Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Eşrefoğlu Rumi’

KENDİMİZİ TANIYALIM
İkinci Tavır

Bu nefsin var yedi bâbı üçünde hiç de eğlenme
Sakın emmârede, levvâmede hiç durma dinlenme

Nefis mertebelerinden ikincisi “kalb-i tıfliyye”dir. Bu mertebenin nefsi “nefs-i levvâme”, makamı “kalp”, seyri “seyr-i lillah”, zikri ise “Allah”tır. Yaşadığı âlem, dünyada mucib-i şehavât olan “yevm-i berzâhiyye” nefs-i levvâme çocuk cevherindedir. Sâlikin bulunduğu  makamda ilerlemesi için “terk-i âdet” gereklidir.

levvame

Nefs-i emmâre ile kim bulsa hevâ
Zahm-i levvâmeye ol bulmaz devâ

“Kınayıcı nefs”de denilen nefs-i levvâmede kalp, az da olsa kalp nûru ile nûrlanmış ve sahip olduğu bu nur mikdarınca uyanıklık kazanmıştır. Bu mertebede nefis, gafletten bir miktar kurtulduğu için özeleştiri yapabilmekte, kendisini kınayıp günah işlemekten çekinmekte ama tamamen olgunluğa erişemediği için yine de günah işlemeye devam etmektedir. Bu mertebede nefsinin kötü sıfatlarını eleştirmeye başlayan sâlikin Kur’ân’daki emirlere karşı bağlılığı ve salih amelleri artmıştır.

Nefs-i levvâme, dâima Hazret-i izzetten çekinen ve mahzûn olan, kahra sebep olacak amellerinden imtinâ ederek, lutfa lâyık olmaya gayret eden nefistir. Bundan dolayı Hakk Teala kâsem tâcının onun başına koymuş  ve لَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ kendini kınayan nefse andolsun buyurmuştur.

Nefs-i levvâme, kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan, emmâreliği tamamıyla zâil olmamakla beraber, ara sıra pişmanlık duyan, sahibini yasaklara yöneltmekten ayıplayan bazen de hayırlı ameller ilham ederek güzellikleri fısıldayan nefis demektir.

Lâim demiyor, nefs-i lâime demiyor; levvâme diyor. Yâni mübâlağa sîgası, âmir değil, emmâre dediği gibi; levvâme… Bu sefer nefsini çok levm ediyor. Sabah akşam nefsiyle mücadelede… Diyor ki: “ – Gene beni kandırdın. Gene bana bu sabah namazını kaçırttırdın. Gene bana şu günahı işlettirdin. Sen ne kötüsün be! Senin elinden ne zaman kurtulacağım ben ya? Yâ Rabbi, sen bana güç kuvvet ver, şu nefsimi yeneyim!” diyor. Nefsinin düşman olduğunu anladı, nefisle mücadele ediyor ama, nefis kuvvetli, bu zayıf. Küt küt yere vuruyor, küt küt yere vuruyor. Yatırıyor bunu daimâ…. Bu her seferinde: “ – Ah gene nefse yenildim, eyvah gene mağlup oldum, gene günahı işledim, gene hatayı yaptım…” filân diye nefsine levm ediyor, kendisini kınıyor. “Çok kusurluyum, çok hatalıyım, pür hatayım, günahlara batmışım… Benim hâlim ne olacak?” diye. İşte bu nefs-i levvâme… Bu hâle geliyor. İlk önce nefisle bir mücadele başlıyor ve o mücadelede yenildikçe, kişi kendi kendisini kınıyor. Kendi kendisine kızıyor. “Yâ ne zaman kuvvetleneceğim ben?” diyor.

Nefs-i Levvâme’ye sahip olanlar, yine nefs-i emmâre sahibi gibi, her türlü fenalığı yapar velâkin sonradan nedamet edip nefsini levmederek yâni ayıplayarak tövbe eder. Yine tövbesini bozar, yine tövbe eder. Bu sıfata malik olanlara da nefs-i levvâme sahibi derler. Bu hal, kurtulmaya, iyi insan olmaya başlangıçtır.

Dört unsurdan ateş, zâlim (Emmare), hava, Ehl-i şeriat (levvame), su, ehl-i marifet (mülheme), toprak, ehl-i hakikat (mutmaine) remzidir.

Levvâme-i nezâfet nesîm-i nefha-i irşâd ile gubâr-ı hâk-i siyeh-i kalb mahv ile bekā bulmasıdır…

Nefsin terbiye olmaya başladığı duraktır çünkü nefs kendinde bir eksiklik hissettiğinde, bazı işlere gücü yetmediğini anladığında iş biter. Orada gemi delinir. Yani varlık gemisi o eksikliği hisseder hissetmez delinir. Bu genellikle iki şekilde olur; ya sille-i Hüdâ’yla, şefkat tokadı olacak bir sıkıntı gelir, kendi o sıkıntıyla başa çıkamayınca nefs, İbnü’l Arabî Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Yahu, hani her şeyi beceriyordun? Daha bir sıkıntını bile gideremiyorsun, demek ki sende bir eksiklik var!” der ki, eksikliğini ve yanlışlığını idrak ettiği anda dirilme başlar. Bir ölüm, doğal âfet, ciddi bir hastalık misafir olduğunda, travma sonrasında hakiki gücün karşısında acziyetini hisseder.

Yahut da bir aşk, bir cezbe gelir, bir mürşid-i kâmil ile tanışır, onun ilmine hâlime bakarken kendi eksikliğini görür ki, o zaman aczini da hisseder. Burada levmeden nefs zevkli bir nefs olsa da daha adam olmamıştır. Neden? Çünkü kendini kötüler ama hemen ardından tekrar metheder, günaha dalar. Levvâme mertebesindeki kişi, sahip olduğu ilim ile övünür ve bu ilim sayesinde baş olmak ister. Tahsil ettiği mantık, me’ânî gibi ilimler aracılığı ile halka ilim sahibi olduğunu göstermeye çalışır

Levvâme mertebesinde bulunan sâlikin vasfı “nemmâme”, sıfatları ise “yerme, kınama, heves, mekir, ucub, sem ve sekr”dir.

Ger sorarsañ nefsini levvamedür
Vasfı dahı hem bunuñ nemmamedür

Sâlik nefs-i levvâme mertebesinde bir taraftan dünyalıkları terk etmeye diğer taraftan da mevki sahibi olmaya çalışmaktadır. Oysaki rızık Allah tarafından ezelde taksim edilmiştir. Bu iki düşünce arasında sıkışıp kalmış olan sâlik, bundan kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Hırs ider bilmez ki ta vakt-i ecel
Rızk-ı maksum oldıgın yevmü’l-ezel

Böylesine bir ikilem yaşayan sâlik, bir taraftan ilmi ile övünüp makam ve mevki sahibi olmanın ve itibar kazanmanın yollarını aramaktadır. Diğer taraftan ise “kalb-i selim” sahibi olmanın etkisi ile gönlünden mâsivâyı kaldırmak için uğraşmaktadır. Sonunda yolcu ikilemlerden kurtulup kalb-i selim sahibi olmaya karar verir ve “Allah hiç kimsenin içine iki kalp koymamıştır” [Ahzab:4] hükmünden yola çıkarak nefsinin mutlak hâkimiyetinden kurtulmak için çalışır.

İki olmaz bir olur kalb bî-güman
Buna delil vardurur kavl-i Subhan.

Nefs-i levvâme mertebesine ulaşan sâlik, kötülüğü terk edip iyilik yapmaya başlar. Yalnız kendisine karşı yeteri kadar güveni olmadığı için yaptığı salih amellerin başkaları tarafından da görülüp bilinmesini ister. Nefs-i levvâme, Kur’an-ı Kerim’de daha önce yaptıklarından pişmanlık duyan nefis olarak tanımlanır ve Kıyâme suresinde şu şekilde geçer “Kendini kınayan (hakikate ters düştüğünü fark edip pişmanlığını yaşayan bilince) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).” [Kıyame:2]

İkinci tavırda sâlik, nefsinin “tasfiye” ve “tahliye”si için çabalar. Bu mertebenin hâli “muhabbet”, nûru, “kızıl”; vâkıâtı bağ, bahçe, çerağ, yıldız, gökler, gül bahçesi, mescidler, Kâbe, gökyüzü vb. dir. Nefs-i levvâmenin yıldızı “Utarit”, günü Pazar, nebîsi Nûh a.s. ve eseri “tevhîd-i ef’âl”dir.

“Kalb” makamıda denilen nefs-i levvâmede sâlik “basar” (görme) sıfatına sahiptir. Bu mertebenin özellikleri; ayıplanmak, heves, hilekârlık, kendi halini beğenme, işret, temenni ve kahırdır. Bu mertebede olan sâlik doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanır.

Bu mertebede asıl günah kibirdir. Sâir ahlâk-ı zemîme ondan nâşîdir. İnsân tekebbür etmese sâir ahlâk zuhûr eylemez. Meselâ gazap ve haset gibi…

Nefs-i emmârenin etkisi altında kalbine gelen kötü havâtırdan zevk alan sâlik, bundan kalb makamının etkisi ile kurtulmaya çalışır. Bu makamın günü, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün olan Pazar günüdür çünkü sâlikte de bu makamda manevi gökler ve yerler meydana gelmektedir. Bu makamın yıldızı “Merkür” (muhabbet yıldızı)’dür çünkü özelliği bilgi ve hüner olan Merkür gibi bu makamda da kalb, bilgi ve sadakat makamıdır. Peygamberi Hz. Nuh’tur. Hz. Nuh, ruhu simgeler, ruh ise nefse ait olan güçleri davet eder.

Bu makam Nuh makamı olarak isimlendirilir. Çünkü Hz. Nuh Allah yolunda çile ve meşakkatlere katlanmıştı. O yüzden bu makamda buluna kimseye şu tavsiyede bulunuyor: Ey bu makamda bulunan kişi, nefsini Hakk’a karşı ibadet ve kulluk yolunda güçlendir. Nefsine Hakk elbisesini giydir. Allah’a davet yolunda tıpkı Hz. Nuh’un çektiği meşakkati çek. Eğer böyle yaparsan birçok menzili birden aşarsın. Öyleyse Hakk’a teveccüh et. Rabbine dua et ve şöyle de: Allah’ım, her şeyin sahibi sensin, emir senindir kul da senin kulundur. Salik bu şekilde tazarru ve duaya devam ettiğinde kendisine şu sır bildirilir: Artık sende fenâ hali gerçekleşmiş oldu. Daha sonra Celal isminin kahrı üzerine iner ve ruhtaki gam, keder ve üzüntü ortadan kalkar. Ruhta, Nuh tufanında olduğu gibi sular yükselir ve deniz ortaya çıkar ve nefis gemisi parçalanır. Böylece Nuh’un ruhu kurtulur. Artık o ruhla beraber olan sıfatlar baki kalır diğerleri zail olur gider. Bu durumda salik, artık nefis ve vücut gemisinden kurtulmuştur. Ruh güçlenmiştir. Dolayısıyla artık bile isteye Rabbine isyan etmez.

Zikir, nefs-i levvâmeyi kendi nuru ile aydınlatır. Karanlık bir evde açılan lamba orayı nasıl aydınlatırsa zikirde kalbi öyle aydınlatır. İçindeki bütün kusurlar görünür hale geldiğinden nefis bunları kınamaya başlar ve uzaklaştırmak için çabalar.

Levvâme şehrine giren sâlik, kötü huylarını bırakmaya söz vermiştir ancak bir süre daha günah işlemeye devam edecektir. Pişman olacak ve tekrar tekrar tevbe edecektir. Bu insanın kendisiyle (nefsiyle) savaşıdır ve onun olgunlaşma yolunda melek, hayvan ve şeytandan ayrılan tarafıdır.

Heves ve mekerr ve ‘ucub ve ‘ışret ve temennâ ve ruhsat ve ibâhat Nefs-i Levvāme’nin vasf-ı mekrûhlarındandır. İşte kalbin dış tabakasına bulaşmış, henüz terbiye edilmemiş, levmedilen, ayıplanan bu sıfatlar insanı celb ederek gelin gibi cilvelendiği vakit, hemen şahıs o günahı işlemek için kendinde bir cesaret toplar bu esnada Hakk’a ve O’nu hatırlatanlara doğru yönelip kâmil akıl sahibi mürşitten feyz alarak dönüp kendi kalbinin derinliklerine bakarsa derhal pişman olup tevbe eder. Ahsenü’l-kısâs olan Sure-i Yusuf’ta misâli vardır: Andolsun ki (o kadın) Onu arzulamıştı… Rabbinin burhanı olmasaydı (aklı, duygusuna hâkim olmasaydı Yusuf da) ona meyletmiş gitmişti! Biz böylece Ondan kötülüğü (nefsanî duyguları) ve şehveti uzak tuttuk! Çünkü O, ihlâslı kullarımızdandır. [Yusuf:24] Hz. Yusuf (as)’ın ona meyletmesi, insanın fıtratında var olan, kalbin en dış tabakasındaki  tabî bir duygunun -iradesi dışında- harekete geçmesi anlamındadır. Kitabın bu âyeti bir yergi değil, övgü manasınadır çünkü  şâyet Hz. Yusuf’un kadınlara karşı fıtrî bir meyli olmasaydı, ondan uzak kalmanın övülecek bir yanı olmazdı. Mühim olan, bu gayrımeşru olduğu kadar gayrıihtiyarî olan meyli, kendi ihtiyariyle, özgür iradesiyle aklın rehberliğinde def etmektir. İşte Hz. Yusuf (as) gördüğü burhanla en doğru yolu izlemiştir.

Sâlik işlediği günahlardan sonra nefsini kınamayı başarırsa bir süre sonra zâhirî günahları işlememe konusunda terbiye olmuş demektir. Bu hale ulaştığında durum rüyalarına yansır ve artık bu şehirde konaklama süresi biter. Mürşidinin verdiği öğütlere uyarak bir üst şehir olan “mülheme”ye geçer.

Bu makamda birçok meşakkat vardır. Zira bu makamdaki nefis, sahibine vesvese vermek ve ona tuzak kurmak suretiyle onu yoldan çıkarmaya çalışarak delalet ve sapkınlığı arttırmaya çalışır. Çünkü bu makamda da nefsin kusurları çoktur. Bu makamda bulunan kimseler, sülûk yolunda sabır ve sükûnetle yol alıp maksudunun dışında başka şeylere dönüp bakmaz, onlara iltifat etmezler ve Allah’ın izni ile maksutlarına da ulaşırlar. Bunlar, tarikat yolunda tevazu yolunu seçen ve bu tevazu sayesinde de aşk şarabından içen kimselerdir. Bunlar, tevazudan dolayı daima boynu bükük bir halde bulunur ve su misali asla yüzlerini topraktan kaldırmazlar. Dolayısıyla salik, bu makamda hem şeytanın iğvasına ve yoldan çıkarmasına, hem de nefsin tuzaklarına yakındır. Bu yüzden şeriatın ipine sımsıkı sarılması lazımdır ki tarikat yolundan kaymasın, Allah’a karşı ihlas ve samimiyetini arttırsın, içindeki şüphelerden kurtulsun ve dinin hükümleri ile hükmetmeye başlasın. Bu makam, ruh makamına veya âşıkların bulunduğu makama pek yakındır.

Ayet ile hadis ile anlayana verdim cevab
Andan öte içerüye levvameye seyrân gerek

Şeriatden tarikatden içerusu sır iledir
Akıl ana ârif olmaz mülhemeye vicdân gerek

Nefs-i levvâme makâmı tehlike ve hatar üzerine idüğin bilesin ve nefs-i emmâre ile nefs-i levvâmenin ahvâlini dâima tefakkud edip murâkabe altında tut!

Levvâme sıfatı, nefs-i-emmâre’ye pek yakın olduğundan bu sıfatta olanların da akıbetlerinden korkulur, demişlerdir: Yâ Rabbî! Ey kalpleri halden hâle çeviren Allâhım, kalplerimizi, dinin ve ta’atin üzere çevir de orada sabit kadem eyle bi-hürmeti-câh-i seyyid-il-mürselîn.

EŦ-ŦAVRU’Ŝ-ŜĀNį
Fā’ilātün / Fā’ilātün / Fā’ilün

Ŧavr-ı evvel seyrini ķılduķ tamām
Tevbe vü telķįn-ile āħir-kelām
Ŧavr-ı ŝānį seyrine baśduķ ķadem
Seyr-i ila’llāhdan śoñra vü hem
Pes maķām-ı ķalb kim ikincidür
Toħm-ı ĥubbi gel aña ek incidür
Ger śorarsañ nefsini levvāmedür
Vaśfı daħı hem bunuñ nemmāmedür
Ħulķları levm ü heves daħı mekr
‘Ucb u ‘aşv vü hem daħı sem’ u sekr
Hem śabį dirler aña ey bü’l-‘aceb
Nedürür böyle dimek buña sebeb
Kim śabį meyl idiciye didiler
Her zamānda bu da meyyāl bildiler
Meyl elinden ĥāli olmaz ber-ķarār
Gāh śāfį geh mükedderdür ey yār
Meyl ider terk itmege dünyāyı hem
Ķalmaya ya’ni elinden bir direm
Meyl ider bāy olmaġa gāh uzanur
Yüz biñ ola dir fülürüm ķazanur
Ĥırś ider bilmez ki tā vaķt-i ecel
Rızķ-ı maķsūm oldıġın yevmü’l-ezel
Baĥr-i efkār ġarķ idüp anı tamām
Yapışacaķ bulamaz bir yir müdām
Gel geçelüm bu śabāvet ‘ālemįn
Gör mine’l-ķalbi ile’r-rūĥ ‘ālemįn
Hem iki dürlü olur bu ķalb daħı
Gūş-ı cān-ile işit sen ey aħį
Birisi cāna anuñ ķalb-i ‘alįm
Mübtelādur ‘ilmine olmaz selįm
‘İlmine tekyelenüp işi ġurūr
Geh tekebbür gāh ‘ucb u gāh fücūr
Hem riyāset arzū eyler bes tamām
Śadra geçmekdür işi anuñ müdām
Gāh manŧıķ gāh me’ānį gāh beyān
Ya’ni ħalķa ‘ilmini eyler ‘ayān
Geh belāġat geh feśāĥatden müdām
Dem urur bilmez nedür ammā merām
Biridür daħı anuñ ķalb-i selįm
Geçdi ‘ilminden odur Ĥaķķa ‘alįm
Kendü ‘ilmini ķılup ‘ayn-ı ‘adem
Yapışur Ĥaķķ ‘ilmine ol dem-be-dem
Mā-sivāyı maĥv ider dilden müdām
Muśĥaf’ı ķalbine yazar ħoş kelām
“Yemve lā yenfa’”da nef’į bi’t-tamām
Bes selįm olmaġ-ile buldı selām
İki olmaz bir olur ķalb bį-gümān
Buna delįl vardurur ķavl-i Subĥān*

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “ Âdemoğlunun vücudunda bir et parçası vardır. Eğer o sağlıklı olursa vücut da sağlıklı (iyi) olur. Eğer o bozulursa vücut da bozulur. Dikkat edin; o, kalptir.” [Buhârî, İmân, 39, c.1: s.19]

🔑 Nefs-i Levvâme’den geçebilmek için ism-i celâlin nuru ile tevhid kelimesinden haline ermek gerektir, gül şeklinden, gül kokusuna ulaşmak, ikilikten, “ben”i görmekten geçmek lâzımdır zîrâ kendini görmediğin her yerde Hakk’ı görebilirsin.

Kesil şimdi yürü cümle hevâdan
Nazar kat eyle külli mâsivâdan

Erip aşk-ı Hakk’a âşık olasın
Cemâlin görmeye lâyık olasın

 

Reklamlar

Read Full Post »

Tarîk-i Gülşenî içre, melâmet neş’esinde bir gül-i rânâ
Vardar Yeniceli Abdullah USÛLÎ أصولى (v. 1538)

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devr edilir elden ele

usuli_1

Taşrada, o dönemin Selânik vilâyetine bağlı bu küçük kaza merkezinde, bir kültür havzası inşa edecek Anadolu irfanının nerelerden mayalandığına dair mühim ipuçları olsa gerek Aşık Çelebi’nin işâretinde: “Rivâyet ederler ki Prizren’de oğlan doğsa, adından akdem mahlas koyarlar. Yenice’de doğan oğlan, baba diyecek vakit Farisî söyler. Priştine’de oğlan doğsa, dividi belinde doğar.”

İşte bu tasavvufî cereyân ile yetişen Usûlî’nin üslûbu âlem-i tekliften bile âzâde, rindmeşreb bir tavır sergiler, samîmî ve derinliği olan ruhunu, Mısır’da Dede Ömer Rûşenî halifesi İbrahim Gülşenî (v. 1533)  hazretlerinin hizmetinde geçen yıllarından alır. Biz dahi “Vâh kim gitdi Usûlî dermend” dimezden önce Fatihalar ihsân eyleyelim bende-i âl-i âbâ hazretimin aziz ruhaniyetlerine.

Buradan ikram edeceğimiz Mi’râciyesinden beyitlerle feth-i kelâm eyleyelim:

Bir avuç topraktan insân eyledi
Hem hilâfet verdi sultân eyledi

Kendi esrârından âgâh eyledi
Vâsıl-ı makbûl-i dergâh eyledi

Hâk-i nâçîzi tüvânâ eyledi
İlm verdi anı dânâ eyledi

Âfitâb-ı ruhu tâbân eyledi
Âdemin hâkinde pinhân eyledi

Gelelim münâcâtlara… lugatte “fısıldamak” anlamındaki necv kökünden türeyen münâcât “fısıldamak, sözü gizlice söylemek ve bir sırrı paylaşmak” demekse de biz burada.n tarif için aleni fısıldayacağız. Kulun her türlü sanat endişesini bir tarafa bırakarak doğrudan ve samimiyetle Allah’a yönelmesinin bir gereği olarak münâcâtlarda duygulu ve rikkatli bir üslûp ortaya çıkmıştır.

Görelim bu üslûb Usûli’den nice devr ider gönülden gönüle…

usuli_2

MÜNÂCÂT

Yâ ilâh’el-âlemin dil-hasteyem
Bu kuyûd-ı nefs ile pâ-besteyem

Bende-i gam-gînini şâd eylegil
Kayd-ı nefsâniden âzâd eylegil

Nûr-ı Ahmed hürmetiyçün ey Ehad
Habs-i zulmânîde koyma tâ ebed

Ayırıcak bu tenimi cândan
Cânımı ayırmagıl imândan

Çünki bu hâkî tenim hâk edesin
Umaram kim şirkden pâk edesin

Çün bizi hâk iken insan eyledin
Bî-nihâyet bize ihsân eyledin

Çünki ihsânını gördük bu kadar
Eyleme âhir behâyimden beter

Yolumu urdu benim nefs-i leîm
Bu belâdan beni kurtar ey Kerîm

Bir garîbem rehgüzerde kalmışam
Asîyem havf ü hatarda kalmışam

Hâb-ı gafletden beni bîdâr kıl
Rahmetin bâğında berhûr-dâr kıl

Ver bekânı et beni benden fenâ
Rabbenâ fağfirlenâ verhamlenâ

Aç dilimiz rahmetinle ey Gafûr
Tâ olalım biz dahi abden şekûr

Zâhirimi meskenetle hâk kıl
Bâtınımı lîk nûr-ı pâk kıl

Yâ ilâhî eylegil bir feth-i bâb
Gitsin ortadan bu yetmişbin hicâb

Gündüzün zerrin kabasın çâk kıl
Gecenin zülf-i siyâhın hâk kıl

Bu anâsırdan vücûdum eyle pâk
Yele versin kalmasın bir zerre hâk

Hâke sür yüzün hevâ-yı serkeşin
Koy ocağına sevâb u ateşin

Yolum üzre koma yâ Rab hiç pîç
Tâ ki senden gayri görünmeye hîç

Âline evlâdına eshâbına
Cümle-i ezvâcına ahbâbına
 ﷺ
Bin du’a vü bin selâm ü bin senâ
Bin gedâdan olsun anlardan yana

Buraya kadar olan manayı incitmeden, bir mertebeden sözü dizmek icâb iderse: Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım peşinen itiraf ederim ki gönlü yaralı bir aşığınım, böyle iken dahi arzu ve heves bağıyla, nefsimin türlü kötü huyları ile kımıldayamaz olmuş, esir düşmüşüm. Bağlandığı bu dertlerden kederli esirini nefsani bağlarından, ağırlıklarından âzâd eyleyip sevindiriver.

Beden, ruhun bağıdır. Ruh, bedenden kurtulmak, o bağı çözmek ister. Fakat biz, kafeste yaşamaya alıştığımız için ölümden korkuyoruz. İnsanın alıştığı ortamdan kopması zordur. İnsan bedeni, ten sureti bir cam şişe gibidir. Kimse onu kırmadan içinde ne olduğunu bilip göremez. O camın içindeki kendi özü renksizdir. Biz o nurun gölgesinin gölgesiyiz. İçimizdeki de aynı gölgedir. O gölgenin beden camına vurması, cama bir renk vermektedir. Can, Allah’ın nuru, beden ise o nurun gölgesidir.

Uğruna alemlerin yaratıldığı Ahmed’in nuru, Ehad olan zâtının mim nuru hürmetine bu karanlık hapiste tutma, ten kafesinde bırakma, nefs alışkanlıklarında koyma sonsuza dek bırakma cehennemde.

Ehad Ahmed.. celle celaluhu sallallahu aleyhi ve sellem. Birbirini sımsıkı kucaklamış iki kelime. Ehad, birlerin içine girmeyen bir tek! Ahmed, beşer şahsiyetinin övülmesinde kullanılabilecek en zirve kelime! İki kelime arasında mim farkı… Ehad tecellisine; mim harfini ekleyince Ahmed’i görürüz. Mim henüz daha yazılışında bile boynu bükük bir harftir; secdeyi, kulun rabbine en yakın olduğu makamı sembolize eder… Ehad’e ulaşmanın yegane yolu; Rabb ile abd arasına Ahmed’e kurdurulan mim köprüsüdür. “Bir nefestir mim-i Ahmed, vâlid-i mevlüd o mim” Eski Türkçe’de Ehad ile Ahmed kelimelerinin yazılışları arasında bir “mim” farkı vardır. Mim de م‎ yuvarlak bir harftir. Hz. Mevlâna o mimi gözbebeğine benzeterek “Ahmed, Ehad’in gözbebeğidir” demiştir. “mim-i Ahmed” Ehad’den Ahmed’i ayıran mim’dir, o bütün doğumların -burada insan doğumundan bahsedilmiyor, arş, sema, kürsi, kalem ne varsa- hakiki sebebi işte o mim’dir, Ahmed’in mim’idir, yani Ahmed’dir. Ehad ile Ahmed arasında bir mim- i imkan farkı var. “Ayn-ı Ehad idi Ahmed ey cân olmaya idi arada mim-i imkân” Mîm-i Ahmed’den zuhûr-ı kâ’inât, Mîm-i Ahmed mazhar-ı sırr-ı sıfât!

Ey iman edenler… Allâh’tan (size yaptıklarınızın sonuçlarını kesinlikle yaşatacağı için) hakkıyla sakının ve ancak teslim olmuşluğunu yaşayanlar olarak, ancak müslüman olarak can verin [3:102]

Bir “Gel” nidâsı ile Emr-i Hak vâki olup bu tenim candan ayrıldığında, cânımı imandan ayırma ne olur, vereyim tâ bu iman ile cânım. İnsanı kendi ruhundan üflediğin ruh ve bir avuç toptaktan yarattığın bedenden terkip ettin, ten yeniden toprağa verildiğinde, ruhumu da şirk, iki görme hastalığından temizlendiği halde aslına döndüresin. Bir avuç toprak iken kendi ruhundan üfleyip insan etmekle sonsuz bir armağan vermiş oldun. Madem başlangıçtan beri, bu kadar lütuf ve bağışta bulundun, işin sonunu da güzel eyle, hayvandan aşağı saydıklarından beter eyleme.

Andolsun ki cin ve insten çoğunu cehennem yaşamı için yaratıp, çoğalttık! Ki onların kalpleri (şuurları) var, (hakikati) kavrayamazlar; gözleri var bunların, onlarla baktıklarını değerlendiremezler; kulakları var, onlarla duyduklarını kavrayamazlar!.. İşte bunlar hayvanlar gibidirler; belki daha aşağıda daha da şaşkın! Onlar gâfillerin (gılaf içinde – kozalarında yaşayanların) ta kendileridir! [7:179]

Kötü huyları nedeniyle kınanan, aşağılık nefsim sana varan yolumu kesti. Nefsin belâsından kurtar beni ey Kerim Allahım. Sen öylesine cömertsin ki, seni inkar ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetler bağışlar durursun, vuslat yolunu kesen nefsimin bağlarını da çözüver. Sana varan yol üstünde kalmış garibanın biriyim. Senin emirlerine uymayan nefsimden sebep korku ve güvensizlik içindeyim. Bu gaflet uykusundan, açık gerçeği görememe halinden uyandır. Rahmetin bağında, merhametinle muamele eyle, acıyıver de tuttuğum işten semere göreyim, netice bulayım, güzel sona ereyim.

Gerçek şu ki kullarımdan bir kısmı: ‘Rabbimiz, iman ettik… Bizi mağfiret et ve bize rahmet et… Sen Rahîm olanların en hayırlısısın’ derlerdi… [23:109]

Al beni benden, kayd-ı bedenden, ayırma senden… Beni bende öldürüp sende yaşat, bizim günahlarımızı bağışla ve bize acı Rabbimiz. Fenâ, yok olmak, geçici olmak anlamına gelen bekâ ise kalıcı olmak, ölümsüz olmak anlamına gelen Arapça kelimelerdir. Kulun benliğinin Allah’ın varlığında yok olması, eşyânın nazarından silinmesi, kendi fiilini göremez olması, kesret âleminin kayıtlarından sıyrılıp Hakk’ın tasarrufu altına girmesi hâli, fenâfillâh. Sonrasında hemen bekâbillah, ebedî ve ezelî olan Allah’ın bekâsı ile bâkî olma hâli. Olanların “Benden benliğim gitti, hep mülkünü dost tuttu” buyurduğu makam.

(Ey) Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın torunları… Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul, abden şekûr idi. [17:3]

Dünyada da günahlarımızı örtüver Ey Gafûr olan Rabbimiz, bu tecelli denizinden bir rahmet ile gönlümüzü aç, dilimizin bağlarını çözüver ki biz de şükreden bir kul olalım.

Dünyaya bakan dış yüzümü, aczimi, fakirliğimi, yokluğu bilmekle mütevazı eyle, her türlü külfete dayanıklı toprak gibi eyle. Lâkin iç yüzümü, sırrımı nurunla tertemiz eyle, hâlis bir kulun olayım.

Ref olup ol Şah’a yetmişbin hicâb,
Nûr-i tevhid açtı vechinden nikâb

Habibi Kibriya efendimize açtığın gibi bize de kapıları öyle bir aç ki Allahım,  aramızdaki kavuşmaya engel yetmiş bin kilit açılıversin.

Muhakkak Allah için (mahlukat ile kendi arasında) nurdan ve zulmetten yetmişbin hicap (perde) vardır. Eğer açılacak olsa, O (Mevlâ Tealâ) nın Cemalinin nuru, görmesinin ulaştığı yere kadar olan şeyleri elbette yakar (yok eder) di. Ancak fenâ ve bekâ mertebelerine erişmiş olan Arif-i billah’a manevi kuvvet verilir, keyfiyetsiz bir hâle gelir, işte bu durumda olan Zat-ı Pak-i Sübhaniyeye yaklaşabilir.

Gündüzün alem-i kesret içindeki altın renkli örtüsünü yırt aç. Gecenin, alem-i vahdetteki siyah zülfünü toz toprak eyle. Yani beni iyi, kötü kaydından, ikilikten kurtar, vahdette kesreti, kesrette vahdeti bulan tevhid ehlinden eyle. Tam da olanların “Geç ak ile karadan, halkı çıkar aradan” buyurduğu yerdir burası.

Toprak, su, hava, ateş unsurlarına bağlı kalmaktan, ten mezbelesinde yaşamaktan kurtar, kirlerimden arındır beni. Bu ağırlıklarımdan zerre kalmayacak şekilde savurup havaya atıver. Söz dinlemeyen, gem vuramadığım isyankar arzularımı yerle bir et. Sevap ve günah kaydının ocağına koy yakıver gitsin.

Sana varan bu yolum üzre hiç piç kalmasın. Piç, farsçada labirent, açmaz, içinden çıkılmadık dolaşık mesele manasına gelir. Yozlaşıp, eksik kalıp aslına ve nesline benzemeyene de piç derler. Hem iç yüzümde vuslata mani hal kalmasın, hem yolumdan nesli bozuklar gelmesin. Bu hale erdiğimde gözüme senden gayrısı görünmez olur.

Hep görünen Dost yüzü
Andan ayırmam gözü
Gitmez dilimden sözü
Çağırıram; Dost, Dost…

Görem Hu, İşidirem, Hu, Diyem Hu

Read Full Post »

Cümle âlemle birlikte kâim olan -alemin kendisi farkında değilken- Hak’tır. Sıradan insanların -mümin olduklarında- bu konuda bilebilecekleri nihâi şey, Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu anlamaktan ibârettir. Lâkin asıl fayda, insanın Allah’ın kendisiyle birlikte olduğunu bilmesinde değil, kendisinin Allah ile birlikte olduğunu bilmesindedir. Gerçekte de durum öyledir. O halde her kim Hak ile olursa, Hakk’ı müşahede etmesi kaçınılmazdır. Kim O’nu müşahede ederse, onda bir ilim meydana gelir ki, işte “ilahi ihsan” bu demektir. [Hz. Şeyhu’l Ekber]

– Öğüdünü, tesir etmeyeceğini bildiğin bir kimseye verme, ey şaşkın. Elinden dizgini kaçırmış olan zavallıya, “oğlum yavaş sür” denmez!

– Öyledir amma tüm bu modern avuntuların arasında, susamışların kalbinde Allah’a doğru bir talep, bir meyil, bir sevgi, bir şevk, bir aşk uyandırmaktır maksadımız… O çerâğ bir kez uyandı mı, canlar kendiliğinden o tarafa doğru koşacaktır… Hem öyle bir sevgilidir ki aşk ateşi düşüp de O’nun adını bir kez andım mı tekrar tekrar anmak, döne döne yanmak gerektir artık.

An içinde, kendinden kendine aşk ile seyri niyâzıyla:

umit_esrefzade

Aşk beni yağma kıluptur sen beni sorma bana
Ben beni bilemezem nite haber verem sana

Nûş ideliden ol harâbât-ı mugânın câmını
Aklım esrük canım esrük ne sorarsan esrüğe

Ol şarabı kim ben içtim fârig-i peymâneyem
Sâkisi ol bâki yüzdür cehd edüp eriş ana

Bu vücudum katresin bahre irürdüm mest olup
Bu kımıltım mevc-i deryadur direm önden sona

Suretim aşık velî içim dolu mâşuk benim
Aşık u mâşuk u aşk birdir hemân kalma tana

Gel bu birlik şerbetinden bir kadeh nûş eyle kim
Bir bakıp bir göresin dağılmayasın dört yana

Ben bu birlik dediğim yokluktur anlarsan sözüm
İkilik bu varlığın komaz varasın aslına

Sen bu yokluktan kaçarsın bir işit yokluk nedir
Bir mücellâ âyinedir Dost yüzün görmekliğe

Eşrefoğlu Rumî ikilik defterin yaktı oda
Bir olup birlik bulup birikti birle birliğe

Madem ölüm yakındır, bekleyenlerin vadesi tamam oldu artık olmak vaktidir:
Lafsız amel ol.
Riyâsız ihlâs ol.
Şirksiz tevhîd ol.
Sessiz zikir ol.
هو
Birden ayrılan kendini ayırır;
eksiğini görüp gayrı Birle bir ol

Read Full Post »

İçmişler ezelde mey-i vahdetten; sözü efsâne olur çün hoş sırdır
esrefzade

Bu Eşrefoğlu Rumî’nin tutarsan pendin ey derviş
Olasın âlem içinde murâdı cümle eşyânın

… O asırda olan pâdişâhın anasının dili tutuldu. Derler ki, o vakitde bulunan hukemâ da’vet olunup, Pâdişâh dedi:
“Vâlidemin dili açılmalıdır. Her ne kadar ki ilâç eylediler, çâre olmadı.” Âciz kalıp dediler:
“Pâdişâhım her ne kadar mu’âlece var ise, eyledik. Allah, te’sîrini halk etmedi. Bu, nefese muhtâçdır. İlâç ile olur değildir. Bu emri ulemâ kullarınızdan suâl eyleyiniz. Onlara sipâriş buyurunuz.”
Pes, pâdişâh, Şeyhülislâm’ı ve Sadreyn Efendileri vesâir ulemâ da’vet olunup pâdişâh dedi:
“Vâlidemin dili tutuldu, du’â edin. Elbetde açılmak gerekdir.”
Ulemâ dediler:
“Bizler, kitâplarda tahrîr olunan emr ü nehyi bildirmeye kâdiriz. Bu emr-i asîr (zor iş), bizim elimizden gelmez. Ehl-i tarîk olan meşâyıhler, vera’ ve mücâhede ve riyâzat sâhibleridir. Keşf ü kerâmet ile ma’rûflardır. Müstecâbü’d-da’ve (duaları kabûl edilen) onlardır. Onlar, sâhibü’l hâl ve sâhibü’l-esmâdır. Bu emr, onların yüzünden vücûda gelir.”
Pes, pâdişâh dahi ne kadar meşâyıh-ı tarîk var ise ihzâr eyledi. Dedi:
“Vâlidemin dili tutuldu. Du’â mı edersiz, teveccüh mü edersiz; vâlidemin dili açılmak gerekdir. Ve illâ diyârımda durmazsız.”
Pes meşâyıh dediler:
“Bize üç gün mehl verin, müşâvere edelim,” deyip gitdiler. Üçüncü gün huzûr-ı pâdişâha gelip dediler:
“Bu iş bizim birimizin elinden gelmez. Zîrâ, bu umûra birimizin kudreti yokdur. Bizler hemân icrâ-yı tarîk için post şeyhleriyiz. Bu emrin vücûd bulması İznik’de Eşrefzâde Şeyh Abdullah vardır, onun elinden gelir. İçimizde ondan gayrı ehl-i hâl yokdur.” deyip cevâb verdiler.
Pes, pâdişâh dahi İznik’e adam gönderip Eşrefzâde’yi getirdiler. Pâdişâh azîm ikrâm eyledi.
Dedi:
“Vâlidemin dili tutuldu.”
Şeyh dedi:
“Bizim dahi vâlidemiz olup önümüze gelir.” Çün vâlideyi şeyhin önüne götürdüler. Şeyh bir filcân ile su istedi. Getirdiler. O suyun üzerine okuyup üfledi, vâlideye verdi. Vâlide dahi içti, “elhâmdüli’llâh” dedi. Pâdişâh’a müjde eylediler. Vâlide, tekellüm etmeğe başladı. Şeyh Eşrefzâde’ye azîm ikrâm eylediler. Vâfir altın vesâir nesne verdiler. Kabûl etmedi.
Pâdişâh dedi:
“Şeyh Efendi tekkenizi tecdîd edelim.”
Şeyh dedi:
“Pâdişâhım, o tekke, bizim gibi nice şeyhi eskidir.”
Dedi:
“Tekkenizi vakf ta’yîn edeyim.”
Şeyh dedi:
“Dervîşler vakıf çeşmesinden su içmezler ve ondan abdest almazlar.” Pâdişâh, etbâ’ına ve vâlidesine dedi:
“Nice edelim, şeyhe bir nesne kabûl etdiremedik.”
Vâlidesi dedi:
“Ben kabûl etdiririm.”
Vâlide şeyhe dedi:
“Ey şeyh, ulû’l-emre itâat var mıdır?”
Dedi:
“Vardır!”
Vâlide dedi:
“Bu altını alırsın.”
Şeyh dahi bi’z-zarûre aldı. Pâdişâh dedi:
“Bu kadar nesne ne olsa gerekdir. Bir şey dahi kabûl etdirmeğe bir çâre olsa!”
Hüdemâ dediler:
“Bir kaç köy bir siyâh cariyenin üzerine edesiz. Câriyeyi dahi şeyhe bağışlayasız.”
Pâdişâh böyle eyledi. Şeyh giderken aldığı altınları sarây içinde beşer onar, ona buna verdi. Meğer şeyhin altın verdiği adamların vâlidede alacakları var imiş. On altın alacağı olana on altın vermiş. On beş altın alacağı olana on beş altın vermiş. Her kimin vâlidede ne kadar alacağı var ise, şeyh ona o kadar altın vermiş. Ba’dehu, Harem kapısı’ndan taşra giderken bir siyâh câriye şeyhin koltuğuna girdi. Şeyh, pâdişâhın yüzüne bakdıkda pâdişâh dedi:
“Sizin abdest suyunuza yardım eder.”
Ve şeyh dahi hankâhına geldi. Ba’de zamânin bir gün bir niceler şeyh ile kelâm ederler idi. Kelâmları terk ile fenâ bahsine erişdi.
Şeyh dedi:
“Bir sâat pâdişâh huzûrunda oturdum. Kalktığım yere yedi yılda oturamadım.”

Kurb-i sultân âteş-i sûzân imiş meğer…

Read Full Post »

Târik-i Bektâşiyye erenlerinden Sâdık Baba’dan (v 1820. Beşiktaş);
– “Ey oğul! Bize namaz kılmaz demeyin, biz her vakit namazdayız” buyururken her halinin huzurda olduğunu kastetmektedir, namazın sonunda selam verip de huzurdan ayrılmayanlardandır.nazenin

Cemaatle namaz için camiye doğru aramgâhından ayrılır, yolda giderken rast geldiği dervişi:
– “Dedem nereye gidiyorsun?” diye sual eyleyince
– “Eh artık olmaz der” gitmeyip geri döner.
– “Öyle sormamalı, uğurlar olsun demeli” karşılığını verir.

Sâdık Baba’nın (ruhaniyetine selâm olsun) böyle bir suali bâtıl görmesinin sebebi “niyetinin açığa çıkması” olsa gerektir. Zira bir yere gitmeye niyet etmiş amma ulaşmaya muktedir mi? Yola çıkmış amma gidip gidemeyeceğini daha bilmiyor ki söylesin, şimdi bu suale nice cevap versin….

Hani müslümanın incelmişine derviş derler ya işte tarîki nâzenin derler pek ince yapılı, narince bir yolun uluları böyle buyurmuş erenlerim huu

***

[MECZUBÎN’DEN GENÇ OSMAN VE GEÇENLER]
Dede, Hz. Numan Hacıbayram-ı Veli Sultan (ruhaniyetine selam olsun) huzurunda, gelen geçen lüzumsuzlara söylenmektedir. Kulak kesildik:

dede

– Ne var yok dede
– Tırı vırı
– Nasıl yani?
– Faso fiso
– Halini sorduk dedem ne var ne yok?
– Biz de önce dünyanın halini söyledik
– Tamam da sende ne var ne yok?
– Allah yok mu!
– Sümme haşa, o nasıl lakırdı Allah var, şerîki yok
– Bizde başka türlü derler: Allah var, proplem yok
– Sen problemi çözmüşsün maşallah…Allah’la aran nasıl bakalım?
– Nasıl olsun hep O’nun dediği oluyor.
– Maşallah, Allah’ın dediği olur zaten
– İyi ya biz de dostuz. Arkadaşlık “peki” demekle kâimdir.

Ta böylece, daha nice divana sığmaz sözler çıktı divânesinden …

Read Full Post »

Ey garip bülbül,
Rabbini hamd ile an, secde edenlerden ol ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et. [Hicr, 98-99]

Gel bu aşkın kadehinden bir kadeh nûş eylegil
Gel bu aşk ile başını tâ ebed hoş eylegil

Ta başından söyleyelim bu hafta bir garip haller geldi başımıza, haliyle mektupta bu hallerden vâreste değil…

Kulu ol kim olasın âzâd!

Bir lâtifeyle başlayalım söze, şöyle ki geçtiğimiz günlerde bu satırların yazarı basit bir cerrahi müdahaleye maruz kaldı. Gözümüzün içine bakmayı bıraktığımızda yanıbaşımızda anestezi uzmanı doktor hanım gülümsüyordu, yahu bunca zamandır uyutup uyandırırız sizin gibi gözünü açana rastlamadık.. Ameliyat masasından kaldıracağız uyanın artık diye sarsıyoruz hafifçe, ne deseniz beğenirsiniz:

“Gerek narkoz, gerek aşk ile âlemde serhoş olmak gerek vesselam”
Haddizâtında aşk, insanın kendinden geçmesi, kontrolü kaybetmesi şartına bağlı değil midir?

….

Şu garip insanın hayatında, her ne sevinç ve mutluluk varsa hepsi zuhuru, görünüşü farklı da olsa kavuşmaktan kaynaklanır ve her ne gam ve keder var ise ayrılıktandır. İnsanoğlu nimetlerin kıymetini elindekini kaybedince anlar. İşte ufak tefek gurbetler, ayrılıklar da ona ufak tefek hatırlatmalardır.

Dikkat buyurun; bir kimse bir belaya duçar olduğunda, asıl bela o belaya neden uğradığını bilmemesidir. [Hz. Aşkî]

Kulu ol kim olasın âzâd!

Mevlam her cuma kurduğumuz bu gönül bağından, âşıklar bezminden ayırmasın bizleri, bu meclisimizi bir ucu cennete dek uzanan, şükrü eda edilmiş huzur pınarlarından eylesin.

Vâlide sultanı da yanımıza alıp haremi pakine, hicaz illerine avdet eylerken uçakta nazarımız karşımızdaki yazıya ilişti kaldı.

Fasten Seat Belt While Seated

“Oturduğunuz sürece kemerlerinizi bağlayınız” şeklinde tercüme edilebilecek bu ikâzın neresi garip?

Şu garip kardeşiniz uçak inene dek nerelere bağladı bu hitabı bir bilseniz. Önce oruç geldi aklımıza, İngilizcesi “fast” “fasten” çağrışımıyla. Kemer belimizi dolayısıyla bizi tutup bağlar, oruç ve diğer ibadetler de bizi tutmalı, Hak ile aramızı açan günahlardan alıkoymalı değil miydi?

Kulu ol kim olasın âzâd!

Madem “yolcu, yolda temkin üzere gerektir” şu hayat seyr ü seferinde kendimizi sağlam bağlamalı değil miyiz?

Ve asırlar öncesinden İmâm-ı Bûsirî seslenmez mi? Kasîde-i Bürde’siyle

Serkeş atlar zapt olunur dizginleri çekilerek
Benim bu azgın nefsim, kimler yola getirecek

Ve günahlar geldi aklımıza dizginlerini koparan atları duyunca…

Bir günah eden kişiye bin gün âh etmek düşer
Bin günah ettim İlâhî, bir gün âhım yok benim

Kulu ol kim olasın âzâd!

Ve günahın ucunun dokundu yerler, makamlar…

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme.
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zîşânı incitme

Ey Allahım, biz dünyada günâh işledik. Bu duruma Habibin Hz. Muhammed (sav) üzüldü, düşmanımız İblis ise sevindi. Ey Allahım, Eğer yarın kıyamette cezâ verirsen, dostun Hz. Muhammed (sav) yine kederli ve düşman İblis yine sevinçli olur. Ey Allahım, iki sevinci düşmana verme, iki üzüntüyü Hak Dost’un gönlüne koyma.

Ey Allahım, eğer sebebini sorarsan hiçbir bahânemiz yoktur. Eğer tartacak olursan malımız yoktur. Eğer yakarsan tâkatimiz yoktur. Serveti olmayan müflisler, sermayesi olmayan muhtaçlar ve tâat ve ihlas süsünden yoksun olanlar bizleriz.

Kulu ol kim olasın âzâd!

Ey Allahım, eğer bir kez olsun bana “Kulum” dersen sevincim arşı geçer. Ey Allahım, iyilerin istiğfar etmeleri gerekiyorsa, ya iyi olmayanlar ne yapsınlar? Ey Allahım, eğer iblis Hz Adem’e kötülüğü öğretmişse ya buğdayı Adem’e kim rızık olarak verdi?

Ey Allahım, yükselttiğin bayrağı indirme. Sonunda affedeceksen başında utandırma. Ey Allahım, bedava yarattın, bedava rızık verdin, aynı şekilde bedava bağışlamanı umarız ve dileriz. Zira sen Hudâ’sın tüccâr değil…

Eğer bize cenneti tâat karşılığında bahşedeceksen bu bir satış olur ya senin ihsan ve bağışın nerdedir? Ey Allahım, ben, ucub ve kibre sevkeden tâatten bizârım, beni özre sevkeden günahtan da…

Ey Allahım, bu yanan çırayı söndürme, bu yanmış gönlü yakma, bu dikilmiş perdeyi yırtma ve bu bendeni kovma.

Kulu ol kim olasın âzâd!

Gel ey aşk, soğumuş gönlümüzde ateş yak. Sönmüş çıramızı nurunla tutuştur, aydınlat…

Ey Allahım gariplere acıyan sensin. Ben de bir garibim. Derdime devâ ver. Çünkü sensin tabibim, ey cümle kaybolmuşların yol göstericisi. Ey Allahım taşıdığın esma ve sıfatların hürmetine feryadıma yetiş. Zira buna gücü yeten de ancak sensin.

Aaah azizim haldaşım, olanlar oldu ve her ne ki O’nun muradı oldu, halimiz pek bir garipse de hayr oldu erenlerim…

Kulu ol kim olasın âzâd!

Kulu ol kim olasın azâd! İkide bir satır arasına giren bu seste neyin nesi, ne olacak mektubun hitamı erişti, mestmp3 olacak bir seda sunmadın canlara…

Be hey bülbül nedir feryâd
Var eyle Hak’dan istimdâd
Hüdayı yâd etme olma yâd
Kulu ol kim olasın azâd [260.mestmp3]

Yolunu şaşırmışlara rehber olan Hâlık! Cânımıza safâ, gönlümüze aşk, gözümüze nur ver. Ve bize iyi olan her ne var ise fazl u kereminden onu ver, Yâ Rab, gönlümüze rahmet-i cân ver, Herkesin derdine basîretler dermânı ver. Bu kulun neyin olması gerektiğini nereden bilsin? Bilen sensin, her neyi biliyorsan onu ver. [Hz. Pir Mevlana]

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

Aşk yolunun kutlu yolcusuna,
Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime! [Fecr, 27-30]

Aşkın yolcu!

Aşık mısın? Sevgiliyi taklid ederek aşkını kuvvetlendir. Ta ki senin kemendin Allah’ın rızasını avlasın da kurtul!

Ey gönül bir derde düş kim anda derman gizlidir
Gel eriş bir katreye kim anda umman gizlidir
Terk edip canı cihanı gey feragat cübbesin
Bu feragat cübbesinde sırr-ı sultan gizlidir

218-gul

Hz. Pir Mevlana “Arifler yol alırlar cahiller yolun başında beklerle ta ki birisi gelsinde kendisini götürsün” buyuruyor ya bundan sonraki satırlar, yolun başında seyre dalmış hasta bir adamın ariflerin izlerine dair sayıklamalarından ibarettir.

“Bu hasta adam nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor? Bu murdar adam, kendi canının derdine niye düşmüyor? Bizzat kendi içindeki ölmüş canını bırakmış da Dışarıdaki ölüyü diriltmeye kafayı takmış!..” [Mesnevi, II. 150-151150-1]


Hastalıktan iz bırakmayacak, misilsiz bir şifâ umanlar 218.mestmp3 olan nutk-u şeriften yudumlasınlar, iyi gelecektir, hayra vesile olacaktır…

Huzura varmak için bende takat yok deme
Büyüklerle iş görmek zor değildir gam yeme

Hitabından cesaret bulup çıktık yola Aziz Dedem, ser-levha olan ayet-i kerime ve emsallerini nasıl okumalıyız?

Bir de Sure-i Beyyine’nin 8. Ayeti var: “Allâh onlardan râzıdır, onlar da Allâh’dan râzıdır.”

Birinci kısmın ne anlattığı aşikar: İnananlar Hak Teala’nın iradesi doğrultusunda iman ve amel etmiş, böylece O’nun rızasına nâil olmuşlardır. Peki ya devamını nasıl anlamalı? Kulun Allah-u Telala’dan razı olması ne demektir? Nasıl mümkün olur?

Aslında dahası da var. Habibi Kibriya Efendimiz’in (sav) ezandan sonra okunması tavsiye buyurduğu bir dua vardır: “Rab olarak Allah’tan, Resûl olarak Muhammed’den (sav), din olarak İslam’dan razı oldum…” Bu duayı günün mutat zamanlarında tekrar eden canlar öncelikle kendisine bir hatırlatmada bulunmuş olur: Ben Rab olarak Allah Teala’dan razı oldum. O’nun beni yarattığı fıtrattan, cinsiyetten, hilkat özelliklerinden, tarih ve coğrafyadan, bana verdiği yetenekten, kainata hakim kıldığı kozmik yasalardan razı oldum. Beni muhatap ve mükellef kıldığı bütün hükümleri gönül hoşnutluğuyla, kemal-i teslimiyet ve rıza ile kabul ettim. Peygamber olarak Hz. Muhamemd’den(sav) razı oldum. Biricik rehberim olarak bana çizdiği yol haritasından, bir “insan” ve “peygamber” olarak her türlü tasarrufunu mübarek ve hidayet kaynağı, kendisini de canımdan aziz bildim. Hak Teala’nın bana çizdiği sınırlardan ibaret olan, beni izzet sahibi ve zilletten beri kılan İslam’ı din olarak kabul ettim. Bu dinin emir ve yasaklarına yüksünmeden, şikayet etmeden, sızlanmadan tam bir teslimiyetle boyun eğdim.

“…Zaten bizim yolumuz kullara Allah’ı tanıtıp Allah’ı sevdirmek, onların gönlünde Allah sevgisi, Allah aşkı, muhabbetullah meydana getirmek; bir taraftan da Allah’a kulları sevdirmek, yâni kulları Allah indinde razı olunan kullar haline getirmek yoludur. insanın içinde, kalbinde Allah’a doğru bir sevgi, bir şevk, bir aşk uyandırma, bir istek uyandırmaktır maksadımız… O isteği uyandırdın mı, canlar kendiliğinden o tarafa doğru koşacaktır.” [Pir-i Sâni Eşrefoğlu Rumi (ks)]

Hülasa “Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken” kıvamına gelmek midir?

Eyvallah lakin biz gül ve diken meselesine takıldık şimdi. Cemalin ve celâlin zuhuru hayatın her safhası ve her alanı için geçerli. Hz. Niyazi’nin buyurduğu gibi:
Cemâli zâhir olsa, tiz celâli yakalar ânı
Bu âlemde gül açılsa yanında hâr olur peydâ

Güllerin ve dikenlerin arasında ölüp gideceğiz işte…

Yavaş ol erenler, biz bu aleme ölmeye değil olmaya geldik hem ölmekten korkmayın ham kalmaktan korkun, ölmekten korkmayın hangi meyva oldu da dalında kaldı; mutlaka yere düşer..

Peki bizi pişiren nedir? hamlıktan nasıl kurtuluruz?

Eğitim ve terbiye ruhları şekillendirir, ama o şeklin karakter huy haline gelmesi için çile çekmek gerektir. Gam, çile ve ızdırâb, nefsânî temâyülleri zaafa uğratan ve neticede insan rûhunu yücelten en büyük müessirdir. Bu yolda Ruhun gıdası aşkt, canlarınki ise açlıktır.

“Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni, Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni!”

Beden bizim ruhumuzu geliştirmek, olgunlaştırmak için saksı vazifesindedir, sen çiçeği sulayacak yerde dışındaki saksıyı boyuyorsun! [Hz. Pir Mevlana]

İnsanoğlu dünyaya çiğ olarak doğar, içindeki ateş onu pişirir. İçinde ateş-i aşk yoksa ham ervah adını alır ve ebediyyen çiğ kalır. Yüreği yanmayanın kendine gelmesi, kendini bulması mümkün değildir. Gelip geçici hevesler insana keyifli anlar yaşatsa da asıl çektiği acılar ona kişilik kazandırır. Fâni olana duyulan heves ile baki olana duyulan aşk kerpiç ve tuğla misalindeki gibidir.

Anlatsanız da dinlesek?

Kerpiç de tuğla da aynı çamurdan yapılır, kerpiç güneşte kurutulur,tuğla ateşte pişirilir. Kerpiç ilk suda ıslanır tekrar çamur olur oysa tuğla denizde düşse de karakterini korur. Ebedi olmak istiyorsan geçici heveslerden geç ebedi olanı sev.

Ey aşk sen bize havadan da sudan da çok lazımsın..

 

Hep birlikte duaya duralım da Vedud olan Allah’tan aşk dileyelim; Allah’ım gönüllerimizi aşkınla doldur, Biz seni sevdiğimiz kadar var sayılırız, ilahi aşkınla var olmak birliğinle bir olmak istiyoruz; nasib eyle, müyesser kıl ne olur..

 

Yâ Rabbî! Bizleri, günleri ilâhî hikmetlerle dolu, gerçek aşk ehlinden kılıp iki cihânın sırlarına âşinâ eyle! Hâlık’tan ötürü mahlukâta karşı kalblerimizi, merhametin, şefkatin, hamiyyetin menbaı eyle! Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyleyiver!

Amin Ya mûin..

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: