Bakışını düzelt

Ey ara sıra kalıbına mezar taşı düşünen!
Sen şu lahzada kendi kabrinde olduğundan gafilsin! Cihân içre geçen her nefes, bazen hoş, bazen nahoş olur; sen ebedî hoş yaşama mülkünü bağışlayanın aşığı ol. Yanmamış bir odun, odundur ancak yanınca kıvılcım olur, işte beşerin canındaki o ateş, kendine yaraşan aslına gider. Mademki bütün ömrün gecesi, gündüzü, siyah ve beyazdır; başka bir ömür ara ki, ilahî nur gibi sade olsun.

kapiacik

Sana rızık vereni görmek, senin için en helal bir rızıkken, onu bırakıp da sayılı rızkın ardınca, ateşli bir gayret ile dükkandan dükkana ne koşarsın!

Şaşılacak şeydir; Leylâ ve Mecnûn ikisi de bir postun içindedir, her ikisinin de aynası sensin ama keçe içinde kalmışsın da onlar sende(n) görünmüyorlar…

Can âlemi sâfâ denizidir, kalıbın sûreti onun köpüğü…
Sâfâ denizine bak, avucunu bu köpükle niye doldurdun!
Denizin üstünde köpük hiç durmadan oynar, ne yapsın peşisıra gelen dalgaların oynaşması onu durduramaz. Köpük kıyıya gidinceye kadar büsbütün su olur. Çünkü birlik denizinin bağrında iki renkliliğe yer yoktur.

Bütün cihân birdir. Bu sayılanlar mülkün sahibi bir pâdişahın alametlerindendir. Eğer akıllı isen şu şaşı bakışını düzelt de cihana hoşça bak…

İşte öyle bir nur ile bakan duaya durmuş, gönlünü aç da gözyaşlarınla amin de:
Ya Rab, iki cihanı istemekten de koru beni, yoksulluk tacıyla başımı taçlandırıp yücelt beni, vuslat hareminde kendine mahrem et beni, sana doğru gitmeyen yoldan geri çevir beni…

Nasıl sığacağız mezara

Ölüm dedikleridir halvet-i yâr, bu cennet dediğimiz sohbet-i yâr, kamu ağyâr gider elhamdülillâh, Hüdâ davet elhamdülillâh…
mezar

Ey söze müşteri olan can,
Ölümsüz bir canın var, ne diye korkarsın ölümden, Hak nuruna sahipsin, nasıl sığacaksın mezara… Mezarın içinden cennete kapılar açmaya gücün kuvvetin var; beden mezarında da beş duyguyu var eden, öteki aleme kapılar açmış sana… Mezarda yılan yoktur, fakat yılan sepeti sendedir, çünkü sendeki bu kötü huylar var ya bir bir hepsi de düşmandır sana… Mezarını orada geçer akçeyle doldur, şehvet, hırs, haset bakırlarıyla değil… Sen şimdi güç yetirebilirsen pencereden bak, tövbe kapısını aç, evi düz, koş hadi, durma; bizim nöbetimiz geldi işte:

Biz bir bölük âşıklarız; seni görmek hevesine düştük de uzun yollardan geldik. A tâ canının içinde yüzbinlerce cennet, hûri, köşk bulunan, ne olur hasta âşıklar topluluğuna hoşça bir bak. A sûfilerin sâkisi, ne küpten alınan, ne üzümden olan o şerâbı sun bize. O şerâbı sun ki coşkunluğunun kokusu ölülere bile can verir…

cocukvemezar

Meşhur meseldir “Kul kocayınca ana şahı ider hoş merhamet” Köle yaşlanınca, sahibi azad eder onu; bense kocaldım, yeni baştan kul ettin kendine beni. Kıyametin şiddetinden çocukların bile saçları ağarır da mezarlarından saçları bembeyaz oldukları halde kalkmazlar mı? Halbuki senin kıyametin ihtiyarların bile saçlarını karartır, gençleştirir onları.

Bir nefesinle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari senin amin dediğin niyazlara…

Ey sevgili, önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize aşk şerabından sun; kadehi durmadan döndür!.. Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap! Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap! Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et! Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Âmin!” diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Birliğe ulaş

Aşka bak, âşıklara karışmış, birleşmiş; cana bak, toprak yurtla bir olmuş. Niceye bir şunu-bunu, iyiyi-kötüyü göreceksin? Bir(e) de bak da gör, bununla o, nasıl da karışmış, birleşmiş gitmiş. Ne vakte dek bu dünya, o dünya deyip duracaksın? O dünyaya bak, bu dünyayla karışmış gitmiş. Gönül bir padişaha benzer, dilse tercümanıdır onun; fakat padişaha bak ki tercümanla bir olmuş.

cocukluk_hatirasi

Karışın, katılın birbirinize çünkü şu yeryüzüyle gökyüzü de bizim için karışmış, birleşmiş. Suya, ateşe bak; toprağa, yele dikkat et; birbirine düşman bunlar fakat dostlar gibi birbirleriyle birleşmişler gitmiş. Kurtla kuzu, arslanla ceylan, dört zıt fakat kahramanın heybetinden birbirlerine katılmışlar. O Padişaha bak ki lûtfuyla gül bahçesinde dikenle gül birleşmiş. Seyret, öylesine bir bulut ki feyziyle bunca olgun suyu birleştirmiş, birbirine katmış. Eserde tecelliyi seyret birleşmeyi, birleştirmeyi bil artık; ilkbaharla güz de birbirine katılmış bir olmuş gitmiş. Birbirine aykırı, birbirine zıt amma okla yay gibi birleşmiş gitmişler.

Hiç kimse yoktur ki bir olma ümidiyle, aşk bahçesinde iki üç adım atmasın ki o bahçıvandan ona yüzlerce selam gelmesin

Artık sus bir ümitle… Bir olanla bir oldun mu ağzını kapat da ağzı yaratan anlatsın bunu; öylesine bir anlatsın ki senin diline gelemez, öyle diyemezsin sen:

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. Başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye? Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane. Ama sen canı da bir bil, bedeni de, yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine, hani bademler gibi, bademler gibi. Ama hepsindeki yağ bir. Dünyada nice diller var, nice diller ama hepsinde mânâ bir. Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir…

Hadi bir şeyler ver yoksullara

O sakınanlar, ferahlıkta, darlıkta mallarını yoksullara harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir ve Allah, ihsanda bulunanları sever. [Âl-i İmrân:134]

Bak ne buyurur Peygamber “Sadaka, belayı defeder ve ömrü ziyadeleştirir”. Ey yiğit, hastalığını sadaka ile tedavi et. Kullar her çeşit kazayı belayı defetmek, sıhhate kavuşmak için gizli gizli sadaka verirler. İnanırlar ki O verileni alır, daha fakirin eline düşmeden O sadakayı kabul eder. [Hz. Pir Mevlana]

ver

Aklına gelen bütün ihtiyaçlarını bir alışveriş merkezinden rahatlıkla karşılayabilen bir insan, Kafdağı’nın ardında neyi arasın? Oysa incelikler ve güzellikler inşa edilen şeylerdir, hazır satılmazlar. Sağda solda el uzatan, avuç açan, birkaç kuruş sadaka isteyen insanlar çıkıyor önümüze. Onlar günahlarımızı istiyorlar bizden, biz vermiyoruz!

Veren el gerçekten vermeye niyet ediyorsa, alan elin neyin peşinde olduğundan kime ne?

En az başkalarının samimiyetsizliğinden olduğumuz kadar, sebepsizce nasıl bu kadar emin oluyoruz kendi samimiyetimizden! Aslında bütün iyilikleri kendimize yapıyoruz.

“İnsanların en şerlisi, kendisi diri olduğu halde kıyameti kopmuş kişidir” buyuruyor, alemlere rahmet olan O Efendiler Efendisi…

[NEV-NİYAZ VE DEDESİ]
– Ne o evladım pek durgunsun.
– Efendi Babam, sıkıntılarım var, gerçi imtihan dünyası amma…
– Öyle ya dervişim… imtihan dünyası bütün imtihanların soruları gizli, Allah imtihanının soruları aşikardır. Sıkıntıyı def etmek için sadaka ver evladım.
– Veriyoruz efendim…
– Yok yok duyuyorum ben, bazen vermeyip Allah’a kabahat atıyormuşsun hem de O’nun ayetini kullanarak; esteuzubillah “israf etmeyiniz” sen bu ayeti, iki parça ekmek kırıntısı, bir parça çorba mı sanıyorsun çocuk musun sen!
– Pek mahcub olduk…
– İnsanların azalarının yaşları vardır; beynin 50 olur kulağı 3 yaşında.. Gözün 10 yaşındadır belden aşağın 17 yaşında… Bütün vucudunu bir yaşta tutmak ta bir tevhiddir… Sen ayetleri, çocuk kulağı ile dinleme gel ben sana o ayeti söyleyeyim. esteuzubillah “yiyiniz içiniz fakat Allah’sız nefeslerinizi tüketip israf etmeyiniz, Allah israf edenleri sevmez” yediğin ekmeğe, içtiğin suya hürmet et o ayrı! Fakat, en büyük imtihan mangırla (para) olur!
– Evladım, elinde fahişelik olsun kime ne verdiğini bilme!
– Efendim ben verdim içki aldı, harama harcadı.
– Bırak bu lakırdıları… Verdiğin mangırda haram varsa o harama gider! Allah helal parayı harama bulaştırtmaz! Allah herşeye kadir’dir.

hamal

Ey gül bahçesinin usûl boylu selviye benzer gülü, eli boşları gör, gözet; bir somun ver, yüz tane al, hadi, bir şeyler ver yoksullara. Peygamber sözünü duy, sadakayla altın, gümüş azalmaz buyurdu, hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Az ver, karşılığını çokça seyret. Gönül yap, övülmeyi gör, müşkülleri aç, müşküllerinin açılışına bak, hadi, bir şeyler ver yoksullara. Sadakan Allah’a ulaşmış da o darmadağın gecede sen rahatça uykuya dalmışsın, O seni bekleyip duruyor; hadi, bir şeyler ver yoksullara… Hürmet et, hürmet gör. Nimet ver, nimet bul. Acı, acısınlar; hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Ey her yoksula lûtfeden, kerem buyuran; ey her dertliye, her gam sahibine acıyan, ey din gününün sahibi, hadi Sen de bir şeyler ver yoksullara… Sesim sana vardı, sırrımı duydun, anladın, beni mahrum etme; hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Biliyorsun ki dua etmedeyim, her yerde seni övmedeyim; Seni bırakıp da kimlere gideyim ben, kimlere derdimi dökeyim? Hadi bir şeyler ver yoksullara… Civarın cennettir, huyun merhamet; hele şu anda, şu saatte; hadi bir şeyler ver yoksullara…

Dua ettik, yürüdük, semtinizden geçip savuştuk, hoşça kal, işte biz gittik, sen de durma hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Benim hala umudum var

İçinde sevginden başka hiçbir şey olmayan şu gönlüme and olsun ki senin dostlarından olmayanı sevemem. Canım sana feda değilse başından dert eksik olmasın, gamsız kalmasın. Gözlerim senin için yaş dökmüyorsa görmesin seni bir daha, aydın olmasın. Ümidim senden başkasınaysa, onmasın. Varlığım senin için değilse yıkılsın gitsin. Hangi cazibe var, hangi güzellik var ki senin ışığının vurmasından ibaret olmasın. Hangi bey, padişah var ki o senin yoksulun olmasın. Gönlümün düşmanların diledikleri hale gelmesine razı olma; bak da gör, gönlümün isteği, senin razılığından başkası değil. Sensiz geçen bir ânı bile kaza edemem, fakat ne çare? Başa gelen senin takdirinden başka bir şey değilki. A gönül, canını feda et, ver gitsin, ne diye üstüne titriyorsun onun; ko yoluna gitsin. Yaradanın yok mu senin? Kendi üstüne titreme de başkaları senin üstüne titresin; canına and olsun, sana senden başka düşman yok!  [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

benimhalaumudumvar
Bahr-i rahmet katresi yanında cümle yok olur
Her ne denlü çok olursa bizde cürm ile hata

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ] 
– Şeytan diyor ki : “Al başını git!”
– Ona de ki: “Sen gittin de ne oldu?”
– O ne cevap veriyor bir dinlemek lazım
– “Benim hala ümidim var” diyor sanki
– Arada bir dinlemek iyi olabilir sanki
– Efendi Hazretleri gibi şeytanı dinleyip tersini yapacaksan ne âla…
– Bu fırtına durulur mu? Benden adam olur mu? Benim yola, aşka zararım dokunur mu? Dedem, benden de ümidin var mı hala?
– Ümitsizlik haramdır cancağazım. Allah seni ümit diye yarattı, Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne de Allah’tan ümidini keser!
– Haram olmasa, ümidin yok yani…
– Hem haramı da hafife alma; Hakkın istemediği, senin de iradende erimiş işte, al sana kaymaklı ekmek kadayıfı; az şey midir ya huu!
– Elimi bırakma ne olur!
– Sen seni bıraktığında dahi seni bırakmaya niyeti olmayanların aslına, nesline, demine huu
– Canım feda onlara; bir ümit tekkeye girerken, suretlerine bakıp niyaz ediyorum; ömrüm fedâ olsun diye… bir ümit
– Bakma sen, ham meyvayız hala, koparmışlar dalımızdan; bir ümitle yaşıyoruz erenlerim
– İnad etsem bile bırakmazlar, sahibim var; benim hala umudum var…
– Eyvallah dersin olur biter!
Eyvallah ya huu

İster ol taş, ister ol mermer gibi; sohbet et erlerle, ol cevher gibi. Daima kalbinde yer ver kamile; gönlün olsun daim arifler ile. Dön ümitsizlik yönünden, yön ümit; dön karanlıktan, güneş var, nura git. Çekmek isterken gönül kalp ehline; ten sürükler ferdi çirkef hapsine. Kalbe arif sohbetinden ver gıda; eyle bir ikbâl sahibinden ikbâl rica. [Mesnevî-i Mânevî]

Ya Rabbi bu buluşmayı ayrılığa döndürme, ağlatma aşkınla mest olanları. Ya Rab can bahçesini tazeleştir,yemyeşil et, kastetme şu sermest gönüllere, kastetme şu bağa bahçeye. Hazan mevsimi gibi dökme yapraklarını, kırma gönül dallarını, sana sığınanları yoksul ve perişan etme. O ağaçta senin kuşunun yuvası var, kırma dalını, yakıp yandırma o kuşu. Ya Rab kendi canını, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme, kör et düşmanları, güldürme onları bize. Hırsızlar aydın güne düşmandır ama yapma etme, onuların gönüllerinin istediğini. Devlet, ikbâl Kâbesi ancak bu halkadır; yıkma Ümit Kabesini. Çadırın şu direğini sökme, nihayet senin çadırındır sultanım, etme eyleme. Ya Rab biliriz kimini vuslatla kimini hasretle pişirirsin lakin dünyada ayrılıktan acı bir şey yok,ne istersen yap, bizi ayrılıkla imtihan etme, onu yapma yalnız… [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

ayirma

Âteşîn âhımız BİR

Nasıl biteceğini bilene,
Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.[Enbiyâ, 35]

Hayâlin dilde nakşı varsa da bilmez hayâl zâtın
Dilimde gerçi nâmın âh, dilim de bîhaber senden


Cihan durdukça şerh etsem seni mümkün değil zîrâ
Seni îzâh ve şerh âciz, beyân da bîhaber senden

Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir. [Hadis-i Şerif]

Bu satırları Hak aşıkları için hazırlamak gücünü ve aşkını bahşeden Cenab-ı Hakka, böylesi bir vazifede fakirini kullanan Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine namütenâhi hamd ü senalar…

Ey hakîkat mâdenine, aşk diyârına doğru yol alanlar, merhabalar efendim! Hoş geldiniz! Hoş sâfâlar getirdiniz… Şevk ve cezbe-i Rahmâni ile mahvolan bir candan, cemâle müşteri kulları meclis-i uşşaka çağıran bir nidâdır âhımız… Bu haftaki mektubun ve dahi âh u efgânımızın anahtarı, bu âh içre bir “buğday tanesi” oldu. Takılalım peşinde görelim bakalım akibeti ya nice olur…

Ahh erenlerim, gelin görün bir buğday tanesinin başına neler gelir neler… Bir buğday tanesi toprağa düşende önce çürüyor, varlığından geçiyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor, nice başaklar yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında, makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları ayrılıyor. Buğday ambara, saman, samanlığa konuluyor. Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.

Bu kadarla da bitmez, su ile yoğrulup hamur olur. Sonra fırına atılır. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve pişer. Güzel bir ekmek hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda hâline gelmiştir.

Ekmek fırına girip piştiği gibi, insan da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır. İbtilâ; belâya uğramak, musibete düşmek insanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran bir tecrübe ve imtihandır…

Diğer nimetlerin arasında ekmeği nân-ı aziz kılan Mevlam, diğer canlar arasında bir tek sana Hazret-i insan makamını ihsan eylemiş, seçildiğini bilene, şükrünün kaygısını taşıyana aşk olsun…

Rivayet olunur ki Musa Aleyhisselâm bir gün hem hikmet-i Rabbanîyi idrak için hem de halka bunun sırrını izhar edip kalplerini itmi’nana kavuşturmak için:

“Ya Malike’l-mülk! (Ey varlık aleminin maliki!) Neden Kainat’ı ve insanı maddî ve manevî binbir nakış ile tanzîm ve tasvîf ediyor, sonra da hâk ile yeksân ediyorsun? Yâ Rabbi! Müminleri harplerde atların ayakları altında niçin çiğnetiyorsun, kullarını cehennemde niçin yakıyorsun?” diye münâcatta bulunur.

Bunun üzerine Hakk Teâlâ Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek ona buyurdu: “Ey Musa! Toprağa bir tohum ek de, sorduğun sualin esrarına dal!”

Musa(a.s.) ekin ekti. Ekin kemale erdi. Ve onları biçti. O sırada kulağına hâtiften bir ses geldi: “Ey Musa, niçin önce ekiyor, sonra kemale erince de biçiyorsun?”

Musa (a.s.) dedi ki:

“Ya Rabbi, ekinde hem tane, hem saman mevcud olduğu için biçtim. Çünkü tane, saman ambarına layık değildir. Saman da, buğday ambarı için zarardır. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Hikmet olan, eleyip ayırmaktır.”

Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrâil Aleyhisselâm gelir. “Yâ Musa ne yapıyorsun?” diye sorar. “Buğday ektim, biçtim, harman yaptım. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da yakıyorum.” diye cevap verir O zaman Cebrâil Aleyhisselâm: “Allah-u Teâlâ da işte böyle yapıyor.” buyurur.

Sedef durumunda olan cesedler de birbirinden farklı olup, biri inci, diğeri de boncuk durumundadır. Buğday, samandan ayrıldığı gibi, iyi ve kötü huyları da tefrik edip, süflilerin de terbiye ve tezkiyesi vacibtir. Bu alem ve insan, hikmet ve esrar hazîneleri gizli kalmasın diye yaratıldı. Çünkü Cenab-ı Hakk; “Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeyi arzu ettim de bu yüzden mahlûkatı yarattım.” buyurdu. Bunu işit de, neyi kaybettiğini hatırla, kendini yaratılış hikmetine, yani kulluğa ve Hakk’a vâsıl eyle! [Hz. Pir Mevlana]

Aşk yolu belâlıdır
Her kârı cefâlıdır
Cânından ümidin kes
Cânâna erem dersen

Bir canın, insanlığa faydalı olabilmesi için mânevî olarak ekilip varlığını yok etmesi lâzımdır. Ondan sonra çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Mânevî ibtila fırınlarında pişe pişe ekmek olur, ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı yoktur. Allah-u Teâlâ onu öyle bir hâle koyar ki, üstündeki varlığın sahibine ait olduğunu çok iyi bilir. Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır. Allah-u Teâlâ ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran yine O. “Yaptım” diye bir şey yoktur. “Yaptım” dememesi için zaten onu o hâle koymuştur.

Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa düştün ve çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un oldun. Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede kaldı? Bütün fiiller Fâil-i mutlak’ındır. Mevlâ dilediğini dilediği yere koyar, dilediği yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine âit olduğunu dilediğine duyurur.

Gönül, buğday tanesi gibidir, biz de değirmen gibiyiz. Değirmen hiç niçin döndüğünü bilir mi? Beden de değirmen taşı gibi, düşüncelerimiz de onu döndüren suya benzer Taş der ki: “Bu dönme işini su bilir.” Su da;”Bu işi ancak değirmenci bilir.” der. Çünkü bu suyu değirmene akıtan o dur. Değirmenci de der ki: “Ey ekmek yiyen kişi, şu değirmen dönmeseydi kim ekmekçi olurdu?” Mâcera bu, hikaye uzar gider. Sus, sen bu işi Hakk’a sor da cevabını gönlünde ara! [Hz. Pir Mevlana]

Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver;
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı

Ben bu gam meclisinde Ey ay yüzlü, ey sevgili, bu ateşlerde yanmış kuru bedenimde aşktan başka ne bulursan yele ver gitsin… Bir üfleyiş ile yok olacak benliğinden Son üfleyişten evvel sıyrılabilene aşk olsun…

Sen’de Hakkın Ben de Hakkın O’da Hakkın Bu da Hakkın… Ne ki Hakkın değil! Hakk’da olmayan bâtıl ise o da Hakkın! Bunları düşünemeyen gafil ise gafil de Hakk’ın! İmdi Gel Ya Hak diyelim, Hakk bizde, biz Hakk’ta olalım… Derviş olan sâdık olur, sâdık olan aşkı bulur, aşık olan maşuku bulur. Mâşuk Hak olduğuna göre Aşk demek Hakk demektir, Hakk demek aşk demektir. Hakk bir aşk da birdir. Ey davasız davalılar! Davamız Hak, Aşkımız Hak, meşkimiz Hak,Ya Hakk Ya Hakk Ya Hakk Huu medet Allah eyvallah [288. Mestmp3]

Güzellik bir, güzel bir, sevgili bir, söz bir. Ruh bir, beden bir, sevgili bir, söz bir. Hüzünlü gönlün sevdiği bir, ateşli ah bir; aşk ve din mülkü bir, sevgili bir, söz bir. Aşkım ve bıkkınlığım bir, hastalığım ve iyiliğim bir; kovulmam ve kınanmam bir, sevgili bir, söz bir. [Hz. Pir Mevlana]

Hak olan âşık-ı sâdık, Seven ve Sevilen, dert ve ilaç bir oluncaya dek Resulu Kibriya Efendimiz’in üç kere tekrarıyla bereketlenen rahmet duasına müşteriyiz: “Konuşmasıyla dünya ve ahirette Allah’ın memnuniyetini kazanan; susmasıyla da dünya ve ahiret dertlerinden kurtulan kimseye Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin…”

Derd-i Hakka tâlip ol
Dermâna erem dersen
Mihnetlere rağıp ol
Âsâna erem dersen
Hazret-i Hakk cümlemizi aşkına muhabbetine mazhar eylesin, derdimizi bir eylesin, vasıl-ı ilallah olmak için mezarlık şartı yerine mâiyyet şuuru ihsan buyurup ta böylece iki dünyâmızı da İslâm’ın güzellikleriyle azîz eylesin.

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir küçük tevbe ayı Cemaziyelahir, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hamiş: Ekmeğe dair yeni bir kapı açmak dileyenlere bir de leziz ikramımız olacak:

O’nun ayından, Uşşâka salâ

Ey âşık,
Uykun varsa yol üstünde uyu! Hak yolundan uzak durma, orada yat.
Belki bir yolcu orada uyandırır, uykunu giderir, açılırsın!
Hz. Pîr(rh.a)

“Ve O’dur suçları örten ve çok çok seven  [Bürûc:14]

 

irfanmeclisi

Bu mevsimin güzellikleri karşısında mest oldum, bir şey söyleyemeyeceğim! Ey görünmez güzellikler şarabı sunan saki; bu güzelliklerden sen bahset! Çünkü, senin aklın başında. O eşsiz ve pek büyük yaratıcının lütfu ile acayip bir aynacının elindeki şu gönlüm, ayna gibi susarak, dilsiz dudaksız bir şeyler söylüyor gördüğü güzellikleri aksettiriyor. [Divan-ı Kebir, c. VI, 2696]

 
Bâb-ı Hak açıldı, uşşaka salâ,
Dost yüzü saçıldı, müştâka salâ

Ve Bahar nasıl başlarsa filizlenen ilk çiçeğin açmasıyla, müslümanca yaşanmış bir Cuma’dan haftaya, aya yıla ve ömre yayılan güzellik ile etrafımız güllük gülistanlık olsun diye geldik erenler. Cuma günü ile bütün bir haftaya, ramazan ayı ile bütün bir yıla, ve dahi ömre yayılacak hoş kokular güzel haller derme niyetindeyiz.

Benim her günüm Cuma’dır; hutbem ise dâimidir. Şu minberim yücelerden yücedir; ben mertlik ve insanlık maksuresinde oturmaktayım! [Divan-ı Kebir, c. V, 2589]

Kemâli tahsil, cemali müşahade gayesiyle geldiğimiz alemde, bu niyetle erdik, Habizi zişanın “Şaban benim ayımdır” buyurduğu gül kokulu iklime, şükür kavuşturana, aferin fırsat kollayıp kıymet bilene… Herkes seni kendisine çağırır, Hazret-i Hak açılan bu kapı ile seni sana çağırıyor… duyana!

Madem ki ay  Peygamber Efendimizin pek sevdiği bir ay, onun varlıkla ünsiyet izinden giderek başlayalım söze: Yeni ayın hilalini gördüğünde onu tıpkı beklediği bir misafirmiş gibi karşılar ve adeta onunla hoşbeş ederdi. “Hilal(yeni ay) hayır ve rüşddür (metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gider)” buyuran Efendimiz “Ey Hilal, Seni yaratan ve kavislendirene iman ettim” diye ona hitap ederdi, sanki kendisinden anlayan bir can varmışçasına… (Peygamber Efendimiz’in duaları incelendiğinde anlaşılacaktır ki: O, varlığa cansız, şuursuz nesnelermiş gibi bakmıyor, aksine onları Yaratıcı’nın sanat eserleri, güzel isimlerinin, yüce vasıflarının birer tecelligâhı görüyor, ünsiyet kuruyordu, hoş canlı cansız bütün varlıklar da O’na koşmaya can atıyor, O’nun yakınlık atmosferine girme aşkıyla yanıp tutuşuyor ya…)

Ve devam ediyor:
Ey Allahım, bu ayın ve kaderin hayrını senden diler, şerrinden sana sığınırım. Allah’ım, bu ayı bizler için emniyet, iman, selamet, İslam, Rahman’dan hoşnutluk ve şeytandan sakınma vesilesi olarak üzerimize doğdur.

Can ile cananı itdi hoş bahis,
Can canan oldu, mahvoldu bahis

Madem O’nun sevdiği bir aya girdik, bu günden tezi yok O’nu incitecek hallerden de uzak durmaya başlamalı değil miyiz!? Nasıl mı? (Hak dostun vuslatına perde günah söz, hal, kişi ve mekanlardan uzak durmaya, Oruç ve namazla O’na daha da yaklaşmaya başlayarak)

Geçer bir lahzada rûya misali ömrü insanın,
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma, fahr-i alem-i zişanı incitme

İşte ol Fahr-i alem-i zişanın yolundan gidenlerden, bir gönül erinden, geçeceği yolda eza veren bir çöp gördüğünde eliyle bir bir toplayan yahut parasını verip toplatıp attırmadan yoldan geçmeyen bir güzel insandan bahsetmek dileriz. Aslen Eyüpsultan doğumlu, Evkaf katiplerinden Çöpatlamaz denmekle maruf Şeyh M. Atıf Efendi (i.1835)

Himmetleri üzerimize sayeban olsun deyu bir nutku şeriflerinden alınan uşşak ilahiyi Hafız Sami Savni Özer yorumuyla istifadelerinize sunuyoruz. [203. Mestmp3]

İrfan meclisine erişebilsem, varıp anlar ile görüşebilsem
Aşkın kervanına karışabilsem, yolda bırakmazlar alırlar seni
Aşıklar solmaz taze gülleri, zikr-i tevhid ider daim dilleri
Evliyaullahın nurlu yolları, yolda bulunagör alırlarlar seni
Hazreti Nureddin aşkın rehberi, Atıf dervişlerin edna kemteri
Gelirsen demezler gelme dön geri, kapıdan savmazlar alırlar seni

Vakt-i şerif, Cuma, Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim