Sâhib-i irfân ağlar


Dosta kâh yoldaş olup kâh düşmana
İnleyip sesler duyurdum her yana
Dost olur -zannınca- her insan bana
Sırlarım gel gör ki meçhuldür ona
Sırlarım olmaz iniltimden uzak
Her göz etmez fark işitmez her kulak

En güzel vuslatı tattırmak için cennette, bize gündüz-gece zehir ettiği hicrâna şükür…

Rûz u şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar
Vâkıf olan benim esrârıma her an ağlar
Kimse fehm itmedi hayfâ ki nedir maksûdum
Gice gündüz ne içün dîde-i giryân ağlar

Dâğ-ı sînem göricek hûn ile âlûde benim
Rahm idip hâlime ezhâr-ı gülistân ağlar
Gördü çün derd-i dil-i zârımı rahm itdi tabîb
Didi ey hasta-i hicrân sana dermân ağlar
Yine rahm eylemez asla bana ol âfet-i cân
Beni bîmârî görüp hâlime yârân ağlar
Gam değil bilmez ise hâl-ı derûnum ol yâr
Fehm ider niyyetimi sâhib-i irfân ağlar
Derd ile rûyuna bakdıkça senin İlhâmî
Gerçi handân olur ammâ ciğeri kan ağlar

(Sultan III. Selim Han Hazretleri)

İşte şimdicek gözlerden yakut renginde bir gözyaşıdır boşandı. İzinin tozu belirmeyen aşktan şimdicek bir iz belirdi. Sevilenlerin renklerine bak, sevenlerin renklerini seyret; işte şimdi şu iki güzelim renk de o renksiz candan geldi şimdicek. Bak da gör; gökyüzü her solukta toprağa binlerce renk bağışlamada… öylesine renkler ki ne yeryüzünde var ne gökyüzünde. Rengin temeli renksizlik, şeklin aslı şekilsizlik, harfin özü harfsizlik,  işte buracıkta elde avuçta olanın, mâdenin, definenin aslı.   Âşık da sensin, sevgili de, ikisini arayıp duran da; fakat ona buna görünmemek için de kat kat örtüler ardındasın işte. Âb-ı hayat menbâ’ısın fakat kıskançlığından ağzını yummuşsun; işte o amansız aşk yüzünden ağız susmada, can feryâd etmede. Seher vakti kuşların feryatları, susanlardan gelen bir habercidir. Susarak ağlayan dünyanın izi ağızdadır işte. Zevkiyle ağlıyorsan ne diye ayrılığa düşünce ağlarsın? Sen inkâr ediyorsun amma işte binlerce tercüman buracıkta.  Bir dosta av olamamışsan söyle niçin kararsızsın böyle? Değirmeni dönüyor gördün mü bil ki su buracıktadır. Canım emrediyor, sus diyor, incitme beni; sustum, buyruğa kulum, anlatmayı bıraktım artık…[Hz. Pir Mevlana]

Reklamlar

Hicran Kucağında Bir Neyzen

Şu yolda 40 senedir attım adım, daha hala beni ben anlamadım…

En güzel vuslatı tattırmak için cennette, bize gündüz-gece zehir ettigi hicrana şükür (1879-1953)

Hicrân kucağında tuttuğum sırdaş
Çağlamış, bulanmış, durulmuş olsun
Sözüne, sazına güven de yanaş
Kulağı ezelden burulmuş olsun
Boş kafa gezdiren seyyahlar gibi
Keşkülünün delik çıkmasın dibi
Âriften anlasın seçsin garibi
Hakikat yolunda yorulmuş olsun
Taban tepmiş olan gam kervânında
Dostunu konuklar tatlı canında
Koçlar gibi duran pîr meydanında
Arslanlar yurdunda kurulmuş olsun
Gel dese de bakma nâkes aşına
Bir fırsat arar da kakar başına
Dostun nâmerd dehrin mihenk taşına
Felâket pazarında vurulmuş olsun
Duysun aşkın elinden rebâbı
Okusun alnında çile kitâbı
Neyzen gibi günâhının hesâbı
Mezara girmeden sorulmuş olsun (Çemberlitaş, 1908)

Ey zavallı insan! Ölümsüz bir canın var; neden boş yere ölümden korkuyorsun? Sen, Allah’ın bir nuruna mâliksin; bu nurla sen, o daracık mezara nasıl sığarsın? Gönlünü hoş tut; alem, sende bulunan o incinin, o ilahî emanetin yüzünden, baştan başa altın kesildi! Gönül verdiğin o güzel varlığa benzer bir güzel nerede var; öyle bir güzeli gösterebilir misin? Beden, aşk ile arkadaş olunca, onunla düşüp kalkmaya başlayınca dayanamadı da, kendini fazlaca şaraba verdi! Ey hoca; neden benim bu halimden ürküyorsun da, bana bakıp yüzünü ekşitiyorsun? Renksizlik aleminde, mest olup kendinden geçmek var, şuhluk var! Ey vâiz efendi; senin gönlün neden böyle daralıyor, neden kendini gamlara kederlere kaptırıyorsun? Herhalde, senin aşktan haberin yok! Bu kadar kedere kapılma, bu kadar çok gam yeme! Ne zamana kadar böyle yaslara gömüleceksin? Sen, acılar çekmeye, yaşlara gömülmeye layık degilsin! Bizim sana bağışladıgımız o sevgiyi kaybetmedinse, gamı kederi bırak da bizimle beraber ol, bizimle aynı renge boyan! Ey Sevgili! Verdiğin nûrla, can, öyle manevî bilgiler elde etti, öyle derin bir deryaya daldı ki… Buyur ey efendimiz, buyur; sana da de şerab dolu kadehler var!… [Hz. Pir Mevlana]

Bu da geçer ya huu

Hırka-i Saadet’ten

Medeniyetimizin seslerinden,
Alnımız secdede bulsun bizi her lâhza ezan
Ve hazin ömrümüzün her günü olsun Ramazan
Zikrimiz Arşı geçip fecre kadar yükselsin
Mâveralardan ümîd ettiğimiz ses gelsin

Lale bahçesinde ezan okunurdu: Dini nidaların üstüne bülbüllerin nağmeleri gülâbdanlardan dökülen damlalar gibi serpiliyordu. Kokulu şimşirler arasından geçtik. Din ve tarih yâdlarıyla dolu gönlüm başımın üstünde yıldızlarla dolu geceye benziyordu. Dehlizlerin sıra sütunları arasındaki loşluğu kırmızı fanuslar mini mini noktalamıştı. Asırları, saltanatları ve vecdeleri tanıyan bu sütunlardan birine yaslandım. Kulaklarımda surelerin nağmeleri ve gözlerimde mutasavvıfane bir bahar özleten mahmur çini harikaları var!..

Sütun gölgeleri arasında rüya hayaletleri gibi silikleşmiş küçük cemaat, işte teravihe kalktı. Her iki rekâtta bir güzel sesler selavât getirmeye başladı. Öyle bir cûşiş içinde idim ki şu zamanda yaşar bir fani olduğumu yavaş yavaş unutuyordum. Bilmiyordum ki hangi asrın Türküyüm! Dirseğim yanımdaki Enderunlu’dan daha vuzuhla Mısır fethinden dönen yeniçeriye sürünüyordu. Duyduğum nefes, rûkularda mafsalları çıtırdayan buruşuk yüzlü akağadan ziyade Zigetvar’ı görmüş bir pir gazinin soluğuydu. İmamın geçkin sesi Revan gününden geliyor gibiydi. Her selâm verişte sanıyordum ki dizinde tesbih, belinde hançer, bin zünûb ve gururun istiğfarı için murakabeye varmış bir eski hakanla göz göze geleceğiz. Zira bu tayfların hepsi buralarda, bu sehhâr dehlizde bergüzâr-ı Muhammed’in yanı başında saf-beste idi…

Maddî tabcil ve şahane ruhanîyet payânının en yüksek haddini bulmuş bu dairede bizim bin üç yüz otuz yedinci ramazanda kıldığımız şu teravihi acaba onlar Hicaz yıldızları altında ve soğumaya başlamış kumlar üstünde Resûlullâh’ın etrafında ilk defa ne taze vecdle eda etmişlerdi! İbadetimiz bin amber kokusu içinde idi. Bilhassa secde demlerinde bir su uzaktan, manevradan sesleniyor gibiydi. Bu koku bir gümüş buhurdandan geliyor. Bu su bir sonraki çeşmenin lülesinden boşanıyor ve Arapkârî nakışlı bir mermer olukta sırma gibi akıyordu. Bununla beraber Hırka-ı Muhammed’in eteği ucunda güya Kevser’in sesini duyan ve cennetin kokusunu alan müminlerdik.

Müezzin “Elveda yâ şehr-i Ramazan, elveda yâ şehr-i bereket velihsan!” diye nida ediyordu. Ağlayanlar ve inleyenler “Amin, amin” diyorlardı.

Ne yapsam ve nasıl olsa bitmesi mukarrer ve muhakkak hayatım için, küçük şahsi arzularım için, hiçbir dua etmedim, hiçbir şey dilemedim. Erdiğim vecdin havası içinde: “Elden yitirip kendimi bî-hûdluğa yettim.”

Yâ Rab, şu muazzam Ramazân hürmetine,
Kaldır aradan vahdete hâil ne ise.
Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan
Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se
Mâdâm ki verdin bize rûh-ı nevîn
Yâ Rab, daha bir nefha-i te’yîd insin.

Aff-ı taksirât; amin…
Mahv-ı seyyiât; amin…
Vusül-i muradât; amin…
Def-i beliyyât; amin…
Kabulu-u hacât; amin…
Müşahade-i cemalullah; amin…
Şefaat-i Muhammed Mustafa; amin…
Himem-i evliyaullah; amin…
Bi hürmeti ism-i Rahman; amin…
ve bir hürmeti şehr-i Ramazan; amin…
Kabul-u niyaz el-fâtiha

Övüldüğünde övesin

Ey ırmağımız, ey bizi arayan dost!
İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Çünkü Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez. [Lokman, 18]

Ne ki mevcûd ise âlemde, güzel, doğru iyi;
Arayan fikri, bulan rûhu, seven sevgiliyi
Bize bahşetmiş olan Hazret-i Rahman’a şükür

Arş-ı Âlâ’da Ezel kasrına çıkmış yedi kat,
Geriyor hüsn-i ilâhîsine atlas perde…
En güzel vuslatı tattırmak için mahşerde
Bize, gündüz gece, zehrettiği hicrâna şükür.

Senin hayranın olarak, seni övmek, benim aklımı, fikrimi başımdan aldı. Konuşamaz oldum. Bir âh etme gücüm kaldı. Niçin âh ettiğimi, âh derdimi anlatacak bir mahrem, samîmi, yakın bir dost bulamıyorum? Ben de Hz. Ali (kv) gibi kuyuya ah ediyorum.***

Kuyu, benim âhımdan coşar da, ağzında kamış biter. O kamış da ney olur feryada başlar. Benim gönül sırlarımı etrafa yayar. Ey ney! Feryad etme, sus! Çünkü biz sana mahrem değiliz. Bu yüzdendir ki, kamıştaki şeker, bizden özür dilemede, kamıştan da özür dilemede… Beri gel, daha beri gel, daha beri. Nereye kadar aşktan uzak duracaksın, hele bir kulak ver dinle: [257. Mestmp3 Uzzal Taksim]

*** Bir rivayete göre Peygamber Efendimiz(sav) Hz. Ali’ye bazı sırlar söylemiş. Hz. Ali (kv) emanetin ağırlığına dayanamamış, bu sırları kör bir kuyuya söylemiş. O kuyunun ağzında bulunan bir kamış bu sırları duymuş. Onu kesip ney yaptıkları zaman o gizli sırları feryad ederek etrafa yaymış.

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

– Birkaç haftadır hizmet râhın güderken aynadaki aslanda neyin nesi dedem?

– İnsanların hizmet anlayışı, kaygı ve niyetleriyle alakalıdır. Himmeti dünya ve dünyalıklar olan insanın hizmeti de dünyadır ve dünyalıklardır. Bu yüzden himmet ve niyeti arındırmak lazım. Böyle olmazsa canlar hizmetinde Allah rızâsını düşünse bile çoğu zaman insanlar tarafından övülmeyi ve görülmeyi de ister. Böyle bir zaaf, karşılaştığı zorluklar karşısında insanı kolayca hizmetten alıkoyabilir. Ya da böyle biri hizmetin gerektirdiği edebi göremeyebilir. Hatta zamanla böyleleri nefsânî arzularının esiri oluverir. Nefsânî arzular frenlenmeyip salıverildikçe de, bunlar içinde en güçlüsü olan “hubb-i riyâset” yâni “baş olma sevdâsı” öne çıkar ve kişiyi yönlendirmeye başlar. Hatta bu duygu kişinin hizmet adına yaptıklarını da kendi tarafına yontarak damgasını vurur. Ardından hizmeti, nefsinin izzetine basamak yapmaya başlar.

– Hepsi bir ufacık övgüden mi?

– Ne sandın erenlerim… Gerçi dünyada övülmek ona aldananlar için lezzetli bir lokma gibidir amma bu lokmanın önce zevki sonra ateşi belli olur, dumanı sonradan çıkar. Sen o lokmayı yeme. Bu mevzuda sakın kendine güvenme! O istediği kadar beni övsün, bana
dalkavukluk etsin, ben inanmadıktan, aldanmadıktan sonra ne çıkar deme! Ben böyle sözlerle mağrur olmam diye böbürlenme! Olursun. Hem de farkına varmadan bir gurur ve büyüklenme hastalığı içinde seni kandıranlara zebûn olursun. Bunu daha iyi anlamak istersen meselenin zıddını düşün.

-Zıddı derken?

– Düşün ki onlar seni methedecekleri yerde aleyhinde söyleseler, sende olmayan, senin yapmadığın ağır kötülükleri sende varmış ve yapmışın diye yaysalar için nasıl üzülür, bu yüzden nasıl günlerce kendini yersin! İşte tıpkı bu haksız eleştiriler gibi övgülerin de insan içinde izleri kalır. Hakikatte ikisinin de aslı yok ya… İçinde, gönlünün derinliklerinde övgülerin izi kaldı mı, bir kere ruhun bir gıda gibi methedilmeye alıştı mı, canın böyle sözler çekmeye başladı mı artık düştün demektir, zor kurtulursun.

– Hani “Sağolun, varolun, beni siz büyüttünüz, alkışlarınızla yaşıyorum” derler ya…

İnsanı iki şey helak eder: Biri nefsinin arzusuna uymak, öteki meth û senâ edilmeyi, övülmeyi sevmek. [Hz. Ali keremallahu vechehu]

– Ziyâde medihten, firavunlaşan nefsini kurtarmanın tek çaresi tevâzudur, haddini bilmektir, hamd etmektir.

– Medihten hamde nasıl geçtik dedem, kaçırdık ipin ucunu!

– Medih ne demek? Övmek demek; Türkçedeki övmenin Arapçadaki karşılığı. Bunun zıddı övmemek veya kötülemek mânâsına zem kelimesi var. İşte medih haklı veya haksız övmek demek. Bazen hayalî, bazen gerçek. Bazen yalan, yağcılılık, dalkavukluk için; bazen gerçek, doğru… Karşı tarafı övmek demek. O halde bu tam övmenin karşılığı medih. Ama hamd o değil. Hamd, medihten biraz daha dar anlamlı, yâni daha özel demek. O ne demek? Bir kemal ve hüsne, yâni bir olgunluğa, bir güzelliğe karşı, bir ikram veya ihsan etsin veya etmesin tâzim ve takdir ile yapılan övgüye hamd denir.

– Karışık bir mevzu gâliba…

– Şimdi bunu biraz daha ufalayalım: Bir kere hamd edilen kimse “kemal ve hüsn” sahibi olacak, yâni olgun, eksiksiz ve güzel olacak. Hamd eden kişi de ona karşı tâzim, yâni onu gözünde büyütme, takdir hissiyatında olacak. İsterse o hamdettiği kendisine bir ihsanda, ikramda bulunmuş olsun, isterse bulunmamış olsun… Bulunmasa da, bulunsa da onu övmeye, tazim ve takdir ile övmeye, ama haklı bir güzellik, haklı bir kemalden dolayı övmeye hamd denir.

– Yani hamdin, medh û senâdan daha özel, daha asil, daha yüksek bir mânâsı var.

– Evet, çünkü medih, dalkavukluk için de olabildiğinden bazen doğru, bazen yanlış olur ama hamd gerçek bir durum karşısında yapılan gerçek bir namuslu, dürüst, güzel bir övgü demek oluyor. Medih haksız olursa, Peygamber Efendimiz onu takdir etmiyor, yasaklıyor. Hattâ birisi size karşı sizi överse, siz ona yüz vermeyin mânâsına: (Uhsüt-turâbe fî vücûhil-meddâhîn) “Böyle meddahların, dalkavukların, medih yapıcıların yüzlerine toprak saçın!” buyuruyor.

– “Aaa, teşekkür ederim” filân demeyin. Koltuklarınız kabarmasın, şımarmayın, aldanmayın mı demek?

– Eyvallah.. Hem de “onların yalancı olduğunu bilin, yüzüne toprak saçın!” buyuruyor. Ters bir davranış, yapmasın bu kötülüğü, dalkavukluğu diye engelleyin demek istiyor.

– Hep deriz ya “elhamdulillah” diye…

– Lugatte (El-hamdü lillâh) “Hamd Allah içindir” demek olduğu kadar “Hamd Allah’ındır. O güzel, haklı övgü Allah’ın hakkıdır. Her hamdin hakîkî sahibi, hakîkî muhatabı Allah’tır.” mânâsına da gelir. (Küllü senâin yeûdü ileyhi) “Her meth ü senâ döner dolaşır, işte onu yaratan, o şeyi yaratan hâlıka, yâni Allah’a gider.” demek.

– Şimdi anladık; madem bütün övgüler O’na dönüyor. Bizi övdüklerinde de o övgü hakiki sahibini buluyor… E bu iyi bir şey değil mi?

– İşte şimdi meselenin irfan vechine geldik, onu da burada izaha gayret edelim. Malumaliniz ümmetin kıyamete dek yaşayacağı bütün haller, hadiseler asr-ı saadette bir çekirdek, nüve halinde mevcuttur.

Habibi Kibriya Efendimizin ve Ashabın hayatını can gözüyle takip ettiğimizde ne onulmaz yaralarımızın ilacının orada saklı olduğuna şahid oluruz. Bedevînin biri, kasîdeler ve şiirler söyleyerek Resûlullah’ı methedermiş. Efendimiz de hoşlanarak dinlermiş. Adamın biri bu nasıl olur? Resûlullah, hem, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyor hem de kendi meth edilişini hoşlanarak dinliyor demiş.

Efendimiz de buyurmuşlar ki: “Benim o sözlerden hissettiğim memnûniyet kendi hesabıma değildir. Ben Allah’ın Resûlüyüm. O’nun için metholunmam Allah’ıma, sahibime âittir. Sahibimin methedilmesinden dolayı memnun oluyorum. Esâsen, o kimsenin beni meth eylemesi, bende gördüğü ilahi nura, Hakkın tecellisine övgüdür. “Ne güzel bir görüşü var” diye ben o kimsenin hesâbına da memnun oluyorum. Onun mânevi kazancından dolayı da ayrıca seviniyorum.

İtiraz eden kimse işte bu noktayı bilememiş. Bize bir övgüde bulunulduğunda “Bunu sahibim nâmına kabul ediyorum. övgü sözlerini Hazret-i Pir’e ve müteselsilen Habibi Kibriya Efendimize taalluku dolayısıyla kabul ediyorum. Şüphesiz bu medh bana ait değil!” kıvamında bulunmak gerek…

Sâlikte (aşk yolcusu) şu üç hicap(perde) kalkmayınca ona devlet (saadet) kapısı açılmaz. Biri, kendisine dünya ve ahiret verilse şâd olmamak. Çünkü bunlarla sevinmek beşeri duyguların icâbıdır. İkincisi, dünya ve ahiret devletleri kendinden alınsa, bu iflastan dolayı zerre kadar gam ve telaşta bulunmamak, Hakk’ın muhabbetine zerre kadar noksan getirmemek. Üçüncüsü insanların meth ve senâsına aldanıp kapılmamak. Çünkü bu hal himmet azlığından gelir. Himmetin yüceliği ise imandandır. [Hz. İbrahim Ethem(ks)]

– Hak Teala’nın mütevazı, has kulları ne bahtiyar insanlardır. Onların nazarlarında övülmek ve yerilmek bir olmuştur. Bu güzelim insanlar Hakka aynadır. Sıkıntı ve genişilik, noksanlık ve kemâl, meth ve kötülemek, sevinç ve gam onların yanında birdir. Çünkü birlik makâmına kavuşmuş olana, zâtın kemâlini inkâr ve ikrardan zerre kadar kalbine üzüntü gelmez, mir’ât‐ı Hakk olmuştur. Meth ve zemmi, konuşanın kendi sıfatı bilir. Kemâl sahibinin kemâli ve nakısın noksanı gördüğünü bilir. Bundan dolayı, meth ve âlemin kötülemesinin onun yanında zerre kadar değeri kalmamıştır, ayn-ı Hakk olmuştur.

– Övülmeyi istemezler ama insanları da övmezler mi?

– Kendileri övülmeyi istemedikleri gibi, hiç bir şahsı yüzüne karşı övmezler, meth etmezlerdi. Hallerine göre iltifatta bulunurlar ve bazen hürmete şâyan kimselerin manevî kıymetleri bilinsin diye gıyaben methettikleri olurdu. Bilhassa zamanımızın bazı kişileri, muhataplarını lüzumundan fazla yerli yersiz methetmekle, onları gurura, ucûba kendini beğenme illetine sevk etmiş oluyorlar. Hâlbuki bu gibi hareket ve iltifatlar çok hatalıdır. Nefis daima pusudadır. Onların bilmeyerek büyüklenmelerine sebep oluyorlar. Güzel insanlar, methetmenin afetlerine bihakkın vakıf oldukları için manevi evlatlarını ne yüzlerine karşı ne de arkalarından överlerdi. Ahlak hal ve hareketlerini takdir ettikleri evlatlarına güler yüz gösterirler ve onlara daha nazikâne muamele ederlerdi.

Mürşidi kâmillerin bütün gayret ve himmetleri, salikleri şımartmadan, ucûb ve kibre düşürmeden, güzel ahlak üzere Halik Teala ve tekaddes hazretlerine vâsıl etmektir. Kibir ve ucûba düşenleri, düşmüş oldukları vartadan yani o kötü görüşlerinden kurtarmak pek zordur.

– Medih ve hamd, övüldüğünde övmek…

– İnsanlar sende bulunduğunu zannettikleri iyi huylardan dolayı seni methederler. Buna karşılık sen de nefsî huylarının gerçeğini bildiğin için onu kınayıcı, Hakkı övücü ol. Mümin methedilince, kendisinde bulunmayan vasıflarla övüldüğü için Allah’tan hayâ ederek nefsine der ki: Hak etmediğin halde övüldüğünde sen de hemen hak ettiği ve lâyık olduğu şekilde O’nu öv…

Şiir perdesinden hangi gazelle seni övmeye, senâ etmeye başlasam, aciz kalırım da gönlüm seni binlerce defa daha fazla övmeye başlar. Zaten gönlüm kim oluyor? Ben kimim? Övmek ne? Aslında ben zavallı, seni överek canımı, senin güzel kokulu reyhanlarla dolu gül bahçene çevirmek istiyorum. [Hz. Pir Mevlana]

Ey Allah’ım! Senin gazabından senin rızana sığınırım, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınırım. Sana (layık olduğun) senâyı saymaya, seni övmeye gücüm yetmez. Sen, kendini senâ ettiğin gibisin.

Ey Allah’ım, Hak dostlarının tevâzû, yokluk ve hiçlikle yücelmiş gönül iklîminden kalplerimize hisseler ihsân eyle. Kulluğumuzu ve haddimizi bilip vazîfe ve mes’ûliyetlerimizi kemâl-i edeple îfâ edebilmemizi müyesser kıl!

Ey Allah’ım! En alt kademeden en üst kademeye kadar vazîfe üstlenen bütün mü’minleri, nefsin servet, şehvet, şöhret ve makam sevgisi gibi şerlerinden muhâfaza buyur. Cümlemizi, elinden, dilinden ve gönlünden ümmet-i Muhammed’in istifâde ettiği kullarından eyle!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim