Boş geldik

Ey can güneşi!
Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şâdedecek… [Muhammed, 5]

Hûda davet eder elhamdülillah
Bu can dosta gider elhamdülillah
Hakîkat şehrine çün rıhlet oldu
Gönül durmaz iver elhamdülillah.


Çeşm-i ibretle nazar kıl, bu dünya bir misafirhanedir
Bir mukim adem bulunmaz, ne acib kâşânedir

Bir kefendir akıbet sermayesi şah u geda
Pes buna mağrur olan, mecnun değil, ya nedir?

Şu aldanış yurdu olan dünyaya bugün pek bir mest geldik erenlerim. Neyleyelim, aşk insanı yok eder, var eder. Gönülsüz bırakır, elsiz, ayaksız bir hale sokar. Aşk meyhanesinin sakîsi, şarap sunar, mest eder, insanı kendinden alır…

Şimdilerde tercümanımız olan Gavsi Baykara’nın bir suzinak şarkısı vardır; hassas bir kalbin nağmesidir:

Dokunma kalbime zîrâ çok incedir kırılır
O tıpkı mâbede benzer ki o orda hıçkırılır
[258. Mestmp3]

*** Gavsi BAYKARA (1902-1967): Neyzen ve Bestekar. Gavsi Baykara Yenikapı Mevlevîhânesi’nin son şeyhi Abdülbâkî Dede’nin oğlu. Merhum Neyzen Aka Gündüz KUTBAY’ın hocası. Tıpkı babası ve Hz. Pir Mevlânâ soyundan gelen diğer şeyhler gibi terbiye edilmişti. Yedi yaşına gelinceye kadar annesi onunla sadece Arapça konuşmuş, bu yüzden onun Arap olduğunu sanmıştı. Mektebe başladıktan sonra babasına Arapça veya Türkçe sorduğu suallere yalnız Farsça karşılıklar aldı. Yaşı biraz daha ilerleyince Mevlevîhâne ile Patrikhane arasındaki mutabakat gereği bir papaz gelmiş, ona Yunanca öğretmişti. Mevlevîhâne’nin bir başka kurumla daha mutabakatı vardı. Hahambaşılık’tı bu kurum ve oradan da bir yetkili geldi, ona İbranice öğretti. Bu arada resmî eğitimi de devam ediyordu. Nihayet Galatasaray Sultanîsi’ne intisap etti. Orada da Fransızcayla tanıştı. Dârü’l-Hılâfe Medresesi’ne devam etti. 1925’te yirmi iki yaşındaydı. Tekkeler kapatıldı ve Mevlevîhâne’nin müstakbel şeyhinin hayatı apayrı bir mecrâya girdi. Halbuki babası, dedesi Celâleddin Dede’nin ölümü üzerine, yirmi dört yaşında şeyh olmuş, oğlu Gavsi’yi kendisinin geçtiği terbiye ile yetiştirmişti. Tekkelerin seddi ile emlâk ve akara da el konmuştu. Hepsi de ortada kaldılar. Abdülbâkî Dede Edebiyat ve İlahiyat fakültelerinde Farsça profesörü olarak çalıştı. 1933 tensîkatında bir kere daha işsiz kaldı. Şair, musikişinas ve şeyhti. Şairlik ve musiki maişet sağlayan işler değildi. Şeyhliği elinden alınmış, üniversitedeki görevine de son verilmişti. İki yıl geçmeden fakrü zaruret içinde göçtü. Oğlu Gavsi”nin durumu ise tam da şu örneğe benzetilebilir: Bale yapmak için yetiştirilen birine tek alternatif olarak yağlı güreş yapma şansı verilmiş gibiydi…

Ey can; sen güzelliğin tesiri ile, canlar canına ulaştın, ey beden; sen de eridin, yok oldun, bedenlikten çıktın can oldun… Bütün güzelleri, güzellikleri yaratan büyük yaratıcıyı, o eşsiz, benzersiz, tek olan azîz varlığı bulmak istiyorsan gönül evine gir, gönülde oturmayı adet edin; çünkü o göklere, yerlere sığmadı, geldi gönle girdi. Güzellerden, güzelliklerden duyulan manevî zevki, gönülde ara, dışarıda arama. Şunu bil ki, o lezzetli ölümsüzlük şarabını da, ancak gönül evinde inzivaya çekilmiş kişiye sunarlar. Sus, susma zevkine var, susma hünerini elde et, edebiyat yapma, hünerlerle dolu lafları bırak! Bırak da, imanını, inancını gönlünde sakla! Çünkü gönül, aynı zamanda iman yurdudur. [Hz. Pir Mevlana]

Derd ü mihnettir, beladır adı aşk,
Bir marazdır, iptiladır adı aşk,
Andadır raz-ı adem, sırr-ı vücud,
Hiçtir, yoktur, bekadır, adı aşk

Aşk, gönül şehrini her zaman yağma eder durur da aşık onun için dağınık, sözler söyler. Bu kusurumuzu da affede görün. Bu haftalık azımızı çoğa sayın erenlerim…

Bir dost tavsiyesi ve bir niyaz boyu sürecek nefesimiz kaldı; Fiiline şehvet, yalan karıştırma, neticeyi tedbirinden bekleyerek çalışma!

Senden onu dilerim ki bir dileğim olmasın Ya Rab!

Madem mest-i müdam unvanlı âşıkların ezelî sarhoşluğunun nârâsıdır aşkolsun; Vakitler ve ömürler Aşk olsun efendim, huuu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim