler hariçte görülseler bile sırla sırlandıklarından halleri Allah Teâlâ’ca malûmdur. Şeyh efendi bu nutkunda parmakla gösterilecek kadar güzel olana da işaret ediyor. Bu zevât-ı kiramı takdir ederek parmağınla göstersen yine kadrini ve kıymetini bilemezsin. Niteliğini bilemediğin gibi(keyfiyetini) niceliğini de bilemezsin. Yani hem bu sırra erenler çoktur amma insanların ekseriyetinin bundan haberi yoktur. Haberleri olsa da hallerine erişemediklerinden takdir etmeleri bile zahirdir. Son güne kadar bu sırra nâil olacak zâtlar gelecektir. Düşmanlık yapılsa da bu zâtlar katledilse de muhakkak bu mânevî yolun yolcuları hep gidenin yerine gelecektir. Dışarıdan bakanlar seyr u sülûkun zevkini yaşayanın halinden anlamayacaklar, ya taş atarak anlayışsızlıklarını gösterecekler yahut dışarıdan gördükleri güzellikle yetinip mânâyı fehmedemeyeceklerdir.

Âşık isen cana minnet
Muhyi ola sana himmet
Elif Allah mim Muhammed
Kisvemizdedir dalimiz

Bu kıt’ada zikredilen mânâyı bundan bir ay evvel âlem-i mânâda zât-ı âlinize gösterdiler. Bunu o mânânın zuhûratı kabul edin. İrfanınıza terk ediyorum.

Cenâb-ı Hakk müşkillerinizi âsan eylesin. Vâhid ü Ehâd, Ferd ü Samed Cenâb-ı Mevlâ’ya ülfeti ve ef’alinden razı olmayı nasib eylesin. Âmin bihürmeti seyyide’l-mürselin. Ha Mim ve bihürmeti Yasîn velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

18. mektupta görüşmek üzere…

16. MEKTUP

16. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onaltıncısıdır.

1mursidinmektuplari

Ezelin ezelinde bilinmekliği ve sevilmekliği murad ederek muhabbetiyle âlemleri halkeden ve bu muhabbetle âlemleri muhît ve cami olan muhabbetinin cazibesini ve zevkini âlemlerin bekası içün kuvvet eyleyen, beşeriyeti muhabbetle îmâna sevkedüp İslâm ile müşerref kılan, ihsanıyla dünya ve ahiret nimetleri lütfedip kullarına va’dettiği nimetleri asla değiştirmeyen kelâmı güzel, kendisi güzel, cemâliyle güzelliğinden cümle âlemi nasibdâr kılan Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Cemâl, ve’l-Kemâl ve tekaddes Hazretleri’ne aşk u şevk ile hamdolsun.

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinin mazharı, resüllerdeki nurun menbaı, lî meallah tahtının şâhı, sübhânellezi esra biabdihî’nin mazharı, mahbübu’l-kulüb, mürebbi-i vicdan, ekmel-i mahlûkat ve beşerin yani benî Âdem’in mefhari Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’e, muhabbetle halkolunan âlemler adedince muhabbetle salât ü selâm olsun. Cenâb-ı Hakk’ın kabul eylediği bu hamd ü senâ ve salât ü selâmdan Allah Resülüne tâbi olan cümle ehl-i îmâna, hassaten ehl-i beyt-i Mustafa’ya, ashabına ve etba’ına en güzel şekilde ikram ve ihsan olunsun.

Oğlum İhsan Efendi, esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû.

Güzel evlâdım, Allah seni iki cihanda azîz eylesin. Maddî ve manevî müşkillerini hail ve âsân eylesin. Halini ahsenü’l-hal ve ekmelü’l-hal üzere dâim eylesin.

Tarikatın sırr-ı sâdık bendegâna meftuhtur(Sadâkatle yola devam edenler için tarikatın incelikleri ve güzellikleri kendini gösterir, onlara açılır.). Zîrâ sırra mahrem olmak bir haneye veya kişiye mahrem olmak gibidir. Aşinalık akrabalığı, akrabalık da mahremiyeti celbeder. Mahremiyetten öte kişiye lâzım olan muhabbettir. Nasıl ki kişi bir aile edindiğinde o ailenin kendi içindeki zâhirî şartlarını yerine getirir. Yuvalarında huzur olur mes’ud olurlar. Mahremiyet muhabbete mâni değildir, muhabbet ise mahremiyet hususunda kişiyi laubaliliğe sevketmemelidir. Aile içinde bunu teessüs edenler saadet ma’rifetine erişirler. Aynı bunun gibi kişinin ibadet ve taatmda ilk önce o mahrem hudutları yani zâhirî çerçeveyi bilmesi ve bu hudutlara ta’zîm göstermesi îcab eder. Ancak bu kâfi değildir. Hürmetle riayet ettiği bu hudut içerisinde muhakkak muhabbet neş’esini tahsil etmelidir. Muhabbet olmazsa ne hâsıl olur? Hiç. İbâdat u taat, kulluk haddini bilmek Allah Teâlâ’ya kurbiyyeti(yakınlığı) tahsil etmek ve muhafaza etmek içindir. Cenâb-ı Hakk âdem sûretimizde cevherini sırladığı gibi bu sır dahî muhabbet eseridir. Muhabbetini de ibâdât u taatın zâhirînin içerisinde sırlamıştır. Ol sebebden Cenâb-ı Hakk’ın şeriatını tahrif, tezyif, tahrib ederek ve bu hususta lakayd olarak muhabbetin sırrını ve Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyeti bulmak mümkün değildir. Bir şeyler bulsa da, bu bulduğunda muhabbet eseri olsa da hududa riayet etmediğinden bu muhabbeti muhafazası da mümkün değildir. Kişinin Allah Teâlâ’nın emirlerine ve nehiylerine meyletmesi, hürmetle, ta’zîmle bunları yerine getirmeye gayret etmesi doğru bir halde olduğuna işarettir. Sevdiğinin izini süren âşık gibi ilk önce kulda, Cenâb-ı Hakk’a muhabbetin şevkiyle O’na kulluk etme zevki başlar. O zevk kişiyi o sahanın ilmiyle ve ilm-i haliyle meşgul eder. Amma işlediği güzel amellerin içinde saklı olan bir sırr-ı muhabbet vardır ki işte onun tadına doyum olmaz. Ol sebebden din-i mübîn-i Ahmediyye yaşanınca anlaşılır, anlaşılınca yaşanmaz. “Ben hele iyice bir hikmetini öğreneyim de sonra kulluk yaparım.” diyen hiçbir kimse muvaffak olamamış, sâlih âmel işleyemeden göçüp gitmiştir. İşte tarîkat, öğrendiğini hemen hayata tatbik etmektir. Evvelce söylediğim gibi hikmet değildir, lezzettir. Tasavvuf erbâbının hikmetleri bu lezzetten sonra gelen hikmettir.

İhsan Efendi oğlum, sofilerin tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb diye beyân ettikleri usûlü tahfif ederler(hafife alırlar). Halbuki cümle ibâdât u taat tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb içündür. İslâm beş esas
üzere bina olunmuştur. Binayı niçün yaparlar? Öylece dursun diye mi? Binanın inşaında bir maksûd vardır. Lezzetle müşahede edildiğinde bu beş esasın tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb için olduğu ârif olanların ve birazcık insaf sahibi olanların nazarından kaçmaz. Bu beş esasın ilki şehâdettir. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû… Yani şehâdet ederiz. Ne deriz, “Yâ Rabbi, ben kendi benliğim vehmindeydim. Amma ruhlar alemindeki sözümü hatırladım ve bu nefis benliğinden sıyrıldım. Bu zevk ile Senin birliğini müşahede ettim. Ben yokum Sen varsın Allah’ım. Buna şahidim ve benim kendi şeraitim, kendi aklım ve fikrim Sana kulluk etmek üzere kurban olsun. Ben bu zevk ile Senin gönderdiğin Resûlünü tasdik ettim. Kendi yoluma değil, kendi nefsimin çektiği yere değil, Resûlünün yoluna gitmek zevkine eriştim ve ona tâbi oldum. Benliğimi Muhammed’in yolunda sarfettim, hakîkî kulluğu onda müşahede ettim, diyerek şehâdet etmez miyiz? Bak gördün mü, şehâdet bizlere tezkiye-i nefsi ve tasfiye-i kalbi nasıl işaret ediyor. Cenâb-ı Hakk son kelâmlarımızı kelime-i tevhîd, son nefeslerimizdeki müşahedemizi de o kelime-i şehâdetin şehâdet mertebesinde eylesin. Âmin.

Savm yani oruç, nefsi Allah Teâlâ’nın rızası için helâlden dahî alıkoymak değil midir? Nefsin iştihasım Allah Teâlâ’ya kurbiyyet için tehir eder, rahmanî hudutlar içerisinde rahîmiyyet kokularını alırsın. Hal sahibi zâtlar mâsivaya oruçludurlar. Şöyle beyân edelim: Nasıl ki bir insan oruçlu iken iftar vaktine kadar kendisini nimetlerden alıkoyar, hâşâ nimetlerden alıkoyar dedim fakat esasında en büyük nimet îmândır. Fâni olan ikramları bakî olan ikrama değişmeyeceğini fiilen gösterir. Amma düşün ki bir adam imsak ettiği vakitte ağzıyla bir şey yemese de iftar vaktine kadar hep “Ah keşke yemek olsaydı, ah keşke şunu yeseydim, şunu işleseydim, şöyle etseydim.” dese o orucun feyzini alabilir mi? Alamaz. Demek ki kalbindeki niyetle başladığı o amel ifsad olmasın diye o niyete uygun amel ve ahvâl içinde olmalı. Peki bir kişi Allah Teâlâ’ya muhabbet ve kurbiyyet niyetindeyse artık mâsivaya(Allah’m gayrında olan şeylere) meyleder ve yalanıp durursa kalbindeki bu imsak layıkıyla iftara erişir mi? Erişmez. Amma biz sözün başına dönelim. Oruç ibadeti de gösterir ki, bu nefis tezkiye edilmeli ve kalb tasfiye edilmelidir.

Zekât, nefsimizle kazandığımız ve nefsimize ait olduğunu zannettiğimiz şeyleri Allah için infaka sevkederek bu evhamdan kurtulmamızın ilacı değil midir? Yani zekât benliğimizi kırar, emanet olan nefsimizi ve bu emaneti haiz diğer nefis sahiplerini müşahede imkânı vermez mi? Adı üstünde zekât. Zekât, temizleyen demektir. Neden temizleniriz? Haramla kazanılanın zekâtı olmaz ki. Demek ki bu temizlik derunîdir. Helâlden kazandığının zekâtı olur. Bu dahî gösterir ki nefsin tezkiyesi ve tasfiyesi lâzımdır.

Gelelim hacca. İşte Allah nasîb etti, sen de o mübarek topraklara gittin ve haccın topraktan ibaret olmadığını, Harem hudutlarının insanî ve rahmanî hudutlarla nasıl birleştiğini ve kesiştiğini müşahede ettin. Harem hududuna girdiğinde kendi kılına bile dokunmaktan alıkonuldun. Değil kılma dokunmak, Harem hudutları içerisinde bir dikenli ağacı bile kırmak cinayet sayıldı. Ben bana ait değilim Yâ Rabbi, “lebbeyk allahümme lebbeyk” diyerek dünya üzerindeki küçük bir parça gibi olan o mahrem hudutlar içerisinde dünya sahasında bulunman gereken kulluk merkezini müşahede ettin. “Benim canım yok, tenim yok, evim yok, mekânım yok, hepsinin sahibi Sensin, ben bunları kalbime koymayacağım, Senin Kâbe’ni tavafa ve Habîbini ziyarete geldim, şehâdet cümlemi hayatımda fiilen göstermeye geldim.” diyerek telbiye(lebbeyk) getirdin. Fesübhânallah, yâ hû bu tezkiye-i nefis değil tasfiye-i kalb değil de nedir? Tasavvuf erbabı şehâdette, oruçta, zekâtta ve hacdaki hali tüm hayatımıza kâim kılmaya çalıştığı için mi istihzayı hak ediyor? Fesübhânallah. İşte bu mânâyı anlayamayan kimseler, sofilere bühtan ediyor. Lâkin birazcık onların haline nazar edilirse ibadet taatların künhüne(özüne) vâkıf olamadıkları hemencecik anlaşılıyor. Gerçi şunu da söylemek lâzım; bazı sofiyim diyen sahtekârlar savm u zekâtı, hacc u salâtı ya tamamen ya kısmen terk ediyorlar. Neyse ki şehâdeti zahiren inkâr etmiyorlar. Ama bu halleriyle yalancı şâhid oluyorlar. Sözleri yalan, söyledikleri doğru münafıklar gibi oluyorlar. Amma bu kötü hal üzre olmayan sofilerin tenkid edilmesi ve muhabbetleriyle istihza edilmesi fevkâlâde elîm(çok acı) bir durumdur ve gaflet alâmetidir. Allah’a muhabbet edenlerden gafil olmak, bir nev’î Allah Teâlâ’dan gafil olmaktır. Vesselam

İhsan Efendi oğlum, salât yani namaz ma’lûmun ki hepsinden ziyâde ehemmiyeti hâizdir. Bir kişi namaz için niyet edip abdest almak üzere hareket ettiği andan i’tibaren namazın fazileti ve mânâsıyla haşr ü neşr olur. Bir kişi abdest almak üzere ayağa kalksa ve o anda ecel erişse namazdaymış gibi muamele görür ve haşr gününe kadar bu hal üzere kalır ve öylece kıyamet meydanında isbat-ı vüçûd eder. Ol sebebden namaza Allah u Ekber diye dururuz. Canımızı Allah’a kurban ettiğimizi, mâsivadan geçtiğimizi, dünyayı elimizin tersiyle ittiğimizi ve Allah katındaki mânevî hüviyetimizi tasdik eder gösteririz. Yüzümüz kıbleye döner. Ellerimizin içi de kıbleye döner. Zîrâ avucun içi bâtındır. Ve cümle işler elimizin dışıyla değil içiyle yapılır. Dünya sahnesinde hep ellerimizin üstünü görürüz. Fakat mânâ penceresine açılan ve böylece o pencereden Cenâb-ı Hakk’a varlığını ısmarlayan kişi avucunun içini kıbleye açar. Bu iftitah tekbiriyle ve bu açılışla maddeye kapanırız. Maddî âlemden sırlanırız. Mânâya doğarız. O andan i’tibaren artık vücûd bize ait değildir. Hak Teâlâ’nın emrettiği vakitte mecburiyetle değil severek, isteyerek, kendi ihtiyarımızı(seçme hakkımızı) rızamızla sevkederek bu ihtiyarımız elimizden alınmadan evvel huzura dururuz. Tercihimizi haktan ve mânâdan yana kullanırız. Dolayısıyla namazda dışarıdan ses duysak da bakmayız, âzâlarımızla oynayamayız. Kolumuzu, başımızı, elimizi ayağımızı o namaz hududunun dışına çıkacak şekilde oynatamayız. Emrolunduğumuz gibi ve Efendimiz’den gördüğümüz gibi namazımızı edâ ederiz. “Huzuruna geldim yâ Rabbî.” diyerek kıyam eder, el bağlarız. Bu âlemdeki asıl vazifemizi yani hamdetmeyi Fatihâ-i şerîfi okuyarak tasdik eder, tahmid ederiz. Üzerimizdeki kulluk emanetiyle iki büklüm olur, tevâzu’yla ve bu emanetin azametiyle rükû’a varırız. Ol sebebden “Subhane rabbiye’l azîm” diyerek azamet sahibi Hazret-i Allah’ı teşbih ve tenzih ederiz. Onun azameti karşısında eğilmemizden dolayı Allah Teâlâ bize kendi lisanıyla konuşmaya müsaade eder ve “Semi’ Allahu limen hamideh-Allah hamdedenin bu hamdini duydu.” dedirtir. O, Cenâb-ı Hakk’m bizi duyduğunun lisânımızdan zuhûrudur. Bu sözü hariçte söylesen boynun vurulur, elinde delilin mi var, derler. Şâir yerde söyleyemezsin ama Hakk’a ta’zîm ile rükû’ eden kişiye ve kendi benliğini Allah Teâlâ’ya verene Allah, konuşma selahiyetini bir anlık da olsa verir. Kıyama durduğunda kulun Allah’a yaklaşması, rükû’dan sonra kıyama durduğunda Allah Teâlâ’mn kuluna yaklaşması vardır. Düşün, tefekkür et. İşte ol zaman kul bu hal üzre secdeye kapanır. Cenâb-ı Hakk’m hamdimizi duyduğunun tasdikini kendi ağzımızdan yine bize duyurduğunu farkettiğimizden mahviyetle secdeye kapanırız. Allahu Ekber diyerek bu âlemde şahsiyetimizin nişânesi olan yüzümüzü yere sürer, kendimizi kaybeder, Allahımızı buluruz. O secdeden ancak tekbirle kalkılır. O’nun izniyle secdeden kalkınca bir defa daha bu secdeden mahrum olmamak için Allahu Ekber diyerek gene secdeye kapanırız. Sonra kıyama kalkar, artık o tevhîd merâtibini ve îmân derecelerini, mi’râc sırrını her rekâtta adım adım farkeder ve namazın nihayetinde Ettahiyyatü okuyarak sidretü’l-mühteha’dan öte Cenâb-ı Hakk’m mahrem hudutlarında ve huzur-i Rabbanî’de oturarak karar kılarız. Sonra selâm eder, husûsî halden umumî hale geçeriz. Namazda konuşamayız, selâm verdikten sonra tekrar bu âlemde konuşmaya hak kazanırız. Ne buyurmuş Efendimiz: “Esselâm, kable’l-kelâm- Konuşmadan evvel selâm vardır.” Namazda huzur zevkini tatmayan kişilerin kelâm etmeye hakları yoktur, vesselâm. Çok kısa olarak lâkin müşahede makamında namazın hallerini sana arzettim. Şimdi îmân nuruyla ve irfan nazarıyla baktığında bu halin tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb olduğunu farketmez misin? Nasıl farkedilmesin ki, başka bir şey yoktur. Tamamıyla bu halin ayân beyân meydana konulmasıdır namaz.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, evliyâullah hazerâtının evrâd ve ezkârı hep namazlarla beraber, ya onlardan evvel yahut o namaz vakitlerinden sonra olmak üzere ta’yin olunmuştur. Evvelce arzettiğim gibi namazsız değil derviş keşiş bile olmaz. Zîrâ keşişlerin bile tahrif olunan din üzere namaza benzer kendince ibadetleri vardır. Bizim Balkanlar’da, namazsız, Halvetiyim, Bektâşîyim, şuyum buyum diyen bir sürü kabak dolaşmaktadır. Bunlar kendilerini dine uyduracaklarına dini kendilerine uydurmaya çalışan ahmak deyyuslardır. Allah şerlerinden cümle ümmet-i Muhammedi muhafaza eylesin. Kendilerini ve yanlış fikriyatlarını ebter eylesin, ıslahları mümkün değilse zâlimler elinde maskara ve soytarı olarak helâk eylesin. Bu sözlerimin ağır olduğunu düşünenleri de Cenâb-ı Hakk müşahede sahibi eylesin. Eylesin ki onlar da felaketin insanları ne denlü bir yola sevkettiğini görüp bu densizlere kalben buğzeylesin.

Velhâsıl İhsan Efendi oğlum, Allah’ın emirlerine ta’zîm ve hürmet etmeyen yani ibadet ve taattan nasîbdâr olmayan kişiler bu muhabbeti tahsil edemez. Lâkin ibadet ve taattan murâd, Cenâb-ı Hakka kulluk, Cenâb-ı Hakk’a kulluktan murâd da ona kurbiyyet ve muhabbet, neticede vuslattır. Kul kendinde zerrece olan muhabbeti taata sevkederse bu taatın içerisinde muhakkak o zerrenin sahibi olan zâtın muhabbetini müşahede eder. Tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb hep bu muhabbetin ziyadeleşmesi ve Allah Teâlâ’ya kulluğun kişinin istidâdına göre en güzel şekilde îfâsı içündür. Allah Teâlâ sadece bizim ibadet vaktimizde hâzır olan Allah değildir. Zaten kulluk da belli vakitlere hasrolunmuş fiillerden ibaret değildir. Husûsî vakitlerdeki bu hal hayatımızın son nefesine ve ânına kadar şâmil olmak içün bize bahşedilmiş güzelliklerdir. İşte tasavvufun hikmeti ve beyân etmeye gayret edilen muhabbeti bu mânâyı hâvidir.

Cenâb-ı Hakk zâhir ve bâtınlarımızı nur eylesin. Kendi zâtının harem hudutlarına riayet ederek kendi cemâline ve güzelliklerine mahrem eylesin. Hürmetimizi muhabbeten hürmet, zikrimizi ve fikrimizi ihsan derecesinde ülfet, cümle ahvâlimizi Kur’ân ve sünnet üzre dâim eylesin. Bu âlemdeki mahrumiyetimizi cemâlullahıyla ve cemâl-i habîbullahıyla, Efendimizle memnuniyetimize tahvil eylesin. Kusur ü küsûrumuzu hasenâta tebdil eylesin.

Subhâne rabbike Rabbi’l-izzeti amma yasifûn, vesselâmun ale’l-mürselîn, velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn. Dua ve niyazlarımızın kabulü içün, zikre ve beyâna gayret ettiğimiz şu mânânın bizlere fetholunması içün el-Fatihâ meassalâvât.

17. mektupta görüşmek üzere …

13. Mektup

13. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onüçüncüsüdür.

1mursidinmektuplari

Alemler yaratılmadan evvel âlem-i kübrâ kılmak üzere insanı yaratmayı murad eden Rabbü’l Alemin, Cenâb-ı Zü’l-celâl, Ve’l-cemâl, Ve’l-kemâl Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâ olsun. O Allah ki biz yaratılmadan evvel kendisine olan talebimizi bizler talep etmeden bizlerde var eden, hamd ü senayı, tevhidi her hâl üzre bahşeden Hâlık i Zü’l-celâldir.

Nûr-ı evvel, ba’s-i âhir, hem nebiler sonuncusu amma enbiyânın imâm-ı zübdesi, nûr-ı evveli, beşeriyetin ve beşeriyetin efendilerinin efendisi, Rahmeten li’l âlemin ol şemsüd-duhâ vel bedr-üd dücâ, nûri’l Hüdâ, Hazreti Fahr-i Alem ve sebeb-i îcâd-ı âlem, Efendimiz’e, âlemler adedince salât ve selâm olsun. Bu salât ü selâmın berekâtmdan, füyûzâtından ve envârından âline, ashabına, etbâına dahi ikram ve ihsan kılınsın.

Allah Teâlâ’nın rahmeti, bereketi, inayeti, maddî ve manevî saadeti üzerinize olsun İhsan Efendi oğlum,

Evlâdım, hem gonlümün muradı İhsan Efendi oğlum, âhir ömrümde senin gönderdiğin mektuplarla sohbet ederek Cenâb-ı Hakk’ın  aşkını, Resûlullah Efendimiz’in muhabbetini meşk etmeye gayret ediyoruz. Allah ve Resul yolunun fakîri olan bu zâtı sen nasıl sevindirdiysen, Cenâb-ı Hak da sana inşaallah hem dünyada hem âhirette en büyük sevinçleri, saadeti ikram eylesin. Senden pek hoşnudum. Biz, sana şeyhinin himmetiyle mürebbî olduk. Sohbet şeyhliği derler ya, öyle oldu. Bize yazmış olduğun mânâların(rüyaların) tâbirlerini tek tek vermektense bilinmesi gereken malûmatı sana arz edeyim. Böylece hem mânâlarının tâbirine hem de bu yolun mânâlarının tarifine vâkıf olasın.

Hep ağlamak olmaz ya, seni güldüreyim. A oğlum, sadece sen rüya görmüyorsun ya! Biz de rüya görüyoruz. Elhamdülillah ki, Cenâb-ı Hak, bildikleriyle amel edenlere bilmesi lâzım gelenleri öğretiveriyor. Âlem-i mânâda sen fakiri gördüğün gibi bizlere de seni gösteriyorlar. Lâkin sana bu rüyaları anlatmayacağım. İbret nazarıyla bakman için bir başka mânâ anlatacağım. Hem sualine cevap hem maksat hâsıl olsun.

Mânâmda fakirin eski dervişlerinden biri zuhur ediyor. Güzel bir mekânda buluşuyoruz. Ben onu gördüğümde neşeyle karşılıyorum, lâkin o biraz dertli, benim verdiğim selâmı dahi duymadan ve “Aleyküm selâm!” demeden, dedi ki: “Efendi şeyhim, sultanım, bizler senden muhabbet haberlerini alamıyoruz. Bazı kimselerden muhabbet müjdelerinizi, mânâda görüşmelerinizi, veyahut haberleşmelerini duyuyoruz. Ama bizde böyle hâller olmuyor. Hatta huzurunuzda sohbete eriştiğimizde bize iltifat da buyurmuyorsunuz. Yakınlaşmak istediğimiz hâlde etrafımızdaki yakînler gibi olamıyoruz. Sebebi nedir?” Fakîr de ona cevaben diyorum ki: “Evlâdım, mürşidler hava gibidir. Herkes kendi miktarınca onu teneffüs eder. Sen hiç havanın bir kimseye yakın, diğer bir kimseye uzak olduğunu düşünebilir misin? Ciğerlerin müsaade ettiği kadarını içine çekersin. Göğsün tıkalı, nefes darlığın varsa bunun eksikliğini havada aramazsın, ciğerinde ararsın. Hem sonra biz bir kandil gibiyiz. O kandile yaklaştıkça kendin nurlanırsın, uzaklaştıkça kendin zulmette kalır, aydınlanamazsın. Sen kendin bize yakınlaşmayı talep et ve şeyhin hakkında “Şeyhim en çok beni sever.” diye kalbinde hüsn-i zan et, bu güzel düşünceni başka bir kimseye de söyleme. Sonra bakarsın ki sen de rahat teneffüs ediyorsun, sen de aydınlanıyorsun ve şeyhine hâlen yakınlaşıyorsun.

İşte böyle. Allah u âlem, bu rüyanın tâbire ihtiyacı yok. Meşhur bir misaldir; bir kişi mânâda ‘Rabbin kim?’ diye suale maruz kalsa, o kişi de “Rabbim Allah’tır.” dese soran kim söyleyen kim? Bir de gören var. Ya gösteren? İşte mânâ böyle acayip bir hâldir.” Neyse bu bahis uzar gider. Fakır mânâdan anladım ki bu kardeşimizin böyle bir basit şüphesi var. Cenâb-ı Hak ufak tefek evham ve şüphelerden dolayı bizleri feyiz çeşmelerimizden uzaklaştırmasın. Kişiye fütuhat nasip olduktan sonra kalbindeki putlar bir bir o aşkın ve nurun tesiriyle yıkılır gider. Tevhidin nuru bir gönülde bir kez doğdu mu o kişide artık ebedî olarak şirk hâli zuhur etmez. Amma burda bir sır vardır. Bu sırrın izahı da Fahr-i Âlem(s.a.v.)’in veda haccmda beyân ettikleri sırdır. O fasîh-ul-lisân Efendimiz(s.a.v.) insanlara buyurdular ki, artık şeytan bu beldede ve Kabe’de ebcdiyyen putlara tapılmasından, şirk koşulmasından ümidi kesmiştir. Ancak bazı ufak işlerde ona uymanız onu sevindirecektir. İşte bir mürşid-i âgâhm huzurunda tevhidin berekâtını, Allah ve Resul aşkını gönlünde parlatan mürîd, şirkten beri olsa da evhâmıyla, vesvesesiyle, hatta mürşidinden şüphe etmekle şeytana ve nefsine bazen tâbi olacaktır. Mürşidler mürîdlerinin derecelerine göre kâh tatlı tatlı izah ederek, ikna ederek kâh şiddetli şekilde onları ikaz ederek bu nev’î hâllerden çekip çıkarır. Amma müride lazım olan mürşidinden elini çekmeye ki, mürşidi onu çekip çıkara.

Himmetli, hizmetli İhsan Efendi oğlum. “Şöhret âfettir.” sözü hadîs-i şeriftir demişler. Mânâ cihetinden hadîs-i şerîf olduğu şüphesizdir. Biz metin üzerinde münâkaşa etmiyoruz. Mânâ cihetini tutuyoruz. Lâkin sen böyledir deyu sohbeti ve vazifeli olduğun dersleri bırakmayasın. Burada bir nezaket vardır. Evvel olarak bil ki, mürşidin sana bu yolda ne emrediyorsa cân-ı baş üzre kabul edip mucibince amel et. O amelle derece mi katedersin, hayır mı işlersin, sevap mı kazanırsın, şöhret mi elde edersin? Bunlara bakma. Saniyen(ikinci olarak) şöhreti sen istemedikten sonra şöhretli olmak dahi nefse muhalefettir. Amma böyle meşhur olmayı sen dileseydin hiç şüphesiz bu insanı helak eden bir âfettir. Salisen (üçüncüsü) nasıl şöhret bulduğuna nazar etmek îcâb eder. Bu adam Allah velîsidir veyahut çok sâlih bir kimsedir diye meşhur olmak ayrı bir dava, bu adam sanki kendisi çok makbul de bir de insanları irşâd ediyor denilerek kınanmak ve böylece şöhret bulmak ayrı bir dava. Evlâdım, şimdiki zamanda melâmet, kendini saklamak, dini yaşamakla oluyor. Dînî sohbet yapanlar, Allah ve Resul ahlâkından bahsedenler istihza ediliyor. Dünya ehli, “Bu zamanda bunlar olur mu? diyor. Kendilerini âşık zannedenlerse “Biz bunları geçtik, aşkımız bize yeter.” diyor. Binâenaleyh senin bu şekilde kınanman nefsinin hoşuna giden bir hâlden ziyâde nefsine ağır gelen bir hâldir. İnsanlara hizmet ve sohbet ederken kendini onlardan âli görmeyesin. Böyle olduktan sonra senin heybetin, vakarın kibir ve ucûb değildir. Yerli yerince bir ameldir. Hâdisenin başka cihetleri de var.

Meselâ şöhret sadece tanınmak, herkes tarafından bilinmek değildir. Şunu da nihaî olarak arzedelim ki: İnsan tanınmadığı ve bilinmediği zaman bazı günahları işlemeye içinden heves ettiğinde daha rahat hareket eder. Lâkin; bilindik, tanındık bir zât, içinden günaha meyletse de halkın bilmesi onu zapteder. Mesuliyetin farkında olur, insanlara örnek olması gerektiğini bilir. Daha dikkatli hareket eder. Cemiyetin insanı hayır yoluna sevk etmesi ve onu hayırlı görmesi böyle kimseler için Cenâb-ı Hakk’ın lûtfudıır. Bu riyâ değildir. Aynı, imamın camide namaz kıldırması gibi. Şöyle ki: İmam efendinin cemaat içerisinde namazı daha dikkatlice edâ etmesi riyâ değildir. Zîrâ imam cemaate örnek olmak mecburiyetindedir. “Ben halkın yanında namazın âdabına riayet etmezsem fitne çıkartır, kötü örnek olurum.” diyerek dikkatlice namaz kılsa ecir kazanır. Amma cemaatten olan kişi sair vakitte hiç dikkat etmediği namaz âdabına camide insanlar görsün diye dikkat ederse riyakâr olmuş olur. Üzerinde düşün tefekkür et. Arif zâtlar şöyle demişlerdir: Bir kişi ya Allah’tan korkar ya halktan utanır veyahut cezadan çekinir. Eğer bu üç korku ve utanma hasleti bir kişide yoksa her türlü kabahati eder. Dolayısıyla seni dînî dikkate sevk eden bir cemiyetin oluşu rahmettir. Sohbet açman, maddî ve manevî müşküller için insanlara hizmet etmen ve bunu alenî yapman cenk meydanında zülfikârı kuşanarak çıkman gibidir. Kendi nefsine pay çıkartmadan, mürşidinin sözünden çıkmadan hareket edersen neticesi ya şehâdettir ya gaziliktir.

Cenâb-ı Hak bizleri her türlü cihâdda muvaffak ve muzaffer eylesin. Halvetî tarîkinin ulu pirlerinden Şemseddîn-i Sivasî Hazretleri meşhur nutkunun son beytinde der ki: “Hakka makbul olmak ister, halka menfur olmadan.” Mânâsı malum ya, biz yine teberrüken verelim. Yani der ki Hz. Pîr: Hakikati söylemek halkın nefretini mûcibdir. Hâlbuki Hak Teâlâ, kullarında ve kâinatta hakkın kaim kılınmasını murâd eder. Hakkı kaim kılmaya çalışanlar Allah’ın sevgilileridir. Amma hakka riayet edemeyenler Allah’a “düşmanım” diyemezler, Allah’ı anlatanlara düşmanlık ederler. Diş ağrısından inleyen bir çocuk hekime gittiğinde kendisini tedavi eden zâtı nasıl düşman olarak görür, ondan kaçmak ister, “Hain kişi, neden bana bunu yapıyor?” der ve idrâk etmez? Oysa hekim o hâldeyken zâlim değildir. Hatta mazlumdur. Nefsine ağır gelen işi hakkı kaim kılmak için hizmetle meşguldür. Amma çocuk anlamaz. Ruhları buluğa ermemiş olan câhil kimseler de kendilerini böyle redaviye kalkışanları anlayamazlar. Hâlbuki bilmezler ki o fedakâr kişiler nefislerine ağır gelen bir işle meşguldürler. Derde derman olmak için bir istedirler. Çocuklar büyüdüklerinde kendilerine hizmet eden hekimleri şükran ve minnetle anarlar amma çoğu zaman o zâtları yanlarında bulamazlar. Aynı bunun gibi, o kişiler de, ruhları buluğa erip de idrâk ettiklerinde kendilerine yapılan hizmeti fark ederler amma çoğu zaman o mürebbîlerini göremezler. Eğer insan olma yolunda müstakîmlerse hiç olmazsa şükran ve minnetle yâd ederler. Evlâdım, sen de bu yolu tut. Mürebbîlik ayrı şeydir. Şeyhlikse kolay bir şeydir. “Şunu tut, bunu yap, şöyle et!” demek kolay şeydir. Karşıdakini ikna etmek, terbiye vermek için meşakkate maruz kalmak ayrı bir iştir. Hem şeyh hem mürebbî olmak lâzım. Her şeyh mürebbî değildir. Bu dahi Allah’ın tecellîlerindendir. Bazı şeyhler terbiyenin mânâsını etrafındaki seçtiği kimselere dağıtırlar. O mânâya mazhar olan kişiler şeyhin dervişlerine mürebbîlik yapar. Yani o mürebbîlerin dahi himmetleri şeyh-lerindendir. Erenlerin silsilesine baktığında büyük makam sahibi olan zâtların hepsi hem mürebbîdir hem şeyhtir. İnşaallah Cenâb-ı Hak seni şeyhinin terbiyesiyle edeplenen ve bu edeple insanlığa hizmet eden mürebbîlerden kılar.

Vakıa şöyle bir cilve de vardır ki: Mürebbîlerin ekserisi terbiye verdikleri zâtların olmuş hallerini göremezler. Aynı, hurmayı fidanken diken çiftçinin o ağacın meyvasını göremeden âhirete gitmesi gibi. Bu cihetten düşünürsen mürebbîlik gayba îmân gibidir ve kendi nefsine pay almadan Allah için yapılan hizmet nev’îdir. Bu hizmet pek ulvîdir. Fahr-i Âlem ne buyurdu: “Kıyametin kopacağını bilsen, elindeki fidanı dik.” O fidanı sadece ağaç mı zannedersin? Hizmetin neticesini göremesen de hizmete memursun vesselam. Seyr û sulukta mânâlar dervişin hatasını, sevabını, derecelerini, makamını, hizmetlerinin şeklini hatta bazen neticesini bildiren haberlerdir. Cenâb-ı Hak hayatını bu yola vakfedenlere baş gözüyle neticeyi göremese de kalp gözüyle veya mânâ yoluyla akıbeti gösterir. Zîrâ gayba îmân zevkini alanlara Cenâb-ı Hak meçhulü malûm eder. Onlar da terbiyelerini o ilim üzere inşâ ve ikmâl ederler. İşte bu sebepten terbiyeyi veren de alan da muhakkak mânâ dersinden okurlar. Seyr u sülûkun bidâyetinden(başlangıcından) nihayetine kadar mürşid de mürîd de mânâlardan hâlî değildir. Bir de bu âlemi rüya âlemi gibi tâbir eden kâmiller vardır ki inşaallah onu başka bir mektupta yazarız. Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum, Balkanlardaki hâli görüyorsun. Müslümanların hâlini de müşahede etmektesin. İnsanlar taklit belâsına tutulmuşlar. Hem de öyle bir belâya maruz kalmışlar ki hem velîleri taklit etmekteler hem de Allah düşmanlarının veremeyeceği zararı maddî ve manevî vermekteler. Hak yoluna gidenleri kandırarak kendilerine ve halka maskara ettirmekteler. Cehalet, küfür ve ahlâksızlık rahatlıkla yayılmakta iken senin “Acaba şöhret afet midir?” deyu hizmetten kaçman hiç de iyi bir hâl değildir. Allah Teâlâ faal olan kulları, mü’minleri sever. Âtıl olan battal mü’minleri sevmez. Bu sahada hizmete o kadar ihtiyaç var ki riyâ ile hizmet etsen de, aman hizmetten geri kalma. Ve nefsine de ki: ‘Yanarsam ben yanayım ama Allah için bir kişiyi kurtarayım.” Bunu düşünmen dahi İhlasın başka bir şeklidir. Tefekkür et. Ancak, insan insana hizmet eder. Hizmet aşkı hayvanda yoktur. Melek dahi emir aldığı için hizmet eder. Aşkla hizmet elmek Hz. tnsan’a mahsustur. Hak Teâlâ hizmetini, aşkını, himmetini, muhabbetini ziyâde eylesin. Cenâb-ı Hak seni erenlerin hizmetine, sâlihlerin devletine, nebilerin sırrına, velîlerin yollarına ve onların himmetlerine naîl eylesin. Büyüklerin muhabbet nazarlarından düşmeyesin. Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle sırât-ı müstakimden ayağın kaymasın. Her ne türlü güzel amel eyledi isen Hakkın lûtfu olduğunu hep idrâk eyleyesin. Sana ettiğim dualar sâdık velîlerin eylediği niyazlara ilhak edilerek kabul olunsun.

Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesıfun vesalamün alel mürselin velhamdülillahi Rabbi’l Âlemin.

14. Mektupta görüşmek üzere …

Kim O

Bir adam gördüm, bir kapının önünde oturmuş düşünüyordu. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Üstü başı perişandı. Kafasını belli bir ritimle iki yana sallıyor, arada bir kimsenin anlamadığı bir şeyler mırıldanıyordu.

-Kim bu adam, diye sordum.
-O bir meczup, dediler ve anlattılar hikâyesini.

Şimdi önünde oturduğu o kapıyı çalmış günlerden bir gün. İçeriden bir ses “Kim o?” diye sormuş.

Ciddiye almış soruyu. O günden beri cevabını düşünüyormuş…
Sahi kimim ben ?!!

12. Mektup

12. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onikincisidir.

1mursidinmektuplari

Ezelden mevcûdât ve mahlûkâtı muhabbetiyle var edip, insanları muhabbetine muhatap kılan, îmân nimetini minnetsiz, külfetsiz, mihnetsiz bahşeden, kullarının kalbini nur-i îmân ile tezyin eden Cenâb-ı Zü’l-celâl Ve’l-cemâl Ve’l-kemâl Hazretlerime muhabbetle sonsuz hamd ü senâ olsun.

Alemleri rahmetiyle ve muhabbetiyle istilâ eden ol Fahr-i Alem ki beşerin efendisi, beşeriyet için beşir, hem beşerin efendilerinin efendisi, Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’e muhabbetle ve bî-nihâye salât ü selâm olsun. Ehl-i beyti, ashabı, ezvâcı ve etbâı dahî arz ettiğimiz bu salât ve selâmlardan haberdar kılınıp yarın yevm-i mahşerde civarında bulunmakla cümlemiz dilşad kılınsın. Amin, bihurmeti Tâhâ ve Yasin.

Kıymetli ve muhabbetli, gönlümün muhatabı İhsan Efendi oğlum! Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, bereketi ve selâmeti her daim üzerlerinize olsun.

Pek kıymetli evlâdım, günler geceler süratle geçmekte. Karar kılacağımız menzile her nefes daha çok yaklaşmaktayız. Cenâb-ı Hak şimdiden bizleri mübarek menzillere eriştirsin ve akıbetimizi muttakilerin akıbeti gibi eylesin. Menzile varmak için kat edilecek yol uzun, ömür ise kısa ama Cenâb-ı Hak ihsan ederse benim İhsan Efendi oğlum; o menziller, o yollar kat edilir, dürülür; elbet subh-ı maksut görülür.

“Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder
Halkeder esbabını bir lahzada ihsan eder.” 

(Cenâb-ı Hak kendi kudretini kulunun lehine tecellî ettirirse her iş kolay olur. Ortada netice almak için lazım olan sebepler olmasa da eğer Allah murad ederse, sebebini de vesilesini de yaratır, bir anda sebep de sonuç da kula ihsan edilebilir.)

Çok sevdiğim evlâdım, gözlerinden akan yaşlar senin gözlerinin cilasıdır; gözü yaşaran, kalbi titreyen, yüzü kızaran kimselere “derviş” denir. Mahşerde ağlatılmadan evvel burada ağlamayı meşk edenler orada Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle ve cennetiyle güleceklerdir.

Şunu da arz edeyim ki: Göndermiş olduğun mektubun üzerinde iki damla gözyaşını farketmem beni de ağlattı. Allah muhabbetini ve muhabbetle akıttığın gözyaşını ziyade eylesin. Ağlamak er kişinin hâlidir. Ağlamayı bilmek gerçek erlerin işidir.

Gayretli ve muhabbetli evlâdım! Nefis derecelerinde, daha evvel de arz ettiğim gibi, Nefs-i Mülhime yani ruh makamı; dervişliğin hem başlangıcı, hem kemâlden sonra karar kıldığı mertebe, hem de bazı sapkınlar için dervişliğin başlamasıyla bitmesi mahallidir. Bu makamın ve nefis derecesinin manevî hazmı zordur. Bidayettekinden Başlangıçtan yani yeni dervişlik makamından çok daha ziyadesiyle (fazlasıyla) şeyhle irtibat ve onun sözüne çok daha fazla riayet ve teslimiyet makamıdır. Hem tarîkat erkânımızdan hem de bu nefsin askerlerinden bazı sıfatları zikretmek ve bir nebzecik olsun bu makamın ahlâkından sadra şifa (gönlü rahatlatması, kalbe iyi gelmesi) niyetiyle bahsetmek bizlere vacib oldu. Sen de inşallah bu tenbihattan sonra bunları tutmanın vacib olduğunu idrak edersin. Evvel sıfat tevazudur. Tevazu haddini bilmektir. Kendisinde bazı nimetler, güzellikler, ilme ve hâle ait bazı tecellîler olduğunu bildiği hâlde bunların sahibi olmadığını, kendisinde emanet olduğunu idrak ederek cümle kullardan edna (daha aşağı) olduğunu düşünmek ve devamlı müteyakkız (uyanık) olma hâlidir. Belki kalbinden şöyle bir sual geçebilir: Tevazu sadece bu makamda mı lazımdır, diğer derecatta tevazu hâli yok mudur? El cevap, deriz ki: Mülhime makamındaki tevazu ile Mutmainne makamındaki ve diğer derecattaki tevazu hâl bakımından değişiktir. Yoksa edebin bütün şubeleri gibi her makamın edebi ve erkânı vardır. Şöyle izah edelim ki: Mülhime’de olan kişi kendi varlığından da karşıdaki kulun varlığından da haberdardır. Tevâzuun ölçüsünü bu mukayese ile yapar. Lakin kâmillere göre bu dahi eksiktir. Zîrâ kâmile lazım olan kendinde hiçbir şey görmeden, kendini de fark etmeden bu hale bürünmesidir. Hatta tevazu cihetine de kendisi yönelmeyip bizzat Allah’ın o hâli o kişiye giydirmesidir. Böyle olan zevatın hâline mütevazı denmez ehl-i mahviyyet denir. Yani kendinde vücud görmez ki gayriden düşük olduğunu iddia etsin, ne kendüyi görür ne gayriyi. Tevâzuun menşei edebin ve îmânın menşei olan kalptir. Ol sebepten sadece akıl ile yapılan, şeklen tevazu gibi olsa da kişiyi Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırmaz. Hatta çoğu zaman gösterişten ibaret ve belki de karşıdaki insana üstünlük taslamak hâlini alır. Onun için derler ya: “Fazla tevazu kibirdendir.” Ahlâk ve edeb öyle bir nesnedir ki, Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı ve bu yakınlıktan sonra da uzaklaşmamayı insana ihsan eder. Velhasıl anlaşıldı ki edebin menşei kalptir. Kalbin ziynetlenmesiyle, parlamasıyla insanda ahlâk inkişaf eder. Başka türlü ruhî tekâmül mümkün değildir. Ve yine ol sebeptendir ki tevazuun, Mülhime’nin sıfatlarından oluşu bu makamın ruh makamı olmasındandır. Bir kimsede ruhî nazar (ruhi görüş, ulvi bakış) veya basiret zuhur etmedikçe nefsanî zilletin (nefisle alakalı çirkinlikleri ve düşüklüklerin) farkına varmaz. Her ne kadar taklid ile bu ahlâkı üzerine giymeye çalışsa da, ya dar gelir sıkar, yahut bol gelir düşer. Diğer ahlâkı buna kıyas eyle.

Mülhime’nin bir diğer sıfatı da cömertliktir. Yani sehâvettir. Hazret-i Fahr-i Alem “Sahî kişi (cömert insan) muhakkak cennete girecektir. Velev ki hasbelbeşer günah işlemiş olsun.” buyurmaktadır. Cömertlik ayıpları örter. Bu öyle bir örtüdür ki nefsin üzerini örter, ruhun yükselmesine mânî perdeleri de ref eyler (kaldırır). Cömertliğin şubeleri vardır. En önemlisi nefsinden cömertlik etmektir. Her nefis rahatı, günahı, şehevî zevki ve başkasına üstün gelmeyi ister. Ve kendi hâline bıraksan hayırlı bir fiil işlemek derdinde olmaz, ibadet ve çalışma saatinde yatmayı, yatmaktan daha zevkli bir şey bulursa onu yapmayı ister. İşte bu; nefsin arzularına muhalefet etmek, bize sermaye olarak verilen nefis ve candan infak etmek, demektir. Yani bir nevî cömertliktir. Candan infak etmenin derecesine göre insanlar da derecelenir. Enbiya-i Kiram Hazeratı (Yüce Peygamberler) mahlukatın en cömertleridir. Onlar- daki cömertlik herhangi bir kişinin kendi gayreti ve tedbiri ile yapılabilecek bir infak değildir. Onlar Cenâb-ı Hakk ‘ın kudret eliyle infak ederler. Sair beşer buna muktedir değildir. Yukarıda zikrettiğimiz tevazu hâlinin farklı derecelerde farklı hâli olması gibi. Enbiyadan sonra en cömert insanlara “sıddıyk” derler. Ondan aşağıdaki makama “şehitlik” derler. Şimdi kıyas eyle, canını Allah yoluna verenlere şehitlik rütbesi veriliyor, sıddıykıyet nasıl bir sahavet (nasıl bir cömertlik) ister ki şehâdetten üstün bir mertebe olmaktadır. Anın için her sıddıyk aynı zamanda şehittir. Ama her şehit sıddıyk makamına çıkamaz. Şehitlikten sonra gelen infak derecesine sülaha (salihler) ve evliya (Allah velileri) menzili derler. İşte hep böyle, kişi cömertliği miktarmca Allah katında derecelere nail olur. Amma bir kimse cömertliğini yani infak etmeyi, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e ve O’nun ahlâkına benzeterek yaparsa onun da ruhu; peygamberler, sıddıykler, şehitler, sâlihler yani velîlerle beraber olur, onlarla ülfet kapısı açılır. Onlarla beraber olur. Cömertliği kendisine huy edinen ve bundan zevk alan kişi küfürden bile kurtulabilir, Allah’ın îmânına mazhar olur. Ama infak etmeyen, cimrilik yapan kişi diğer sâlih amelleri yapmaya çalışsa da neticede fısk u fücurdan kendisini kurtaramaz. Hatta Allah muhafaza, cennetten mahrum olur. Velhasıl Allah Teâlâ’nm cennetine ve cemâline mazhar olacak kişiler arasında bir tane bile nekes ve cimri yoktur. Cenâb-ı Hak razı olduğu cömertlerden eylesin! Zîrâ bazı cömertlik suretinde mübezzirlik (israf etme, haram olan şeye sarf etme) de en az cimrilik kadar kişiyi helak eden sebeplerdendir. Haram iş yapması için birine mal mülk sarf etme; kumar oynaması, içki içmesi için sermaye verme veyahut rızaya uygun olmayan bir işle kendini, nefsini harc etme, cömertlik değil mübezzirlik yani şeytanla arkadaşlıktır. Allah muhafaza! Bu nasihatimi sadece bu nefis derecesinde olan kişilere anlatmakla iktifa etme! (yetinme!). Bu hususları halka, insanlara sohbetle vaaz u nasihatle yaymaya ve onları irşad etmeye gayret et.

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum, Nefs-i Mülhime, nefiste ruhun tasarrufunun açıkça görüldüğü makamdır. Bu makamın diğer sıfatı dahî, kanaattir. Tevazu, cömertlik ve kanaat bir kimsede ahlâk olarak yerleşirse en azından Mülhime makamının lezzetini ve oradan da seyr u sülûkun bereketini görmesi imkânı doğar. Öteki türlü, şöyle bir o makamın kokusunu koklatırlar amma ondan sonra baş aşağı bırakırlar.

Kanaat nedir? Kanaat halk nazarında ayrı manaya kullanılır, Hakk katında ise ayrı bir mânâya sahiptir. Bize düşen Hak katındaki rızaya uygun hâle ermek için gayret etmektir. Cenâb-ı Hakk bizi halk eyleyip halk içerisine gönderdi amma halka tâbi olalım diye değil Hakk’a tabi olalım diye. Bu dahi kanaatin bir tarifidir zîrâ bir kişi kendi bileğinin hakkı ve emeğinin hakkıyla, halka taksim edilen hakkı, birbirine karıştırır ve kıyas ederse kanaat derecesinden düşer. Yani çalışacak, gayret edecek ve hatta son ânına, son kuvvetine kadar azimle kazanmak için yorulacak amma kazandıktan sonra da âhârın (başkasının) kazandığıyla meşgul olmayacak ve onunla kendisini kıyas etmeyecek. Yoksa kanaat, halkın anladığı gibi, günlük maişetini temin ettikten sonra dükkânını kapatmak değildir. Çalışma saatleri içerisinde ve kuvveti yettiğince çalışır, rızkını çıkartmaya gayret eder. Kazandığı kendisine yetmezse “Buna da şükür!” der. Kendisine yetecek miktardan fazla kazanırsa onları hayır yere sarf eder. “Bana bu kadar yeter elhamdülillah!” deyip dükkânını kapatan kişiye büyüklerimiz der ki: “Bu kanaat ve şükür değildir! Sen kanaatini göstermek istiyorsan kazan, kazan da başkasına sarf et.” Cömertliğin tadım alan kişi kanaatin zevkine de erişir. Kanaati Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muvafık olarak tatbik eden kimse de cömert olma hâline erişir. Velhasıl, kanaatin mânâsı halk katındaki kazançlarla değil Hak katındaki kazançlarla meşgul olmak ve ona gayret etmek, demektir. Ve gayretini Hak için teksif etmektir. Bu ahlâka sahip olanlar ölme raddesine gelse Hakk’la işi olmayan insandan bir nesne talep etmez. Ölümü göze alır, alçak insana yüz suyu dökmez. Hazret-i Ali Efendimiz’in buyurduğu gibi. Kanaat sahibi derviş kişi açlıktan ölme raddesine gelse yanındaki kulun ekmeğine elini uzatmaz. Zîrâ Hakk’a teslimiyeti ve Hakk’tan ayrılmama niyeti cömertlikle, kanaatle o kimsenin kalbinde öyle yerleşmiştir ki bunu kaybetmektense, kalıbını dinlendirmeyi yeğler. Zaten dervişlik de kalple kalıbı birbirinden ayırt etmek veyahut birbirine karıştırmamak hatta rızaya uygun şekilde bunları tevhid etmek değil midir?

Anlaşıldı ki Mülhime makamının en önemli sıfatı; gerek cömertlik gerek kanaat ve gerekse tevazu olsun neticede “Hakk’a teslimiyet” tir, vesselam! Bu makamda Hakk’a teslimiyeti bilmeyen öyle bir düşer ki bu, Emmare’den ve Levvame’den düşmeye benzemez. Hakk’a teslimiyet de tevazuu, cömertliği ve kanaati ister. Bunlar olmadan Hak, bir kişiyi teslim almaz. Teslim olmayan kişi salim olamaz, salim ve selâmette olamayan kişiyse asla Sırat-i Müstakîm’de karar kılamaz ve sabit kadem duramaz. Cenâb-ı Hak, bu makamdan ayağı kayarak düşmekten muhafaza eylesin. Zîrâ bu makam dervişliğin artık zahir olduğu makamdır. Nefis derekesinde olan, ayağı takılır düşer; beş metreden düşer, on metreden düşer amma, bir adam, ruh ve ceset beraber ruhun kanatlarına takılır da sonra o ruhun hâline bürünemezse, öyle bir düşer ki, nefis öyle düşmeye takat getiremez. Bu düşme de, ayağı takılıp düşmeye benzemez. Anın içün bu dervişlik makamına “Girme girme, çıkma çıkma.” demişler. Cenâb-ı Hak sû-i ahlaktan (kötü huydan, kötü ahlaktan), hakîkate ermek niyetiyle olmayan taklitten, bizleri ve cümle sâlikleri-mizi muhafaza eylesin.

Azîz evlâdım İhsan Efendi, risalemin (mektubumun) başında “yol uzun, menzil uzak, ömür ise çok kısa” demiştim. İşte bu mesafeleri kat etmek için lazım olan ruh kanatları bu menzilde derviş kimseye ihsan edilir. Cenâb-ı Pîr Monlâ-yı Rûm Celâleddîn-i Rûmî Efendimiz’in buyurduğu gibi, kim bu kendisine bahşedilen kanatlan ruh tarafına yani Hakk’a bakan yönüne doğru çırparsa Allah ona, kendi kudretinden başka kanatlar ihsan eder. Talihi yaver gider. Amma kim ki bu kanatları nefis ve halk cihetine çırparsa neticede çamura bulanır o kanatlar, sırtına yük olma belasıyla karşı karşıya kalır. Yürüyen veyahut yerde sürünen için toprağa bulaşmak ayrı bir dert, velâkin kanadı olduğu hâlde çamura bulaşmak çok ayrı bir derttir. Sonra, ibretle bakmaz mısın, kuşlar kanadıyla doğar ama hemen uçabilir mi? Uçmayı bilen, ya annesinden ya babasından talimi görmeden veyahut onlar yuvadan uçurmadan palazlanmaya kalkan yavru kendisini yerde bulur ve helak olur. Ya kendi kendisini yakar, veyahut başka mahluka yem olur. Zaten mürşid sözü, şeyh nasihati tam da bu makamda lazımdır. Zira, kanadı olmayana uçmak talim ettirilir mi? Amma gel gör ki kanatlandığını fark eden bazı kimseler mürşidane irtibatlarını kesmeye kalkar, kendi başlarına da uçmaya heves ederler. Şimdi bu menzilde dervişe lazım olan Hakk’a teslimiyeti erbabından talim etmektir. İşte bu makamdan dem vurup da bir mürşide tâbi olmayan kişiler için Hazret-i Niyazî-i Mısrî buyurur ki:

Mürşid gerektir bildire
Hakkı sana Hakke’l-yakîn
Mürşidi olmayanların
bildikleri gümân (hata) imiş

Cenâb-ı Hak bizlere Kur’ân-ı Kerîm ve Kelâm-ı Kadîm’inde beyan buyurduğu raşidlerden olmayı ihsan eylesin. Vakitler hayr olsun; demler, safalar ziyade olsun. Allahu Azîm-üş Şân, ism-i zâtı nuru ile kalbimiz, cümle eczâ-yı vücûdumuz pür nûr olsun. Ol Habibinin nuru ile de “nurun âlâ nûr” sırrına cümlemiz nail kılınsın. Kalp gözlerimiz küşad, çerağlarımız rûşen, günahlarımız afv ve mağfiret, cümle ümmet-i Muhammed de her türlü âfâttan hıfz ü himaye ve emin kılınsın. Allah’ın rahmeti, bereketi, hidâyeti ve inayeti sizlerin ve bizlerin daima üzerine olsun.

Amin bihürmeti Tâhâ ve Yasin ve bihürmeti âli Yasin. Ve’lhamdülillahi Rabbi’l Alemin.

13. Mektupta görüşmek üzere …

 

Mevlevilikte zikir ve tesbih

Zikir, bir şeyi anmak, hatırlamak, yad etmek demektir. Istılahta ise, Hakk’ın kainattaki bin bir tecellisini görüp O’nu tesbih ve takdis etmektir. Yani Hakkı asarını, ayatını ve hilkati tetkik ile düşünmekten ibarettir. Evrad,ezkar, Kur’an-ı Kerim tilaveti hep buna birer vesiledir. Her türlü ibadet birer zikirdir, namaz ise etemm-i zikirdir. Kur’an-ı Kerim’de zikir konusu 292 yerde geçmektedir. Bunlardan bir tanesinde “Dünya malı ve çoluk çocuğun, insanı Allah’ın zikrinden alıkoymaması” önerilir. Tarikat ehline göre, belli kelime ve ibarelerle belli zamanlarda,belli sayıda,belli bir edeb dahilinde hergün düzenli olarak söylemeleri olarak izah edilir. Zikir icra edilişine göre iki türlüdür.Cehri yani açık sesli olarak yapılan, çevredekilerin işitebileceği şekilde yapılır, sesli zikri esas alan tarikatlara cehri tarikatlar denir. Hafi zikir, zikr edenin sadece kendinin duyabildiği alçak sesle yapılan zikirdir. Zikir böylece lisan ve kalp zikri olmak üzere de ikiye ayrılır. Mü’min her halükarda Rabbini anmalı,O’nu dilinden düşürmemelidir.Mevlevilerde zikir sırasında esmâ yoktu.

Tarik-i Mevleviyye’de ise zikirde yalnızca İsm-i Celâl vardı. İsm-i Celâl ise şöyle çekilirdi: Sabah namazlarından sonra, ihyâ geceleri denilen pazartesi ve perşembe geceleri ile, kandillerde yatsı namazından sonra yapılırdı. Zikirler eğer zikir tesbihleri ile yapılırsa “Halkaya girmek” denilirdi. Zikir yapılacağı zamanlarda Şeyh, mihrabın önüne serilen kırmızı postun üzerine sırtı mihraba, yüzü dervişana dönük olarak otururdu. Dervişler ise daire şeklinde (Halka halinde) yere diz çökerek otururlardı. Oturma işlemi bitince, bir derviş zikir tesbihini getirir, imamesi ile görüşerek (öperek) Şeyh’e verir, sonra da diğer tesbih tanelerini halka halinde Dervişlerin önlerine gelecek şekilde yere sererdi. Dervişler kendi önlerinde olan tesbih tanesini öperek (görüşerek) iki avucuyla ve avuçları içeriye gelmek suretiyle ellerine alırlardı.

Zikir, Şeyh’in Besmele çektikten sonra, yüksek sesle “Allah” demesiyle başlardı. İlk defa üç kere Allah adının iki hecesi, nefes miktarı çekilerek ve iki hece arasında gayet az, adeta belirsiz bir durak yapılarak Allah denilirdi. Ondan sonra A harfi, L harfine şiddetle vurarak “AL” denir ve pek hafif bir duraktan sonra, hece biraz çekilerek “LÂH” denirdi. Her iki hecede vucüt ve baş hafifçe hareket edip, kalkar ve hece sonunda, tabii hale gelinirdi. Vücudu ve başı sağa sola çevirmek yoktu. Zikir devam ettikçe, zikir tesbihi şeyhten itibaren halka içinde sağa doğru devredilirdi. Zikir hızlandıkça “ALLÂH” kelimesinin iki hecesi arasındaki durak sıklaşır vucüdun yukarı aşağı hareketi şiddetlenirdi. Hecelerde med kalmaz ve nihayet kelime, harfler kaybolacak şekilde adeta iki şiddetli ses haline gelirdi.

Zikirde sayı yoktu. Şeyh zikri kâfi görünce, uzunca bir “ALLÂH” çeker ve “Allâhu ekber a’zam kebîrâ velhamdu lilâhi hamiden kesîrâ ve sübhânallâhu bükreten ve asîlâ ve sallallâhu alâ eşrefi nûri cemî’-il enbiyâi vel mürselîn velhamdü billâhi rabbil-âlemin” der ve sonra şu gülbankı çekerdi:

“Vakt-i şerîf hayrola, hayırlar fethola, şerler defola, Allahu azîmüşşân ism-i zâtının nûruyla kalblerimizi pür nûr eyleye, demler, safâlar ziyâde ola, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmâm Ali Hû diyelim” ve herkes şeyhle beraber nefes miktarınca “Hûûû” derdi.

Sonra şeyh tesbihle görüşür (tesbihi öper), usulünce yere koyar, diğer dervişlerde aynı yolu takip ederlerdi. Ardından bir derviş yerde serili olan zikir tesbihini usulüne uygun olarak toplardı. Bundan sonra şeyhle beraber herkes yeri öpüp kalkardı. Şeyh yavaş yavaş yürüyüp halkanın ortasına gelir ve baş keserdi. Aynı zamanda “Essalamu aleyküm” derdi. Gülbank’tan önce tesbihi getiren meydancı dede, yahut derviş yeri öpüp kalkarak tesbihi toplar ve yine kollarına alırken şeyhin tam karşısına gelmiş olurdu. Halkanın kapı tarafındakiler biraz yana çekilerek yolu açarlardı. Şeyh halka ortasında selam verince, tesbihi getiren aynı semahanede olduğu gibi şeyhin selamını alırdı. Şeyh mescid kapısına varınca geriye dönüp baş keser, onunla beraber herkeste aynı tarzda niyaz eder sonra aynı semahaneden ve meydandan çıkıldığı gibi mescitten çıkılırdı.

Zikirde dervişlerin üstünü başını yırtmaları, bağırıp çağırmaları, kendilerini yerlere atmaları vecde gelmediği halde vecde gelmek için vecidlenmiş gibi harekette bulunmaları ve bunları yapmacıktan yapmaları mevlevilikte edebe aykırıydı. Onun için ism-i celal, edeple başlar ve edeple biterdi.

Konya Mevlana Müzesinde bulunan zikir tesbihlerinden 363 envanter no’da kayıtlı olanın ip uzunluğu 35.30 m. , 364 envanter noda kayıtlı olanın ip uzunluğu 36.70 m. , ve 365 envanter noda kayıtlı olanın ip uzunluğu 34.40 m. dir. Yani zikir tespihlerinin ip uzunlukları birbirlerine oldukça yakındır. Bu ip uzunluklarının hepside Konya Mevlevi dergahında zikir yapılan yer olarak bilinen “Mescid” in ortasına çizilecek bir dairenin çevre uzunluğu ile uyum içerisindedir. Bu ölçülerden ve zikir tespihlerinin üç tanesinin adetlerinin bin sayısından fazla olmalarından, bir tanesinin tesbih tanelerinin binden çok az olmasından hareketle Zikir yapılacak olan meydan, alan, mescit ve benzeri yerlerin önce ortalarına bir daire çizilir, sonra dairenin çevresi ölçülür ve bu ölçüden biraz fazlası zikir tesbihinin ip ölçüsü olarak kabul edilirdi. Sonra zikir tesbihinin ipine yeteri sıklıkta tesbih tanesi geçirilirdi. İpin uzunluğu ne kadar tesbih tanesi alırsa, o kadar tesbih tanesi takılırdı. Zikir tesbihine tanelerin takılmasından sonra mümkünse küçük bir oynama ile mümkünse 99’un yani Esmaül-Hüsna ‘nın veya Mevlevilerce mukaddes rakam olarak kabul edilen 18’in katsayılarına (Nezr-i MEvlana) denk getirilirdi. Örnek olarak verirsek Müzede 366 no’da kayıtlı zikir tesbihin adedi 576 dır. 576, 18’in 32 tam katıdır. Yine 365 noda kayıtlı zikir tesbihinin adedi 1782 dir. 1782 rakamı ise 99 ile 18’in çarpımına eşittir.

Konya Mevlana Müzesi 366 noda kayıtlı olan zikir tesbihinin ip uzunluğu 12.60 m. dir. Bu ip boyunun uzunluğu da dergahta bulunan Meydan-ı Şerifin ortasına çizilecek bir dairenin çevresine uyum sağlamaktadır. Buradan hareketle özellikle kışın soğuk günlerinde Meydan-ı Şeriflerde de zikir yapılıyordu şeklinde bir tez de ileri sürülebilir.

Teslim ol

Ey benlik zindanının kapısını kıranlar,
Kim güzel düşünüp güzel davranarak (samimiyetle) özünü Allah’a teslim ederse, hiç şüphesiz o, en sağlam kulpa yapışmış olur. Öyle ya bütün işlerin sonu Allah’a dayanır. [Lokman, 22]

Ömür testisi doldu dolacak, gün ha ağardı ha ağaracak mektubun gelmedi aziz dost? Beklettik lakin biz de feryadın dinmesini bekleriz… Durulunca kıyıya vuranları toplayıp ikram ederiz canlara…

Her nefeste bin perde aralayıp gelen o feryad da neyin nesi?
Gerçek olan sevgili tek sensin ay yüzlü güzel
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel
Nuruna gizlenmiş ay güneş bile öyle güzel
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel

Leblerinde teşne* varsa bil ki sudan müjde var
Ümitsizliğe kapılma dua aşka yol açar
Hak için ağlarsa yâr olur hem bahtiyar
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel

*: Dudakların susamışsa [234. Mestmp3]


[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Serlevha ayette geçen ve “güzel düşünüp güzel davranarak” manasındaki kelimenin aslı nedir dedem?

Ayette geçen kelimenin aslı “Muhsin”, bir hadise göre, “Allah’a, O’nu görür gibi kulluk edendir.” Kulluk, yalnızca günlük, vakitli, belli tapınma şekilleriyle değil, bütün hayatın Allah rızasına tahsisi ile gerçekleşir. “Ameller niyetlere göre” değer kazanır. Müslümanın, Allah rızası için, bu niyetle attığı her adım, aldığı her nefes… ibadettir, kulluktur, ihsandır.

İnsan “unutmak ve alışmak” ile meşhurdur ya yeniden hatırlayalım; “Müslüman” kimdi?
Müslüman kendisini Allah’a teslim etmiş insan demekti! Zaten İslam teslim olmak demektir ve teslim olana “Müslüman” denir.

Peki ne yapacak müslüman?
Bir ömür şu makamda olacak: “Ben kendimi Allah’ın emrine teslim ettim; ne derse onu yapacağım, ne buyurdu ise hoşuma gitse de gitmese de rahatım kaçsa da kaçmasa da memnun olsam da olmasam da…”

Hoşa gidecek şeyler olduğu zaman varım, hoşa gitmeyecek şeyler olduğu zaman yokum !?
Böyle Müslümanlık olmaz. Böyle teslimiyet olmaz. Pazarlıklı… Hocamız ne güzel söylemiş kısaca: “Arkadaşlık, “peki” demekle kaimdir.” Bir arkadaş bir arkadaşa, “kalk gidelim” dediği zaman, ‘Nereye?’ derse, o hakiki arkadaş değildir. Neden? “Nereye gidiyorsun?” diye soruyor; hoşuna giderse gidecek, hoşuna gitmezse gitmeyecek. Demek ki kendi keyfinde, kendi zevki peşinde. Arkadaşının gönlünü yapmayı düşünmüyor. “Kalk gidelim.” diyor işte. Belki bir işi var, belki bir sıkıntısı var. Önceden dinleyecek, eğlence varsa gidecek, sıkıntı varsa kaçacak. Aş buldun ye, iş buldun kaç, öyle mi? Böyle teslimiyet olur mu? Olmaz.

Allah’a teslimiyet nasıl olacak?
“Ya Resûlallah, sana beyat ettim, tuttum elini, sana ümmet oldum, tâbi oldum sana, emrindeyim.” Tutarlardı böyle elini Efendimizin. Efendimiz bazen sorardı: “Ölüm bahis konusu olsa da gene tâbi olacak mısın?” Ölüm pahasına dahi? Sahabeden bir zât geldi, elini sıktı Efendimizin; soruyor, samimi. Dedi ki “Ya Resûlallah! Sana beyat ediyorum. Tâbi oluyorum sana, emrine giriyorum ya Resûlallah. Biat ediyorum sana. Yalnız, benim on tane devem var. Ailem kalabalık, bunların sütleri ancak yetiyor bana. Benden zekât isteme. Zekât mükellefiyetini kaldır benden.” Sana tâbi olacağım, her dediğini yapacağım ama zekâtı benden isteme, para isteme diyor yani. Bir de “Beni cihaddan da muaf tut.” dedi. Yani harbe, darbe beni sürme; “Korkak insanım.” Kimi gölgesinden korkar, kimi karanlıktan korkar, kimi “höt” desen korkar. İşte bu da korkakmış. “Korkuyorum, korkağım, bana cihad emretmemen şartıyla, zekât, para-pul istememen şartıyla sana biat ediyorum.” diyor. Efendimiz onun elini tuttu: “Zekât olmazsa, cihad olmazsa Müslümanlık nasıl olur?” O kadar çok tekrarladı ki bu soruyu, olur mu hiç öyle şey mânasına. O zaman adamcağız bir düşündü ki –mübarek, tabiî sahabe– ben Resûlullah’ın karşısında ne pazarlık yapıyorum… “Her şarta razıyım ya Resûlallah. Yani öl desen öleceğim, ver desen vereceğim. Aç kal desen kalacağım. On devem var, ver desen vereceğim. Tamam, her şeye razıyım…”

İşte İslâm bu, teslimiyet bu.
Bugün, millet İslâm’ı yemeğin üstüne ekilen tuzdan daha hafife alıyor. Tuz, biber, garnitür, sos, tatlı sos, bilmem ne. Bunun gibi bir şey sanıyor. Yirmibirinci yüzyılın tüm keyif ve zevk hayatını yaşayacak, ondan sonra da arada bir, geceleyin hava karardığı zaman, şimşek çaktığı zaman, gök gürlediği zaman, biraz da ölüm korkusu geldiği zaman, “Benim âhiretim ne olacak, biraz da müslüman olayım, azıcık şöyle, çok fazla değil.” diyecek! Sahi bu kadar kolay mı? Sonra “Benim sevgim sonsuz” diyecek. İtaat ve teslimiyet bu sevginin tabii sonucu ve gereği değil mi? Seven sevdiğini hoşnut etmeye çalışır, sevdiğinin emir ve yasaklarına itaat eder, ona karşı gelmez, âsi olmaz. Allah’a teslimiyet bu mu?

Hakk’a teslim olmuş insan çok azdır.
Bak dervişlerden bir tanesini yakalıyorlar, bu işleri bilen alim bir zâtı yakalıyorlar. “Sen casussun” diyorlar, “Öbür ülkeden buraya geldin, içeriyi öğrenip haber götüreceksin. Tamam, gel bakalım. Kesin kafasını…” Casus falan değil adam. İşte seyyah, oradan gelmiş buraya, buradan da öbür tarafa gidecek ama şüphelendiler. Kesecekler kafasını. Ellerini bağlamışlar, celladın önüne götürüyorlar, kafasına bir balta inecek, ensesinden kafası kesilecek. Ölüm korkusundan insan ne yapacağını şaşırır, yüreği küt küt atar. Adam diyor ki kendi kendine –hiç etrafa bir şey dediği yok–: “Ey nefsim! Sen evvelce Allah’a teslim olmaktan bahsederdin, her haline razıyım, kaderine razıyım; ne takdir etmişsen razıyım, iyilik de gelse, kötülük de gelse, ben Allah’tan geldiği için itiraz etmem derdin! Böyle şeyler söylerdin. Şimdi bir yanlışlık yapılıyor, haksız yere senin kafanı kesecekler. Buyur işte, gördün mü? Kader ama kellen gidecek, işte buna da razı mısın?” Şöyle bir içini yoklamış. Nefsinden bakalım, “Olur mu öyle şey, daha yaşayacaktım, çoluk çocuğu evlendirecektim, yüz yaşını geçecektim…” İnsanın içinde neler, ne arzular var değil mi? Acaba içerden ne ses gelecek? Bakıyor ki razı. Ne olacak be, can dediğin nedir? Bir gün nasıl olsa öleceğiz. Yani, eh ömrümüz bu kadarmış, Allah imandan ayırmasın, diyor içi! Teslim, razı… Hiç öyle itirazı filan yok, ölümünden korkusu yok. Götürmüşler, götürmüşler celladın karşısına kadar. Biri seslenmiş: “Dur! Haksızlık oluyor, yanlışlık oluyor, bunu tanıyoruz, bu iyi bir insandır.”

Kurtulmuş.
Kurtulmuş ama bir sözü çok hoşuma gidiyor: “Vallahi” diyor, “Vallahi kafamın kesilmesinden halasıma (kurtulmama) değil, o andaki ihlasıma seviniyorum.” Kafasının kesilmesinden kurtulduğuna sevinmiyor da o anda nefsine soru sordu, nefsinden de itiraz gelmedi ya ona seviniyor. Elhamdülillah ki o kadar zorlu bir zamanda bile itiraz etmedi nefsi. Teslimiyete bak, işte teslimiyet bu.

Var mı böyle, Allah’ın bu yoluna teslim olmuş?
Çok az. Öyle insanlar çok olsaydı, ne iç dünyamızın hali böyle olurdu, ne dünyanın hali böyle olurdu. Dünya başka bir dünya olurdu.

Deniz suyu, kendisine bütünüyle teslîm olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise, denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrâr denizi seni başı üzerinde gezdirir… Ben sana ulaşmak isterken, Sen beni terk ediyorsun. Öyleyse Rabbim sen isterken, Ben muradımı terkediyorum… Ve Ey gam! sonunda, senin ateşinden kurtulacağım da, cana canlar katan sevgiliye teslim olacağım! [Hz. Pir Mevlana]

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden

Hakimisin hallerin sen, Yeter Allah’ım teslim oldum yeter .. .

Ne diyelim Allah bizleri lütfuyla ıslah eylesin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Haftaya bayram olan, sebeb-i gufran olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

[Mektupların bu son kısmı hep aynı yok mu yeni şeyler? Söz aynı da söyleyen dil, işiten kulak, hitaba muhatap gönül aynı gönül mü? Dem aynı dem midir erenler?]