Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Emin Işık’

Tende can oldukça sadık bendeyim Kuran’a ben
Zerre-i râh-ı rasûl oldum da erdim şâna ben
Çıksa eger hakkımda bundan başka söz nakleden
Bil ki bizarem o sözden ve o söyleyenden ben
vuslat
– Ay siz ne güzel dönüyorsunuz öyle düşmeden
– Eh vücud ülkesinde de eczayı tevhid eylemek lazım; bizim başımızla kalıbımız bir dönüyor.
– Sadece başı döndürürsek düşeriz yani…
– Hem asıl soru nasıl değil niçin olmalı!

– Bil ki Mevlevîler dönek değildir, ikrarlarında sabit kademdirler,olsa olsa semâ’ ederler

Görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
Döner döner bakarım kûy-ı yare ah ederim

– Ama biz her 17 Aralık’da gelip Konya’ya pek bir zevkleniriz.

– Aaah efendim, vaktiyle takvimler 5 Cemaziyelahir’i gösterdiğinde 3 kıtada 174 mevlevihane’de Hz. Piri Destgiri münir efendimiz’in (ruhaniyetine selam olsun) aziz hatırası şeb-i arûs ile yâd edilir, mukabele-i şerif tertip edilirdi, şimdilerde Konya’ya hapsolundu… Düşünce ufkumuzu, idrak sınırlarımızı alemlere yaymışız, Konya’ya nasıl sığdıralım efendim, Hazretimin, Rabbülalemin’in kulu, Rahmeten lil alemin’in ümmetinden olduğunu unuttuk…

– Ah cânım Mevlana’yı pek severiz, pek hoşgörülü ne güzel…

– Olmaz öyle ben sana hayran, sen cama tırman; O da seni sevsin de delilin olsun istersen: bir sözünü bil, mucibince amel eyle yoksa bu nasıl sevmek, lâfla mı? Hangi adımını onlara uydurdun, hangi hâlini onlara benzettin de “seviyorum” diyorsun?

Ne senden ruku’ ne benden kıyam.
Selamün aleyküm aleyküm selam.

Âgâh olun erenler, Hz. Mevlânâ (ruhaniyetine selâm olsun) deryâsı ne “hümanizm” fincanına ne Konya toprağına sığar!

Allah’ım! Cennet karşılığında, müminlerin canlarını, mallarını satın aldığın gibi, kereminle, bizim su küpümüzü, testimizi de kabul buyur. Şu beş duygudan meydana gelen, şu beş musluklu beden testisini; içindeki suyu, her çeşit kirlilikten, pislikten sen koru, sen temiz tut…Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver… [Hz Pir-i Destgir-i Münir (ks) ]

Reklamlar

Read Full Post »

Cömertliğin, vermeye aşık olmasaydı can ne diye aşık olacaktı duaya… [Hz. Pir-i Destgir-i Münîr]

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

İnanmadığını söyleyen insanların bile çaresiz kaldıklarında duâya sarıldıklarına, içi boşaltılmış olsa da duâ kelimesinin lisânımızda önemli bir yer tuttuğuna, herkesin birbirine sık sık “Bana duâ et!” dediğine şâhid oluyoruz. Duâ etme isteği fıtrî midir?
İnanmayan insan yoktur. İnsanlar muhakkak bir şeylere inanıyorlar. İnanmıyorum dedikleri şeyler de aslında bir inançtır. Dînin kendisine imân diye teklif ettiği şeylere inanmıyor ama dinsizliğin birtakım formüllerine yahut da sloganlarına inanıyor. Zaten bu sloganlara inanmasa dîndâr olur. Meselâ; “Tanrı yoktur.” diyor. Olmayan şeyin ismi olur mu? Yani evvelâ varlığını kabul ediyor sonra reddediyor. Sen Tanrıya inanmamak konusunda tercih yapıyorsun, öteki de varlığına ve birliğine inanma kanaati taşıyor ve O’na inanıyor. Bu bakımdan bütün inançlardan, her türlü inançtan soyutlanmış nötr bir insan yoktur. Demek ki dinsizlik de imânsızlık da bir dîn gibidir. “İnanmıyorum.” diyen insana siz “Allah sizi kahretsin!” dediğinizde canı sıkılır. Bu bir bedduâdır. “Allah sana bütün iyilikleri ihsan eylesin, ne murâdın varsa versin.” gibi iltifatlarla, duâlarla dolu birtakım sözler söylediğiniz zaman o inanmayan kişi bundan memnun olur.

kazasker_dua

Safer Efendi (kuddise sırruhu’l-âlî) hazretlerinden naklen: Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Rızâeddîn Yaşar Efendiyyü’l-Cerrâhî’yi Üsküdar’da vükelâdan bir zâtın konağına mevlid cemiyetine dâvet edilmiştir. Kalabalık ve seçkin bir cemâat huzûrunda okunan mevlîd-i şerîften sonra hane sâhibi bir ufak çocuk getirerek “Efendi hazretleri çocuğumuz hasta, lütfen okur musunuz?” diye ricâ eder. Hâzırûnun içinde bulunan devrin Sıhhiye Nâzırı Hekim Paşa çocuk okunduktan sonra “Efendi hazretleri, efendi hazretleri! Bu gibi hastalıklar için zamanımızda tabâbet bir çok ilaçlar yapmıştır. Siz mürşitler bu zavallı milleti irşâd edeceğinize hâlâ okumakla hastalığı geçireceğinizi zannediyorsunuz” diye hakârette bulunur. Efendi hazretleri pür-celâl, Sıhhiye Nâzırı Paşa’ya dönerek “Bre hayvan herif, kalıbına bakılırsa adama benziyorsun, sen ne eşekmişsin” deyince, Sıhhiye Nâzırı Paşa’nın beti benzi uçar. Asabı bozularak titremeye başlar. Şeyh Efendi hazretleri “oğlum size ilacımı içirttim, bakınız bir kötü sözümle nasıl hasta oldunuz, kötü sözlerimin sizi hasta ettiği gibi kâinâtta en güzel söz Allah kelâmıdır, o güzel kelâm de o çocuğu elbette tesir edecektir” buyururlar. Paşa yerinden kalkarak şeyh efendinin elini dizini öper, özür diler ve “siz beni irşâd ettiniz, teşekkür ederim” der.

İnsan zayıf bir canlıdır. En kuvvetli, en sıhhatli zamanında bile bütün ihtiyaçlarım tek başına kendisi yapabilecek durumda değildir. Dolayısıyla ictimâî bir varlıktır, yani sosyal bir canlıdır. İnsanın dört beş sene süren bir çocukluk dönemi vardır. Sonra ikinci bir çocukluk dönemi ve öğrenim çağı, delikanlılık, orta yaş ve ihtiyarlık… Seksen yaşında felçli bir insan düşünün. Bu insanın Allah’tan başka sığınacağı, güç kuvvet kazanacağı hiçbir şey yoktur. Annesini, babasını, ablasını, bacısını tüm akrabalarım kaybetmiş, tek başına kalmış felçli hastalar vardır. Bunlar tek başlarına suyunu bile içemezler. Böyle bir canlının Yaradana ihtiyacı, duâya ihtiyacı vardır.

İnsan hem doğduğunda hem de ihtiyarladığında daha âciz ve yardıma muhtaç. Duâ ederken Yaradan karşısındaki konumumuz biraz da böyle mi olmalı?
Bu hususta büyükler şöyle diyorlar: Eğer Allah’a duâ edecekseniz duâyı fakr-ı mutlak ve acz-i mutlak halinde yapın. Fakr-ı mutlak, Allah’a olan ihtiyacımızın sonsuzluğudur. Acz-i mutlak, bizim gücümüzün yokluğudur. “Ya Rabbi! Benim kul olarak Sana hakkıyla ibâdet edecek gücüm yoktur. Ben bir hiçim.” Burada Yaradan’a karşı yaratılanın durumu söz konusudur. Eğer duâ bizim Yaradan’a olan borcumuz ise biz O’ndan isteyeceğiz. Varlığımız O’na bağlı olduğuna göre ihtiyaçlarımızın sağlanması da O’na bağlıdır. Tabiî O ekmeğimizi, sütümüzü elimize verecek değildir. Allah sebepler halkeder. Dünyaya gelmemiz için anne baba sebeptir. Başkalarının bize yardımı bir sebeptir. Allah başkalarının kalbine şefkât, merhamet düşürür, iyilik duygusunu düşürür; o iyilik duygusuyla kişi ihtiyaç sahiplerine Allah’ın lûtfu sayesinde yardım eder.

Vaktiyle Tesbihçi Asım Baba’dan dinlemiştik: “Hz. Numan Hacı Bayram-ı Veli Sultan(ks) türbesi etrafını mekan tutan muczuplardan Ali Baba, kapının kenarına oturmuş, önünde cebinden çıkardığı mendili bir tarafta, kendisi mendile sırtını dönmüş elini kaldırmış niyaz halinde, biraz yaklaştık “Ver de ki, versin, ver de ki versin…” makamında nimetin sahibine yalvarıyor…”

“Min külli şeyin sebebâ.” “Ya Rabbi! Bizim doğru yolda olmamız, ihtiyaçlarımızın karşılanması için bize hayırlı sebepler ihsan eyle.” diye duâ ederiz. “Yâ Müsebbibe’l-esbâb, ey sebepleri yaratan, ilk sebep! Bize hayırlı, uğurlu sebeplerle ihtiyaçlarımızı karşılamayı ihsan eyle!” deriz. “Yâ Mukallibe’l-kulûb, ey kalplere hükmeden Allah! Bizim kalbimizi imânda sabit kıl ve birbirimize olan muhabbetimizi, sevgimizi artır ki birbirimize yardım edebilelim.” Sevenler birbirlerine yardım edebilirler. Sevginin olmadığı yerde her şey birbirine düşmandır. “İnnemâ’l-mü’minûne ihvatün” âyeti boşuna gönderilmiş değildir. “Ey mü’minler! Siz birbirinizin kardeşisiniz. Kardeşlerin birbirini sevdiği gibi birbirinizi sevmeniz lâzımdır.” deniyor. Allah da bütün sevgilerin başına koyulmalıdır. Çünkü yaratan, yaşatan; besleyen, büyüten O’dur.

Amipten, karıncadan, file kadar hepsi Allah’ın yarattığı rızıkla besleniyorlar. Biz de koyunu, keçiyi keserek onlardan besleniyor, protein alıyoruz yahut ağaçların verdiği meyveler, ekinlerin verdiği tohumlar… Hepsi Allah’ın verdiği nimetlerdir. Bakıldığında biz Allah’ın lûtfu ve keremiyle yaşıyoruz. Her nimet şükrü gerektirir. “Aldığımız her nefeste iki tane şükür borcumuz vardır.” diyor Sadî. Onun için kâinâta, her şey bizimdir, her şey bize yardım etmelidir diye bakmamak gerekiyor.

minfadli_ozcay

Hz. Süleymân’a verilene bakılmalıdır. Bütün dünya nimetleri emrine âmâde kılınmıştır. Hatta rüzgâr bile. Bütün bunlara rağmen “Hazâ min fadlı Rabbî” demiştir. “Ya Rabbi! Bütün bu verilen nimet, devlet, servet, sultanlık, peygamberlik her şey Senin fazladan ihsanındır, keremindir.” “Ey Allah’ım! Ben de senin ihsanının, lûtfunun eseriyim. Beni ayakta tutan her şey de Senin verdiğin nimetlerdir.” Bunlar için şükretmek gerek. İslâm’ı kısa yoldan yahut da dindarlığı kısa yoldan tarif edecek olursak üç şey söylenir.

1-Fikir (geniş düşünce, tefekkür), 2-Zikir (Allah’ı zikretmek), 3-Şükür.

Şükürle tamam olur. Bütün dünyanın nimeti emrine verilse dahi Allah’a göre senin durumun sıfırdır. İster üç olsun ister milyarlar, trilyonlar, sayıyı sonsuza böldüğünüz zaman sonuç sıfır çıkar. Allah sonsuzdur. Biz mahdûd bir dünyada yaşıyoruz. Yani bizim her şeyimiz sınırlıdır. Gücümüz, ömrümüz, bilgimiz… Kaç kap kuru fasülye yiyebilirsin? Bir porsiyon yiyebilirsin, çok açsan bir porsiyon daha isteyebilirsin. Çok güzelmiş dersin üç porsiyon yiyebilirsin. Otuz porsiyon yiyemezsin. O fasulye senin midenden daha fazladır.

Her şeyimiz sınırlıdır. Midemiz, beynimiz, aklımız, ilmimiz, tecrübelerimiz, hayatımız, ömrümüz… Halbuki Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bütün imkânlar esmâıyla, gücüyle, ilmiyle, rahmetiyle, merhametiyle… Yani her yönüyle sonsuz bir kuvvet, kudretle karşı karşıyasın. O zaman sadece biz değil, bütün dünyayı, kâinâtı koysan O’na göre durumu sıfırdır. Öyleyse Hz. Ali (r.a.)’nin dediği doğrudur. Efendimiz (s.a.s.); “Hiçbir şey yokken Allah vardı, her şeyi Allah yarattı.” buyurdu. Efendimiz (s.a.s.) bunu buyurduğunda Hz. Ali (r.a.) o mecliste yoktu. “Ya Ali! Efendimiz bugün böyle buyurdu.” dediler. Hz. Ali (r.a.) de “El-ân kemâ kân – Şimdi de öyle.” dedi, öyleyse insan aczini, değerinin sıfır olduğunu bilmelidir. Eğer Allah’a duâ edeceksek karşısına geçtiğimiz anda biz sıfırız. İşte Buda’nın anlatmak istediği ‘nirvana’ budur. Yaradan karşısında kulun kendisinin sıfır olduğunu bilmesine acz-i mutlak, fakr-i mutlak diyoruz. Burası nasıl duâ edeceğimize aittir. Allah’tan istediğimiz zaman diyor ki; “Fakr-ı mutlak elbisesine bürünüp de Allah’ın karşısına geçin.” Çünkü Cenâb-ı Allah zenginlere zekâtı emrederken; ‘İnnemâ’s-sadâkatü lilfukarâi ve’l-mesâkinı diyor. (Tevbe:60) Fakirleri zekât verilecek sekiz sınıfın en başına alın, diyor. Sen de fakir olarak Allah’ın karşısına çıkarsan Allah’ın mânevi nimetlerinden, lûtfundan istifade etme hakkını elde edersin ve birinci sıraya geçersin.

Fakr-ı mutlak yüreğinde olacak ve “Ya Rabbi! Sana karşı sıfırım, hiçim! Hiç olarak huzuruna geldim, fakirim. Ben senden lütuf, merhamet, afv istiyorum.” şeklinde duâ edeceksin. Böylece Allah’tan gelecek mağfirete, rahmete, inâyete, nimete ilk nâil olacak sen olursun. Fakirler, sekiz smıfm en başında zikredilmiştir. Anladığımız zaman bu çok önemli bir noktadır. Bu, Kur’ân’ın gösterdiği yoldur, Kur’ân’ın ifadesinden ehlullahın çıkardığı mânâdır.

Atâullah el-İskenderî ve Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) fakr-ı mutlakı böyle anlatıyor. Hz. Mevlânâ da böyle anlatıyor Mesnevî-i Şerifte. Biraz da, biz anlayalım diye uzun uzun anlatıyorlar. Allah ‘ ulu’l-elbâb’ diyor. “înnefî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb- Bütün bunlar üstün akıllılar için ibret alınacak şeylerdir” Yani aptallar bundan mânâ çıkaramaz.

Efendimiz (s.a.s.) Taif’e girince kendisini taşa tutmuşlardı, hatta Mekkeliler ile aralarına kan dâvası girmesinden korktukları için çocuklara, taşlan Efendimiz’in bacaklarına atmalarını tenbih etmişlerdi. Neticede Efendimiz (s.a.s.), bacaklarından kan sızarak çıktı Taif dışına. Orada Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki; “Yâ Muhammed! Allah’tan emir aldım, ne istersen onu yapacağım. İstersen şu dağları başlarına geçirip helâk edeyim hepsini!” Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ellerini açtı ve şöyle duâ etti: Ya Rabbi! Kavmim peygamber olduğumu bilmiyorlar, onları affet. Belki soylarından dînine hizmet edecek nesiller gelecektir”

Hz. Mevlânâ şöyle diyor: Sen zannediyor musun ki bu duâ sadece Taif’te kendisine işkence yapanlara ait kılınmıştır. Peygamber (s.a.s.)’in bu duâsı, kıyamete kadar gelecek bütün ümmet-i Muhammed için geçerlidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Taif’te kendisini taşlayan müşrikler için böyle diyorsa günahkâr da olsalar ümmet-i Muhammed olan insanları nasıl terk eder? Bu duâ ta kıyamete kadar bütün ümmet için geçerlidir. “Câhiliyye dönemi insanları mı daha azgındı yoksa 21. asrın insanları mı?” diye düşünebilirsiniz. Eğer câhiliyet ise aynı câhiliyet fazlasıyla devam ediyor. Zulümse, haksızlıksa aynısı kat be kat var. Taifliler için geçerli olan bu duâ, bu çağ için daha geçerlidir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm, ezelî ve ebedî, dünya durdukça hükmü bâkî kalacak olan bir kitaptır, kelâm-ı kadîmdir. Başka kitap gelmeyecektir. Dolayısıyla her devir, Peygamber devridir.

Diğer ibâdetler arasında duâ, kişinin üzerindeki tesiri ve kul-Allah ilişkisi bakımından nasıl bir yer ihtiva eder?
Bütün ibâdetler zaten duâdır. Duâ bütün ibâdetlerin başıdır. İlk ibâdet duâdır ve bütün dînlerde vardır. Kulun ihtiyacı bitmez. Bir genç kızın hayali iyi bir yuva kurmaktır. Yuva kurduğunda da ihtiyaçlar bitmez. “Ya Rabbi! Hayırlı bir evlâd ver.” denir. Evlâd verilince bu sefer de onu yetiştirme ile ilgili problemler başlar. Onun nasıl okuyacağı, meslek sahibi olacağı vs. düşünülür. Dolayısıyla insanın dünyayla olan bağlan bir türlü bitmez. Hep ihtiyaç ihtiyaç… Ve yaşadıkça ihtiyaçlarımız artar. İhtiyaçlarımız tedarik edildikçe de problemlerimiz artar. Bütün ihtiyaçlara para yetmiyor. Çünkü arzularımız, isteklerimiz çoktur.

Misal olarak anlatalım. Sakızağacı Şehitliği’ndeydik. Bir ağabeyimiz dedi ki; “Bir de Âşiyan Mezarlığından mezar yeri almak lâzım.” Başka bir ağabeyimiz; “Ya olur mu, bir insan iki defa ölmeyecek kil” dedi. “Olsun!” dedi. “Birisi yazlık, birisi kışlık olur.”

İhtiyaçlar sonsuzdur, imkânlar sınırlıdır. Bitmez tükenmez arzularımız vardır fakat bunları karşılayacak gücümüz yoktur. Ekonomik imkânlarımız da, ömrümüzün imkânları da, zamanımız da hepsini karşılamaya yetmez. O zaman bunların lüzumsuz olanlarından kurtulmak lâzımdır.  Mutlu olmak, lüzumsuz arzuları terk etmektir. Hz. Mevlânâ diyor ki; “İnsan zihnini en çok meşgul eden şey, ulaşılamayacak arzularının beyninde yer etmesidir.” Biz hep olmayacak, başaramayacağımız hayallerin peşindeyiz. En zoru da kalbin, zihnin bu olmayacak hayallerden kurtulmasıdır.

İşte biz şeytanı bunun için taşlamaktayız. O bir sembolik ifâdedir. Evvela büyük şeytanı büyük günahlardan kurtulmak için taşlıyoruz. Sonra ortanca şeytanı, daha sonra da küçük şeytanı küçük günahlardan kurtulmak için taşlıyoruz. Günlük ihtiyaçların en azından sevgisinden kurtulmalıyız ki gönlümüzde Allah sevgisine yer kalabilsin.

Peki bu dünyaperestliğimizle nasıl başa çıkacağız?
Terk edeceğiz. Sigara içenlerin sigarayı terk etmesi gibi. Terziye sipariş vermişsin yeni elbiselerin dikilmesi için. Eskileri ise tutuyorsun. Sana lâzım olmayan, ihtiyacım karşılamayan ve kullanmayacağın ne varsa verip kurtulmalısın. Aynen içindeki duygulara da bunu yapacaksın. Sigarayı terk eder, eski elbiseleri bağışlar gibi. Kaç senedir kalbinde tutuyorsun bir yazlık evin hayalini? Olmayacağını kabul et, olduğu zaman şükredersin. Dünyadan ne kadar çok şey beklersen o kadar mutsuz olursun. Çünkü en yakın kardeşin, güvendiğin adamlar bile isteklerini karşılayamazlar. O bakımdan Allah’a sığınmalıyız, Ondan istemeliyiz. Ne isteyeceksek O’ndan isteyeceğiz. O sebepleri halkeder, ayağına kadar getirir. İmkân doğar sen ona ulaşırsın.

Kavli duâ ve fiili duâ ne demektir? Mü’mine yakışan dua etme şekli ne olmalıdır?
Cebinde para var, bütün ihtiyaçların karşılanmış ve keyfin de yerinde. Kur’ân-ı Kerlm’den pek çok duâ okuyorsun ama akim fikrin başka yerde. Sadece dilin duâ yapıyor. İşte buna dil ucuyla yapılan duâ denir. Bunlar hiç işleme girmez. Dil ucuyla yapılan duâ kulak ucuyla geçilir gider. Hâşâ, Allah’ın kulağı yoktur ama Allah “Ben müminin kalbindeyim.” diyor, öyleyse duâyı yerinden yapmalısın.

Allah’ın iki tane evi vardır. Biri sembolik olarak Ka’be’dir. Allah’ın birliğine inananların kıbleye dönüp ibâdet ettikleri yerdir. Ka’be-i Muazzama denilen mübarek yere, kıbleye dönün yani İslâm ümmetlerinin birliğini sağlamak için keyfinizin istediği tarafa değil, bütün ümmetlerin döndüğü yere dönün. Bütün kuvvetler tek bir tarafa yönelirse o kuvvetler artarak çoğalır. Ama kuvveder yön birliğinden mahrum olursa birbirlerini yok etmeye uğraşırlar. Şimdi Ka’be’nin mânâsı kalmadığı için ümmet-i Muhammed birbirini yok etmeye çalışıyor. Bu bizim, kıblenin mânâsını kaybettiğimizi gösterir.

kabe_merkezinde

Bugün dünyada Müslümanların zulüm altında inim inim inleyişi kıblenin mânâsını kaybedişimizden mi?
Kuvvet katlanarak gider. Meselâ sen iki kiloluk bir kuvveti ikinci bir iki kilo ile aynı istikamete verirsen dört kiloluk bir kuvvet kazanmış olursun. Ama bunu ters tarafa verirsen sıfırlamış olursun. Halat çekme yarışlarında öyledir. Halatın her iki tarafında da sekizer kişi var diyelim. Ortada kuvvet sıfırdır. Çünkü iki taraf da halatı tam zıt yöne doğru çekmektedir. Halbuki bu kişiler aynı tarafa gelip halatı çekseler çam ağacını yerinden sökerler. Kıble de Müslümanlar kuvvet birliği, hedef birliği yapsınlar; ilimde, ibâdette, mâneviyatta yardımlaşsınlar, birlik olsunlar diyedir.

Yani fiziki olarak kıbleye dönmek yetmiyor değil mi?
Fizik kuralları ile mâneviyatın kuralları tıpatıp aynıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor; “Ed-dünya mezraatü’l- âhirah” Bu dünyada ne ekiyorsan orada onu biçeceksin. İyilik ekiyorsan iyilik biçeceksin. Fasülye ektiğinde nohut çıkmaması gibi. Yani fizik kuralları ile öbür dünyanın kuralları aynı şekilde çalışır. Hiç cehennem tohumu ekerek cennet ekini biçen var mıdır? Kötülük ekiyorsan kötülüğün getirdiği yere gideceksin. Bu gayet açıktır, formüller aynıdır. Biz bu dünyada kötülük yapan adamı nasıl ki hapse atıyorsak öbür dünyanın hapishanesi de cehennemdir.

Allah Teâlâ’nın birinci evi Ka’be’dir, buyurmuştunuz, ikinci evi…
Allah’ın ikinci evi, mü’minlerin kalbidir. Kalp ile yapılan duâ kabul olur. Yürekten yapılanı Allah kabul eder. Bir de fiilî duâ, fiilî şükür vardır. “Allah’ın sana verdiği maldan infak ediyorsun yahut Allah’ın verdiği ilimle hizmet ediyorsun. Allah sana güç kuvvet vermiş, sen de hiçbir karşılık beklemeden fakir fukaranın hizmetine koşuyorsun. Meselâ elinde file taşıyan yaşlı bir adam gördüğünde onun elinden o yükü almak, sırf Allah rızası için o yaşlı kimseye yardım etmek bedenen duâ, bedenen şükürdür. Böylece bedenin zekâtını vermiş oluyorsun. Zekât da, sadaka da, bir yere emek harcamak da bir nev’î fiilî duâdır. Şükrün en makbul olanı da fiilî olanıdır. Bir bayramda sen bana bir mendil hediye ediyorsun, ikinci bayramda ben sana bir seccade hediye ediyorum bu, fiilî bir şükür, fiilî bir yardımlaşmadır, amel-i sâlihtir. “İllellezine âmenû ve amilûs sâlihâti” denilerek amelle, fiille Müslümanlık tarif ediliyor. Namaz bir duâdır ama fiilen yapılan bir duâdır. Fiilî duâya en güzel misal de namazın kendisidir. Bir misafir geldiği zaman ayağa kalkmak, ona hürmet etmek, saygı göstermektir. Rükû dediğimiz şey de bir saygı ifadesidir. Peki secdeye kapanmak? O da bir saygı ifadesidir. Sonunda hiç oluyorsun.

Duânın hemen kabul edildiği yerler, zamanlar var mıdır?
Duâ üç yerde kabul olur deniyor: Birincisi; namazda iken secdede, sondur çünkü artık ondan sonrası yoktur. Hürmetin, Allah’a olan saygının son rüknü secdedir. Secdede de fiilen sıfırlanıyorsun, yerle bir oluyorsun. İkincisi; oruçta, iftara yakın saatlerde, ki orucun son rüknü de iftardan yarım saat öncedir. O, duâ saatidir. Üçüncüsü; hacda ihramda iken yani bütün dünya elbiselerinden soyunduğunda; “Geldiğim yerde bütün dünya elbiselerini çıkardım, Senin ihramına, Senin mahremiyetine girdim.” demiş oluyorsun. Mekke’de şehvet, hased, kıskançlık, öfke yoktur. Orada kızamazsın, kavga edemezsin. Orası ibâdet yeridir, dalaşma yeri değildir. Nasıl ki bir baba yemek sofrasmda çocuklarının birbiriyle kavga etmesini istemezse, bundan rahatsız olursa Allah da hacda bunlardan rahatsız oluyor. “Fe lâ refese ve lâ fusûka ve lâ cidâle fxl-hacc” buyuruyor Allah Teâlâ. İşte bu üç yerdeki fiil seni hiçliğe mahkum ediyor. Bir de bunu yüreğinde hissedersen bundan daha âlâsı olmaz.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde yer alan duâlar bize neler söylüyor?
Kur’ân-ı Kerîm’de ne varsa hepsi Müslümanlar içindir. Yani Hz. İbrahim’in duâsı, Hz. Yûnus’un, Hz. Âdem’in, Hz. İsâ’nın ve diğer peygamberlerin yaptıkları duâlar olarak aşağı yukarı Kur’ân-ı Kerîm’de yüzden fazla duâ, dilek vardır. Bunların hemen hepsi peygamberlere ait duâlardır. Hadîs-i şeriflerde bizzat Peygamber Efendimiz’in yaptığı duâlar vardır. Bunlar bize kopya verilmiştir. Yani siz de İbrahim (a.s.) gibi, Yûnus (a.s.) gibi duâ edin. Yunus (a.s.) balığın karnındayken; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn. – Ey kendinden başka ilah olmayan! Seni teşbih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum.” Balığın karnında insanlardan veya dünya varlıklarından kimin ona yardım etmeye gücü yeter? Hz. Mevlânâ diyor ki; “îşte bu dünya balıktır. Biz de onun karnındaki Yûnus gibiyiz.” Stres dediğimiz şey dünyanın, ihtiyaçların üzerimize çökmesidir. “Allah’ım, beni bu dünya âfetlerinden, sıkıntısından, stresinden koru, hâlâs et!” diye duâ edelim. O dünya ile ilgili arzuları, istekleri terk etmedikçe dünya stresi seni terk etmez. Biraz önce anlattığımız şekilde içini evvela o isteklerden koruyacaksın. Kurtulayım derken acaba dil ile mi istiyorsun yoksa gerçekten mi istiyorsun. Gemiyi kurtarmak istiyorsan fazla yükleri atacaksın.

Bugün herkes ekonomik ve sosyal şartları ne olursa olsun aynı şeylere sahip olmak istiyor…
Dünya o kadar cazip hale getirilmiş ve ihtiyaçlar o kadar arttırılmış ki… Bir de bu ihtiyaçlar televizyon gibi başka yollarla sürekli reklam ediliyor. Bütün bunları sana en cazip renklerle, en güzel müziklerle, seslerle sunuyorlar. Hayat zorlaşmıştır ve önümüze çok büyük engeller çıkmıştır. Bütün bunlardan kurtulmak her babayiğidin kârı değildir. Eskiden bunlar yoktu. Biraz adam kendini toparlayınca bu ihtiyaçlardan silkiniyordu. Hele bir de tekkeye gittiği zaman orada mürşid varsa, ona yardım edecek ehil insanlar varsa… “Gel evlâdım, bırak dünyayı, sen şu kuyudan su çek!” deniyordu. İnsanlar, kendilerine verilen iki üç tane görevle mutlu oluyorlardı. Bugün medeniyet bizi esir almıştır. Hayat dediğimiz şey üzerimize düşman gibi yükleniyor. İnsan bugünkü ihtiyaçların altında eziliyor. Aslında biz zavallı insanlarız. Çok kötü şartlarda yaşıyoruz ve çok ihtiyaçlar var. Meselâ cep telefonu çok büyük kolaylık, hatta çoğu yerde onun için büyük nimet diyoruz. Televizyon ile bütün dünyadan haberdâr oluyoruz. Haberdâr oluşumuz bize ne veriyor? Bunun bir hesabını yapmalıdır. Amerika’da sel olmuş, 150 kişi ölmüş. Güney İngiltere’yi fırtına vurmuş vs. Bunların sana üzüntüden başka verdiği nedir? Yani bunlar senin durumunu değiştiriyor mu? Yok. Ama televizyon sürekli satıyor.

Kanıksadığımız için artık yeterince üzülemiyoruz bile…
Bu medeniyet ihtiyaçlarımızı çoğaltıyor, ruhumuzu törpülüyor, acılarımızı değiştiriyor, bizi başkalaştırıyor. Aslında bununla savaşmamız lâzım. Bu düzenle savaşmamız, buna karşı tedbir almamız lâzımdır. Bu da kendimizi çekmekle ve Allah’a sığınmakla mümkündür. Allah’a sığınacağız, başka çaremiz yoktur. Allah’a sığınmanın, yalvarmanın şartlan eski insanlarınkinden daha fazladır. Eskiler az istiyorlar, çok şükrediyorlardı. Şimdiki insanlar çok istiyorlar, az şükrediyorlar. O zaman da olmuyor.

‘Peygamberler ve velîlerin her hali duadır.’ diyor kıymetli mütefekkirimiz Nurettin Topçu. Peki duânın hal olması ne demektir?
Biz duâyı Allah’a yakınlaşmak için yapıyoruz. Onlar zaten ruhen Allah’a yakınlar. Onların her halleri duâdır derken onu kastediyor. Namaz için Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor ki; “Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet edin” Şayet sen O’nu görmüyorsan Allah’ın seni gördüğünü bil. İşte peygamberler ve ârifler Allah’ın her an kendilerini gördüğü bilinci içinde yaşarlar. Allah bizi her zaman her yerde görüyor. Bunu bildiğimiz zaman her halimiz duâdır. Attığımız adım da, yaptığımız her iş de duâdır. Mesele o imâna, o bilince erebilmektir. Söylendiği zaman anlıyoruz, ama yaşarken unutuyoruz. Meşhurdur; Hazret-i Ömer, bir gece vakti mutad olduğu üzere Medine sokaklarım dolaşırken önünden geçmekte olduğu evde bir ana kızın tartışmasına muttali oldu. Ana, kızma; “Kızım, süte biraz su karıştır!” diyordu. Kız ise; “Anacığım, halife süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” diye karşı çıkıyordu. Ana, kızının sözlerine sert çıkarak; “Kızım, gecenin bu saatinde halife süte su kattığımızı nereden bilecek?” Kız anasının bu sözlerine karşılık şöyle dedi: “Anacığım! Halîfe görmese de Allah görüyor.” Bu kız, daha sonra Emîru’l-mü’minîn’in gelini oluyor.

“Vallâhu basîrun bil ıbâd – Allah kullarını görendir”; “Vallâhu bimâ ta’melûne habîr – Ne yaparsanız haberdârdır.“Vallâhu bimâ ta’melûne basîr – Yaptıklarınızın hepsini görmektedir. Bütün bu âyetler bize bir bilinç kazandırsın diyedir. Kur’ân’a inanıyorsan, beyânlarına, ifadelerine inanıyorsan, Allah’ın sıfatlarına ve kudretlerine de inanacaksın. Allah bizi görüyor. Bitti Her yerde ve her zaman görüyor. Hatta derler ki karanlık gecede kara karıncanın kara kaya üzerinde yürüdüğünü bile görür. Allah için gece, gündüz, karanlık, aydınlık diye bir şey yoktur. “İnnellâhe latîfun habîr – Allah ince işleri görür, bilir; her şeyden haberdârdır. Biz havayı görmüyoruz ama nefes alıp verirken onu hissediyoruz, yaşıyoruz. Allah Teâlâ da hava gibi her yerdedir. Yarattıklarını başıboş bırakmamıştır. Bu bilinçle yaşadığm zaman her halin ister istemez duâ olur.

Tarikat geleneğinde virdler nasıl tertip edilmiştir, isteyen herkes vird okuyabilir mi?
Evrâd, Esmâü’l-Hüsnâ’dır. Cenâb-ı Hakkın Kur’ân-ı Kerîmdeki bütün isimlerini zikrediyoruz, söylüyoruz. Cenâb-ı Hakk; “Vezkurullâhe zikran kesîran – Allah’ı çok zikredin.” buyuruyor, ister Allah diye duâ edin, ister Rahman diye duâ edin; hangi güzel ismiyle Allah’ı anarsanız o duâdır, Allah’ı zikirdir. Kur’ân bize bu yolu açmıştır. Biz Allah’ın bütün isimlerini birlikte zikrediyoruz. Bu isimler Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiştir; Latif, Habîr, Alîm, Hakîm, Azîz, Gafur, Settâr’dır. Evradda isimleri kompozisyon halinde bir araya getirmişlerdir. Sevgiliyi bütün güzellikleri ile vasfediyorsan, her şeyi yaratan Allah’ı neden bütün güzel isimleri ile anmanın bir mahzuru olsun? Allah’ı hangi ismi ile anarsan güzeldir, bütün isimleri ile anarsan daha güzeldir.

Tarikat düşmanlığı yapıyorlar şimdi. Tarikat ehlinin yaptığı farklı bir şey yoktur. Belki senden biraz daha fazla namaz kılıyor, duâ ediyorlar. Sen de onlara duâ et. Ama tarikatı kullanıp da yanlış yapanlar vardır. Fakat onlardan bize ne! Biz doğrunun müdafaasını yapıyoruz. Birisi “Mehdiyim” diyor. Toplamış başına câhil adamları, dünya saltanatı kurmuşlar. Sen onun yanlışını neden Hz. Mevlânâ’ya, Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’ne fatura ediyorsun. O bu işin hakikîsidir, öteki de istismarcısıdır. Zaten altının sahtesi olur, tenekenin olmaz ki! Hz. Mevlânâ buyuruyor ki; “Ehlullah size fazla bir şey söylemez.” Bir adam sırlardan çok parlak konuşuyorsa o adam sahtekârdır. Evrâd-ı Mevleviyye ile evrâd-ı Nakşbendiyye birbirinden farklı değildir. Sadece miktarlarda ve tertip sırasında birtakım değişiklikler vardır. En ağır evrâd da hakîkî Bektaşîliktedir. Çok büyük tesbihâtları vardır. Melamîlikte de vardır. Nakşîsi, Kâdirîsi, Halvetisi aynıdır. Kılık kıyafet, destar sarmak, tac giymek, şekil önemli değildir. Evrâd, zikir müşterektir. Mevleviyye’de her gün sabah namazından sonra okunacak duâlar vardır. Çekilecek tesbih vardır. Meselâ 166 tane Allah lafzı verilir. O sürekli artar. 266 olur, 1066 olur. İstediğin kadar Allah diyebilirsin fakat bu, ilaç almak gibidir, doktor tavsiyesi ile alırsan daha fazla faydasını görürsün. Kendi bildiğin gibi ilaç alırsan bazen yan tesirleri ile çarpılırsın. Başın ağrıdığında ağrı kesici alıyorsun. Bunun için doktora gitmiyorsun. Ama ciddi bir şey olduğu zaman gidip doktora görünüyorsun. O bakımdan evrâd ilaç almak gibidir. Bir bilene danışacaksın.

Mürşid, doktor ise çekilecek ya da okunacak miktarı hastasının durumuna, hastalık derecesine göre mi belirler?
Sen lisede, üniversitede okuyan bir çocuğa “Günde on bin kelime-i tevhîd çekeceksin.” dersen o çocuk dersi bırakıp teşbihi çekmeye koyulur. Ona vereceğin günlük miktar çekebileceği kadardır. Adamına göre, ihtiyaca göre vereceksin. Meselâ süt emen çocuğa bir somun ekmeği yedirebilir misin? Çok çok bir lokma ya da bir bisküvi verirsin. Gerçek mürşid bunları bilir. Adama hangi evrâdı vereceğini bilir. Bakar ki müsrif, elinde avucunda bir şey bırakmıyor, çok para harcamayı seviyorsa ona tutumlu olmayı tavsiye eder. Cimri adama da tutumlu olmayı tavsiye ederse bu adam ne olacaktır? Kendisi için bile para harcayamaz hale gelecektir. Onu para harcamaya teşvik edeceksin. “Allah sana vermiş sen de vereceksin.” diyeceksin.

Pek değerli vaktinize kıydık, affola…

… Çok döndün dolaştın, yeter artık; duaya başla; bundan böyle âmin sözüyle kulağını beze. Hele sustum ben; sen selâmımı götür, saygılarımı söyle… Elinde duadan başka bir şey olmayan ne yapabilir ki?  [Hz. Pir-i Destgir-i Münîr]

Read Full Post »

Aşk yolunun kutlu yolcusuna,
Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime! [Fecr, 27-30]

Aşkın yolcu!

Aşık mısın? Sevgiliyi taklid ederek aşkını kuvvetlendir. Ta ki senin kemendin Allah’ın rızasını avlasın da kurtul!

Ey gönül bir derde düş kim anda derman gizlidir
Gel eriş bir katreye kim anda umman gizlidir
Terk edip canı cihanı gey feragat cübbesin
Bu feragat cübbesinde sırr-ı sultan gizlidir

218-gul

Hz. Pir Mevlana “Arifler yol alırlar cahiller yolun başında beklerle ta ki birisi gelsinde kendisini götürsün” buyuruyor ya bundan sonraki satırlar, yolun başında seyre dalmış hasta bir adamın ariflerin izlerine dair sayıklamalarından ibarettir.

“Bu hasta adam nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor? Bu murdar adam, kendi canının derdine niye düşmüyor? Bizzat kendi içindeki ölmüş canını bırakmış da Dışarıdaki ölüyü diriltmeye kafayı takmış!..” [Mesnevi, II. 150-151150-1]


Hastalıktan iz bırakmayacak, misilsiz bir şifâ umanlar 218.mestmp3 olan nutk-u şeriften yudumlasınlar, iyi gelecektir, hayra vesile olacaktır…

Huzura varmak için bende takat yok deme
Büyüklerle iş görmek zor değildir gam yeme

Hitabından cesaret bulup çıktık yola Aziz Dedem, ser-levha olan ayet-i kerime ve emsallerini nasıl okumalıyız?

Bir de Sure-i Beyyine’nin 8. Ayeti var: “Allâh onlardan râzıdır, onlar da Allâh’dan râzıdır.”

Birinci kısmın ne anlattığı aşikar: İnananlar Hak Teala’nın iradesi doğrultusunda iman ve amel etmiş, böylece O’nun rızasına nâil olmuşlardır. Peki ya devamını nasıl anlamalı? Kulun Allah-u Telala’dan razı olması ne demektir? Nasıl mümkün olur?

Aslında dahası da var. Habibi Kibriya Efendimiz’in (sav) ezandan sonra okunması tavsiye buyurduğu bir dua vardır: “Rab olarak Allah’tan, Resûl olarak Muhammed’den (sav), din olarak İslam’dan razı oldum…” Bu duayı günün mutat zamanlarında tekrar eden canlar öncelikle kendisine bir hatırlatmada bulunmuş olur: Ben Rab olarak Allah Teala’dan razı oldum. O’nun beni yarattığı fıtrattan, cinsiyetten, hilkat özelliklerinden, tarih ve coğrafyadan, bana verdiği yetenekten, kainata hakim kıldığı kozmik yasalardan razı oldum. Beni muhatap ve mükellef kıldığı bütün hükümleri gönül hoşnutluğuyla, kemal-i teslimiyet ve rıza ile kabul ettim. Peygamber olarak Hz. Muhamemd’den(sav) razı oldum. Biricik rehberim olarak bana çizdiği yol haritasından, bir “insan” ve “peygamber” olarak her türlü tasarrufunu mübarek ve hidayet kaynağı, kendisini de canımdan aziz bildim. Hak Teala’nın bana çizdiği sınırlardan ibaret olan, beni izzet sahibi ve zilletten beri kılan İslam’ı din olarak kabul ettim. Bu dinin emir ve yasaklarına yüksünmeden, şikayet etmeden, sızlanmadan tam bir teslimiyetle boyun eğdim.

“…Zaten bizim yolumuz kullara Allah’ı tanıtıp Allah’ı sevdirmek, onların gönlünde Allah sevgisi, Allah aşkı, muhabbetullah meydana getirmek; bir taraftan da Allah’a kulları sevdirmek, yâni kulları Allah indinde razı olunan kullar haline getirmek yoludur. insanın içinde, kalbinde Allah’a doğru bir sevgi, bir şevk, bir aşk uyandırma, bir istek uyandırmaktır maksadımız… O isteği uyandırdın mı, canlar kendiliğinden o tarafa doğru koşacaktır.” [Pir-i Sâni Eşrefoğlu Rumi (ks)]

Hülasa “Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken” kıvamına gelmek midir?

Eyvallah lakin biz gül ve diken meselesine takıldık şimdi. Cemalin ve celâlin zuhuru hayatın her safhası ve her alanı için geçerli. Hz. Niyazi’nin buyurduğu gibi:
Cemâli zâhir olsa, tiz celâli yakalar ânı
Bu âlemde gül açılsa yanında hâr olur peydâ

Güllerin ve dikenlerin arasında ölüp gideceğiz işte…

Yavaş ol erenler, biz bu aleme ölmeye değil olmaya geldik hem ölmekten korkmayın ham kalmaktan korkun, ölmekten korkmayın hangi meyva oldu da dalında kaldı; mutlaka yere düşer..

Peki bizi pişiren nedir? hamlıktan nasıl kurtuluruz?

Eğitim ve terbiye ruhları şekillendirir, ama o şeklin karakter huy haline gelmesi için çile çekmek gerektir. Gam, çile ve ızdırâb, nefsânî temâyülleri zaafa uğratan ve neticede insan rûhunu yücelten en büyük müessirdir. Bu yolda Ruhun gıdası aşkt, canlarınki ise açlıktır.

“Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni, Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni!”

Beden bizim ruhumuzu geliştirmek, olgunlaştırmak için saksı vazifesindedir, sen çiçeği sulayacak yerde dışındaki saksıyı boyuyorsun! [Hz. Pir Mevlana]

İnsanoğlu dünyaya çiğ olarak doğar, içindeki ateş onu pişirir. İçinde ateş-i aşk yoksa ham ervah adını alır ve ebediyyen çiğ kalır. Yüreği yanmayanın kendine gelmesi, kendini bulması mümkün değildir. Gelip geçici hevesler insana keyifli anlar yaşatsa da asıl çektiği acılar ona kişilik kazandırır. Fâni olana duyulan heves ile baki olana duyulan aşk kerpiç ve tuğla misalindeki gibidir.

Anlatsanız da dinlesek?

Kerpiç de tuğla da aynı çamurdan yapılır, kerpiç güneşte kurutulur,tuğla ateşte pişirilir. Kerpiç ilk suda ıslanır tekrar çamur olur oysa tuğla denizde düşse de karakterini korur. Ebedi olmak istiyorsan geçici heveslerden geç ebedi olanı sev.

Ey aşk sen bize havadan da sudan da çok lazımsın..

 

Hep birlikte duaya duralım da Vedud olan Allah’tan aşk dileyelim; Allah’ım gönüllerimizi aşkınla doldur, Biz seni sevdiğimiz kadar var sayılırız, ilahi aşkınla var olmak birliğinle bir olmak istiyoruz; nasib eyle, müyesser kıl ne olur..

 

Yâ Rabbî! Bizleri, günleri ilâhî hikmetlerle dolu, gerçek aşk ehlinden kılıp iki cihânın sırlarına âşinâ eyle! Hâlık’tan ötürü mahlukâta karşı kalblerimizi, merhametin, şefkatin, hamiyyetin menbaı eyle! Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyleyiver!

Amin Ya mûin..

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: