20. Mektup

20. MEKTUP*

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmincisidir.

1mursidinmektuplari

Hazine-i Rabbaniye’sinden kullarını sayısız maddî ve mânevî rızıklarıyla merzûk eyleyen, arş-ı rahmanında cevelân eden melâike-i kiramın tesbihat, ta’zimatına mukabelede bulunup cemâlinin zevkini, kullarına ezelden bahşeyleyen, ebedî cemâlini biz fâni kullarına göstereceğini, vad’i sübhâniyesiyle ve kelâm-ı kadîm-i ilâhîyesiyle tasdik ve tebşir eyleyen Celîl ve Cemil, Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Kemâl, Rabbü’l-âlemîn hamd ü senamızı kabul buyursun.

Şefiu’l-usât fi yevmi’l-arasât, sahib-i mirâc, ve rakibu’l-Burak, sâhibü’l- kadîb ve sâhibü’l-miğfer, makam-ı Mahmud tahtının şâhı “velâkin Resûlullah” burcunun mâhı, şefaatkânımız, yegâne penâhımız, dü âlemde sultânımız, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’e âlemler adedince salât ve selâm olsun. Âline ve ashâbına ve etba’ına salât ü selâmın nurundan ikram olunsun.

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû.

Derviş İhsan Efendi oğlum, tarîkat, kavl-i Muhammedi’nin yani şeriatın fi’il-i Muhammedi’ye yani hayata tatbik edilmesine denir. Bir kişi tasavvuf terbiyesinden geçtiği halde, tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb ilm-i haliyle meşgul olduğu halde bunlardan hissedar olmaz, ahvâlini değiştirmezse büyük günahlara düçâr olarak can verir. Fi’il-i Muhammedi yani Efendimiz’in ef’âlini tatbikat husûsunda tarîkat yolunun, diğer tatbikattan farkedilmesi gereken husûsları vardır. Bir kerre sûfî her ne iş yaparsa yapsın, muhabbet ve irfan üzre yapar. Kuru kuruya taklidde kalmaz. İbadet ve taatın zahirini muhafaza ettiği gibi, bâtınındaki neş’eyi de kesbeder ve bunu ziyân etmez. Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmesinde “O kimseler ki, dâimî namazdadırlar.” buyurmaktadır. Bir başka âyet-i kerîmede “Namazı muhafaza ediniz…” zikri geçer. Buradan anlaşılıyor ki hem namazı zahirî ve bâtınî şartlarıyla edâ etmek îcab eder, hem de o mânânın kalbde uyandırdığı huşû’ ve huzur halini bir başka zikir haline kadar muhafaza etmek gerekir.

Taklid, Nefs-i Emmâre’nin sıfatlarındandır. Kişiyi hayvan derekesine düşürür. Hayvanat içerisinde maymun, taklid illetinin remzi olarak gösterilmiştir. Zîrâ maymun yaptığı fiili idrak etmez. Aynen gördüğü gibi yapar lâkin o fiilden taklid ettiğinin aldığı zevki alamaz. Hatta maymunun bu mukallid halini görenler eğlenir, soytarı seyreder gibi zevk alırlar. Taklidde kalan kişi, ibadet ve taatta âbidleri, sâlihleri hatta süfîleri taklid eder lâkin işin künhüne(özüne) muttali olamayan bu nev’î kişiler, maymuna şâir insanların gülmesi gibi şeytanları kendilerine güldürürler. Bir cemiyette taklid başladığı zaman o cemiyet muhakkak parçalanır, umum arasında ve diğer cemiyetler beyninde(arasında) rezil ve sefih duruma düşer. Taklidin ilacı tefekkürdür. Tefekkür feylesoflar gibi akıl yürütmek değildir. Tefekkür, kalbdeki doğru hissiyatın aklı îkaz etmesi, aklın da bu îkaz ile kendine lâzım olan ilmi tahsil etmesi, bu ilim tahsil edildikten sonra da akılla kalbin yani Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu hissiyatla hakîkî ilmin birbiriyle nikâhlanmasının neticesidir. Nasıl akıl iki bilinenden bir bilinmeyeni çıkarıyor, hislerin yanıldığı sahalarda devreye girerek o yanlışlığı tashih ediyor(düzeltiyor), işte tefekkür de ma’lûm olandan meçhulü bulmayı, mânâ sahasındaki doğrular vesilesiyle de nâkıslıkları bertaraf etmeyi insana bahşeder. Aklın bilgisi, kalbin buluşu ve muhabbetiyle birleşmezse o ilmî fikir kişiyi bâtıla düşmekten kurtaramaz. Kur’ân-ı Kerîm’de Ebu Cehil aleyhillâne için “fekkera-fikir yürüttü, güya düşündü” mânâsına gelen bir istihza cümlesi vardır. Yani Kur’ân-ı Kerîm’e baktı baktı da kendince ölçtü tarttı. Kendi kıt aklının bozuk terazisinde tarttı. Peki sonra ne oldu? “Bu ancak bir beşer sözüdür.” dedi. Allah Teâlâ, kalbi devreden çıkararak sadece aklıyla düşünmeyi tefekkür zannedenleri Ebu Cehil’in süflî derekesini işaret ederek “Canı çıkasıca, nasıl da fikir yürüttü, ölçtü biçti, yazıklar olsun, helak olasın.” mealindeki tehdidiyle îkaz etmektedir. Akıl tabiî ki lâzımdır. Amma hangi akıl? Şimdi bunu tefekkür ederken şunu düşün güzel evlâdım! îmân kalbîdir. Kalbte o îmân nuru zuhûr ettiğinde hemen bunu muhafaza edip tasdik ederse artık o kalb îmânın mazharıdır.

En büyük ilim Allah’ı bilmek ve îmân etmektir. Tüm ilimler bu ilme hâdimdir. Bu îmâna hizmetçi olmayan ilim, kendisini tahsil etmek isteyenden Cenâb-ı Hakk’a sığınır. Yani ilmin de kendine mahsus bir hüviyeti ve Hak katında ta’yin edilen bir vücûdu vardır. Ol sebebden Allah’ın emrinde kullanılmayan ilim hakkını mahkemede arayan şahıs gibi kâdı-yı mutlak olan Cenâb-ı Hakk’tan adalet ister ve zâlim elinden kurtulmak için müracaat eder. İşte ol sebebden dolayıdır ki kalbsiz ve îmânsız ilim yeryüzünde nerede baş gösterirse güya o ilim sahipleri olduğunu iddia eden kişiler cemiyetin en zâlimleri olarak baş gösterirler. Zîrâ ilmin kendilerinden bîzâr olmasıyla Allah hükmünü tahakkuk ettirmiş ve hakîkî ilmi yani îmânı onlardan almış, bu ellerinden gittikten sonra da cahil insanın yapacağı en feci zulümleri kendi elleriyle yapar hale gelmişlerdir. Şöyle bir tarihe baksana, en büyük zulmü yapanlar kendi devirlerinin sanatında, zenginliğinde en ileri olan kavimlerdir. Ezcümle şunu demek isterim ki: İlim bilmektir amma ilim tahsili bile taklidde kalırsa yani kalb ile izdivaç etmeden hariçte saha bulmak derekesine düşerse zulümden başka bir şey çıkmaz.

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir
… 

Allah Teâlâ da nerede zulüm varsa, oranın çökmesini âdet-i subhaniyesi olarak va’detmiştir. Kâbe’de zulüm olsa Kâbe-i Muazzama çöker. Evde zulüm olsa ocaklar söner, devlet, teb’asına zulmetse muhakkak o devlet parçalanır. Kişi kendi nefsine zulmetse o nefis de parça parça olur. Yani tevhîdden uzaklaşır. Ruh, nefis, kalb bir cümle etrafında birleşemez. Parça parça olan bu nefis bir olan Allah’ın birliğini, Fahr-i âlem Efendimiz’in nurundaki birliği, sırat-ı mustakîm’in vahdet yolunu bulamaz. Bulsa da sadrına şifa olmaz. Zîrâ bu mânâyı cem edecek bir vücûda, bir mânâya sahip değildir. Hüviyetini tescil edecek şahsiyet olmaktan uzaktır. O kişi, davasında samimi olamaz. İbadet taata neş’e gelir gibi olsa da parça parça olduğundan tefekkür edemez. Tefekkür edemeyince de taklidde kalır. Taklidde kalan hangi terbiyeyle kemâle erişebilir? Hangi benliğiyle tasdik makamına erişebilir? Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin çok muhteşem bir sözü vardır, Mesnevî-i Mânevî’de. O büyük Allah velîsi bir beytinde der ki: “Kâfirler maymun iştahlıdır.” Fakir, gençliğimde bunu okuduğumda pek mânâsını anlayamamıştım. Kâfirleri yermek meyânında söylenmiş bir söz zannetmiş idim. Lâkin öyle değilmiş. Hazret-i Pîr bu beyitte kâfirlerin küfründe bile samimi olmadıklarını işaret buyuruyormuş yani “Kâfirler Hakk’a karşı çıkışırlar, devamlı itiraz ederler. Bu çekişmeleri gerçekten bir fikre sahip oldukları için değildir. Taklîden, laf olsun diye, öylece atalarına karşı olmak içindir. Yanlış da olsa bir i’tikadları yoktur. Eğer küfürlerinde samimi olsalardı o küfrün beyhude olduğunu anlarlar ve neticede o küfrün dahî Hakk’a nisbeti olduğunu, Hakk’m müsaadesiyle zuhûr ettiğini farkedip bir şekilde îmân cihetine tâbi olurlardı. Amma öyle olmadı. Zîrâ küfürleri bile samimi değildir.” denilmek isteniyor. Bu muhteşem bir sözdür. Bir kişi samimiyetle puta tapsa, o tapınmanın samimiyetinden edindiği putun hiçliğini ve bu yaptığının beyhude olduğunu eninde sonunda anlar. Peki durum böyleyse Hak Teâlâ’ya samimiyetle, ihlâsla, taklîden değil hakîkaten ve tahkîken ibadet eden bir kişi Hakk’m nice tezahürlerine ve tecellîlerine mazhar olur bir düşünsene! Cenâb-ı Hakk îmân, İslâm ve ihsan mertebelerine işaret ederek bizi tefekküre sevketmiyor mu? Taklîden îmân kişiyi menzile eriştirmez. Tahkîken îmân kişiyi İslâm’a, tahkîkî İslâm kişiyi ihsana, Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyete îsal eder (ulaştırır, vâsıl kılar).

Sâdık kardeşim İhsan Efendi, daha evvelce de arzettiğim gibi tabiî ki yaptığımız birçok fiil taklid ile başlar. Burada arzetmeye gayret ettiğim mânâ, o taklidde kalmamaktır. Şimdi bir çocuğu düşün, oyun oynarken bir sopayı bacaklarının arasına alır, sanki atın sırtındaymış gibi ağzıyla da ses çıkararak koşar oynar. Atın üzerinde gördüğü süvarileri taklid eder. Kendisini güzel bir Arap atının üzerinde dörtnala koşuyormuş gibi hisseder. Bu merakı ve taklidi yetişkin olduğu zaman yapacağı işlere âdetâ bir köprüdür. Şimdi kırk yaşında bir adam düşün, bacağının altına sopayı alsa, beş yaşındaki çocuk gibi dıgıdık dıgıdık diye meydanda koşsa na’parsın? Şaşırıp kalırsın. Hatta daha da ısrar ederse o kişiyi tımarhaneye atıp tedaviye alırlar. Yine çocuğun namaz kılışını düşün; sağına soluna bakar, namaz kılan büyüklerini taklid edip yatıp kalkar. Kırkına ellisine geldiğinde aynı şekilde yaparsa halk arasında onunla istihzâ edilir. Hatta namazla istihzâ ettiği düşünülürse kadı efendi tarafından sopaya çekilir. Aynı şekilde insan devam edegelen ibadet ve taatından zevk-i manevî almıyorsa, seneler geçtiği halde ibadet ve taatın kalbinde uyandırdığı bir neş’e yoksa ve o güzellikleri irfanıyla fehmedemiyorsa burada bir nâkıslık yok mudur? Yani kişi tefekküre vesile olacak ilme sahip değilse bile en azından bu eksikliğin sebebini tefekkür etmek makamında değil midir? Bunu dahî düşünse kişi irfan sahibi olur. Zîrâ “Kişi noksanın bilmek gibi irfan olmaz.” demişler. Bu mânâ çok önemlidir. Zîrâ kişinin taklidden kurtulması ve tefekkür makamına çıkabilmesi için dert sahibi olması lâzımdır. Şöyle bir insanlık sahasına bak, neler îcad edilmiş ve neler keşfedilmiştir. Zîrâat, barınma, yiyecek, içecek ihtiyaçları bu sahadaki îcad ve keşifleri doğurmuştur. İnsan kendisine lâzım olan şeyi farkedince onu bulmak ve elde etmek derdine düşer. Rahatı için yahut ihtiyacını gidermek için o sahada gayret eder, kafa yorar, mesaisini harceder. Mânâ ilmi de böyledir. Kişi mânevî eksikliğini, nâkıslığını hissetmeden, o mânâ derdini çekmeden taklidden kurtulamaz. Izdırabı olmayan, çileyi bilmeyen kişi dermanı ne bilsin! İşte mürşidler insanın rızayı tahsil edebilmesi için lâzım olan aşk halini, derdi artırmak suretiyle ve kişiye acziyetini ve nâkıslığını bildirip onu kemâle koşturmak suretiyle kalbleri uyandırırlar.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, bazı sözleri tekrar ediyorum, farkındayım. Lâkin evvelce yazdığımda o sözlere muhatap olan İhsan Efendi ile şimdi şu satırlara muhatab olan İhsan Efendi aynı değil. Binâenaleyh bazı kelâmın tekrarı îcab ediyor. Her rekâtta Fâtiha’yı tekrar ederiz. Zîrâ secdeden kalkan kişi başka bir benlikle kıyam eder. O buluş ile ve o makamdaki yakınlığı ile Fâtiha’yı tekrar eder. Neyse, şimdi bu kalsın. Amma tefekkür etmek üzre bir yerde kalsın. Hak celle ve âlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde “Elestü bi rabbüküm” buyuruyor. Yani “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Kullarının da cevaben “Belâ” yani “Bilakis(Yâ Rabbi, sen bizim Rabbimizsin.)” diyerek tasdik ettiğini beyân buyuruyor. Cenâb-ı Hakk “Ben sizin Rabbinizim değil mi?” diye sorabilirdi. Amma kelâmında böyle buyurmadı, bu, muhakkak bir sebebe mebnîdir. Müfessirler ve âlim olan zâtlar bu âyetin tefsirinde şu hikmete dikkat çekmişlerdir: Hak Teâlâ “Ben sizin Rabbinizim değil mi?” diye sorsa belki şuursuzca, tefekkür etmeden hatta korkudan, bilmeden tasdik edilebilirdi. Ama suâl menfî soruldu. “Sizin Rabbiniz değil miyim?” suâline muhâtab olan kişide, Hak Teâlâ’yı Rabbi olarak tasdik etmezse kendisini nasıl bir musibetin bulacağını ve Allah’sızlığın nasıl bir helâk olduğunun derdini idrak vardır, bu yüzden o idrakle, şuurlu bir şekilde “Belâ” diye cevap verdi. İşte bu arzettiğim tefsirin az evvel bahsi geçen mevzuları nasıl cem ettiğini farketmişsindir. Yani ruhlar âlemindeyken bile bizler tefekküre, şuurla îmâna sevkedildik. Bu sevkedilişte dahî derde talib olduk. İnsan derdini idrak etmekle dermanı müdrik kılındı. Ol sebebdendir ki, mü’mînler o kimselerdir ki onların derdi Allah’tır ve Allah’tan ayrı kalma korkusu mânâsına gelen takvadır. Bunun karşılığmdaki derman ise Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyet ve cemâlullahtır. İşte tefekkür, kişiye cemâlullah sırlarını, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîyat âyetlerini açan önemli bir miftâhtır. İbadet irfandan ayrı olamaz. Bu irfanın akılda karar kılmasına ve aklı nurlandırmasına tefekkür denir. Böyle bir saat tefekkür etmek, irfandan mahrûm olarak yapılan yetmiş sene ibadetten üstündür.

Derviş İhsan Efendi oğlum, insanların çoğu kalb iklimini ve tefekkürün Hak katındaki değerini bilemezler. Halbuki Cenâb-ı Hakk bizi tefekküre sevkedecek ne çok şey halketmiştir. Bunları saymakla ta’dât edemeyiz. Lâkin küçük bir misal vereceğim. Belki bu küçük misalle büyük mânâlara kardeşlerini sevkedebilirsin. Bazen bir şey düşünürüz. O düşündüğümüz karşımıza çıkıverir. “Akşama şu olsaydı da yeseydim.” dersin, akşam eve gelirsin, bakarsın ki canının çektiği şey sofrada duruyor. Demek ki tefekkür sahasının bir vücûdu var. Hak celle ve âlâ düşüncelerimize de vücûd veriyor. Rahmetinden dolayıdır ki kötü düşüncelerimize günah yazmıyor. Ancak iyi düşündüğümüz şeyleri daha yapmadan sevap olarak meleklerine yazdırıyor. Bu acîb bir şeydir. Demek ki tefekkür, düşünmek, hatırdan bir şeyi geçirmek onun bir âlemde vücûd bulmasına sebebiyet veriyor. Hatta o vücûdiyeti bu âleme dahî intikal ediyor. Bu misali başka bir misalle kuvvetlendirelim. Kişi Kâbe-i Muazzama’da kalbinden gelen kötü bir düşünceyi yahut hatırına gelen bir günahı hemen defetmez de hayalinde onu büyütmeye ve işlemeye devam ederse sanki o günahı işlemiş gibi muamele görüyor. Allah muhafaza eylesin! Bak, demek ki onun bir vücûdu var yani tefekkür küçük bir şey değil. Şimdi bu misalin tersini düşün. Zikrullah ile tenvir olmuş bir kalb, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine şâhid olmuş bir göz, Allah Teâlâ’nm râzı olduğu hislerle dolmuş bir sîne tefekkür etmeye başladığı andan i’tibaren derecesini ancak Cenâb-ı Hakk’m takdir edebileceği çok büyük bir ibadete mazhar oluyor. Aynı, bedenen bu âlemde ibadet etmiş gibi ecir alıyor, Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyet adımlarını atmış oluyor. Hem de bunu yaparken, hariçte bu yaptığı görünmediği için bu ibadetin zâyi olması mümkün olmadığı gibi kulun nefsi bile buradan pay alamıyor. Melekler ve insanlar hatta şeytanlar dahî onun o halinden haberdar olamıyor. Zîrâ Cenâb-ı Hakk husûsî arşının tahtında(altında) halkettiği âlemlerden bir âlem içerisinde bu râzı olunan tefekküre bir vücûd veriyor ve harem-i subhanisinde onu muhafaza ediyor. İşte bu halin beyânı için Fahr-i âlem Efendimiz buyuruyor: “Lâ ibadete kettefekkür, tefekkür gibi ibadet yoktur.” Yani böylesi bir ibadete teşbih edilecek(benzer) ve ortaya konulabilecek, misal teşkil edecek amel yoktur. Böyle olduğundan Hak Teâlâ kendi ilâhî hazinesinden buna bir ücret ta’yin eder. Bu ücretin derecesi amelin cinsinden olup başka ibadetlere verilen ecirlerle ölçülemez.

İhsan Efendi oğlum, sohbet bu derecelere kadar çıkmışken şimdi dönüp de taklide bakabilir misin? Taklidin esamesi bile okunmaz. Şu kadarcık satırdan sonra bile herhangi bir kişinin taklidî hallere artık tenezzül etmeyeceğini düşünürsek zevât-ı kiramm(kerîm olan yüce insanların) bu halde bulunan kişilere tenezzül edebileceğini hiç düşünebilir miyiz? Peki ya Cenâb-ı Hakk taklid ile Nefs-i Emmâre derekesinde olanı tenezzül buyurup hiç muhatab kabul eder mi? Böyle olduğu halde boğazına kadar günaha batmış kişi “Ah ben ne yaptım!” diye inler, “Aman yâ Rabbî!” diyerek Hak katındaki şahsiyetini birazcık tefekkürle aman dilerse o rahmet kapıları ona ardına kadar açılır. Yani kişi değil ibadet ve taatını idrak ile yapmak, günahını dahî günah olduğunu idrak ederek yapsa yine Cenâb-ı Hakk’ın katında makbul sayılacak hale ve amele ulaşır.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk taklidlerimizi tahkîk eylesin. Taklid ile tok gibi görünüp aç olmaktan muhafaza eylesin. Taklide gözümüzü açıp da tefekkürlere gözümüzü yummaktan muhafaza eylesin. Aklımızı, kalbimizi pür-nur eylesin. Kalplerimizdeki ucûbât-ı şeytaniyyeyi, sadırlarımızdaki vesavis-i nefsaniyeyi izâle edip ilhâmât-ı rabbânîye’sini gönüllerimize havale eylesin. Ölmeden evvel nefsini muhasebeye çeken, hesap gününden evvel kendi hesabını görmeye çalışan âkil ve sâlih mü’mînlerden eylesin.

Allahümme elhimni rüşdi ve e’ızni min şerri nefsi

(Yâ Rabbî, Sen bana kâmil îmânın yolunu ilham eyle. Ve beni nefsimin şerrinden, nâkıslığından, nefsime düşerek Seni unutmak belâsından muhafaza et.) Âmin.

Sübhâne rabbike Rabbi’l-izzeti amma yasifûn vesselâmun ale’l mürselîn ve âlihi velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

*Bu mektup, Üsküb’e yolculuk esnasında konaklanılan bir handa kaleme alındı.

21. mektupta görüşmek üzere…

Reklamlar

Küfrân-ı Nimet

Ey mânâ sofrasının misâfiri can,
…Nihâyet o gün (dünyâda faydalandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz. [Tekâsür, 8]

Gül-i gülzâr-ı kelâm-ı kadîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Yâ İlâhi başlayalım İsm-i Bismillâh ile
Bu duaya el açalım İsm-i Bismillâh ile
Sen kabul eyle duamız Besmele hürmetine
Aşkını eyle müyesser yâ İlâhe’l-âlemin

Serlevha olsun deyu nakşettiğimiz ayet-i kerime nâzil olduğunda Zübeyr (r.a) Hz. Peygambere: “Bize hangi nimetler sorulacak: Bütün yiyeceğimiz iki kara şeyden (hurma ve su) ibaret. Kılıçlarımız ise her zaman yanımızda (sürekli tehlike içindeyiz) diye sorunca: “Haberiniz olsun ki ileride, nail olacağınız birçok nimetler olacaktır” buyurmuştun ya: El-hak öyledir nice nimetlere gark olduk da kıymetini bilip şükrünü edadan aciz düştük, senin nimetlerini yiyip sana isyankâr olduk diye affına geldik…

Bilmemki hangi nimetini sayarak başlasak… Daha 14 asır evvelinden, gözünün nuru emanetlerin, Ehl-i Beyt’in ilk nazlı çiçekleri, öpüp kokladığın reyhanları, Fatıma’t-üz Zehrâ’nın körpecik fidanlarına küfranı nimet eyledik, koruyamadık, böyle bir Mâh-ı muharrem-i mâtem’de bahar-ı gülşen-i gâm eyledik…

Gözüm ki kâne boyandı şerâbı neyleyeyim
Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyleyeyim
Ne yâre yaradı cismim ne bana bilmem hiç!
İlâhi ben bu bir avuç turâbı neyleyeyim
[265. Mestmp3]

İşte ahval-i perişanımıza Hazreti Saffet’in bu nutku şerifi pek muvâfık düştü.

Bu dünya hayatı bir rüyaya benzer. Rüyada yersin, içersin, zengin olursun, uyanınca bakarsın ki elde bir şey yok, yine açsın, yine züğürt… Rüyadaki oyun ve eğlencelere pek yaman aldandık el-medet… Ten kafesinden ayrılanlar, el-aman nerdesiniz?

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur
Dinmez gözünün yaşı yanar içi nâr olur

Kanatları henüz teşekkül etmemiş bir kuş yavrusu, uçmaya kalkışacak olsa düşer ve yırtıcı bir kedinin lokması olur… Kanatları teşekkül edince de yükseklere zahmetsizce uçar. Yükselerek uçmayı öğrenen bir kuş, hedefe ulaşamazsa da topraktan kurtulmayı öğrenmiştir ya. Sen de rûhunu bedenden kurtarıp uçmayı öğren. Gördüğün renkler, şekiller, tattığın lezzetler, zevkler sana kalmaz. Bütün gönül darlıkları dünyaya bağlandığın nisbettedir. Bunları düşünüp anladığın gün, gam ve üzüntün kalmayacaktır! [Hz. Pir Mevlana]

Bu vesile ile size ufak bir hikâye, bir hikmet levhası arz edeyim: Bir avcı av peşinde koşar, yorulur ve nihayet avını yakalar. O, ben kovaladım, yakaladım, vurdum der durur. Av da ona sesleniyor: “Be hey şaşkın, ben Rabbimden emir aldım da sana gözüktüm. Yani sen beni avlamadan evvel ben seni avladım; senin evinde namazında niyazında bir kadın var onun canı keklik yani beni istedi. Ben de kendimi ona kurban ediyorum.”

Bir kul istediği şeyi kendi aklınca ister amma Cenab-ı Allah verdi mi kendi azameti nispetinde verir. Kulun çok farz ettiği şey Hakkın nazarında ehemmiyetsizdir. Her şeyi bırak O’na teslim ol!

Bilmem bu haftaki şu kadarcık mektubun neresindedir nasibiniz amma kısmet işte bize sözü bu taraftan yazdıran da o taraftan okutan, ihtiyaç sahibine duyuran da ancak O!

Leyla’yı aşkın senin her kimi Mecnun eder
Firkat oduna yanup her gece bima
̂r olur

Sabah olunca bekçiler sokaklardan çekilirler, Siz azımızı çoğa sayın emi; yüksek müsaadelerinizle…

“Yarın, öbür gün” diye diye şu yankesici nefis, ömürleri aşırır durur. Zavallı insan, senin bütün ömrün ancak bugünkü yaşadığın ömürdür, başka gün degil! Geçip giden dünü de gelmesi şüpheli olan yarını da düşünme! Bugününü iyi kullan, dînî ve insanî vazifelerini bugün yap, yarına bırakma, aklını başına al da hileci nefsin vadesine inanma! Benlikten, varlıktan kemerini çöz, bunlardan kendini kurtar da, hizmet kemerini kuşan, sana yabancı olan nefisten uzaklaş! Göklerdeki, yerlerdeki eserlerde görülen değişmeyi, halden hale girmeyi görmüyor musun? Sen de ibadetle, insanî vazife ile kendini yenile! Bugünün dünkü gününden daha iyi olsun! [Hz. Pir Mevlana]

Rabbimiz bizleri kendisine yaklaştıracak her vesîleyi lâyıkıyla değerlendirebilen, basîret, firâset ve gayret ehli kullarından kılsın. Üzerimizdeki vakt-i şeriflerin değerini bilip israftan uzak bir ömür sürerek, iç ve dış âlemimizde dengeyi tesis edebilmemizi ve lutfettiği zaman nîmetini hayr u hasenâtla tezyîn edebilmemizi cümlemize nasîb eylesin!

Âmîn bi hakkı Bismillahirrahmanirrahim ve bi hakkı ehl-i beyt ve bi hürmeti nuru cemali seyyidil murselin El-fâtiha

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Mah-ı matem olan Muharrem-i Haram,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Oruç ile tevhid eyle Ya Hû!

Ey oruca yol arkadaşı olan cân,
Âşıkların hayatı, beden mutfağı yüzünden kararmıştı.
İşte oruç, o mutfağı aydınlatmak için çıktı geldi…

Aşık olur, kalmaz benim kararım,
Aşkı bulur beni benden ararım,
Aşık görsem kalmaz benim hiç varım . . .


Bambaşka bir sevda ile özleyip hasretle beklediğimiz Ramazan-ı şerif’e yetiştik. Bizi kötü işlere, günahlara teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye öylesine muhtaçtı ki! Nasıl ki yağmur pis şeyleri de arıtmak için gökten yağar ya, işte bizi de her hali kusur ve hatadan ibaret halimize bir rahmet yağmuru olan Ramazan-ı Şerif’e erdirdin ya şükür ya rabbi.

Canın oruca iştiyakı Hakk’ın kulunu kendisine çekişindedir. Bu neşe ile şükrünü ifa mümkün mü bu nimetin.. Nazlı nazlı yalvarmalarla, Mevlaya nazımızın geçtiği iftar ve sahur vakitlerinde dua marifetiyle manasına da erenlerden oluruz inşallah.

Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez. Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır. [Hz. Pir Mevlana]

Oruç maddeden kesilmek değildir aslında maddeden kesilme talimi ile mâsivadan kesilmektir. Malum ya oruç sabır ile temam olur. Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur’ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur. Bu sabır ayının ilk mestmp3‘ünü Nihavend makamında bir Ramazan ilahisini ikram eyleyip girelim gönül kapılarınızdan içeri, yüksek müsaadelerinizle…

Aşk ile Allah diyelim tenden geçelim
Ol Mevlaya varalım aşk ile hû diyelim
Semalara yücelen zikr u tesbih çekelim
Mübarek olsun mü’minlerin Ramazanı

Ey gönül! Oruçlu iken Allah’a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır! Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın! Topraktan, ateşten, sudan, rüzgârdan dikilmiş olan beden hırkasını çıkar, at! Can, aşkın kapısına geldi de; “Beni affet; sen, özürlerin canısın!” diye yalvardı! “Ey aşk!” diye sızlandı. “Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!” Aşk da, gülerek cana dedi ki: “Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın! Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın! Perhize gir de, sana bir şerbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!” Sustum; artık bunu aşk anlatsın! Çünkü onun gözü, canlara can katar!

Madem Resul-u Kibriya Efendimiz her ayın ilk gecesinde uzun uzun dua edermiş biz de Ramazan-ı mağfiret-nişân’ın ilk gecesinde dua etmeye çalışalım:

Teşrifi ile müşerref olduğumuz Ramazan-ı mağfiret nişânın cümlemiz hakkında teyemmünü mübarek, mahza hayr, vesile-i necât kıl ya Rabbi!

Elveda diyen mah-ı nebi olan Şaban-ı Muazzam’ın şikayetinden emin, şefaatine nâil eyle ya Rabbi!

En uzun süreli ve en çok cemaatin iştirak ettiği ibadet olan ORUÇ taki feyzi lezzeti bizlere tattır ya Rabbi! O tevhide bizleri erdiriver ya Rabbi!

ORUÇ ibadeti ile yakaladığımız o tevhidi, hayatımızın bütün safhalarında yaşamaya evvela kendi kendimizle barışık ve tevhid halinde, sonra din kardeşlerimizle tevhid halinde, bütün insanlar ile tevhid halinde, bütün mahlukat ile tevhid halinde ve bu mertebelerden sonra zat-ı uluhiyetinle tevhid halinde olmaya cümlemizi eriştir ya Rabbi!

Her zaman ve mekanda senin kulluğunu unutmadan, seni göz ardı gönül ardı etmeden, bizi görüp bildiğini,muhafaza ettiğini unutturma ya Rabbi! bizi seninle yaşat, seninleyken emanetini teslim al ya Rabbi!

Şu Ramazan-ı şerif’te, Ümmet-i Muhammed’e Tevhid halinden koklat ya Rabbi! Çünkü Tevhide erince bütün problemler hal safhasına girer ya bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyle ya Rabbi! Siyasi sınırlardan, takım tutmaya varıncaya dek birbirimizi sevemiyoruz, cami cemaati bile birbirini sevmiyor, bize birbirimizi sevecek gönül ihsan eyle, Allah’ı zülcelal’ın kulluğunda bizleri bir eyle, Dilde dilberi bir eyle, birliğinin hatırı için ya Rabbi! Tevhidinin hatırı için, bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyleyiver ya Rabbi!

Vakt-i şerif, Cuma, Ramazan-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR

Bir şâir olarak Itrî

Bir şâir olarak Itrî

Büyük Itrî’ye eskiler der:
Bizim öz musikimizin pîri,
O kadar halkı sevkedip yer yer
O şafak vaktinin cihângîri

Bir “Segâh Tekbîr” ile uyanıp “Segâh Salât-ı Ümmiye” ile ürperenler aşkına!… ‘Mâye Cum‘a Salâtı’ ile ‘Dil-keş Hâverân’ olup ‘Gece Salâsı’yla hâmûş olanlar aşkına!… Ve dahi Zât-ı Zülcelâl aşkına! O nûr-ı Nebî aşkına âyîne-i pâkteki temiz çehreler aşkına!…

Türk Musikisinin dahi bestekarı Buhurîzâde Mustafa Itrî Efendi Mevlevî terbiyesiyle yetişmiş olan bu büyük insan, aynı zamanda neyzen, hanende, hattat ve şairdir. Itrî’nin binlerce bestesi gibi Divanı da kayıptır. Günümüze az sayıda beste ve şiiri intikal edebilmiştir. İşte bunlardan biri olan ve yine Itrî tarafından Ağır Dûyek usûlünde Nühüf makamında bir tevşih olarak bestelenen aşağıdaki gazel, Itrî’nin hem şâirlik kudretini hem de eserindeki mânâ zenginliğinin peygamber sevgisiyle nasıl iç içe olduğunu gösteren güzel bir misal teşkil etmektedir:

Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun
Mihr-i âlem-gîrsin başdan ayağa nûrsun

Târik-i gülzâr-ı âlem mâlik-i mülk-i adem
Münkirîne mahz-ı mâtem mü’minîne sûrsun

Sensin ol şâh kim Süleymanlar kapında mûrdur
On sekiz bin âleme hükmetmeğe me’mûrsun

El benim dâmen senin ey rahmeten li’l-âlemin
Şöhretim isyan benim sen afv ile meşhûrsun

Padişah-ı evvelîn ü kıblegâh-ı âhirîn
Evvel ü âhir imâmu’l-enbiya mezkursun

Ya Resûlallah umarım diyesin rûz-ı cezâ
Gerçi cürmüm çoktur ammâ, “Itrî’ya mağfûrsun!

Şiirin bütününde hem Hz. Peygamber’in yüceliği ve sahip olduğu hususlar derin bir anlam örgüsüyle ifade edilmekte, hem de şairin O’na olan sevgi ve hürmeti samimî bir dille ortaya konmaktadır. Itrî’nin musikîsinde de Hz. Peygamber’e duyulan sevgi ve özlemin altın nağmelerle kâinata yayılışı vardır. Kalbimizi açtığımız takdirde, bu feyizden biz de nasipdâr olabilir, biz de tutuşabiliriz.

Gazele dair bir şerh denemesi için tıklayınız

Kim gelir ya huu

Ey kerem sahrasının hemdemi bulunan âşık,
Mum ışığı ile güneşi arayanlardan olma…

seyhiminilleri

Söz, canın kokusudur; sözlerimizi uykunuz varken okumayın. Çünkü ömrü boyunca uyuyanları uyandırmak için yazılmıştır. Tok karnına da okumayın. Çün tok karnına denize girilmez. Bu da bir deniz, hem de aşk denizidir… İsrafil’in nefhası bizdedir. Sûru kalemimizdedir. Bir nefeste sizi öldürüp ikince bir üflemede sizi hakiki maşuka ulaştıracak ve O’nunla beraber ebedi kılacak.Nefha-i sûru her an üflemeye başladık. Kulaklarınızı tıkamayın, çınlasın. İniltimizi, feryadımızı duyun. Aşk ne imiş tadın. Darı tanesi yemeye alışan bülbül ruhunuza saman ikram etmiyoruz. Hz. Pir Mevlana

Buyrun efendim, Uşşak makamında, sofyan usûlünde yürükçe, aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle okuyalım ki yaşla akarak belki uçar zerresi aşkın, ateşle yaşar, yaşla değil yâresi aşkın, yanmaktır efendim biricik çaresi aşkın, işbu aşk ile hu diyelim huuu

Şeyhimin illeri, uzaktır yolları, açılmış gülleri dermeğe kim gelir ya huu
Şeyhimin özünü, severim sözünü, mübarek yüzünü görmeğe kim gelir ya huu
Şeyhimin ilinde, âsâsı elinde, şeyhimin yolunda olmağa kim gelir ya huu
Şeyhimin ilinde, bir kadeh elinde, susamış aşıklar kanmağa kim gelir ya huu
Şeyhimin şem’ine, bu canım pervâne, salâdır aşıklar yanmağa kim gelir ya hu
Ahd ile vefâlar, zevk ile sâfalar, bu yolda cefâlar çekmeğe kim gelir ya hu
Hak için malını, hep vere varını, aşk için arını atmağa kim gelir ya hu
Ah ile gözyaşı, Yunus’un haldaşı, zehr ile şol aşı yemeğe kim gelir ya hu

Durmak maddenin tabiatına aykırıdır, fazlalaşmayan herşey noksanlaşmaya mahkûmdur. Öyle ise Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin de huzur bulasınız erenler.

Hak-i pay-i Mustafa’ya yüz süren mesrur olur,
her ne denlü mücrim ise âkibet mağfur olur

Resulu Kibriya efendimizin hayatını okumak ve öğrenmekte, bütün canlar için, temiz, ibretli, mutlu bir hayatı örnek edinip kendilerini kötü örneklerin etkilerinden kurtarıp dünya ve ahiret mutluluğu, huzuru vardır. İşte o huzur deryasından bir kaç damla ile Zekai Dedemizin mezkur beytince biz dahi Efendimizin makamı âlilerine yüz sürelim:
“Birbirinize karşı kin doğuracak hareketlerde bulunmayın, birbirinize hased (çekememezlik) etmeyin, birbirinize darılıp arka çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla din kardeşi ile küs kalması helal olmaz.”

 … ve bu haftaki yakarışımız da Kutlu Nebi’nin dilinden:

 “Ey Allah’ım, kalbimi nifaktan, amelimi riyâdan ve gözümü hıyânetten arındır. Ey Allah’ım, günahlarımı affet, rızkımı bollaştır, huyumu güzelleştir, verdiğin rızıkla beni kanaatkâr, kazancımı da pak eyle. Nefsimi bana vermediğin bir şeyin peşinde düşürme. Sen benden razı olmadıkça da beni dünyadan alma. Ey Allah’ım, ömrümün sonunu, ömrümün en hayırlı bölümü yap, en son işlerim, amellerimin en hayırlıları, sana ulaştığım gün de en hayırlı günüm olsun…”

Ey dehşete düşenlerin candan yakını, ey yalnızların dostu, ey ümidi kesilenlerin yardımcısı ve ey kederleri gideren, gamları dağıtan Allah’ım, ümid edip de ulaşamadığımız, gönlümüzden geçirip de def edemediğimiz işler için sana sığınırız, yardımını dileriz ki bizleri işlerin dağınıklığından, ilmin faydasızlığından, nefsin tembelliğinden, muhafaza eyle, hakkımızda hükmettiğin şeylere bizleri razı kıl, bi hürmeti Taha ve Yasin, diyelim bu duaya cümlemiz amin, aşk ile huuu

Güzel(i) düşünün, Hoşça kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim