Sorgu suâl

Hocanın biri etrafına topladığı bir grup insana, hesap gününde günahkarların nelerden sorguya çekileceğini anlatıp vaaz veriyormuş…

“Ey cemaat, ah bir bilseniz, Cenab-ı Hak sorgu gününde size neler soracak, neler soracak? Zamanını nasıl harcadın diye soracak, paranı nereye ve nasıl sarfettin diye soracak, ibadetlerini eksiksiz yerine getirdin mi diye soracak, insanlara iyilik ettin mi diye soracak, anababana nasıl davrandın diye soracak, yetime yoksula yardım ettin mi, komşunu hoşnut ettin mi diye soracak… Şimdiden dersinizi iyi çalışın ey cemaat, o gün Cenab-ı Hak soracak da soracak”

Oradan geçen bir derviş dayanamayıp “Cenab-ı hak kullarına o kadar çok sual sormaz, benim bildiğim!” demiş, “ama o gün bir tek şey soracağı kesin!”

– Söyle bakalım, ben seninle idim, sen kiminle idin?

El aman kurtuluş ne zaman?

Haftalık “Tabakât-üs-Sûfiyye” derslerimizden birinde rastladık adına: Mansûr bin Ammâr. Evvelki zamanların Hak Dostlarından. Künyesi Ebü’s-Sırrî Sülemî, aslen Mervli olup, Basra’da  ömür sürüp 839 (H.225) senesinde Hakka yürümüş. Hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurur ki: “Bir günahı işlediğin zaman duyduğun zevk, günahın kendisinden daha beterdir.”

Mansûr bin Ammâr, Kûfe’de bir gece ibâdet eden bir zâtın, Allahü teâlâya karşı şöyle duâ ettiğini bildirir: “Ey Rabbim! İzzet ve celâlin hakkı için, günah işlerken sana muhâlefeti kasdetmedim. Nefsim beni aldattı. Şehvetim de buna yardımcı oldu. Senin, benim kusurlarımı gizlemen beni aldattı ve cehâletim sebebiyle sana isyân ettim ve hareketlerimle muhâlefette bulundum. Şimdi senin azâbından beni kim kurtaracak? Rahmetine nâil olamazsam bana kim yardım edecek? Kıyâmet gününde günahı olmayanlara “geçin”, günahı olanlara “durun!” dendiği vakit, hangi yüzle senin huzûruna çıkacağım. Acabâ şu iki fırkadan hangisi ile berâber olacağım? Yazıklar olsun bana ki, ömrüm uzadıkça günahlarım çoğalıyor. Bizlere tövbe eylemeyi nasîb eyle yâ Rabbî!”

Mansûr bin Ammâr, Râvisi Hz. Câbir (r.a) olan bir de hadis rivayet eder. İşte bu satırların yazılmasına, gönlümüzün yakılmasına sebep de bu hadis-i şeriftir:

Ensârdan Sa’lebe bin Abdurrahmân adlı bir genç vardı. Bu genç sevgisinden dolayı Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından bir an bile ayrılmaz ve O’na dâima hizmet ederdi.  Bir gün, Resulu Kibriya Efendimiz O’nu çarşıya göndermişti. Kalbinde ALLAH Rasûlüne hizmet etmenin sevinci, kutlu Medine sokaklarında adım adım ilerledi. Ensârdan birisinin kapısının önüne geldi, içeriye baktı. Bu sırada içeride bir hanım yıkanıyordu. Sa’lebe gözlerini hemencecik geri çeviremedi, birkaç defa içeriye baktı.


Sonra bu hareketine pişman oldu. Bu bakış içine büyük bir korku salmıştı. Sa’lebe, yaptığı bu kötü hareketten dolayı, Resûlullaha vahiy gelmesinden korktu! Peygamberimiz efendimize karşı utancından kaçarak Medîne’den uzaklaştı. Mekke ile Medîne arasında bir dağa gitti ve orada yaşamaya başladı.
Felekde hasılı insan isen bir cânı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme

Resûlullah Efendimiz kırk gün Sa’lebe’yi sordu. O kırk gün içinde de vahiy gelmedi; hattâ kâfirler “O’nu Rabbi terketti; ona darıldı” dediler. Nihâyet Cebrâil (aleyhisselam) gelerek Peygamber efendimize dedi ki: “Rabbin sana selâm ediyor ve sana haber veriyor ki; ümmetinden firar eden (Sa’lebe) dağlardadır. O kaçan kişi, azâbımdan bana (Allahü teâlâya) sığınıyor.” Peygamber efendimiz bunun üzerine, Hazreti Ömer ve Selmân-ı Fârisî hazretlerine, “Gidin Sa’lebe bin Abdurrahmân’ı getirin” buyurdu.
Vahyin aydınlığında handân eyle yâr beni
Hükmün ile dîdâr-ı cemîline sar beni
Mecnûn ürpertisiyle tevbe eşiğindeyim
Âyetin de lütfundur; incitmez nazar beni
Madem utanıyorum kem yüzümle gelmeye
Secde ile tenimden yıkasa sular beni.

Hazreti Ömer ve Selmân (radıyallahü anhuma) Medîne’nin kenar mahallelerinin sonunda, çobanlık yapan Züfâfe ile karşılaştılar. Hazreti Ömer, Züfâfe’ye, “Buralarda dağda yaşayan bir genç biliyor musun?” diye sordu. Züfâfe, “Herhalde sen Cehennemden kaçan genci soruyorsun” dedi. Hazreti Ömer, “Cehennemden kaçtığını nereden biliyorsun?” deyince Züfâfe; Sizin istediğiniz kişi, kırk gündür, iki elini başına koymuş, ne olurdu, canlılar içinden benim canım kıyamet gününde bana verilmeseydi, ölüp gitseydim diye ağlayıp inlemede.
Geceler tâ subh olunca inletir bu dert beni.
Derdimin içinde dermânımdır ALLAH Hû diyen.

Züfâfe onları dağa götürdü. Dağa vardıkları zaman gecenin bir kısmı geçmişti. O genç, dağdaki yerinden çıktı; keşke ruhlar arasından benim ruhum kabzediliverseydi, bedenler içinde, benim bedenim dağılıp gidiverseydi de hüküm vermek için ortada bırakılmasaydım diyordu. Hazreti Ömer, gence yaklaştı. Genç onu hissedince “el-Emân, el-Emân, ateşten (azaptan) kurtuluş ne zaman” dedi. Hazreti Ömer ona, “Ben Hattâb oğlu Ömer’im” dedi. Sa’lebe bunun üzerine; “Resûlullah efendimiz benim günahımı biliyor mu?” diye sorduğunda Hazreti Ömer, “Bilmiyorum. Ancak dün akşam seni andı ve bulmak üzere bizi gönderdi.” Sa’lebe, “Yâ Ömer, beni Resûlullah Efendimizin huzûruna, o namaz kılarken veya Hazreti Bilâl kamet getirdiği zaman götürün” Zira ben, Rasulullah’dan çok utanıyorum.” dedi.

Hazreti Ömer, Sa’lebe’nin söylediklerini kabûl ederek onu Medîne’ye götürdü ve sözünde durarak, Resûlullah namaz kılarken mescide getirdi… Sa’lebe bin Abdurrahmân, getirildiği mescidde, Resûlullah Efendimizin Kur’an okuduğunu duyunca, o latif sesin kıraatini işitince aklı başından gitti, yere yığıldı, bayılarak düştü. O baygın hâlde iken Hazreti Ömer ve Hazreti Selmân da namaza durdular. Resûlullah efendimiz selâm verince Hazreti Ömer ve Selmân’a, “Sa’lebeyi ne yaptınız?” buyurdu. Onlar da, “Ey Allahın Resûlü! Sa’lebe buradadır” dediler. Sa’lebe’yi ayıltarak Resûlullah efendimizin yanına getirdiler.

– Yâ Sa’lebe seni benden uzaklaştıran nedir?
– Günahımdır
– Sana günahları ve hataları yok eden bir âyet bildireyim mi
– Buyur Ya Resulallah
– Deki; Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellik, bizi ateşin azabından koru. [Bakara, 201]
– Günahım daha büyük Ya Resulallah!
– Bilakis Allah’ın kelamı daha büyüktür!

Bundan sonra Resûlullah onu evine gönderdi. Üç gün hasta yattı. Hz. Selman(ra)  Peygamber Efendimiz’in (sav) huzuruna geldi. “Ya Rasûlallah! Saleben o günahından ötürü hastadır, harab ve bitab düşmüştür” dedi. Selman’ın bu sözü üzerine hemen ayağa kalktı “Kalkınız Sa’lebe’ye gidelim” buyurdu. Resûlullah efendimiz onun yanına geldi. Başını kucağına alıp şefkat nazarlarını Salebe’ye lutfedince . Salebe başını, Efendimizin mübârek kucağından çekti.

– Niçin başını kucağımdan çektin?
– Yâ Resûlallah! O baş günahla doludur. Onu sizin mübârek kucağınıza lâyık görmedim.
– Peki şimdi ne hissediyorsun?
– Günahlarımı.. Ey Allah’ın Resûlü! Kemiğimin etimin ve derimin arasında karınca yürümesi gibi dolaştığını hissediyorum.
– Neyi arzuluyorsun?
– Rabbimin mağfiretini, beni bağışlamasını…
O sırada Cebrail(a.s.) geldi ve vahyetti: “Ey Kardeşim! Rabbin sana selam ediyor ve diyor ki: “Eğer Kulum dünya dolusu hatayla bile bana kavuşursa, ben onu dünya dolusu mağfiretle karşılarım” Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) bunu Salebeye bildirince Salebe bir çığlık attı ve ruhunu Hakka teslim etti.

Rasulullah Onun yıkanarak kefenlenmesini emretti. Namazını kıldırdığı zaman da parmak uçlarına basarak yürüdüğü görüldü. Defin işleri tamamlandığında ashab-ı kiram sordular:

– Ya Rasulallah! Seni namaz esnasında parmak uçlarına basarak yürürken gördük. Sebebi nedir?
– Beni hak ile nebi olarak gönderene yemin ederim ki Sa’lebeyi teşyi etmek için meleklerden inenlerin çokluğu sebebiyle ayağımı basacak yer bulamadım…

De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır [Zümer, 53]

Mümin, günahını dağ gibi görüp, üstüne düşeceğinden korkar. Münafık ise, burnunun üzerine konan ve hemen uçacak sinek gibi görür. [Hadis-i Şerif, Buhâri]

Meleklerin tezyîn ve tekfîn ettiği “Cehennemden Kaçan Adam” Rabbinin mağfiretine ermişti. Ne mutlu O’na, ne mutlu yolundan gidenlere…

Sahi bizler, zamane müslümanları, işlediğimiz günahlardan sonra neler hissediyoruz?

Duru suyu bulandırma

Kendini bilene,
Ve (yine) onlar, çirkin bir iş işledikleri veya (günahlarla) kendilerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Zaten, Allah’dan başka kim günahları bağışlar ki? Bir de onlar, işledikleri (günah ve hatalı işleri)nde bilerek ısrar etmezler. [Âl-i İmrân, 135]

Sen, duru bir su gibisin; bu duru suyu, yaptığın kötülüklerle bulandırma, gönlünü örtme! Gönül gözünün önüne günah perdesini çekme; yapma bu işi.Tertemiz kişiler, gönül erleri, gönlünü seyretmek için onun etrafında toplandılar! Bu temiz insanlara karsı sen de utanç içinde kalma; sen de tertemiz ol, gönlünü utandırma!..Bak Gönül; “Fanî güzellere âşık olmaktan kendini çek!” diye nara atıyor! [Hz. Pir Mevlana]

Malumâliniz Efendimiz’in neseb-i şeriflerinde yer alan Hz. Adnan’ın torunlarından Hz. Mudar tarafından bugünkü isimleri verilen arabî aylardan ilk bahar anlamına gelen Rebiülevvel ayı temam oldu ve bugünlerde Rebiülahir’e (ikinci bahar) erdik elhamdulillah…

Dünya ikliminde bahar, güneşin yüzünü göstermesi, ağaçların çiçeğe durması, toprağın yeniden hayat bulması ile olur ya insan ruhunun baharı da Resulu kibriya efendimizin teşrifi ile olur; dolayısıyla ruhun baharı hep Rebiülevvel’dedir. İsterse gökten buz yağsın, yerde diz boyu kar olsun; gönlünü ısıtabilirsin Habib-i Kibriya’nın teşrifi ile… Ol sebepten kış ortasına da gelse Rebiülevvel bizim baharımızdır. O’nun cemali ile can bulan baharın akabinde gelen Rebiülahir’de dahi nebevi iklimden gelen gül kokularıyla mestiz erenler, kusurlarımız affola…

Yanarsam nâr-ı aşkınla yanayım Ya Resûlallah
Ezelden bağrı yanmış bir gedâyız Ya Resûlallah
Hevâ-yi nefsime tabî olup pek çok günah ettim.
Huzûra hangi yüz ile varayım, Ya Resûlallah
Şu kâfir nefsin elinden bu dil-i biçâreyi kurtar,
Yeter cürm-ü kabahatten usansın Ya Resûlallah
Kulun Leylâ’yı mahşer günü ehline eyleme rüsvay,
Bu dünyada günahından utansın Ya Resûlallah [236. Mestmp3]

Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme,
Günahkar olma Fahr-i âlem-i zî-şânı incitme

Ümmetinin günahlarından incinen bir kutlu nebînin hatrını gözetip şu cisimlerimizin ateş-i aşkıyla yanmaklığı niyazıyla


[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Maksadı âşıkların menzili cânân olur
İsmini yad eyleye vâlih ü hayran olur
Fani cihandan kesil ayine-i kalbi sil
Arsa-i mahşerde bil bir ulu divan olur
Etse tecelli eğer vuslata erişe er
Kafire kılsa nazar mazhar-ı imân olur
Aşk ile kim âh ede kalbini âgâh ede
Azmini dergah ede ol ulu sultan olur
Nakş-i âşık sana aşk haberin ver bana
Menkıbe-i evliyâ reşki gülistan olur

İbrahim Nakşi hazretlerinin (1641-1702) bir nutk-u şerifi ile başlasak perdeleri aralamaya cânım efendim?
Hayhay efendim… Ahmed er-Rifâî hazretleri yakınlarına “Sakın bana küfretmeyin!” dedi. Müritlerinden biri: “Aman Efendim, size nasıl küfredebiliriz?” deyince “Benim yapmadığımı yaparsanız bana küfretmiş olursunuz” buyurdular. “Maksadı âşıkların menzili cânân olur” diyoruz. Yani sevdiğin nerede, hangi haslette, hangi meşrepte konukluk etmişse SEN DE EĞER ÂŞIKSAN aynı hasletlerde konukluk etmen icâb eder.

Esasen aşk tam olduktan sonra bunların hepsi kendiliğinden hâsıl olmaz mı? Aşığın gözü sevgiliden gayrısın görür mü ki?
Malum yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbiseye HİL’AT derler. Ve aşk, mâşuk (sevilen) tarafından giydirilen öyle bir nurani hil’attir ki, mâşûkun onu giydirmesi âşıkın bunun içinde pişip maşukun cemâliyle hallenmesi, nefsine ait her nesi varsa yakıp atması içindir. Bu güzel elbise onda bulunduğu müddetçe pişip ayn-ı mâşuk olarak çıkmalı, aşk olarak zuhur etmelidir ki ondan bu hil’at kaldırılınca, kendisiyle kalmayıp mâşûkun sıfatlarıyla muttasıf olmuş (haliyle hallenmiş) ve nefsine müteallik (nefsiyle alakalı) her ne varsa cümlesinden geçmiş bulunmalıdır. Çünkü bu aşk senin malın değildir; ihsânîdir.(lütuf, bağış) Bu ihsan olan hil’at günün birinde senden alınınca altından ham olarak çıkarsan, işte o vakit, bunun kadrini bilememiş hem günahların bir büyüğüne dalmış olursun.

Harîm-i ravzanâ sürmüş iken ruy-ı siyahım ah
Yine cürm ü günaha mübtelâyım, Yâ Resûlallah
buyurduğu gibi Leyla Hanım’ın… Aşk elbisesinden sonra günahkâr kalmak !? Peki günah nedir üstadım?
Günah “Hududullah”ı yani “Allah’ın insan için belirlediği hayat çerçevesini, ilahi sınırları” çiğnemektir. Bu hal günahkârın dahi kalbini tırmalayan, iç huzurunu gideren ve başkalarınca da bilinmesi istenmediği bir haldir.

Aaah efendim bir de günaha alışmak var ki sormayın!
Günaha alışmak, hükümdarın sınırlarını yol geçen hanı yapmak demektir. Dünya nazarından düşünsek kim cür’et edebilir buna? Gelirler ve yakasına yapışırlar insanın. Hesabını sorarlar. Ama insan, Mutlak Hükümdarı unutuyor. Şah damarından daha yakın olanı, her an kendisi ile birlikte olanı, her an nazarları altında yaşadığı varlığı ve O’nun hesap gününü unutuyor….

Göz baka baka alışıyor. Kulak dinleye dinleye alışıyor. Dil konuşa konuşa alışıyor. Ağız yiye yiye alışıyor. Gönül katlana katlana alışıyor. Hayat yaşana yaşana alışkanlığa dönüşüyor. Bir de bakıyorsunuz sınırlar kaybolmuş, hayat günaha dönüşüvermiş …

Bir de zaman zaman günah işleme özgürlüğünden söz ediliyor. Bütün insanlar günah işleme özgürlüğüne sahip olsalar nasıl bir dünya doğardı?
Nasrettin Hoca yolda giderken eşeği başlamış pislikleri koklamaya. Hoca da hemen onları eşeğin torbasına doldurmuş ve boynuna asmış. Eh demiş ne yapalım madem sen beğendin, biz de esirgemeyelim. Hocanın bu tavrı eşekler için uyar da, eşref-i mahlukat olan Hazret-i insan için uyar mı bilinmez. İnsanın vücudu hasta olduğu zaman en güzel gıdalara bile sırt çeviriyor, olmadık şeyleri canı istiyor. Ama yakınları, sevenleri onlara zorla da olsa acı ilaç içiriyorlar, yararlı gıdalar veriyorlar. Canı ne isterse onu yesin, onu içsin demiyorlar. Eğer biz de insanları seviyorsak, onların içinde bulundukları hastalık hallerine karşı bigâne davranamayız.

Ey gönülden günah işlemeye istekli olan, nefsânî arzularını gizlice tazeleyen kişi, sen, imanı tazele, fakat yalnız dilinle söyleyerek değil de kalbinle tazele. Nefsânî istekler, şehvânî arzular tazelendikçe iman tazelenmez, çünkü şehvetin, nefsin dileğine uymak Hakk kapısını kapar, kilitler. [Hz. Pir Mevlana]

Bu hayat imtihan dünyasıdır, soruları yanlış anladığı aşikar olan canları uyarmak lazım dersiniz…
Bu hayat imtihan dünyasıdır. Altından kendini gözetmek gerek! Zehiri teneke kupa içinde sunmazlar. Günahı da şeytan öyle güzel bir ambalaj içinde takdim eder ki sana, için gider böyle: – Bak ne güzel! hadi yap şunu, işle şu günahı! böyle için gider, nefsin kışkırtır içerden; işte imtihan, orda belli olur

Hal böyle iken insan neden günaha devam eder ki?
Çünkü her günah tatlıdır, zevklidir, hoş gelir nefse… İmam Gazali de, Kimya-yı Saadet’te insanların “günaha yönelme – ondan kopamama” hallerini tahlil etmiştir. Hazretime göre göre canların günahlara müdavim olma sebepleri şunlardır:

– Ahirete hakkiyle inanmıyor veya şüphe ediyordur.
– Şehveti o kadar kuvvetlenmiştir ki, arzularının terkini ona söylemeye gücü yetmiyordur. Lezzet ve zevk, kendini o kadar kaplamıştır ki ahiret işinin tehlikesinden onu gafil tutmaktadır.
– Ahiret borç senedi gibidir, dünya ise eldeki nakit paraya benzer. İnsanın yaratılışı ise peşin paraya yatkın olup senedin vadesi gözüne uzak gelir. Gözüne uzak olunca kalbine de uzak olur.
– Mü’min olan her gün tevbe etmek azmindedir, ancak yarına kadar tehir eder. Önüne çıkan her arzusu için bunu yapayım, başka yapmam der.
– Günahın cehenneme götüreceği muhakkak değildir, belki afvolunabilir. İnsan genelde hüsnü zan sahibidir, şehvet kendisini kaplayınca “Allahü teala affeder” deyip rahmet ümid eder.

Bütün bunlar insanın kendi kendini aldatmasıdır. Günahına kılıf uydurmak için, kendi kendini ikna için icad ettiği suret-i Haktan görünen delillerdir.

Gaflet pamuğunu kulağından çıkar! Kurtuluş sesi geliyor. Günahın kara suyuna dalma, ab-ı hayat geliyor. Aşıkların ruhlarına yüzlerce salavat geliyor. Günahlardan arın da baştan başa mana balı ol, süt ol! Kendinden, kendi benliğinden fakir ol, yok yoksul ol! Çünkü ancak fakir ve yoksul olunca padişahtan vergi gelir, zekat gelir. İnsanın maddî varlığı olan balçık, gönül olmayı ister durur. Bu istek Hakkın rahmetindendir. Kuluna acıdığındandır. İnsanın namaz kılmayı arzu edişi, oruç tutuşu, hep Hakk’ın kulunu kendine çekişindendir. [Hz. Pir Mevlana]

Nefsi kulluk görevine çağırırsan tembellik eder. Fakat günah işlemeğe gelince çevikleşir. En iyisi bu yaramazı zindana atmak, her ne derse tersini yapmaktır. Onu kulluğa boyun eğdirmek için, açlık ve susuzluktan başka çare yoktur. Deve gibi yola gel de yük taşı, kulluk yükünü Allah kapısına çek. Deve kuşu gibi yükten kaçan kişi, hayat gülistanında ömrünün yapraklarını döker.

Eşref saatine yaklaşıyoruz, sizlerden dua bekleriz efendim?
Kalplerimizden mâsiva ihrac ola, gönüllerimiz ilhamat-ı rabbaniye havale buyrula, Ahlak-ı rezilemiz ahlak-ı hamideye tahvil ola…

Mevlam, bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri, kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti, yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin. Rabbimiz, bu hassâsiyetleri gönüllerimizden eksik etmesin! Yüreklerimizi, içinde bütün mahlûkâtın huzur ve sükûn bulduğu bir şefkat sığınağı ve rahmet dergâhı eylesin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Haftaya bayram olan, sebeb-i gufran olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Ya içindesindir ya hasretinde

Derd-i aşk ile mahzûn gönüllere,
Canı, cânân istese, aşık gerek candan geçe
Geçmeyen candan, gerek didâr-ı cânândan geçe
Aşk derdin isteyen âşık ki, dermân istemez
Ey hoş ol derdin çeken âşık ki, dermandan geçe


aliulvikurucu

 “İslâm çirkini güzel yapar, güzeli daha da güzelleştirir.” dilinden düşürmedi, halinden de eksik etmedi bu sözü. Bir münezzeh güzelliğin peşine düşürülmüştü, besbelli. İslâmı güzellikle anlayan ve güzellikle anlatan bir ortamda dünyaya geldi ve sonra da sanat denen güzelliğin birkaç dalıyla birden tanıştı; sözün, sesin, süsün ve yazının güzelliklerine daldı. Bir başka zemin, başka zaman çerçevesinde, Eşsiz Güzelin vaslına ermek hevesinde. Ali Ulvi Kurucu’nun bir başka güzellikle kabul gören duasıydı. Habibi, onu yanına aldı. Ve altmış yıl boyunca dizinin dibinden ayırmadı. Bülbül, artık gülünün yanı başında şakıyordu. Medine-i Münevvere’de mücavir olarak halvet der-encümen bir hayat geçiren, ilim ve irfan erbabından bir aşık-ı sâdık… 197. Mestmp3 olarak, Acem makamında ney taksimi eşliğinde “Derdimendim ya Resulallah devâ ol derdime…” nidasıyla bülbülleri mesteden, Naat-ı Şerifini, kendi seslerinden ikram ederek başlayalım muhabbet demine…  

 

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme, Günahkar olma fahr-i âlem-i zî-şanı incitme… Madem günahlardan Efendim, müjdecim, peygamberim inciniyor. Hele bir anlat mîrim, insan neden Hak ile arasına bir perde çeker de günah işler?
Günahta zevk vardır, bir unutuş ve gaflet ânı, kime karşı işlendiğine bakılmaksızın günahı küçük görme vardır, oysa hiç Allah’ın hatırını kırmaya değer mi, Resulu Kibriya Hazretlerini incitmeye değer mi!

 

Bir de yaratıcıyı kendinden uzak görme var m’ola günah anında?
Sana şahdamarından daha yakın Allah;
Günah mı dedin, O’ndan uzağa düşmek günah.

 

Yoksa insanı ve dünyayı yeterince tanımıyor muyuz aziz üstadım?
BİLİN Kİ [ey insanlar,] bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı[na girişmenizden] ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın[ız]dan ibarettir. [57:20]

 

Eyvah aldandık…
Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider… Mevlam, “Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan ibarettir, siz de çocuklarsınız” dedi. Hak doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Derviş daima orta yerde…

 

Yerinde duramayan bu nefisle durmak ne mümkün efendim?
Nefsi arındırmak gerek kardeşim, nefsi eğitmenin önemli bir yolu, onun arzu ve isteklerini dizginlemek, kontrol altında tutmak, tasavvufi ifade ile heva ve hevesi öldürmektir. Agâh ol! bak ne der Hazreti Pirimiz Mevlânâ;  Birisi, kızgınlıkla anasını hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri, ona “Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?” dedi. Adam, “Çok ayıp bir iş işledi, ben de onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi.  Kınayan “Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin” deyince dedi ki: “Her gün başka birisini mi öldüreyim?Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!”  O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zâhir olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!

 

Nefis neden öldürülmelidir?
Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Hak ile de savaşıyorsun, halkla da. Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiç bir düşmanın kalmaz. Yani aşağılık nefs, insanı Tanrı, tabiat ve halk ile savaşmaya ittiğinden dolayı öldürülmeyi hak etmiştir.

 

Ya nefs,ego, benlik öldüğünde?
Aşk gelecek, cümle dertler bitecek. Hem zaten aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. 

 

Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım yoksa dünyevi, semavi ya da cismani?
Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde…
 

Rabbim irademizi inayetsiz bilgimizi hikmetsiz, vakitleri aşksız bırakmasın inşallah…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Sultânım

Serâzad gönül sahiplerine,
Mayasındaki gizli aşka susayan sâliklere,
Âşığın huzur, maşuğun vuslat mekanının sâkinlerine,

Yanan bir mumu güneşin önüne koy! Sonra dikkat et, bak; o mum güneşin ışığı içinde nasıl yok oluyor? 
 sultanim

Ey hayalden, kıyasdan, zandan, vehimden, işitip okuduklarımızdan ve söylenecek olan herşeyden yüce Allah’ım; meclis temam olur, sözler sona erer, mecal mumu sönmeye yüz tutar da bizler yine seni övmenin başlangıcında kalırız…

 

Salat ve selam âlemin biricik efendisinedir, dünya O’nunla mesud oldu, O’nun saadetinin devamı bendelerinin göz aydınlığıdır.  O’nu sevenleri, O’nun ziyan görmez nuru hürmetine yücelt. Dostlarını, şerefli ailesini sevilenlerin en yücesi eyle. Hâki payi hürmetine O’nun adı anılan yürekleri dilleri haneleri beldeleri diyerleri âsân eyle…

 

Resulu Kibriya Efendimiz buyuruyorlar ki; İyilik güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve  başkasının bilmesinden korktuğun şeydir. Ahlakların içerisinde bana en sevimsiz, en menfuru olanı da yalancılıktır.


Âşık olmak, o yana bir pencere açmaktır. Çünkü gönül, dostun cemali ile aydınlanır.

 

Madem cemaline susamış halde sevgiliden yana bir pencere açtık, Madem ki bahrine aşkın dalmaya geldim, şem’ine yârin yanmaya geldim deyip yola çıktık; bir bayram günü olarak Cuma’yı hayırlı bir vesile edinmenizi ve kendinizde teşhis ettiğiniz, inancımıza ve güzel ahlâka uygun düşmeyen bir huyunuzdan vazgeçmenizi içtenlikle tavsiye ederiz.


İlahi bir güneşsin nuruna pervane can
Aşkından mahrûm sîne zindan olur sultânım
Alemde kimse değil sensin kalplere tabib
Nurun gönül derdime derman olur sultanım
Kimin can toprağına nurundan zerre düşse
Bir Bilal bir Ammar bir Selman olur sultanım
Sen Habibi Hûdasın hiç ümid keser miyim
Miskinlere ihsanın her an olur sultanım

 

Bitkinin güzelliği, tohumun iyiliğindedir.  Mevlam, Resulunun sevgi tohumunu yüreklerine ekenlerin hallerini de güzelleştirsin niyazıyla, merhum M. Necati Bursalı hocamızın nutku şerifleri 195. Mestmp3 olarak ikramımızdır. Vurmak hakikatte kötü huyadır. Kilim döğülmez, tozu döğülür. Hayatın celâl darbını perde ötesinden aşk ile seyreyleyene selam olsun, huu

Kırık Cam Teorisi

tevvab1

Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.

Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) “Böyle gelmiş, böyle gider”di. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayakkabılarımı oturak yerine koydum, koltuğun arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.

Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD’de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış. Şimdi haberim oldu. “Kırık Cam Teorisi” hesabıymış bu.

Anlatıldığı kadarıyla: “Kırık Cam Teorisi” ABD’li suç psikoloğu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi ‘sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. “Demek ki” diyordu Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.”

Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.

“Kırık Cam Teorisi”nin takipçileri bakın ne diyor: “Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.”

Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli… Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız “çöpler”imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. “Böyle gelmişse, böyle gider” diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.

Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.

Tam da “hafife almakla” açılan, “umursamazlıkla” genişleyen bir “yol(suzluk)”u tarif eden sûre’nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur “cam kırıkları teorisi”: “Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı.” (Mutaffifîn, 83/14).

Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimiz’in [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim: “İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir.”

Bu yüzden galiba… “Günah insanı kâfir yapmaz ama istiğfarsızlık küfre götürebilir” imasında bulunur Said Nursî. “Her günahta küfre giden bir yol var”sa, ilk “cam kırığını” onarmamaktandır bu. Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.

İlk cam kırığını görür görmez, “Estağfirullah!” İlk çöp torbasının kokusunu alır almaz, “tövbe ya Rabbi!”

Hazır mıyız?

Allah beni sever mi?

Allahkimlerisever

Başlangıç için pek garip bir sual! Lakin daha başlarken kestirme bir cevaba sahip; Habibullah yani “En sevgili” olan gâye insan, ufuk peygambere benzediğimiz kadar seviliriz. Hakka(Hakk’ın hoşnutluğuna) varan yol şeriat, tarikat, hakikat ve marifet duraklarından geçer. Şeriat, kaal-i Muhammedi, yani Efendimiz’in (s.a.v) vahiy yolu ile aldığı bilgileri, sözlü olarak insanlara ulaştırması, açıklamasıdır. Tarikat, fiil-i Muhammedi’dir. Yani şu sıralar etraflarında fırtınalar koparılan tarikatlerin Hak olanları, Efendimiz’in hayatını öğreten ve yaşatan birer okuldan ibarettir. Hakikat, hal-i Muhammedi, yani Peygamber Efendimiz’in hayatını takliden yaşamaya başlayan kişinin yavaş yavaş o fiilleri hissederek mana ve hikmetlerini anlayarak yapması, hakikatlerine ermesi, kendisine “hal” edinmesidir. Marifet ise sırr-ı Muhammedi’dir. Bütün bu hallerden, güzel ahlaktan murad; Sırr-ı Muhammedi’ye erişmektir. Efendimiz’de alemlerin ve Rabbi’nin sırrı vardır. Kainattaki bütün yaratılmışlarda da Peygamberimiz’in sırrı vardır. “Sen olmasa idin ey Habibim, alemleri yaratmazdım” hitabı bize yol göstermektedir. Allah’tan başka hiçbir şey yoktur! Sadece “O” ve “O”nun kudreti ile marifetinin yansıması vardır. Bu yansımanın açıklaması da: Habibinin lisanıyla “Ben bir gizli hazineyken, bilinmeyi, sevilmeyi murad ettim. Bütün alemi insan için, insan-ı kâmil için yarattım” hitabıdır. Bunun en büyük muhatabı ve sebebi Hazret-i Muhammed’dir. Cenab-ı Hakk’a en parlak ayna “O” olmuş ve “O”ndan yansıma yolu ile Hakk görünmüştür.  

Meseleye buradan yaklaştığımız zaman, zaten nasıl bir insan olunmasının gerekliliği ortaya çıkıyor. O zaman Cenab-ı Hak merkezli ve O’nu hoşnut edecek yaşama biçimi; kendi arzu ve heveslerine göre değil, Resûlullah’ın önderliğinde, Allah’ın sevip sevmediği hallere göre düzenlenmiş bir güzel günlük hayat husule gelecektir. Şu bir hakikattir ki, güzel olan şeyi herkes sever. Allah güzeldir, bununla kalmayıp tüm güzellikleri yaratan en güzeldir, güzeli sevendir. O’nun sevgisine mazhar olmak elbette buradaki zikrettiklerimizle sınırlı değildir. Zira “Allah’a ulaştıran yolların sayısı insan nefeslerinin sayısı kadardır.” denilmiştir.

Bu basit çalışma İnsan Kullanım El Kitabı’ndaki “…sever” ve “…sevmez” kelimesi geçen ayetlerden ibarettir. Malumunuz Kur’an-ı Kerim teferruattan uzaktır, ulaşmaya çalıştığımız diğer makbul halleri ise Kutlu nebi’nin her hali Kur’an olan hayatında buluyoruz. Hak Teala’nın sevdiği bütün haller Resulu Kibriya aleyhi ekmelittehaya Efendimizde toplanmış, sevmediği bütün haller ise O’ndan uzak… işte bizler dahi birkaç tefsirden istifade ile mezkur ayetler üzerinde tefekkür edersek dünya ve akibet hayrına vesile olacağı, O’nun sevdiği hallerle süslenip, sevmediği hallerden temizlendiğimizde yani Hak Dostun güzelliği güzelliğimiz olduğunda (en azından böyle bir yolun yolcusu olduğumuzda) vakitlerin aşk ile dolacağı muhakkaktır. Mevla’dan mucibince ameli kolaylaştırması, tesirini halkeylemesi niyazımızla…

 

Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever. [Bakara, 222]

Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever. [Ali imran, 76]

O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.
[Ali imran, 134]

… bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. [Ali imran, 146]

Allah da onlara dünya nimetini ve (daha da önemlisi,) ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever. [Ali imran, 148]

Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. [Ali imran, 159]

… Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. [Maide, 13 – Bakara, 195]

… Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet. Allah âdil olanları sever. [Maide, 42 – Hucurat, 9 – Mümtehine, 8]

(Önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır). Allah iyi ve güzel işler yapanları sever. [Maide, 93]

Allah (haksızlıktan) sakınanları sever.  [Tevbe, 4]

Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah (ahdi bozmaktan)sakınanları sever. [Tevbe, 7]

… Allah da çok temizlenenleri sever. [Tevbe, 108]

Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever. [Hud, 90]

Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever. [Saff, 4]

… doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. [Bakara, 190 – Mâide, 87]

… memlekette fesat çıkarmaya, ürünleri ve nesilleri helâk etmeye koşar. Fakat Allah bozgunculuğu sevmez. [Bakara, 205]

Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez. [Bakara, 276]

De ki: “Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin.” Eğer (bundan) yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah hakikati inkar edenleri (kâfirleri) sevmez.  [Ali imran, 32 – Rûm, 45]

İman edip iyi işler yapanlara gelince, Allah onların mükafatlarını tastamam verecektir. Allah zalimleri sevmez.  [Ali imran, 57-140]

… Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.  [Nisâ, 36]

Mallarını insanlara gösteriş için sarfedip, Allah’a ve ahiret gününe inanmayanları da Allah sevmez.  [Nisâ, 38]

Şüphe yok ki Allah, kendilerine ihanet edenleri ve günahkarlıkta inat edenleri sevmez.  [Nisâ, 107]

Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ancak [ondan] zarar gören tarafından söylenmesi başka. [Nisâ, 148]

… Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları (yozlaşmaya ve çürümeye yol açanları) sevmez. [Mâide, 64 – Kasas, 77]

… çünkü o israf edenleri sevmez. [En’âm, 141 – A’râf,31]

Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. [A’râf, 55]

Şüphe yok ki, Allah hâin olanları sevmez. [Enfal, 58]

Doğrusu Allah, kendilerini büyük görüp hakkı kabul etmeyenleri, kibirlenenleri sevmez. [Nahl, 23]

Hiç şüphesiz, Allah iman edenleri esirger. Çünkü Allah hainlerin ve nankörlerin hiçbirini sevmez. [Hac, 38]

Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez. [Kasas, 76]

İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez.
[Lokman, 18 – Hadid, 23]

Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah’a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez. [Şûra, 40]