Sorgu suâl

Hocanın biri etrafına topladığı bir grup insana, hesap gününde günahkarların nelerden sorguya çekileceğini anlatıp vaaz veriyormuş…

“Ey cemaat, ah bir bilseniz, Cenab-ı Hak sorgu gününde size neler soracak, neler soracak? Zamanını nasıl harcadın diye soracak, paranı nereye ve nasıl sarfettin diye soracak, ibadetlerini eksiksiz yerine getirdin mi diye soracak, insanlara iyilik ettin mi diye soracak, anababana nasıl davrandın diye soracak, yetime yoksula yardım ettin mi, komşunu hoşnut ettin mi diye soracak… Şimdiden dersinizi iyi çalışın ey cemaat, o gün Cenab-ı Hak soracak da soracak”

Oradan geçen bir derviş dayanamayıp “Cenab-ı hak kullarına o kadar çok sual sormaz, benim bildiğim!” demiş, “ama o gün bir tek şey soracağı kesin!”

– Söyle bakalım, ben seninle idim, sen kiminle idin?

Uyur idik uyardılar

HER CANLI ÖLÜMÜ TADACAKTIR!
Bu yazı, Zincirlikuyu mezarlığının yeni kapısını süslüyormuş…
Gazeteci-yazar Ayşe Özgün nedense bu uyarıdan fevkalâde rahatsız olmuş ve dayanamamış zehir-zemberek bir yazıyla korkularını (!) dile getirmiş…
— “Bu, Demoklesin Kılıcı gibi bir tehdit, bir taciz gibi algılanabilir. Ne gereği var? Ne lüzumsuz bir işlem? (…) Türkiye’yi dünya aleme rezil etmeye ne hakkınız var? Yok yani! Bu kadar düşüncesizlik, bu kadar saçmalık Türklere mal edilemez.” [Vatan, 15 Temmuz]
Deniz Arman’ın feveranı da aynı istikamette… Bir kabristanın kapısına ölümü konu edinen bir ayet-i kerimenin yazılmasını ‘rezalet’, ‘düşüncesizlik’, ‘saçmalık’ olarak niteleyen Özgün’ün tepkisine o da ‘densizlik’ sözcüğüyle katkıda bulunmuş…
— “Böyle bir densizlik, böyle bir düşüncesizlik olur mu? Oradan her gün geçen yüz binlerce kişiye durduk yerde ‘ölüm’den sözetmenin, onların moralini bozmanın Allah için ne anlamı var?” (Vatan, 17 Temmuz 2003)
Haşmet Babaoğlu’nun her iki yazara da cevaben yazdığı makale okunmaya değer…
— Deniz (Arman) kardeşim de “Aaa çok şaşırdım. Oysa ben sonsuza dek yaşayacağım zannediyordum” diye aklısıra dalgayla kanşık bu işteki ‘yanlış’ı vurgulamaya çalışıyor. Oysa bu şiddetli tepkilerinize bakınca öleceğinizi bilseniz bile neredeyse unutmak üzere olduğunuzu anlıyorum. O yüzden küçücük bir hatırlatma aklınızı yitirmenize yol açıyor. İşte modern insanın sözünü ettiğim acıklı hali bu. “Ölüm var, kaçınılmaz. Ama hiç değilse aklımızdan, gözümüzden uzak olsun” çabası… Ne umutsuz, ne umarsız bir çaba yarabbim! (Vatan, 19 Temmuz 2003)
Tartışma bu kadarcık yazıyla sona erer mi, ermez! Ayeti “tüyler ürperten bir söz” olarak tanımlayan Ruhat Mengi de tartışmaya katılmış, üstelik mini bir anket bile yapıp ortak bir tepkinin mevcudiyetine dikkat çekmeye çalışmış:
— “O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor. “Her canlı ölümü tadacaktır.” İyi, güzel de sabahın 8’inde işine ya da okuluna giden bir genç örneğin bunu hatırlamak zorunda mı? Genç, orta-yaşlı ve yaşlı bazı okurlarımıza oradan geçerken yazıyı gördüklerinde ne hissettiklerini sordum, istisnasız hepsi “Korkunç geliyor. Yazıya bakarken sinirlenip kaza yapmak bile mümkün” cevabını verdiler. Özellikle gençlerin fena halde siniri bozuluyor. ” (20 Temmuz 2003)
Ayşe Özgün bir yazı daha kaleme alıp itirazcılara cevap vermiş…
— “İslâm, dünyevi zevk ve güzelliklerinin yaşanmasını emreder. İnsanlığın ölümle fazla haşır neşir olmasına karşıdır çünkü… Böyle olursa ikince derece ölü yıkayıcısı yoluna girebilir, miskinleşebilir.” (Vatan, 25 Temmuz 2003)
Öyle şeyler duyduk ki bu kadarcığı artık bizi şaşırtmıyor: korkunç… korkutucu… tüyler ürpertici… rezalet.. saçmalık… densizlik… düşüncesizlik… moral bozucu… sinir bozucu…

Bunca tepkinin sebebi sadece korku… Peki bu korkunun sebebi ne? Ölümden korku mu? Bilakis korkudan korku… yani ölümden değil, ölüm korkusundan korku… Kimseyi kınamamak lazım; zira herkesin ölümden korkmak için yeterince sebebi var!

Bütün bu tepkilere sebep nedir? Sebep şu: bir ayetin bir kabristan kapısına asılması… En nihayet bir uyarı… düşünmeye çağrı… bizlere “ölüme doğru” olduğumuzun hatırlatılması… Bu gayet doğal, doğal olduğu kadar da isabetli değil mi? “Sigara sağlığa zararlıdır” uyarısının sigara tiryakilerini rahatsız etmesi gibi…. Doğallığı da işte burada…

Kur’an sadece müjdelemez, aynı zamanda uyarır da… Sadece hoşumuza gidecek şeyler söylemez, korkutacak şeyler de söyler; zira Kur’an öleceğini bilen, çünkü düşünebilen tek canlı türüne yönelik bir hitabın adıdır. İfade, istifade içindir! Bu bakımdan Kur’an şefkatle elimizden tutuyor ve bizleri uyarmak… uyandırmak… diriye saymak istiyor. Fakat çoğumuz uyanmak yerine horul horul uyumayı tercih ediyor. Aksi takdirde bu denli şiddetli tepkilerin bir mânâsı olabilir miydi?

Bu uyarının Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında bile yer almasına tahammül edilemiyor. Çünkü insanoğlu öleceğini bilir ve fakat bir türlü inanmak istemez! Bunun için Platon “Felsefe [ölmeden önce] ölmeyi tercih etmektir” der.

— “İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar!”
Bu hikmete mebnidir ki Pir Sultan Abdal şöyle demiş: “Uyur idik uyardılar, diriye saydılar bizi…”
Bakınız bir zat da ne diyor: “İyi ki ölüm var, yoksa bu hayat hiç çekilmezdi!”
O halde feveran etmeden önce biraz düşünmeli ve şu sualin cevabı aranmalı:
Kur’an ölümle ilgili olarak niçin ‘tatmak’ sözcüğünü kullanmış?!

Ol Karanlık Geceler

Müridin biri, gün gelmiş, intisab ettiği şeyhin, gerçekten de “hak bir şeyh” olup olmadığından kuşkuya düşmüş. Uzun bir müddet tereddütler geçirdikten sonra, ‘istihare’ye yatıp şeyhinin hak olup olmadığını (düşünde vâki olacak bir işaret aracılığıyla) anlamak istemiş. Hemen o gece istihareye yatmış. Rüyasında bir de ne görsün, şeyh efendi, cehennemin ortasında, alevler içinde, hem de cayır cayır yanmakta!  “Eyvah!” diye inlemiş; “güya bu şeyh bana cennete gidecek yolu gösterecek idi; göstermek ne kelime bizatihi götürecek idi. Oysa kendisi ateşler içerisinde yanıyor.” En nihayet, “Kendisine yararı olmayanın bana olmaz? En iyisi, yarın yanına gideyim, kendisinden izin isteyip ayrılacağımı söyleyeyim” diye karar almış.

Kararını uygulayıp ertesi gün mahzun bir halde tekkeye gitmiş. Şeyh efendiyi avluda dolaşırken görmüş. Yanına yaklaşınca, şeyh efendi, bakmış, müridin yüzünden düşen bin parça. Hemen anlayıvermiş neler olduğunu… Tebessüm edip “Ne o!” demiş, “yoksa sen de mi o rüyayı gördün?”  Mürid, mahçup mahçup, “evet’ mânâsında başını sallayınca, şeyh efendi şöyle buyurmuş:  “Evlâdım! Ben de yıllardır düşlerimde kendimi o hâlde görüyorum. Lâkin, bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten gayrı yapabileceğim hiçbir şey yok!”

Hakikatin bilgisi peşinde geçirdiğim koca bir ömrün ardından geriye dönüp baktığımda, ne zaman ye’se düşecek gibi olsam, bu menkıbede sözü geçen şeyh efendinin dediğiyle temessül etmekten gayrı çıkar bir yol bulamadım kendime. Her yol ayrımında, önümdeki en makul seçenek, hep bana, yaptığımı yapmaya devam etmek olarak göründü: aramak!  Evet, sadece aramak… her hâl u kârda, hem de ne pahasına olursa olsun, aramaya devam etmek…

Aramak, aradığımı bulmak anlamına gelmedi hiç. Gün oldu, ne aradığımdan emin olamadım. Gün oldu, doğru yerde arayıp aramadığımdan kuşkuya düştüm. Gün oldu, bulduğumun, bulduklarımın gerçekten de aradığım şey olup olmadığına bir türlü karar veremedim. Yakîn sahibi olmaya çalıştıkça, yakîn’in yakınına geldikçe, yakînim olandan uzaklaştım. Yaklaşan ben oldum; uzaklaşansa o! Kimbilir, belki de o yakınlaştığında, ben onun yanından uzaklaştım da bilemedim.

Hâsılı bazen terkettim, bazen terkolundum. Lâkin hep aradım; inadına aramaya devam ettim. Buldukça, bulduğumu zannettikçe, hep daha ilerisine geçmek için yürümeye devam ettim. Aradıkça, bulacağımı değil, olacağımı düşünüp müteselli olmaktan geri kalmadım. Ne buldum, ne oldum ve fakat bulmaktan da, olmaktan da vazgeçmedim.

Çaresiz, ânı geldi, şu nefîs nefese kulak verdim:

Ey gönül, kendini vezn etmeye kantar ara bul!
Yürü git, kantarına halis olan a’yar ara bul!

Bezm-i elesten beridir kulaklarımda çınlayan dost vasiyetini ciddiye alıp araya araya nice kantar buldum, lâkin bir türlü a’yarını bulamadım. A’yar bulduğumu, a’yarını bulduğumu zannettiğimdeyse, civarda tartılacak bir kantar bulamadım.

Nereden bileyim, nefes’in devamı da varmış, ben de çaresiz devamına kulak verdim:

Kapatırlar seni bir hâl-i haraba yalınız;
Ol karanlık geceler kendine bir yâr ara bul!

Ol karanlık gecelerde yâri bulmak için, gitmem değil, gittiğim yerden bir an evvel gelmem gerekiyormuş. Bilemezdim. Nasıl bileyim? Geldiğim son noktanın, gitmek için yola çıktığım ilk nokta olduğunu görünce, aynı daire içre devran etmek yerine özgürlüğü seçtim. Dairemi tamamlar tamamlamaz, dışına çıktım. Nâ-mütenahi dairelerden müteşekkil koca bir daire içinde daireler çize çize aramaya devam ettim. “Harabîyim, olsun ne çıkar?” deyû hâl-i haraba yalınız başıma kapatılmış olmaktan gocunacağıma yâr uğruna ağyardan yüz çevirmeyi nimet bildim.

Güya “kimi gülistanda gonca gül olur” imiş. “Kimi gonca güle hâr [diken] olur gider” imiş… Bense, ne gonca gül oldum, ne de gonca güle hâr; hâmuşanda bülbüllere yalnız bir hâdim olmayı seçtim.

Oldum ama olduğumdan memnun kalmadım. Buldum ama bulduğumu kâfi görmedim. Zamanı gelip ölünce, bildim ki aramak, araya araya daireler çizmek imiş asıl kemâl. Ben de çaresiz “arayanlar” arasında saklanmak suretiyle “olup-olmamayı”, “bulup-bulmamayı” bir diğerine müsâvi addettim.