4. Mektup

4. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların dördüncüsüdür.

806~Two-Tulips-PostersBizlere muhabbetini bahşeden, zikrini, fikrini nasip eden Celîl ve Cemîl Allah u Teâlâ’ya hamd ü senâ olsun. Bu aşkı ve edebi bizlere meşk eden mahbûbu’l-kulûb, mürebbi-i kulûb, Allah u Teâla’nın sevgilisi Habibullah Efendimiz’e salât u selam olsun. Bu salât-ı şeriflerden o nurlu peygamberlerin âline, ashabına ve tâbi olanlara dahi ikram kılınsın.

Muhabbetli ve pek gayretli evlâdım İhsan Efendi;

Allah’ın selâmı ile seni selâmlarım. Cenâb-ı Hakk feyzini arttırsın. Bana gönderdiğiniz mektuplar gönlüme neşe, gözüme fer ihsan eder oldu. İnşallah bizim gönderdiklerimiz de sizin muhabbet dolu kalbinize cilâ olur.

Muhterem İhsan Efendi oğlum; mektubunda tekkeye şeyh efendi gelmediği vakitlerde sıkça gider olduğunu yazıyorsun. Hizmet ederken yaptığın işin ağırlığı değil etrafındaki insanların gayet ağır söz ve fiillerinden bahsediyorsun. Zira bunları şikâyet olarak yazmadığını düşünüyorum. Böyle olmasaydı hem ne yapacağını sormazdım hem de biz dahi bu satırları görmezden gelirdik. Diğer sorduklarınıza geçmeden bu mevzûyu îzah etmeye gayret edeyim.

Muhabbetli evlâdım; Dervişlik yoluna sülûk eden ve sülûkuna mektep sayılan tekkede (veya zâviyede) hizmete devam eden kişiler, cemaatin bulunduğu her yer gibi insanlarla imtihan  olmaktan kurtulamaz. Dervişler iki kısımdır: Bir kısmına “Muhib Dervişler” denir. Bunlar sâdece mukâbele gecesinde cemaatin toplandığı zamanlarda veya efendileri bir mecliste olduklarında orada boy gösterirler. Bazen mallarını infâk ederler, bazen de kişilere seçerek ikram ederler. Bunlar hep okşanmak ister, sırtı sıvazlanmak ister. Mürşid bunlara kaşlarını çatsa meclisi de bırakıverirler. Muhib dervişlerin hepsi böyle değillerdir ama ekserisi bu nevidendir. Mürşidler, bunların hâlini bilir. Bilmese mürşid değildir.

Bir kısmına da “hizmet dervişleri” denir. Hizmet dervişi demek, mürşidin yoluna, sözüne, murâdına uygun hizmet eden demektir. Bunlar için zâhiri yakınlık, zâhiri iltifat, halk tarafından sevilmek nefsin rahatı için tâlip olmak yoktur. Olmamalıdır da… Mürşidin dahi murâdı; emânetine, sırrına, muhabbetine mazhar olacak talebeler ve mürşidler yetiştirmektir. Nasıl ki, okulda bir ürstâdın gâyesi talebelerini yetiştirip mezun etmektir. Nasıl ki böyle bir üstâd, talebesinin senlerce aynı yerde saymasını istemez, aynen böyle meşâyih de vâris oldukları emâneti, kâmil menzilindeki dervişlere vermek ister. Hâşa onlar cimri ve hasis insanlar değildirler. Çok fedakâr kimselerdir. Onlarda müşâhde ettiğin nur, kendi benliklerini Allah yolunda yakarak kül olduklarından gözüken nurdur.

Anlaşıldı ki mürşidin sırrına, nuruna tâlip olan Hizmet Dervişleri, ne mürşidinde ne de ihvânında eksiklik görmeye! Ve meşgul olmaya! O nurla, sadece kendisindeki eksikliği bula, fehmede (düşüne). Sonunda hep iltifât olsa idi herkes teşekkür etse idi hizmet etmeye herkes tâlip olurdu. Hz. Pir Şemseddin’in buyurduğu gibi “Hakk’a makbul olmak ister halka menfur olmadan”.  Yani kişi halkın nefretini kazanmadan, o imtihanı geçmeden, Hakk’a tam yakınlık elde edemez. Dikkat nazarlarından kaçmamıştır. Zira zât-ı âlinizde edebi zevk var. Bu nutkun bir mânâsı da; Yaratılmış nefsin hoşuna gitmeyecek şeyleri yapmadan Hakk ve Hakîkate mazhar olamaz mânâsı da vardır. Bu izâhatı zevkimden yaptım, tekrar mevzûya dönersek Hizmet Dervişleri’ni bekleyen imtihanlardan biri de hizmete soyunmuş lâkin eksikliğinden haset illetine (kıskançlık hastalığına) tutulmuş sözüm ona dervişlerdir. Mürşid bunları da bilir. Bu kimselerin eziyet ettiği mazlum dervişleri de bilir. Bilmelidir de! Cenâb-ı Mevlânâ’ya sormuşlar; Kalabalık arasından mürşid-i kâmili, nâkısı hemencecik nasıl seçer ayırır? O zât-ı âli de şöyle cevap vermiş; Pirinçte beyaz taşlar olur. Göz onu seçemez. Pilava kaşığı daldırıp ağzına atarsın.Bir kaşık dolusu pirincin arasından o bir tane taşı dilinde seçer tutup dışarı çıkarırsın. Bu mârifeti düşününce kâmil mürşiddeki bu hâli de anlayabilirsiniz.

Şimdi Hizmet Dervişi’ne düşen; sabırla, muhabbetle cemaatine devam etmektir. Muhabbet olursa, sabır kendiliğinden gelir. Muhabbet, aşka tekallüb ederse (dönüşürse) sabra dahi hâcet kalmaz. Aşk gelince vücut kalmaz, akıl kalmaz ki halkın eziyetine sabretsin. Böyle hâl sahiplerine ancak mâşukuna vâsıl olmak için sabır lâzımdır.

Aşk tâlibi İhsan Efendi Oğlum; sen hamlıklara, kıskançlıklara mâruz kaldığında gülerek geçiver. Onları da mâruz gör, merhamet et. Zira bu kimseler mânevi hastane gibi olan dergâhların hastalarıdır. Hastanede sadece hekim, hasta bakıcı, hâdeme bulunmaz. Tabii ki hastalar, hastalıklar, çeşit çeşit ziyaretçiler olur. Sen neye tâlipsin, ona bak. Gayrısını bırak. Fahri kâinat Efendimiz (sav) buyururlar ki: İnsanın kalbi Allah û Teala’nın kudret parmaklarındadır, dilediği gibi çevirebilir. İşte bu sebepten sen, hep kendi hâlini, nefsini murâkabe (kontrol) et. Çünkü bu anlayışsızlıkları yapan sen de olabilirsin.

Mürşidler de seyr-i sülûkta senin gibi bu imtihanlardan geçmiştir. Senin hâlin onlara hususi olarak bildirilmese dahi tecrübe ile yine bilirler. İnşaallah tenbihatımı can kulağı ile dinlersiniz. Şunu da beyan edeyim ki; ihvan ile ve mürşidi ile laubâli halde bulunan derviş sûretindeki kişilerle fazla oturup kalkma. Kulaktan duyduğun bir söz seni hasta eder. Ciddiyetsizliği maharet zanneden böylece kendilerini de olmuş zannedenler avunup dururlar. Hazreti Peygamber Efendimiz (sav) buyurdular ki; Bir kişiye Allah’ın gazap ettiğinin alâmeti o kimsenin hiçbir işe yaramayacak fillerle meşgul olmasıdır. Eskiden tekkelerde nefesi dahi boş yere sarf etmemeyi öğretirlerdi. Maalesef şimdilerde boş zaman geçirmek için, laklak etmek için, fıkra anlatmak için tekkeleri mekân edinenler çıkmaya başladı. Korkarım ki bu hastalık bir çok meclisin bozulmasına sebep olacak ve tekkelerin mânen sırlanmasına sebep olacak. Hakk sillesinin, ne sadâsı, ne devâsı, ne de davâsı olur. Allah muhafaza eylesin.

Muhterem evlâdım İhsan Efendi; sana lâzım olan Allah için hizmetle vaktini sarf edesin. Hizmetinin sevabını dahi, Allah yoluna sarf edesin.

Eğer âşık isen yâre,
Sakın aldanma ağyâre,
Düş İbrahim gibi nâre,
Bu gülşende yanan olmaz

Gönlümün neşesi İhsan Efendi oğlum; hacca gitmek istediğini söylüyorsun. Ailenin maişetini tamam eyle. Bu mevzûyu ailen ile istişâre etmedi isen, istişâre eyle. Sonra dervişlik görmek demektir. Ayrıca istihâre eyle. Maksad hâsıl olursa, kalbin tatmin olursa, müsaade alarak sefer eyle. Şunu da unutmayasın ki hacc yolculuğu ve ibadeti yine insana hizmet ve insana tahammül yoludur. Bu husuta da kendini yokla. Üstesinden gelebilecek isen yola azimet eyle.  

Feyizli evlâdım; şimdi gelelim bahsettiğin diğer mühim meseleye. Maşallah, Allah mübârek eylesin. Daha senesi dolmadan ikinci esmâya terfi eylemişsin. Büyüklerimizden bildiğimiz birinci esmâyı çeken dervişin kalbi uyanırmış. Bu esmânın nûru ile kabrin başına gitse kabirdekinin hâli kendisine keşfolunurmuş. İkinci ism-i ilâhi zikre başladıktan sonra, kalplerle âşinalık başlar hatta karşısındaki kişinin kalbinden pencere âgah olurmuş. Tabii ki sana lâzım olan iyi hâllere âşina olmak, temiz kalplerle âgah olmaktır. Bu sır ile gördüğün kötülüklere, çirkinliklere ve ayıplara sakın ha(!) îtibar etmeyesin. O zaman sana verilen bu nîmetin elinden gitmesi ile vukû bulur. Daha çiçek açmadan solar gidersin.

Sen bir koruk seversin
Heman şöyşe olursun
Sen bir palaz yavrusun
Kuş kanatsız uçar mı?

Hazreti Peygamber (sav) Ayıplara keşif bâtıldır buyurdular. Bu sebepten ayıpları setr edici ol. Ve hep söylüyorum kendine şiar edinesin: En büyük kerâmet Hazreti Peygamber’in (sav) ahlakı ile hemhâl olmaktır.

Gerçek sözdür yârenler
Gördüm demez görenler
Kerâmete erenler
Gizli sırlar açar mı?

Allah (cc) ile kul arasında gözle görülmez perdeler vardır. Kalbinde uyanan ve sana emânet edilen muhabbeti zikir ile, fikir ile, ibadet-taat ile büyütür isen bu muhabbet aşka dönüşür. Allah’ın izni ile bu aşk ateşi aradaki perdeleri birer birer yakar, kül eder. Seni, Peygamber Efendimiz’in (sav) nûru ile nurlandırsın, ziyâde eylesin.

Pek kıymetli evlâdım, seyr û sülûkta tesbihatın artmasına veyahut artırılmasına sevinip üzülmeyesin. Bazen kişiye yukarıda beyân ettiğim gibi hasta olduğundan da ilaç verirler. Bazen şeyhler bu hususta perhiz ederler, bazen de bol keseden dağıtırlar. Sultânların da bazıları çok para dağıtır, istikbâl vaadeden kişileri böylece o kalabalık arasında saklar. İnsan-ı kâmil kabiliyetinde olanların hasetçisi de çoktur. Velhâsıl mürşidin tasarrufuna teslim olasın ve akibetinin de Allah’a yakın kulların akibeti gibi olmasını hep niyaz edesin.

Mürşidin sana ne verirse kabul et. Gerek dünyalık gerek âhiretlik ihtiyacım yoktur veyahut ayıp olur düşüncesi ile sakın reddetmeyesin. Bu misli davranışlar irfan eksikliğinden gelir. Çünkü geri çevrildiğinde, sen hâlinle o zâta Bunu bana vermek istediniz ama ihtiyacımız yoktur dolayısı ile düşüncenizde isâbet edemediniz, durumumuzu fehmedemediniz demiş olursun. Binaenaleyh edep sûretinde edepsizlik, tevâzu sûretinde kibir yapmış olursun. Böylece aranızdaki muhabbet de Allah muhafaza kopma zûhur edebilir.

Cenâb-ı Hakk, sizleri ve bizleri bu nevi nâkıslıklardan muhafaza buyursun. Ârif ve pek zârif evlâdım, Cenâb-ı zülcelal ve’l cemâl, sizleri ve bizleri nebilerle, sıddîklarla, şehitlerle ve sâlih kullarla haşr û neşr eylesin. Onların arkadaşlıkları ile taltif ve tahsin eylesin. Cenâb-ı Hakk, ruhlarımızı Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’in (sav) ruhuna yakın eylesin.

Allah’ın rahmeti, selâmeti, saadeti ve bereketi daima üzerinize olsun. (Amin)
Ve’l hamdulillahi rabbülâlemin.

5. mektupta buluşmak üzere…

Derviş ve kadın imtihan(m)ı

İki seyyah derviş bir şehirden diğerine gidiyorlarmış. Derken yollarının üstüne taşkın bir dere çıkmış. tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir titreyen, yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. Dervişlerden biri hemen kadının yardımına koşmuş. Onu sırtına almış, suyu öylece aşmış. Sonra da kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. Böylece yola revan olmuşlar…

derviş ve kadınAncak yolun kalan kısmında öteki dervişin ağzını bıçak açmamış. Suratından düşen bin parça… Somurttukça somurtuyor. Bir kaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş:

” Ne demeye o kadına yardım ettin? Bir de üstelik ona dokundun. Seni ayartabilirdi! Baştan çıkartabilirdi. Erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi!  Ayıp yahu… Olmaz, bize yakışmaz!”

Kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş:
” İyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hala taşırsın?

Yoldaki canlardan kimi de böyledir; kendi korkularını, önyargılarını başkalarına yansıtır ve onlarda gördüğünü sanır. İşte asıl yük budur. Zihinlerini zanlarla doldurur, sonra da bunca ağırlığın altında eziliverirler, yolda durmakla kalmayıp yol almak isteyene düşen; önce kendi zihnindeki kir ve pastan arınmak olsa gerek, aşk ile huu

Ya içindesindir ya hasretinde

Derd-i aşk ile mahzûn gönüllere,
Canı, cânân istese, aşık gerek candan geçe
Geçmeyen candan, gerek didâr-ı cânândan geçe
Aşk derdin isteyen âşık ki, dermân istemez
Ey hoş ol derdin çeken âşık ki, dermandan geçe


aliulvikurucu

 “İslâm çirkini güzel yapar, güzeli daha da güzelleştirir.” dilinden düşürmedi, halinden de eksik etmedi bu sözü. Bir münezzeh güzelliğin peşine düşürülmüştü, besbelli. İslâmı güzellikle anlayan ve güzellikle anlatan bir ortamda dünyaya geldi ve sonra da sanat denen güzelliğin birkaç dalıyla birden tanıştı; sözün, sesin, süsün ve yazının güzelliklerine daldı. Bir başka zemin, başka zaman çerçevesinde, Eşsiz Güzelin vaslına ermek hevesinde. Ali Ulvi Kurucu’nun bir başka güzellikle kabul gören duasıydı. Habibi, onu yanına aldı. Ve altmış yıl boyunca dizinin dibinden ayırmadı. Bülbül, artık gülünün yanı başında şakıyordu. Medine-i Münevvere’de mücavir olarak halvet der-encümen bir hayat geçiren, ilim ve irfan erbabından bir aşık-ı sâdık… 197. Mestmp3 olarak, Acem makamında ney taksimi eşliğinde “Derdimendim ya Resulallah devâ ol derdime…” nidasıyla bülbülleri mesteden, Naat-ı Şerifini, kendi seslerinden ikram ederek başlayalım muhabbet demine…  

 

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme, Günahkar olma fahr-i âlem-i zî-şanı incitme… Madem günahlardan Efendim, müjdecim, peygamberim inciniyor. Hele bir anlat mîrim, insan neden Hak ile arasına bir perde çeker de günah işler?
Günahta zevk vardır, bir unutuş ve gaflet ânı, kime karşı işlendiğine bakılmaksızın günahı küçük görme vardır, oysa hiç Allah’ın hatırını kırmaya değer mi, Resulu Kibriya Hazretlerini incitmeye değer mi!

 

Bir de yaratıcıyı kendinden uzak görme var m’ola günah anında?
Sana şahdamarından daha yakın Allah;
Günah mı dedin, O’ndan uzağa düşmek günah.

 

Yoksa insanı ve dünyayı yeterince tanımıyor muyuz aziz üstadım?
BİLİN Kİ [ey insanlar,] bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı[na girişmenizden] ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın[ız]dan ibarettir. [57:20]

 

Eyvah aldandık…
Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider… Mevlam, “Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan ibarettir, siz de çocuklarsınız” dedi. Hak doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Derviş daima orta yerde…

 

Yerinde duramayan bu nefisle durmak ne mümkün efendim?
Nefsi arındırmak gerek kardeşim, nefsi eğitmenin önemli bir yolu, onun arzu ve isteklerini dizginlemek, kontrol altında tutmak, tasavvufi ifade ile heva ve hevesi öldürmektir. Agâh ol! bak ne der Hazreti Pirimiz Mevlânâ;  Birisi, kızgınlıkla anasını hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri, ona “Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?” dedi. Adam, “Çok ayıp bir iş işledi, ben de onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi.  Kınayan “Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin” deyince dedi ki: “Her gün başka birisini mi öldüreyim?Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!”  O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zâhir olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!

 

Nefis neden öldürülmelidir?
Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Hak ile de savaşıyorsun, halkla da. Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiç bir düşmanın kalmaz. Yani aşağılık nefs, insanı Tanrı, tabiat ve halk ile savaşmaya ittiğinden dolayı öldürülmeyi hak etmiştir.

 

Ya nefs,ego, benlik öldüğünde?
Aşk gelecek, cümle dertler bitecek. Hem zaten aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. 

 

Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım yoksa dünyevi, semavi ya da cismani?
Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde…
 

Rabbim irademizi inayetsiz bilgimizi hikmetsiz, vakitleri aşksız bırakmasın inşallah…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Fakir’in Hesabı

fakiyr

Rezzak-ı âlem olan, cömertler cömerdinin kerem hazinesinin bir fâkiri, bir Hak Dostu göçtükten sonra sevenlerinin mâna alemine misafir olur.

  Hâlin nice oldu sultanım?

  Bana ne getirdin ey pir dediler

  Fakir de dedimki dilenci padişahın kapısına gelince O’na ne getirdin demezler, ne istersin derler!


Hitap geldi, doğru söylüyor, O’nu bırakın…

3. Mektup

3. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların üçüncüsüdür.

3mektupHidâyet yolunun sahibi, alemlerin Rabbi Allah Teala’ya hamd-ü senâ; hidâyet yolunun rehberi, sirâc-ı müniri Peygamber efendimize salat ve selam olsun. Hidâyet yolunun saliklerine, dahi bu hamd ü senânın ve salavatı şeriflerin feyzinden ikram buyrulsun.

Gözümün nuru, derviş evladım!

Cenâb-ı Hak, size tevfikini refik eylesin. Pek güzel mektubunuzu muhabbet ile okudum ve hemen cevap yazmaya gayret ettim. Mürşidine karşı pek ziyade muhabbet ettiğini kâh uyurken, kâh uyanıkken, işinde gücünde iken mürşidinin yüzünü, neş’esini, hatta bazen kokusunu müşahade ettiğini söylüyorsun. Bu pek tabii bir hâldir. Hatta böyle olmalıdır da. Bu sizle o zât atasındaki manevi nikâhın kerametine işarettir. Aynı zamanda bu, caiz ise mayanın tutacağına işarettir. Cenâb-ı Peygamber “iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” diye buyurmaktadır. Bu, Allah için sevmenin tezâhürüdür. Daha evvel de arzettim. Şöyle ki babanın hakkı ödenmez. Neticede baba ulvî ruhlar âleminden süflî dünya alemine gelmemize sebep olan zâttır. Mürşitler ise bu süflî âlemden ahret âlemine çocuğun doğmasına vesile olan manevi babadır. Böyle olunca, onların hakkı hiç mi hiç ödenmez. Bu sebepten sevgiye ve muhabbete ziyâdesiyle layıktırlar.

Evladım bil ki en merhametli, erhamü’r-rahimin olan Allah’tır. O’ndan sonra mevcudat içerisinde en merhametli olanlar peygamberlerdir. Bu sırayı peygamberlere vâris olan velîler ve salih kullar takip eder. Daha sonra anne ve babalar gelir. Yani velîlerin merhameti, anne ve babaların çocuklarına duyduğu merhamet ve muhabbetten daha ileridir. Zira velîlerin talim ve terbiyesine göre Cenâb-ı Hak, onları bu sıfatlarla donatmıştır. Ümmet-i Muhammed’in velîleri merhamet hususunda Benî İsrail’in peygamberleri gibidir. Çünkü Peygamber Efendimiz de nebîlerin en merhametlisidir.

Gözümün nûru evladım. Gönlüne gelen bazı şeylerin hemencecik vuku bulduğunu, rüyanda gördüğün bazı şeylerin de çıktığını söylüyorsun. Seyr ü sülukta birinci mertebede bu hâller zuhur eder. Büyüklerimiz, talim edilen ilk esmada bir çok hissiyâtın ve ilhamâtın açıldığını hatta ilk basamakta olan dervişin, bir kabre vardığında kabirde yatanın hâlini bile müşahade edebilecek durumda olması gerektiğini söylemişlerdir. Yolumuzdaki tabiri ile “keşf-i kubûr (kabirlerin keşfi) denmektedir. Demek ki sizde tevhidin nûru tecelli etmeye başlamış. Yalnız şunu unutmayasınız ki daha evvel de size yazdığım gibi bu yolda en önemli hâl, Peygamber Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanmak hâlidir. Binaenaleyh kelimei tevhidi çekmekle nefs-i emmâreni, Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu hâle çevirmeye gayret etmelisin. Tevhid şirkin zıddıdır. Şirk Allah’tan başka ilahlar edinmek manasına gelir. Ancak kul, sadece bu şirk ile yaratıcısı ile mahbuduyla arasını açmaz. Başka başka sıfatlarla Mevlâsı ile arasını –Allah muhafaza- açabilir.

Bunlardan biri gaflettir. Gaflet Hakk’ın zikrinden, fikrinden, emrinden uzak düşmek, Hakk’ı unutmak demektir. Unuttuğu zaman Allah’ı anmak avamın işidir. Derviş kimse ise, Allah’ı hiç unutmayan hep yâdında bulunanı zikreden, O’nun zikrinden, fikrinden uzak klamayı ölüm adleden kişi demektir. Unutmayasın ki cümle günahın başı Allah’tan gafil olmaktır.

Emmâre yılanının bir başı da gadaptır. Gadabı uzun uzun anlatmayacağım. Belki ileride ömür yeterse izah ederim. Şu kadarını söyleyeyim ki gadap, kızgınlık halidir. Lâkin bu asabiyette Hak yoktur, kişi nefsi ile baş başadır. Yani Gadap kökü şirke bağlı bir daldır.

Emmârenin bir sıfatı da buuz ve kindir. Gadap geçtikten sonra kişinin nefsine çöreklenen yılandan ibarettir. Bir kalpte kin olur ya da din olur. Bu ikisi beraber bulunmaz. Etrafımızda görmekteyiz. Birbirine kin besleyen sözüm ona dindârlar var. Onların dini kendilerinden rivayettir. Çünkü peygamber (s.a.v.) “Kini olanın dini yoktur” buyurdu. Nefse muhâlefet aynen ibadet gibidir. Tabiî ki bu muhalefet, Allah Teâlâ için olmalı. Bir kişi nefsine muhalefet ederek kini aradan kaldırırsa mümin kardeşiyle arasından kaldırdığı bu perdeye karşılık Hak teâlâ o kişi ile cemali arasındaki perdelerden bin tanesini kaldırır. Hasret, şehvet, ucub, riyâ ve bu misli bazı nefsin kötü sıfatlarını tevhid mertebelerini geçerken birer birer tepeleyeceksin inşallah. Cenâb-ı Hakk’ın izni ile bunları dahi mürşidin sana açacak.

Pek muhterem evladım şimdi senin kalp ocağında bir kor ateş bulunmakta. Sana düşen o ki emanet edilen bu aşk közünü, tevhid nefsi ile ziyadeleştiresin. İbadet ü taat muhafazası ile de bu ateşin etrafını iyice muhafaza edesin ki şiddetli rüzgarlar ateşi söndürmesin. Bir zaman gelecek o kalp ocağı, kandili pür nûr olacak. Sonra vücud iklimini dahi sararak nûrun alâ nûr kılacak. Her cüz, her parça muhakkak bütününe, koptuğu yere kavuşmak ister. İşte neticede bu nûr, geldiği yere vuslat edecek. Böylece Allah sendeki nûrunu tamamlamış olacak. Cenâb-ı Hak seni nûr-ı Muhammedî ile tenvir eylesin.

Evladım, kalp nazargâh-ı ilahîdir. Onda râzı olunan muhabbetten başkası olmamalıdır. Dervişlik mesleği bu muhabbete mani olan kalp putlarını temizlemeye yarar. Nasıl ki putlarla dolu Kabe’yi Hz. Peygamber eliyle Cenâb-ı Hak temizlediyse; bir kalbe Muhammedî nûr ve muhabbet-i Muhammedî erişirse, o kalbin putları da birer birer tasfiye edilir. İmdi sana lazım oldu ki salât u selâmı çok çekesin. Salât u selâm Peygamber ile konuşmak demektir. Tevhid dahi “lâ ilahe ilâllah”tan ibaret değildir.Tevhid, “Muhammedun resulullah” demekle tamam olur. Çünkü “lâ ilahe ilâllah” diyen kimse muvahhit olur, bununla beraber “Muhammedun resulullah” da derse ümmet-i Muhammed olmuş olur.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?

Evladım, işte mürşide bağlanmak demek bu muhabbeti yaşayarak meşk etmek demektir. Bizler bu nûr ile bilişir. Bu nûr ile birleşir, bütün alışverişimizi bu muhabbet ile yaparız. Hâlvetiyye erenlerinden Ümmi Sinan’ın bir nutkunda şöyle bir ifadeyi görmüştüm. Diyor ki:

Gül alırlar gül satarlar,
Gülden terazi tutarlar,
Gülü gül ile tartarlar,
Çarşı pazarı güldür gül.

Gülden kurulmuş bir çadır,
İçinde nimeti hazır,
Kapucusu İlyas Hızır,
Nan ü şarabı güldür gül.

İşte evliyâullah böyle nutuklar ile dervişlerin yaşadıkları ve yaşayacakları halleri erbabına ifşa ediyorlar.

Cenâb-ı Hakk’ın ihsânı gönlümün neşesi kıymetli evladı. Allah teâlâ, râzı olduğu muhabbetini sende ziyâde eylesin.

Kalbinden mâsivâyı ihrâc eylesin. Sana hem aydınlanmayı hem aydınlatmayı ihsan eylesin. Amellerinde, ibâdet ü tâatında ihlâs nasib eylesin. Hak erenlerin hizmeti üzerine olsun. Allah’ın selameti ve saâdeti daim seninle olsun.

2. Mektup

2. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların ikincisidir.

2mektup

Nimetlerini ve en büyük nimeti olan hidayetini istenmeden lütfü ile ihsanı ile kuluna veren Allah Teâlâ’ya hamd-ü senâ olsun. İnsanlığı nardan nura, cehilden ilme, dalaletten hidayete sevkeden nurlar nuru Hz. Peygamber’e sayısız salat-ü selam olsun. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

 

Muhabbetli, muhterem derviş evladım,

Cenâb-ı Hak sözünü ve gönlünü nurlandırsın. Rızasına muvafık amel ile iki cihan saadeti ihsan eylesin. Sizi de bizi de manevi neşeye erdiren satırlarınızı okudum. Pekala Allah feyzini arttırsın. Artık yola kabul edildiğin gördüğün rüya ile aşikar olmuş. Rüya bahsi dervişlikte bilhassa nefsânî tariklerde çok önemlidir. Bundan sonra gördüğün rüyaları mürşidinden gayrıya anlatmayasın zira dervişlik mahrem bir haldir. Mürşid ile mürid arasında cereyan eder. Bu manevi cereyanı dışardan bakanlar hissetse de anlayamazlar. Nasıl ki evli olanın halinden evli olan anlar ama kimse kendi mahrem hallerini bir başka aileye ve şahsa açmaz. İmdi anlaşıldı ki dervişlikte böylesi bir haldir. Derviş olan kimseler, derviş olanlara dahi özel hallerini anlatmaz. Mahremiyete riayetsizlik olmasın deyu nerde kaldı bu hale yabancı olana anlatmak. Elbette bu durum abesle iştigaldir. Lakin mürşid haricinde eğer mürşid başka bir kişiyi sana arkadaş veya sırdaş ve yahut sohbet şeyhi tayin ederse bu durum müstesnadır. O zaman kendindeki çok hususi tecellileri, rabıta halerini açmaz fakat müsadesi ile bazı rüyalarını, müşkillerini hurda-i tarik denilen tarikattaki bilinmesi gereken malumatı sorup öğrenirsin. Diğerlerini zamana ve zemine bırakır zuhurata tabi olursun. Bildikleriyle amel eden kişiye Cenâb-ı Hak bilmediklerini öğretir buyuran Peygamber efendimiz bu halin cevabını vermiştir. Açılması mahrem olan hadisatı ve sence müşkil olan mevzuatı sana ahiret kardeşi olmuş o mürebbi huzurunda kalbini tut müşkiline cevap bulursun. Cevabı aldıktan sonra şek şüphe gösterme. O öyledir. Yanlış bir hal üzere isen ya rüya ile ya başka zuhurat ile tembih ederler. Telafiye imkan bulursun. Rüya hakkında zât-ı âlînize kısa bir malumat arzediyorum. Bu yolun yolcusuna şimdi beyan edeceğim malumat her daim lazım olacaktır.

Bil ki bilhassa dervişin rüyası sırdır. Sır saklamak ise cümle tarikte sâlikin en önemli vazifelerindendir. Rüya üç kısımdır: Birincisi Allah tarafından gösterilen (vasıtasız olarak) rüya. İkincisi meşekler vasıtasi ile gösterilen rüya. Üçüncüsü nefsin tazyiki şeytanın ves-vesesi ile zuhur eden hayallerdir ki kelam-ı kadimde (Kur’ân-ı Kerim’dir) “adğâsü ahlâm” diye tabir olunan görülmüş şeylerdir. Buna zamanımızda şuuraltı da deniliyormuş. Sanki şuurun üstü bilmiyormuş gibi. Neyse biz gelelim birinci kısma. Allah Teâlâ tarafından kuluna ilham edilen rüyanın tabiri yoktur zira aynen çıkar. Mesela görürsün ki evina filanca gelmiş ertesi günü çıkar gelir tabire ihtiyacı yoktur vesselam.

Cenâb-ı Hak bu nevi rüyaları bazen kudretini bildirmek için bazen de kudreti ile kuşattığı ve muhafaza ettiği kişileri teyid için gösterir. Başka sebepleri de vardır lakin şu kadarını arz edelim ki gayri müslimler de bu nevi rüyalar görür. Yukarıda beyan ettiğimiz kudretinin bilinmesi için. Hidayet yolunu kollasın hak namına sözleri işitsin deyu. Peygamberlerin de gördüğü rüyalar aynen çıkar, bu ise Hakk’ın onları teyidi içündür. Bu kısma ait malumat şimdilik yeter. Gelelim ikinci nevi rüyaya. Melekler tarafından gösterilen (melekler vasıtası ile) Cenâb-ı Hakk’ın ilhamatı olan rüyalar kendi için de kısımlara ayrılır. Bazen tevil bazen tefsir bazen de tabir olunur. Amma tefsir midir tabir midir erbabı dinlediği zaman anlar. Şunu bil ki rüya ilminin okulu yoktur. Rüya kitaptan da tabir olunmaz. Peygamberlere varis olan zatların bazısına Hz. Yusuf misali ikram edilen ledünni bir ilimdir. Mürşidler müridlerinin ahvaline başka türlü bilmelerinin yanında aynca anlattıkları rüya ile Âgâh olurlar. Terfi-i derecat mı? (Dereceleri mi yükselmiş) Tenzil-i rütbe mi? (Manevi rütbeleri mi düşürülmüş) Gaflette mi ? Âgâh mı? Rüyayı dinleyince anlar. Anlamayandan mürşid olmaz. Bilmezse nasıl irşad edecek. Tabi ki bilir. Rüya kitaptan niçin olmaz? der isen, deriz ki, aynı rüyayı aynı şekilde iki ayrı şahıs görse tabirleri değişiktir. Aynı rüyayı aynı şahıs başka bir zamanda tekrar görse yine tabiri değişiktir.

Peki alimler rüya tabiri kitaplarını niçin yazmışlar? Bunca eseri kaleme almışlar denilirse buna da cevaben o belli malumatı kaydetmekten ibarettir. Böyle bir ilim vardır deyu. O kitaplara bakarak ilimden ve halden uzak olan kişiler kendi rüyalarını ve başkalarının rüyalarını tabir etmeye kalkışırlarsa bu tabir kitabına bakarak tababetten anlamadan başkalarına ilaç yazan deva tavsiye eden fodul kimselere benzer. Seyr-i sulûkta derviş melekler vasıtası ile gösterilen rüyalara çokça mazhar olur. Bilmediklerini böylece talim etti-rirler. Sırlara agâh olur. Cenâb-ı Hakk’a vuslata şahsına özel yollar bulur. İşte bundan dolayı da bu sırrı farketmeyen kişilere rüyasını açarsa emanete hıyanet eder ve bu yolun hırsızlarına, sahtekarlarına kendi ile sermaye verip kazandığını harceder.

Evladım derviş ona derler ki her hal üzere safâsı daim ola. Sana çirkin gelen şey olduğunda yüzünü buruşturursan safân bozulursa veyahut senin için güzel bir hal tecelli ettiğinde kalbindeki safâ, ruhundaki neşe artarsa henüz dervişliği anlamış değilsin demektir. Rüya da böyledir. Sana bazen iyi gelir, bazen kötü gelir. Sen teşvişe kapılma. (Karışıklığa düşme.) Safânı bozma, ki dervişlik mesleğini tahsil edesin. Emrolunduğun kulluk üzere daima sebat edersen bu manevi zevki ol zaman tahsil edersin. Unutma ki bu nevi sıkıntılar ve lezzetler yine senin nefsin ile alakalıdır. Bil ki vuku bulan her şey (Sen kullukta daim olduktan sonra) hayırlıdır.

Üçüncüsü olan adğâsü ahlâma gelince erbabı bunu dinler pek bir şey söylemeden geçer. Cevabı verilmeyen rüyaların hepsini bu neviden zannetme. Sana lazım olanın tabiri yapılır. İlle de tabir peşinde olma “eyvallah” de, geç. Zamanı gelince anlarsın.

Evladım… Resulullah efendimizin şekline, kisvesine hatta ismine bile şeytan yaklaşamaz. Ol sebepten dolayı şeytan rüyada böylece aldatamaz. Ancak bir şeyler gördüm deyu kendini oldum zanneder ucuba kapılırsan şeytan sana da yaklaşamaz zira sen şeytanın bile korktuğu bir kibir belasına düşmüş olursun. Allah muhafaza. Şunu da muhabbetle arz edeyim ki, kişi rüyasnı islah edebilir (düzeltebilir). Doğru sözden ayrılmayan, helale rağbet eden, ibadet taata Allah için müdavim olan hasılı gün ve gecesini salih amellerle süsleyen elbette ki rüyasında da güzelliklere mazhar olur. Zaten böylesi hal üzere olan kişiye uyuyor denmez. “Mihman oldu.” (Yani Cenâb-ı Hakk’ı semti ehadiyyetine misafir oldu.) tabiri kulanılır. Hulasa şunu da beyan edelim ki rüya ve uyku hali seyr-ü sulûkta yani dervişlik mesleğinde müstakil önemli ir husustur. Fahr-i âlem (s.a.s.) saadetle buyurdular ki; ölümünüzün nasıl olacağını anlamak isterseniz nasıl uyuduğunuza bakın, haşrinizin (dirilişinizin) nasıl olduğunu anlamak isterseniz nasıl uyandırıldığınıza bakın. Anlaşıldı ki hangi hal üzere olduğumuz rüya ve uyku hali ile kendini gösteriyor. S.a.s. efendimiz bir çok sabah namazından sonra ashabına müşkili olan var mı, rüyası olan var mı deyu sorarlarmış.

Feyizli, muhabbetli hak yoluna sulûk eden evladım… Allah Teâlâ intisabını mübarek eylesin. Şimdiden geru kendi başına, danışmadan istişare etmeden heva hevesine uyarak fiillere tevessül etmeyesin. Unutma ki, dervişlik yolu çok kolaydır hem ne kadar kolaydır söz dinleyene… Dervişlik yolu ne kadar güç hem ne kadar zor ve sapadır söz dinlemeyene…

Edeb talep edilir ve öğrenilir. Hiç b mürşid-i âgâh ben sana edep veririm gel de seni edeplendireyim demez ancak kendisine edeble geleni reddetmez. Bu dahi edebi tahsil etmek için yegane edebdir. Bu yolun başı da sonu da edebdir. İlk şartı da son şartı da söz dinlemektir vesselam.

Bu satırları senin pâk sadrına, irfanına , ferasetine havale ediyorum. Cenâb-ı Hak, feyzini müzdâd eylesin, erenlerin sohbetine mahrem eylesin, seni ve bizleri tarik-i Muhammediye’de feyzyâb eylesin. Es-selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berakâtuhû..

 

Kırk Mektup

40 MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektuplar

seyhefendi

Mektuplarda sözü edilen genç, Makedonya Kumonava’da yaşar. Şeyh ise Köstendil’dedir. (Şimdiki Bulgaristan sınırlarında) Şeyh sebebini bilmediğimiz çalkantılı bir dönemden sonra yaşadığı hâdiselerden dolayı kendi muhitinden uzaklaşmak ister. Bu sebepten Köstendil’de yaşamını uzlet üzere sürdürür. Şeyh, uzlet gereğince kimseyle ilgilenmez, dışarı çıkmaz, ruhunu ve bedenini uzletin lezzet ve hazzında gezdirir durur.

Genç adam, bu sıralar Kumonova’ya gelen Halvetî şeyhiyle tanışır. Böylelikle tasavvuf neşesiyle buluşur, arayışa girer, sorar soruşturur. Aklına seneler evvel uzlete çekilen, yüzünü bile hatırlamadığı babasının amcası olan Şeyh Efendi gelir. Gencin gönlü, menkıbeleriyle büyüdüğü bu zata yönelmeye başlar. İsmini ve yaşadığı yeri hatırlamıştır. Kısmetini denemek ister, bir mektup yazarak şeyhin yaşadığı yere gönderir. Gencin şansı yaver gitmiş ve mektup şeyhe ulaşmıştır.

İlk mektuplaşmada genç adam, Kumonova’ya, kendisine yaşlı bir Halvetî şeyhi geldiğinden bahisle, tasavvuf yolundaki arayışının iyice pekiştiğini hatta bu zata intisab etmek istediğini, fakat sadece ilmihâl bilgilerine sahip ve ticaretle uğraşan birisi olması hasebiyle derinlemesine bir mâlumat sahibi olmadığını beyan ederek, intisab, tarîkat hatta Halvetî yolu hakkında kendisinden mâlumat istediğini, bu hususta yardımcı olursa minnettar kalacağını yazar.

Şeyh, genç adama yazdığı mektupla suskunluğunu bozar. Zirâ kendisine mektup yazan genç, seneler evvel doğumunda bir takım müjdelere şahit olduğu yeğeninin oğludur. Bu sebeple genç adamın, şeyh efendinin yanında özel bir yeri ve değeri vardır. Şeyh efendinin mektubuna yazdığı cevapla gencin iştiyâkı bir kat daha artar. Ve mektuplar genç adamla, şeyh efendi arasında aralıksız devam eder. Genç adam, bir mektupla başladığı tasavvuf yolculuğunda, tasavvufî hayatın inceliklerini öğrenir ve mektuplaştığı şeyh efendinin himmetiyle, önce derviş, sonra halîfe ve nihayetinde şeyh efendi, Tûti İhsan Efendi Kumonova olur.

Mektuplardak sözü edilen Kumonova’lı genci, Tûti İhsan Efendi Kumonova yapan bu mektupları, çok özel ve orijinal kılan sebep Kumonova’ya gelen yaşlı Halvetî şeyhi ile mektuplaştığı babasının amcası olan şeyh efendinin, aynı kişi olduğunu öğrenmesidir.

Ankazâde Halil Efendi Köstendil ile Tûti İhsan Efendi Kumonova arasında cereyan eden mektuplaşma İbrahim Mehmedoğlu tarafından KEŞKÜL DERGİSİ için yayına hazırlanmıştır.

Bu mektupların UMUTREHBERİ’nde yayınına hususi izinler lûtfeden Keşkül Dergisi Mes’ullerinden Pek muhterem M. Fatih ÇITLAK Beyefendi’ye böylesi bir hayra vesile oldukları için hayır dualar niyaz ederiz