Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Fuzuli’

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım çarpmıştı sizi, bakıp dururken! Sonra, şükredesiniz diye, ölüm halinizin ardından sizi yine diriltmiştik. [Bakara:55-56]

saika_umutrehberiÂrifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nûş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar ona ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Bir “anahtar kelimenin – keyword” ipine tutunarak çekildiğimiz hakikat yolculuğunda vakti geldi diye yol gösteren güzelimiz: “sâika” ama bu da bahâne elbette, nihâyetinde O’nu görmek istediler diye başladı bütün hikaye, tıpkı O’nun da görülmek, bilinmek, sevilmek isteyişi gibi…

Arapça bir isim olan ṣā‘iḳa (ﺻﺎﻋﻘﻪ) evvelen yıldırım demek iken, ölüm, mevt, nüzûl ateşi, semadan gelen şiddetli ses,  mühlik ve azap, bulutları sevkle vazîfeli melek mânâsında da kullanıldığı vâki.

Ser-levhâmıza nakşedilen ayeti kerimemizde, Allah kelâmında geçen “Sâika” ismine tefsirlerde umumiyetle “yıldırım” manası verilmiştir. Sâika, Hakk kudretinin tecellîsi anında neye isabet ederse, onun tahammül hududunu geçtiğinde, o nesne kendini kaybeder. Biz de, beşer diliyle bu durumu tarif için “öldü” deriz. Sâika öyle bir maddedir ki  zâhiren elektrik akımı suretiyle temas ettiği maddeyi bozar, yok eder.

Haziran 1980’de Massachusettes şehrinde ABD’de vukû bulan bir hadîseyi paylaşalım zahirden bâtına yol bulma niyyetiyle: Edvin Robinson geçirdiği bir trafik kazasında işitme ve görme kabiliyetlerini kaybetmiştir. Kör ve sağır olarak yaşayan Edvin 4 Haziran 1980`de kendisine çarpan yıldırımdan sonra 20 dakika şuursuzca yerde yatmış ve kendine geldiğinde ise işitme ve görme yetilerini tekrar kazanmıştır.

Gönül Tur-i Sîna’sından tecelli etti çün Allah
Erişti sâika, sâlik hemen oldu fenâfillah

Ayete baktığımızda İsrâiloğulları’ndan seçilmiş yetmiş kişinin, Hz. Mûsâ’ya îman etmeleri için Allah’ı açıkça, kendi gözleriyle görmek istediklerini anlıyoruz. Devâmında ise bu isteklerine mukabil olarak bir yıldırımın onları yakaladığı bildirilmektedir. Müfessirlerin ekserisi sâika adı verilen ani gelen, şiddet içeren yıldırımının inanmak için Allah’ı görmek isteyen İsrailoğulları’na bir ceza olarak indiğini söylerler. Aslında bu görüşleri Sure-i Nisâ’nın dünyada Allah’ı görme isteğininin akıbetine dair 153. ayeti de desteklemektedir:

(Resûlüm) ehl-i kitab senden, kendilerine Semâ’dan bir Kitab indirmeni istiyorlar… Gerçekten (onlar) bundan daha büyüğünü Mûsâ’dan istediler… “Allah’ı cehreten = açıkça, bize göster” (erinallâhe cehreten-Bizi Allah ile yüz yüze getir) demişlerdi (ancak ölmeden önce ölmek ile, ruh boyutunda mümkün olan müşahadeyi müstakil nefsleri ile dilediler) de zulümleri yüzünden onları yıldırım yakaladı… [Nisâ:153]

Aynı ayetleri irfânî yönden değerlendirdiğimizde “Allah’ı görmek istemenin” neden cezayı gerektirecek bir istek olduğu suâli, sorgulayan her insanı düşündürmektedir. Çünkü bu vâkıanın hemen öncesinde, İsrâiloğulları’nın peygamberi olan Hz. Mûsâ da Sînâ Dağı’nda Allah ile kelâm ederken aynı şeyi isteyerek nidâ etmişti:

Ey Rabbim! Göster bana (kendini) ki (ne olur) bakayım sana… [A’râf:143]

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti. Ey âşık! Aşk; Tûr’un cânı oldu. Tûr sarhoş, Mûsâ da düşüp bayılmış! [Mesnevi-i Manevi]

Peygamber de ümmeti de bir bakıma aynı şeyi istiyor, gelin görün ki ameller niyetlere göredir ve biri hiç niyetli olmadığı halde inanmak için Allah’ı görmek, diğeri isi zaten inandığı Allah’a yol olan Rabbü’l-hasını  (a’yan-ı sabite) bilmek için görmek istemişti (men arefe rabbehu fekad arefe rabbehu)

Hz. Mûsâ’nın bu isteğine karşın  Allah Tealâ şu cevabı vermiştir:

Beni asla göremezsin. Ama yine de şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa o zaman Beni görebilirsin! Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez (nuru tecelli edince) onu toza toprağa çevirdi ve Mûsâ da bayılıp düştü, uyanıp kendine geldiğinde dedi ki: “Ne sınırsız bir yücelik Seninki! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden (ikilik, şirk hali) de münezzehsin. Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!” [A’râf:143]

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni talip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nuruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum,  Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

 Hz. Musa, Yüce Allah’ın dünyada (ikilik halinde, zira görmek fiilinin sonuç vermesi için bir bakan bir de görülen gerekir meğer o gözlerden bakan Hak ola) görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak, ayrılık acısı sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini her cihetten duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, şevk ve neşe içinde ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.

Bu âyette Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesini ifâde eden “sâika” kelimesi ile İsrâiloğulları’na cezâ olarak verilen ve yıldırım olarak tercüme edilen “sâika” kelimesinin aynı oluşu, insanın hayretini artırıyor, satırlardan öte bir mânâ sızdırıyor.

Sure-i Bakara’da bu “Sâika” vakıasından sonra neler olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Sonra sizi şükredesiniz diye ba’s ba’de’l-mevte mazhar ettik [Bakara:56]

Âyete dikkat edilirse bu istekte bulunan seçilmiş yetmiş kişinin, inen “sâika” sonucunda önce öldükleri sonra diriltildikleri buyrulmaktadır. Burada mevt kelimesi üzerinde biraz duralım: Arapça’da (ﻣﻮﺕisminin ilk anlamı ölüm ise de Arap dilbilimci Râğıb’a göre hislerini kaybetme, akıl melekesinden yoksun kalma, aklen ölme, rüzgarın veya sıcaklığın şiddetini yitirmesi, nefsin arzularının körlenmesi, bastırılması hatta bazen uyuma anlamlarına da gelmektedir.

Ayette geçen “mevt” kelimesini biyolojik bir ölüme değil de Allah’ı görme talebinde bulunanların “sâika” sonrasında yaşadığı fenâfillâh haline yani gizli şirke olan kendi varlığının hiçliğini idrak etmeye bir işaret olarak da alabiliriz. O vakit “sâika” varlığı yok eden bir hakikat tecellisidir, zahiren temas ettiği yeri nuru ve narı ile yakarak yok eden yıldırım misali.

Bu kelimeyi lugatteki “nüzûl ateşi” ilahi tecellinin getirdiği yakıcı, kendinden geçirici bir mânevî sekr hali mânâsına alırsak mevt, ölümden sonra gelen diriliş, sahv, uyanıklık ise insanda oluşan bekâbillah idrakidir.

Fenâfillah bulan sâlik olur nefsine hem fâik
Bulur bir sermedî varlık görür hep ‘semme vechullah’

Başka bir ifade ile hakikatte yegâne vâr olanın ” Vâhidü’l-Kahhâr” olduğunun farkına varmaktır. Bu öylesine bir nasiptir ki ayetin sonunda bu nimetin değerlendirilerek, kıymetinin bilinmesi, şükredilmesi gerek bir nâiliyet olduğu zikredilir; toplu halde âyeti aşk ile bir daha okuyalım:

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken! Sonra, ölümü (yokluğunuzu, gerçekte yegâne var olanın Vâhid’ül Kahhâr olduğu gerçeğini, zâtî tecellide yok olmayı, fenâfillâh) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla (bekâbillâh) hayata başlatmıştık (gerçek hayatla dirilttik) sizi, belki bunu değerlendirirsiniz (tevhid nimetine şükredersiniz) diye [Bakara:55-56]

Sure-i Bakara’dan mülhem bir niyaza aminhânız efendim:

Nefs firavununun zulmünden kaçıp vâdedilen topraklara kavuşmak için çöle düşmüşsen ey tâlip! Vaktin asâsını elinde tutan rehberine güven ve O’na teslimiyette kusur etme! Zâhiren yokluğunda Sâmirî’ye aldanıp da arkasından oyalanacak, avunacak “altın buzağılar” teselli oyuncakları arama kendine! Rehberinin seni yarılan denizden nasıl geçirdiğini, susadığında düştüğün kuyudan, taşlaşmış kalbinden nasıl su çıkardığını unutma! O, seni “tevbe”ye çağırmış, hakîkate kılavuzlamış, senden nefsini öldürmeni, arzularından geçmeni istemiş ve bununda O’nun rengine boyanma yolunda en hayırlı bir iş olduğunu sana söylemişti. Ama sen “ölmeden önce ölmek” yerine ancak mânâ âleminde, ruh ülkesinde, cem hâlinde gerçekleşmesi mümkün olan bir tecrübeyi O’ndan istemiş “Allah’ı açıkça, dışarıda, kendi gözünle görme” ısrarını sürdürmüştün. Fakat bilmiyor musun ki “sende senlik” kaldıkça yâni dağ gibi benliğin yerinde durdukça gizli şirk halindeki bu niyâzın abes yere uğraştır. İşte Allah Tealâ, rahmetinin bir tecellisi olarak bunun sana yaşatmak için “sâika” vasıtasıyla sana tecelli etmiş önce fenâ, cem makamını sonra da bekâ, fark makamını sana idrak ettirmiştir. Ey tâlip! bu şükredilmesi gereken en büyük nimettir. Üstelik bununla da kalmamış seni hüviyyetinin ayrılmaz gölgesinde dinlendirmiş, hasret çektiğin nimetleri sana cömertçe sunmuştur.

Göster cemâlin şem’ini yansın oda pervâneler
Devlet değil mi âşıka şem’ine karşı yâneler
Ol hâli çok a’lâ güzel yağmaladı gönlüm evin
Pek bağla aşkın zencîrin boşanmasun dîvâneler

Zikrimiz el fakrü fahri oldu Elhamdulillah,
Haza min fadli rabbi, Allah, Eyvalah

Reklamlar

Read Full Post »

Tarîk-i Gülşenî içre, melâmet neş’esinde bir gül-i rânâ
Vardar Yeniceli Abdullah USÛLÎ أصولى (v. 1538)

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devr edilir elden ele

usuli_1

Taşrada, o dönemin Selânik vilâyetine bağlı bu küçük kaza merkezinde, bir kültür havzası inşa edecek Anadolu irfanının nerelerden mayalandığına dair mühim ipuçları olsa gerek Aşık Çelebi’nin işâretinde: “Rivâyet ederler ki Prizren’de oğlan doğsa, adından akdem mahlas koyarlar. Yenice’de doğan oğlan, baba diyecek vakit Farisî söyler. Priştine’de oğlan doğsa, dividi belinde doğar.”

İşte bu tasavvufî cereyân ile yetişen Usûlî’nin üslûbu âlem-i tekliften bile âzâde, rindmeşreb bir tavır sergiler, samîmî ve derinliği olan ruhunu, Mısır’da Dede Ömer Rûşenî halifesi İbrahim Gülşenî (v. 1533)  hazretlerinin hizmetinde geçen yıllarından alır. Biz dahi “Vâh kim gitdi Usûlî dermend” dimezden önce Fatihalar ihsân eyleyelim bende-i âl-i âbâ hazretimin aziz ruhaniyetlerine.

Buradan ikram edeceğimiz Mi’râciyesinden beyitlerle feth-i kelâm eyleyelim:

Bir avuç topraktan insân eyledi
Hem hilâfet verdi sultân eyledi

Kendi esrârından âgâh eyledi
Vâsıl-ı makbûl-i dergâh eyledi

Hâk-i nâçîzi tüvânâ eyledi
İlm verdi anı dânâ eyledi

Âfitâb-ı ruhu tâbân eyledi
Âdemin hâkinde pinhân eyledi

Gelelim münâcâtlara… lugatte “fısıldamak” anlamındaki necv kökünden türeyen münâcât “fısıldamak, sözü gizlice söylemek ve bir sırrı paylaşmak” demekse de biz burada.n tarif için aleni fısıldayacağız. Kulun her türlü sanat endişesini bir tarafa bırakarak doğrudan ve samimiyetle Allah’a yönelmesinin bir gereği olarak münâcâtlarda duygulu ve rikkatli bir üslûp ortaya çıkmıştır.

Görelim bu üslûb Usûli’den nice devr ider gönülden gönüle…

usuli_2

MÜNÂCÂT

Yâ ilâh’el-âlemin dil-hasteyem
Bu kuyûd-ı nefs ile pâ-besteyem

Bende-i gam-gînini şâd eylegil
Kayd-ı nefsâniden âzâd eylegil

Nûr-ı Ahmed hürmetiyçün ey Ehad
Habs-i zulmânîde koyma tâ ebed

Ayırıcak bu tenimi cândan
Cânımı ayırmagıl imândan

Çünki bu hâkî tenim hâk edesin
Umaram kim şirkden pâk edesin

Çün bizi hâk iken insan eyledin
Bî-nihâyet bize ihsân eyledin

Çünki ihsânını gördük bu kadar
Eyleme âhir behâyimden beter

Yolumu urdu benim nefs-i leîm
Bu belâdan beni kurtar ey Kerîm

Bir garîbem rehgüzerde kalmışam
Asîyem havf ü hatarda kalmışam

Hâb-ı gafletden beni bîdâr kıl
Rahmetin bâğında berhûr-dâr kıl

Ver bekânı et beni benden fenâ
Rabbenâ fağfirlenâ verhamlenâ

Aç dilimiz rahmetinle ey Gafûr
Tâ olalım biz dahi abden şekûr

Zâhirimi meskenetle hâk kıl
Bâtınımı lîk nûr-ı pâk kıl

Yâ ilâhî eylegil bir feth-i bâb
Gitsin ortadan bu yetmişbin hicâb

Gündüzün zerrin kabasın çâk kıl
Gecenin zülf-i siyâhın hâk kıl

Bu anâsırdan vücûdum eyle pâk
Yele versin kalmasın bir zerre hâk

Hâke sür yüzün hevâ-yı serkeşin
Koy ocağına sevâb u ateşin

Yolum üzre koma yâ Rab hiç pîç
Tâ ki senden gayri görünmeye hîç

Âline evlâdına eshâbına
Cümle-i ezvâcına ahbâbına
 ﷺ
Bin du’a vü bin selâm ü bin senâ
Bin gedâdan olsun anlardan yana

Buraya kadar olan manayı incitmeden, bir mertebeden sözü dizmek icâb iderse: Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım peşinen itiraf ederim ki gönlü yaralı bir aşığınım, böyle iken dahi arzu ve heves bağıyla, nefsimin türlü kötü huyları ile kımıldayamaz olmuş, esir düşmüşüm. Bağlandığı bu dertlerden kederli esirini nefsani bağlarından, ağırlıklarından âzâd eyleyip sevindiriver.

Beden, ruhun bağıdır. Ruh, bedenden kurtulmak, o bağı çözmek ister. Fakat biz, kafeste yaşamaya alıştığımız için ölümden korkuyoruz. İnsanın alıştığı ortamdan kopması zordur. İnsan bedeni, ten sureti bir cam şişe gibidir. Kimse onu kırmadan içinde ne olduğunu bilip göremez. O camın içindeki kendi özü renksizdir. Biz o nurun gölgesinin gölgesiyiz. İçimizdeki de aynı gölgedir. O gölgenin beden camına vurması, cama bir renk vermektedir. Can, Allah’ın nuru, beden ise o nurun gölgesidir.

Uğruna alemlerin yaratıldığı Ahmed’in nuru, Ehad olan zâtının mim nuru hürmetine bu karanlık hapiste tutma, ten kafesinde bırakma, nefs alışkanlıklarında koyma sonsuza dek bırakma cehennemde.

Ehad Ahmed.. celle celaluhu sallallahu aleyhi ve sellem. Birbirini sımsıkı kucaklamış iki kelime. Ehad, birlerin içine girmeyen bir tek! Ahmed, beşer şahsiyetinin övülmesinde kullanılabilecek en zirve kelime! İki kelime arasında mim farkı… Ehad tecellisine; mim harfini ekleyince Ahmed’i görürüz. Mim henüz daha yazılışında bile boynu bükük bir harftir; secdeyi, kulun rabbine en yakın olduğu makamı sembolize eder… Ehad’e ulaşmanın yegane yolu; Rabb ile abd arasına Ahmed’e kurdurulan mim köprüsüdür. “Bir nefestir mim-i Ahmed, vâlid-i mevlüd o mim” Eski Türkçe’de Ehad ile Ahmed kelimelerinin yazılışları arasında bir “mim” farkı vardır. Mim de م‎ yuvarlak bir harftir. Hz. Mevlâna o mimi gözbebeğine benzeterek “Ahmed, Ehad’in gözbebeğidir” demiştir. “mim-i Ahmed” Ehad’den Ahmed’i ayıran mim’dir, o bütün doğumların -burada insan doğumundan bahsedilmiyor, arş, sema, kürsi, kalem ne varsa- hakiki sebebi işte o mim’dir, Ahmed’in mim’idir, yani Ahmed’dir. Ehad ile Ahmed arasında bir mim- i imkan farkı var. “Ayn-ı Ehad idi Ahmed ey cân olmaya idi arada mim-i imkân” Mîm-i Ahmed’den zuhûr-ı kâ’inât, Mîm-i Ahmed mazhar-ı sırr-ı sıfât!

Ey iman edenler… Allâh’tan (size yaptıklarınızın sonuçlarını kesinlikle yaşatacağı için) hakkıyla sakının ve ancak teslim olmuşluğunu yaşayanlar olarak, ancak müslüman olarak can verin [3:102]

Bir “Gel” nidâsı ile Emr-i Hak vâki olup bu tenim candan ayrıldığında, cânımı imandan ayırma ne olur, vereyim tâ bu iman ile cânım. İnsanı kendi ruhundan üflediğin ruh ve bir avuç toptaktan yarattığın bedenden terkip ettin, ten yeniden toprağa verildiğinde, ruhumu da şirk, iki görme hastalığından temizlendiği halde aslına döndüresin. Bir avuç toprak iken kendi ruhundan üfleyip insan etmekle sonsuz bir armağan vermiş oldun. Madem başlangıçtan beri, bu kadar lütuf ve bağışta bulundun, işin sonunu da güzel eyle, hayvandan aşağı saydıklarından beter eyleme.

Andolsun ki cin ve insten çoğunu cehennem yaşamı için yaratıp, çoğalttık! Ki onların kalpleri (şuurları) var, (hakikati) kavrayamazlar; gözleri var bunların, onlarla baktıklarını değerlendiremezler; kulakları var, onlarla duyduklarını kavrayamazlar!.. İşte bunlar hayvanlar gibidirler; belki daha aşağıda daha da şaşkın! Onlar gâfillerin (gılaf içinde – kozalarında yaşayanların) ta kendileridir! [7:179]

Kötü huyları nedeniyle kınanan, aşağılık nefsim sana varan yolumu kesti. Nefsin belâsından kurtar beni ey Kerim Allahım. Sen öylesine cömertsin ki, seni inkar ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetler bağışlar durursun, vuslat yolunu kesen nefsimin bağlarını da çözüver. Sana varan yol üstünde kalmış garibanın biriyim. Senin emirlerine uymayan nefsimden sebep korku ve güvensizlik içindeyim. Bu gaflet uykusundan, açık gerçeği görememe halinden uyandır. Rahmetin bağında, merhametinle muamele eyle, acıyıver de tuttuğum işten semere göreyim, netice bulayım, güzel sona ereyim.

Gerçek şu ki kullarımdan bir kısmı: ‘Rabbimiz, iman ettik… Bizi mağfiret et ve bize rahmet et… Sen Rahîm olanların en hayırlısısın’ derlerdi… [23:109]

Al beni benden, kayd-ı bedenden, ayırma senden… Beni bende öldürüp sende yaşat, bizim günahlarımızı bağışla ve bize acı Rabbimiz. Fenâ, yok olmak, geçici olmak anlamına gelen bekâ ise kalıcı olmak, ölümsüz olmak anlamına gelen Arapça kelimelerdir. Kulun benliğinin Allah’ın varlığında yok olması, eşyânın nazarından silinmesi, kendi fiilini göremez olması, kesret âleminin kayıtlarından sıyrılıp Hakk’ın tasarrufu altına girmesi hâli, fenâfillâh. Sonrasında hemen bekâbillah, ebedî ve ezelî olan Allah’ın bekâsı ile bâkî olma hâli. Olanların “Benden benliğim gitti, hep mülkünü dost tuttu” buyurduğu makam.

(Ey) Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın torunları… Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul, abden şekûr idi. [17:3]

Dünyada da günahlarımızı örtüver Ey Gafûr olan Rabbimiz, bu tecelli denizinden bir rahmet ile gönlümüzü aç, dilimizin bağlarını çözüver ki biz de şükreden bir kul olalım.

Dünyaya bakan dış yüzümü, aczimi, fakirliğimi, yokluğu bilmekle mütevazı eyle, her türlü külfete dayanıklı toprak gibi eyle. Lâkin iç yüzümü, sırrımı nurunla tertemiz eyle, hâlis bir kulun olayım.

Ref olup ol Şah’a yetmişbin hicâb,
Nûr-i tevhid açtı vechinden nikâb

Habibi Kibriya efendimize açtığın gibi bize de kapıları öyle bir aç ki Allahım,  aramızdaki kavuşmaya engel yetmiş bin kilit açılıversin.

Muhakkak Allah için (mahlukat ile kendi arasında) nurdan ve zulmetten yetmişbin hicap (perde) vardır. Eğer açılacak olsa, O (Mevlâ Tealâ) nın Cemalinin nuru, görmesinin ulaştığı yere kadar olan şeyleri elbette yakar (yok eder) di. Ancak fenâ ve bekâ mertebelerine erişmiş olan Arif-i billah’a manevi kuvvet verilir, keyfiyetsiz bir hâle gelir, işte bu durumda olan Zat-ı Pak-i Sübhaniyeye yaklaşabilir.

Gündüzün alem-i kesret içindeki altın renkli örtüsünü yırt aç. Gecenin, alem-i vahdetteki siyah zülfünü toz toprak eyle. Yani beni iyi, kötü kaydından, ikilikten kurtar, vahdette kesreti, kesrette vahdeti bulan tevhid ehlinden eyle. Tam da olanların “Geç ak ile karadan, halkı çıkar aradan” buyurduğu yerdir burası.

Toprak, su, hava, ateş unsurlarına bağlı kalmaktan, ten mezbelesinde yaşamaktan kurtar, kirlerimden arındır beni. Bu ağırlıklarımdan zerre kalmayacak şekilde savurup havaya atıver. Söz dinlemeyen, gem vuramadığım isyankar arzularımı yerle bir et. Sevap ve günah kaydının ocağına koy yakıver gitsin.

Sana varan bu yolum üzre hiç piç kalmasın. Piç, farsçada labirent, açmaz, içinden çıkılmadık dolaşık mesele manasına gelir. Yozlaşıp, eksik kalıp aslına ve nesline benzemeyene de piç derler. Hem iç yüzümde vuslata mani hal kalmasın, hem yolumdan nesli bozuklar gelmesin. Bu hale erdiğimde gözüme senden gayrısı görünmez olur.

Hep görünen Dost yüzü
Andan ayırmam gözü
Gitmez dilimden sözü
Çağırıram; Dost, Dost…

Görem Hu, İşidirem, Hu, Diyem Hu

Read Full Post »

Mâşukun gölgesi, aşığın üstüne düştü de ne oldu ki
Elbette öyle olacaktı; biz O’na muhtaç idik, O bize müştâk

bostandan_sadi.jpg

MUHABBET EHLÎNİN KENDİNDEN GEÇMESİ HAKKINDA BOSTAN’DAN BİR HİKÂYE

İşittim ki, bir hânende, meclisin birinde bir şarkı okumuş. Bu nağmeler, orada bulunan, bir içim su bir güzelin pek hoşuna gitmiş, hemen raksetmeğe başlamış. Raksederken eteği muma dokunmuş biraz yanmış. Bu yanış zâhirde mumdan oldu amma hakîkatte periye benzeyen o güzelin, etrafındaki âşıkların gönüllerinin ateşidir eteğinin yanmasına sebep.

Güzelin bu işe canı sıkılmış, fena halde öfkelenmiş. Oradaki âşıklardan birisi şöyle demiş: “Hemen kızma ey sevgili, ateş senin eteğini yaktıysa beni bir anda kül etti, bütün varlığımı yaktı”

Âşığın bu sözü “aşkın hakîkati” noktasından kusurludur. Çünkü kendisine varlık vermiştir. Ey âşık! Eğer sen âşık isen, bir daha asla kendinden bahsetme. Çünkü Sevgili’nin yanında benlik satmak Allah’a ortak koşmak demektir.

Eğer âşık isen yâre, sakın aldanma ağyâre (ki zâten gayrı yok…)

– Peki ne idelim?
Bu toprakları mayalanan Bizim Yunus’un izinden yürü:
Benden benliğim gitti
Hep mülkümü dost tuttu
Alan veren Dost oldu
Lisânım yağma olsun

– Bu sözü ayıplayanlar var amma onlara ne diyelim?
Git derdime sen devâ değilsin
Bigânesin aşina değilsin
Ben böyle kemâle tutmazsam gûş
Leyli sözü söyle yoksa hamûş
orada_o_var

– Sahibinden ne isteyelim?
Var edip kendine yâr eden sensin mâdem…

Dileriz senden seni
Aşkınla boya cânı
Sana lâyıktır ânı
Müyesser kıl ilâhî
Hak cümlemizi ayıltsın, kalplerimizi dirilitsin, en sevdiğiyle BİR eylesin.

Al beni benden
Kayd-ı bedenden
Ayırma senden
Sultânım Allah
Sultânım Allah, Allah,
Hû, Hû, Hû…
Tel tel ve iplik iplik dikseler de ağzımı;
Tek ses duysalar; Allah… Yoklayanlar nabzımı.
🔥
Varlık perdesini (Lâ İlâhe) ateşiyle yakacak olursan o zaman (illâ’llâh)ın nurunu
perdesiz olarak görürsün.
🍃
Aşkın ile ben beni mahveyleyip
Senin ile sen oluben söylerim
Tâ elestten aşkının mesti idim
Şimdi nevbet değdi destân eylerim

Read Full Post »

💧
Dem uram evsâf-ı evlâd-ı Ali’den kim müdâm
Mâdih-i al-i Ali müstevcîb-i ğufrân olur

image

Kerremallahu veche’nin şehâdetinin 1397. sene-i devriyesinde vesîle-i şefaat ümidiyle Ali gibi yâri olanlara selâm olsun…

Ezel peymânesin nûş eyleyen “peymân”e sâdıktır
Elest bezmindeki âdâb ile erkâne sâdıktır

Hezârân âh u feryâd etse de çarhın cefâsından
Kazây-ı Hakk’a râzîdır, dem ü devrâne sâdıktır

Şuûnât-ı tenevvü’ seyrin eyler, bîzebân, bîfem
O, “Fa’âlün limâ yürîd” e hayrânâne sâdıktır

O abd olmuştur ancak zâhiren zerrât-ı ekvâne
Velî bâtında yalnız Hazret-i Yezdân’e sâdıktır

Bahâristân-ı âlemde, eğerçi andelîb olmuş
Hakîkatte gariptir, külbe-i ahzâne sâdıktır

Baş eğmez kimseye Hızr olsa ol meydân-ı aşk içre
Seg-i bâb-ı Alî’dir…Sâhibü’l meydâne sâdıktır

Muhammed şârına bâb-ı Alî’dendir duhûl El-hak
Bu sırrın âşinâsı Hayder’e şâhâne sâdıktır

Debistân-ı hakîkatte muallîm Âl-i Tâhâ’dır
Dilâ! Tullâb-ı âşıkı ol mekteb-i irfâne sâdıktır

Muhabbet farz-ı ayn oldu azîzim Âl-i Yâsîn’e
Velî erbâb-ı irfân işte bu imâne sâdıktır

Nedir “Kenz-i Hâfî”nin sırrı hem mazmûn-i “Mâ evhâ”
Şeb-i isrâ’da şâb-ı emrede îkâne sâdıktır

Kim “er-Rahmân alel arş’ istevâ” remzin ki fehm eyler
Olan vâkıf bu sırra, rü’yet-i insâne sâdıktır

Buyurdu “Men reânî, kad reel Hak” Ahmed-i Muhtâr
Bu kavli anlayan, cân içre ol cânâne sâdıktır

Ne anlar zâhid-i hodbîn hitâb-ı “Len terânî”den
Görülmez baş gözüyle Hak…der, ol bîgâne sâdıktır

Rüsûm ashâbı “Hikmet” anlamaz mâ’nâ-yı elğâzı
Değil ilm-i ledünnî, onlara efsâne sâdıktır

Read Full Post »

Kâinatta hem temiz hem de temizleyici olan şey iki vardır:
biri su, biri Ehl-i Beyt-i Mustafa (as)

Ah Ya Rab, bizi dûr eyleme evlâd-ı Âli’den
Biz onların bendesiyiz, hem severiz kalu-beli’den

aliyeask

Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür
Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür

Gerçi cânândan dil-i şeydâ içün kâm isterem
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedür

Vasldan çün aşık-ı müstâğni eyler bir visal
Aşıka maşukdan her dem bu istiğnâ nedür

Hikmet-i dünyâ vü mâfiha bilen arif degül
Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfiha nedür

Ah u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi
Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür

benceask
Dünyada bu iksîr ile mes’ud olan ervah,
Ukbada da sermest-i müdam olsun erenler
Tekrar mülakî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ervaha selam olsun erenler

Read Full Post »

İşidin ey yârenler,
Aşk bir güneşe benzer, a
şkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer…

Halka hûblardan visâl-i râhat-efzâdur garaz
Âşıka ancak tasarruf suz temâşâdur garaz
Zâhidâ terk itme şâhidler visali râhatin
Ger ibâdetden hemin gılmân u havrâdur garaz
Hûr u kevserden ki dirler Ravza-i Rıdvânda var
Sâkî-i gül-çihre vü câm-ı musaffâdur garaz
Zevksüz lâzım çıha dünyâdan ol dünyâ-perest kim
Ana dünyâdan ancak zevk-i dünyâdur garaz
Rahat olsaydı garaz dünyâda fakr isterdi halk
Gâlibâ kim halka bir bî-hûde gavgâdur garaz
Arif ol sevdâ-yı ışk inkârın itme ey hakim kim
Vücûd-ı halkdan ancak bu sevdâdur garaz
Kıl Fuzûlî terk-i ibrâm-ı tekellüm kim yeter
Sûret-i hâlün ger izhâr-ı temennâdur garaz

Hazreti Fuzulî’nin işbu gazelinin oltasına takılıp çıktık sefere. Söz mü ağır, dağarcık mı hafif demeden manayı uzatalım ki içinden lezzeti süzüp alırsak şöyle demeye gelir:
Halkın güzellerden istediği onlara kavuşup rahata ermektir. Âşığın istediği ise, onları elde etmek değil sadece seyretmektir. Ey sofu! (Bu dünyada) azaba katlanmaktan maksadın Cennetin gılmanı ve hurisi ise, (bu dünyadaki) güzellere kavuşma rahatını bırakma. Rıdvanın bahçesinde (Cennet) var dedikleri huri ve kevserden maksat gül yüzlü sâki ile saf şarap kadehidir. Dünyaya tapan o kimsenin dünyadan zevksiz çıkması gerekir (dünyayı bıraktığına üzülür). Çünkü ona dünyadan maksat dünyanın zevkidir. Halk dünyada rahat isteseydi, fakirlik isterdi. Galiba halkın isteği boş yere kavgadır(sonu ölüm olan hayat mücadelesidir) Ey bilgin! Arif ol (gerçeği bil), aşk sevdasını inkâr etme, çünkü yaratılışın varlığından maksat bu sevdadır. Fuzûli, söz söylemekte ısrar etmeyi bırak. Eğer maksadı açıklamak istiyorsan, halin, görünüşün bunu anlatmaya yetecektir.

Ve de ziyâde yaralandığımız beyit içre daha kaç kere av oluruz bilmem…
Zâhidâ terk itme şâhidler visâli râhatin
Ger ibâdetden hemîn gılmân u havrâdur garaz
Ey ham sofu, ey kendini dünya nimetlerinden mahrum etmek azabına, cennetteki huri ve gılmanın, bahçe ve derelerin visâline ermek için katlanıyorsan dünyadaki güzellerin zevkini sür bari iki cihanda da bedbaht olmayasın!

Şairin, iman ve aşkından kaynayan bir şeydâ nehir gibi, mahşer meydanına kadar akıp gidecek Su redifli kasidesinde, aynı yerden yakalandığımız bir beyit daha vardır:

Men lebün müştâkıyem zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâre su
Nasıl sarhoşa şerab içmek, aklı başında(ayık) olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlerim, sofular da kevser isterler…

Buradan âşık (belki rind) ve zâhid ülkesine bir yolculuğa davet vardır erenler. Fuzuli, rind ve zahid tipleri konusundaki görüşlerini Farsça mensur olarak yazdığı Rind ü zahid adlı eserinde net bir şekilde ortaya koyar. Zahid baba ile Rind oğlu arasındaki muhaverede Zâhid, zâhir ilimlerinin, Rind de bâtın ilimlerinin savunucusudur. Fuzûlî, aklı ve düşüncesi ile Zâhid’e bağlıdır, gönlü ve duyuşu ile de Rind’in tarafını tutar.Ne iki yüzlü menfaatçi Zâhid’i, ne de Rind’in ayıplanan taraflarını hoş görmez. Eserin sonunda Rind, Zâhid’in ibâdet ve riyâzetle uğraşıp dünyâ meylinden sakınma, nasiple yetinme, tasaya katlanma, hevâ ve hevesten uzaklaşma, çalışıp kazanma yolundaki nasihatlarını tutarak tövbe eder; Zâhid ise kendisinin hasrette, Rind’in vahdette olduğunu anlar. Riyâ tozundan temizlenir, aradan muhalefet kalkar, birlik ve anlaşma hasıl olur.

Fuzuli aralarını bulmuş olsa da edebiyatımızdaki  rind ve zahid münakaşası bitmez.

Rind, hind vezninde vaktiyle bugünkü genç gibi her ne yapsa alkışlanır bir sınıfın adı idi. Bugün, yeni edebiyatımızda yeri kalmadı. Farsça sözlüklere bakılınca “rind”in manalarının karmakarışık yazıldığı görülür. Bunların cümlesi göz önüne alınınca görülür ki (rendîden) tahatayı kazıyıp cilâlamak fiili kökünden gelen tahta kazıma aletine “rende” denir. Rende ile kazınan kazıntıya(yonga) hind vezninde “rind” denir. Mecâzen, haysiyetsiz, alelâde adamlara bizdeki “süprüntü” gibi yaygın olarak ad olmuştur. Haysiyetini gözetmeyip meyhanelerde yiyip içen, çalıp oynayan sefa düşkünü kimseye de “rind” demişlerdir. Aslında rind, zahiri melâm ve batını selim kimseye de ıtlak olunur ki arif-i laübali-meşreb, feylesof-ı lakayd-i reviş; suret-i sade, mu’tad-ı bade ve fakat nur-ı irfan ile piraste olan hakimdir. Rind, sureta tenkide açık tarafları olsa da hakikatte aldırışsız hâl ve kıyafetle gezecek derecede dünyaya değer vermeyen bilge kişilerin ortak adıdır. Sonraları şair, edib, zarif, yeme içme ve sohbete düşkün insanlara da rind denilmiştir. Daha sonra evliyaullahdan ve tarikat ehlinden lâubâli meşrebli bir mezhebe pek bağlı kalmayan ve melâmi tabir olunan gayrı mutaasıp, sermest ve aşk-ı ilahide olan ariflere de rind vasfı câiz görülmüştür.Gerçi cümlesi te’vil götürür şeyler ise de bu zatların gerek halleri ve işleri gerek şiirleri ve gidişatı salih kimseler ve zahidlerin meslek ve meşrebine zahiren uygun olmadığından halkın rind tabirini üzerlerine almış oluyorlar… Osmanlı edebiyat tarihinde şeriatın zahirine uymayan ve tasavvuf neşvesiyle şiir yazanların cümlesi kendilerinim ilahî rindler zümresinde saymışlardır.

Türk edebiyatında geçen insan tiplerini tahlil eden merhum Prof. Dr. Mehmet Kaplan bir yazısında rindi şark dünyasının yetiştirdiği en mühim insan tiplerinden sayar. Onun hayat karşısında pasif mukavemet gösterme, felaketler karşısında istifini bozmayıp zevk ve safasına devam etme, daima mest gezme, güzel sanatlara karşı ilgi duyma, maddiyata, siyasi ve idari hayata karşı mesafeli olma, fakirlikten hoşlanma gibi mümeyyiz vasıfları olduğunu bildirir. Hakiki Türk tipi olan “akıncıya” dindar ve mistiklere de tamamen zıt bir tip olduğunu söyleyip bu insan tipinin bize Farisi medeniyetinden ithal olabileceğini anlatır.

Zühd ise, Emeviler zamanındaki şiddetli yağma hareketine karşı doğan bir cereyan olsa gerektir. Bu cereyan Risaletpenâh hazretlerinin Mekke-i Mükerreme’deki şahsiyeti şahanesinden mülhemdir. Bir nazariyeden ziyade aksiyon hareketi olan zühd hareketi dünyadan vazgeçmek, zikir ve tevekkül esaslarına dayanır. Hicri II. asırdan itibaren zahidler teşkilatlı gruplar haline gelirler.

Zâhid kelimesi, başlangıçta aşağı yukarı bugünkü mutasavvıf, sufi kelimeleri ile aynı manadaydı. Bu ilk mana zamanla kaybolmuş ve sadece cennet için ibadet eden, işin özüne aşina olmayan, imanın hakikatine ermemiş, kuru öğütleri ile insanı bunaltan, dünyaya düzen vermeye çalışan, geçimsiz ve patavatsız, aşkı inkar eden, riyakar bir insan tipi haline gelmiştir. Rind; bilâ illet marifet-i zatullah talebinde iken Zâhid, cennet nimeti için talib-i Hak olmuştur. Zâhid, zahidperesttir. Ârif ise hakikatperest…

Elbet ariflerde zühd de vardır. Lakin burada zühd kalbin Hak’tan başkasıyla meşgûl olmamasıdır.
“Zühd ü takvâya yâr idim evvel
Aşk ile benden hep cüdâ düşdü”

diyen kâmiller fenafillâh bilincine ulaştıkları için zühdden eser kalmaz. Fakat, onlar fenadan farka geldiklerinde, tekrar zühde dönerler. Bu mânâda zühd, kâmillerin örtüsü konumundadır. Mânâ yolunda zühd vardır; ama bu makamda takılıp kalmak da sâlikin perdelerindendir. Buna “hicâb-ı nûr” (nûr perdesi) da denmiştir. Şu hâlde zühd bir vasıtadır, gaye değildir. Âşıklar zühd makamında fazla oyalanmazlar, onu gaye hâline getirmezler. 

Men lebün müştâkıyem zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hüş-yâra su

Bu beyitte ise yine zâhid tipine karşı çıkar. Zahidlerin sadece cenneti, onun sembollerinden olan Kevser’i istediklerini kendisinin de, sevgilinin dudağını özlediğini anlatıyor. Şâir, âşık, tıpkı bir rind gibi, bu dünyanın görünen güzellikleri ve zevkleri peşindedir. Zâhidler ise “Vâde-i ferdâ” ile meşguldur. Fuzulî bu hali “sarhoşa içki içmek, ayık insana da su içmek hoş gelir” misali ile anlatıp irsâl-i mesel sanatı yapar.

Aşık, aklı ile değil, hisleri ile hareket eder ve Divan şiirinde daima mest olarak takdim edilir. Ama o daha ziyade aşk sarhoşudur. Dudak ile şerab arasında renk alakası vardır. Aşık bu yüzden dudağa benzeyen şerabı özler. (Dudak, eski edebiyatımızda âb-ı hayata benzetilir) Aklı başında olanlar (beyitte zahidler) ise su peşinde olacaktır. Çünkü onlar vuslatın ve sarhoşluğun zevkini bilmezler.

Kevser, çokluk anlamında kesret, leb ise teklik, vahdettir. Şerab sie ilahi aşktır. Zahidler kesretin yani dünayaya ait şeylerin peşindedirler. Aşık ise dudak, şerab yani ilahi aşka taliptir. Vahdete ermek ister. Beyitte ifade edilmek isteden mana zıtlar üzerine oturtulmuştur. Zahid karşısında zımnen ifade edilen âşık, helal ve haram olmaları bakımından zıt olan su ve şerab(mey) ve nihayet mest ile hûş-yâr kelimeleri ile yapılan tezat pek sanatlıdır. Ayrıca renk ve sarhoş edicilik münasebeti olan leb ile mey, içecek helal şeyler olması münasebeti ile su ile kevser vasıtasıyla leff ü neşr (söz simetrisi) sanatının inc(elik)ileri ile de zevkyâbız efendim…

Dedemiz, fakire nasihat ederken, “vücudundaki cümle eczânın hakkını veresin” buyururdu. Meğer alemde “ruh-ı nebâti, ruh-ı hayvanî, ruh-ı insanî ve ruh-ı melekî” olmak üzere dört çeşit ruh mevcut imiş. Nebati ruhun su ile, hayvani ruhun yemekle, insani ruh ise aşk ile teskin ve tatmin olurmuş hep ondan öğrendik…

Mektubun sonuna gelirken, başlarken zikrettiğimiz ser-levha beyiti yeniden okuyalım, gönüllerin aşk güneşinden hisseyâb olmaklığına vesile sözü, dua ile tatmin eylerken duruşumuzun: “Dünyada iki tuğyan vardır: İlim ve mal. Birincisinden amel, ikincisinden zühd kurtarır.” buyuran Hüseyin Razî halinden, niyazımızın:
Kimdir bizi men eyleyecek bağ-ı cinandan,
Mevrus-i pederdir gireriz hane bizimdir.
buyuran Hazreti Nâbi dilinden olduğunu beyan ederiz.  Geçmekte olan şu demde, Hazret-i Fuzulî’den isâl olunan esrâr-ı maneviyyeler ile viran gönüllerimiz, mamûr ve âbâd ola, çerağlarımız ruşen ola, Hazreti Pir-i destgir-i münirimiz ola, bi ismi zatike ya Allah huu

Read Full Post »

Dert sahibine,
Şöyle derler: “Bizden gam ve kederi gideren Allah’a hamd olsun. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve şükrün karşılığını vericidir.”
[Fâtır:34]  

Bir kimse aceb yok mu ki bu sînemi yara,
Şerh ede ona hâlimi, sinemdeki yara!…

… Meğer hevâdan bir damla, sâfâdan bir denizi bulandırırmış…

“Yiğidi aşk ağlatır, dert öldürür” derler… Fakirin derdi aşk ise ya nice söylesin… Hali pür melâlini  ketmedip sözü sahibine emanet eylesin…

Bilemiyoruz yukarıdaki levhayı okumayı denediniz mi? Mustafa Râkım Efendi’nin (v. 1826) aşk ettiği bir hadis-i şerif metnidir.

ألا أعلمك يا أبا أيوب كلمة من كنز الجنة، أكثر من قول لا حول ولا قوة إلا بالله

Râvisi şehr-i asitane’nin manevi sultanı Ebu Eyyûb Halid bin Zeyd hazretleri… Bakın ne buyuruyor: “Hz. Peygamber(sav) bana şöyle tavsiye etti: “La havle ve la kuvvete illa billah” sözünü çokça söyle! Çünkü o, cennetin hazinelerinden bir hazinedir.”

ve ekledi: “Cenâb-ı Hak bir kimseye ni’met ihsan eder de o kimse de ni’metin bekâsını dilerse, (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi) zikrine çokça devam etsin”

«La havle» nin şerhini bilirsen, gücünün yetmediği şey, aydınlanır sana, daimî diri olan Allah’ın yardımıyla, onunla savaşabilirsin. Bu söz, sana aydınlanırsa, onun eteğinden başka birşeye sarılmazsın, ondan başkasına güvenmezsin, gücü, kuvveti bırakır, ağlayıp sızlarsın; gururdan, cebbarlıktan vazgeçersin. Gece  gündüz, Allâh’a kulluk edersin; boyuna yalvarıp yakarmaktan, yanıp yakılmaktan başka bir çâre aramazsın; kulluktan başka bir şeyin ardından koşmazsın, varlığı, benliği ancak kulluk def’eder; varlığın, benliğin kafasına yüzlerce muşta vurur da senden uzaklaştırır. Onu çırpınıp durmak değil, kulluk defeder; sakınıp çekinme yayını ger de oka tut onu… Nefsin dilediğini yapma; ibâdeti çoğalt, benlik, onunla eksilir. Çünkü zıt, zıddıyla yok olur; kışın âfeti, temmuz değil midir? [Hz.Pir Mevlana]

Bir hazine değerindeki bu cümle yeis ve ucub gibi manevî hastalıkların da ilacı… Şöyle ki: olup biten hâdiselerin ve şeytan gibi aldatıcı varlıkların serbest ve sahipsiz olduğunu zanneden veya ülfetten dolayı hâdiselerin gerçek failini göremeyen insanın ümidi kırılır, bazen hayatını zehir eder. Diğer taraftan, yapılan bazı hayr û hasenata vesile veya aracı olduğunu gören insan, bunları kendi güç ve kuvvetiyle yaptığını zanneder, hakikî failin kendisi olduğunu düşünür. Oysa mahiyeti itibarıyla unutkan, aceleci, bencil, korkak, muhtaç olan insan daha çok kusurlu, hatalı ve noksan işler yapar. Öyleyse insanın kendini beğenip övünme hakkı yoktur. İşbu cümle der ki:

“Ey insan, isyan, belâ ve musibetlere maruz kaldığında ümitsiz olma, Allah’tan güç ve kuvvet iste. Diğer taraftan mehâsin ve kemâlata karşı malikiyet davasından da vazgeç!”

Her sabah, fakiri güne mihman olduğunda, adını andıktan sonra niyazı o dur ki: “… Kalıbıma afiyet veren, lütf edip ruhumu bana iade eyleyen, dilim layık olmadığı halde adını anmaya imkan ve müsaade buyuran Rabbe şükürler olsun…”

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh! Masiyetden sakınmak, taat ve ibadetinde kuvvet ve kudret ancak Allah Teâlâ hazretlerinin tevfiki rabbaniyesi ve irade-i subhaniyyesiyledir. Bil ki cümle alemin müdebbiri hakîkisi ve mutasarrıfı, hepsinin haliki olan Allah subhanehu ve Teâlâ hazretleridir.

Bu günden tezi yok gönlünde tesbih, yüzler ile cennetin hazinesini vird edinene selam olsun, kendisine aşk û muhabbet kapıları feth û küşâd olunsun ya hu

Hak Teala’ya kar­şı mâsiyette bulunmaktan O’nun ismeti dışında çeviren (havl eden) yoktur ve Hakk itaatte de O’nun yardımı dışında kuv­vet verecek yoktur. Taat’de nur, masiyette zulmet gizlidir. Öyleyse her itaat ve isyan için “La havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azim” kılıcını kuşanana selam olsun ya hu

Mektubun sonunda, bizi yandıran nağmenin bir ucunu da size uzatalım istedik, şişeye değil içinceki nazar edip mızrabın tele her vuruşunda “Hay Hak” nidâsın işiten canlara aşk olsun ya huu
Âşık oldur kim kılar cânın fedâ cânanına
Meyl-i cânân etmesin her kim ki kıymaz cânına
Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın
Vermeyen cân itirâf etmek gerek noksânına

Aşk derdinin devâsı kâbil-i dermân değil
Terk-i cân derler bu derdin muteber dermânına

Aman ya dost,
El-aman ya huu

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: