Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Hadikatüs Süeda’

Cihanda bâkî bir zevk ve sürûr şerabını ancak şiir sâkisi sunar. Sözün bâkî kalması hususunda söz yoktur. Kalan ancak O’dur; kalanı bâkî değildir.

Yâ Rabbi! Kendi ikametim için rüsvalık çamuru ve nedamet taşı ile meydana getirdiğim ve onu sıvamak, süslemek için kanlar yuttuğum dağınık birkaç beyti, “Ehl-i beyt-i Nebevî” masumları hürmetine, ma’nâları üzerinde gündüzleri akşama kadar düşünmüş ve onları bir araya getirip bir manzume yazabilmek için gece sabahlara kadar uğraşmış insanlar görüp okusunlar. Zira onlar şâirlik mâdeninden müstesnâ bir inci çıkarmak için ne kadar meşakkat çekmek lâzım geldiğini pek iyi bilirler…

Fuzûlî, benim makamım Kerbelâ toprağı olduğu için şiirlerim nereye giderlerse onları hürmetle karşılamak lâzımdır. Benim şiirlerim altın değil, gümüş değil, inci değil, lâ’l değil, topraktır. Fakat Kerbelâ toprağıdır.

 Hz. Mehmed b. Süleyman Fuzulî

ah_minel_ask.jpg

Gazel
Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

Kad enâre’l-’ışku li’l-’uşşâki minhâce’l-hüdâ
Sâlik-i râh-ı hakîkat ışka eyler iktidâ

Işkdur ol neş’e-yi kâmil kim andandur müdâm
Meyde teşvîr-i harâret, neyde te’sîr-i sadâ

Vâdî-yi vahdet hakîkatde makâm-ı ışkdur
Kim müşaḫḫas olmaz ol vâdîde sultândan gedâ

Eylemez ḫalvetserây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûkdan, ma’şûku âşıkdan cüdâ

Ey ki ehl-i ışka söylersen melâmet, terkin it.
Söyle kim mümkin midür tağyîr takdîr-i Ḫüdâ?

Işk kilki çekdi ḫat levh-i vücûd-i âşıka
Kim ola sâbit Hâk isbâtında nefy-i mâ’adâ

Ey Fuzûlî! İntihâsız zevk bulduñ ışkdan
Beyledir her iş ki Hâk adiyle kılsañ ibtidâ

ÎZAHAT BÂBINDAN

  • Kad enâre’l ışku li’l uşşâki minhâce’l-hüdâ
    Sâlik-i râh-ı hakikat ışka eyler iktidâ

(Aşk, âşıklara hidâyet yolunu aydınlatınca, hakikat yolunun yolcusu aşka uyar. “Onun gösterdiği yola gider”.)

Fuzûlî, ilk gazelinin birinci mısrasını Arapça yazmıştır. Bu İran ve Türk edebiyatlarında bir an’ane halindedir. Nitekim Fuzûlî’nin çok iyi ta­nıdığı Nevâyî de böyle yapmıştır.

Aşk, hakikat yolunu aydınlatınca o yolun yolcusu, onun gösterdiği yola gider. Demek ki insan, hakikata ancak aşk ile erişir. Şâir bu beytinde aşkı şu vasıflarla gösteriyor: Yolcunun yolunu aydınlatan. Demek ki yol karanlıktır. Yol hakikat yolu olunca elbette karanlıktır. Çünkü sonsuz müşkilâta maruz kalınır. Bu kâinat muammasıdır. Beşer asırlarca bunun peşinde koşmaktadır.

Karanlık bir gecede yolcunun yolunu aydınlatan, ona ne tarafa gide­ceğini gösteren tek şey vardır. Yıldızlar. Bu beyitte aşk bir yıldıza benze­tiliyor. Aynı zamanda Arapça mısrada iki kelime vardır ki, bunların altın­da bir hadis-i şerif gizlidir. Hûda ve iktida. Bu iki kelime Hadise telmih olarak kullanılmıştır. Hadis şudur:

“Ashâbî kennücûm bi eyyihim iktedeytum ihdeteytum. Benim asha­bım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz”.

Bu hadis ile aşkın bir yıldıza benzetildiğini görüyoruz. Nasıl insan, kendi iradesi ile bir yıldız vücuda getiremez ve onu ancak Hakk’ın iradesi var ederse aşk da insanlara Allah’ın bir lûtfudur. İstediğini bu lûtfa mazhar eder, istediğini mahrum bırakır. Onun için aşk yıldıza benzetiliyor. Ruhta o yıldız doğunca hakikat yolcusu onun yolunda gitmek mecburiye­tindedir

  • Işkdur ol neş’e-i kâmil kim andandur müdâm
    Meyde teşvîr-i hararet neyde te’sîr-i sadâ

(Aşk, o kâmil, tam neş’edir ki, daima şarapta insanı saçma sapan ve neticede kendini utandıracak sözler söyleten o hararet, o ruh hâleti “humma sayıklaması” ve neydeki sesin ondaki tesiri ancak aşktandır.)

Şarap neş’esiyle coşan, ney sesinden derin bir duygu ile sarsılan insan, lâlettayin bir insan değil, başka bir insandır. Bu başka insanı Fuzulî, neş’e-i kâmil terkibi ile bize anlatıyor. Neş’e hem zevk, sevinç yani neşve mukabilidir. Hem de bitmek, vücuda gelmek yani neş’et ma’nâsınadır.

İnsan, dört unsurdan mürekkeptir. Toprak, su ateş, hava.

O halde tam neş’etten bu dört unsuru anlayacak ve bunları ikinci mısrada arayacağız. İkinci mısrada “mey” vardır. Mey’in bir ismi de âb-ı âteşîn’dir. Yani ateş gibi su, mey kelimesinde su ve ateşi buluyoruz. Na’ilî’nin şu beyti şarabı daha şairane anlatıyor:

Neyleriz sahbâyı biz ol lâ’l-i nâbın mesîiyüz
Ab ü âteşden muhammer bir şarâbın mestiyüz.

Ney ise birkaç ma’nâyadır. Topraktan yaratıldığı ve kendisine İlâhî rûh nefh edildiği için insan ve yine kendisine Hazreti Ali tarafından bâtın sırrı ifşa edildiği için sırları söyleyen bir varlık.

Ney kelimesinde toprak ve kendisine rûh nefh edildiği, üflendiği için hava.

Ancak insanı vücuda getiren su ve ateş “mey” yani aşktır. Toprak ve hava ise kendisindeki İlâhi ruhu idrak eden ve sırlara âşinâ olan “ney”dir. Dikkat edilirse bu tefsir ve izah, neş’e-i kâmil terkibinden çıkmaktadır. “Müdam” kelimesinin ayrıca şarap ma’nâsına geldiği gözden kaçmamalıdır.

Hulâsa, aşk unsurları tamamen ayrı olan başka bir insan vücuda geti­rir, demektir. Bu insan, aşk ile coşar, cem’iyyetin umumî idrakinin üstüne çıkıp onların anlayamayacağı sözler söyler, neydeki seste yaratılışının sır­larını bulur.

  • Vâdî-i vahdet hakîkatde makâm-ı ışkdur
    Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultandan gedâ

(Vahdet vadisi hakikatta aşk makamıdır. O aşk makamı ki orada sul­tandan dilenci ayırt edilmez.)

Aşkın gayesi vahdete erişmektir. Onun için bu yol aşk ile elde edilir. Bu aşk makamına erişince insan, kesret, âleminde birbirinden çok uzak olan varlıkları birleştirir. Meselâ mecaz, masiva aleminde en yüksek mevkii işgal eden sultan ile, en aşağı mevkide bulunan dilenci birbirinden ayırt edilmez.

Bil misâl olarak ele alman bu telâkki hakikatta da doğrudur. Bu mu­tasavvıf, insanları sadece insan ve Hakk’ın bir mazharı olarak ele alır. Ârızî olarak haiz olduğu şeyler tamamen fânidir ve bir görünüştür. Ta­savvuf âleminde hakiki değer Hakk’a yakınlık ile ölçülür.

Vâdi geçit yoludur. Bir vâdiden sultan da geçer, dilenci de. Burada vâdi, manevî telâkki ve inanış yolu, makam ise durulan yerdir. Ama bura­da erişilen yer ma’nâsınadır.

Fuzûlî, vâdi ile makam arasında manevî bir tezat san’atı yapıyor

  • Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
    Âşıkı ma’şûkdan ma’şûku âşıkdan cüdâ

(Vahdet sırrı insanın içinde olduğu için orada insan yalnızdır. Vah­det sırrının gizli evine girebilen insan, seveni sevilenden, sevileni seven­den ayıramaz.)

Çünkü Vacibü’l-vücud kendi hüsnünü temâşa ederken âşık; güzel de hakikatta kendisi olduğu için maşûktur.

Kendi hüsnün hublar şeklinde peydâ eylemiş
Sonra dönmüş çeşm-i âşıkdan temcışâ eylemiş

Bir Hadis-i Kudsi’de “Ben gizli hazine idim. Tanınmayı sevdim ve diledim. Halkı beni tanımaları için yarattım” buyuruyor.

“Küntü kenzen mahfiyyen fe-ahbabtu en u’rafa fa halaktu-l-halka li- yu ‘raf”

Hadis-i Kudsi’si tasavvufun en kuvvetli temelidir. Bu imâna varış ta­rikatın çok ileri bir merhalesidir.

  • Ey ki ehl-i ışka söylersen melâmet terkin et
    Söyle kim münıkin midür tağyîr-i takdîr-i Hudâ

(Ey aşk ehline melâmet yolunu terket diyen, söyle Allah’ın takdirini değiştirmek kabil midir?)

Melâmet bir kısım insanlar tarafından kınanmak demektir. Bu insan­lar basit insanlardır. Aşkın ateş gibi harareti içinde basit insanlara göre hezeyan, saçma sapan sayılan sözler söyleyenler, yine basit insanlara göre mecnûnâne görülen hareketlerde bulunanlar, elbette hoş görülmez ve kınanır. Lâkin, bu hâle, bu makama erişmek onların iradeleri haricin­dedir. Bu Allah’ın bir takdiridir. Çünkü onlar Hak tarafından sevilip Hakk’a doğru sürüklenen varlıklardır.

Öyle yaratılmışlardır. Allah’ın tak­diri asla değişmez. Hâfız aynı şeyi söyler.

Der kûy-i nik-nâmi mârâ guzer ne-dâdend
Ger tu nemî pesendî tağyir dih kazârâ

“İyi ad ve şöhret sahibi olmak -herkes tarafından kınanmayıp hürmet görmek mahallesine bizi bırakmadılar, bize yol vermediler. Eğer sen bunu beğenmiyorsan, Allah’ın hüküm ve iradesini -kazasını- değiştir.”

  • Işk kilki çekdi hat harf-i vücûd-ı âşıka
    Kim ola sâbit Hak isbâtında nefy-i mâ’adâ

(Aşk kalemi âşıkın varlığı sözü üzerine bir çizgi çekti, yani âşıkm varlığını iptal etti. Tâ ki Allah’ı ispat için ondan başkasını ortadan kaldır­mak hususu yerine getirilmiş olsun.)

Kelime-i Şehadet: LA ilâhe illallah iki kısımdır. LA ilâhe, ilâh yok­tur kısmını ııefy “ortadan kaldırmak, yok etmek” ikinci kısmı olan illallah kısmına ise ispat derler. İllallah, ancak Allah vardır demektir. Bu suretle hakiki Kelime-i Şehadet, kendi varlığını ortadan kaldırmakla gayesine erişmiş olur. Aşkta gaye, sevgilide kendisini mahvetmektir.

  • Ey Fuzûlî intihâsuz zevk buldun ışkdan
    Böyledür her iş ki Hakk adıyla kılsan ibtidâ

(Ey Fuzulî, aşktan sonsuz bir zevk buldun. Çünkü Hak’ta kendini yok etmek ebedî olan Hakk’a ulaşmaktır. Ebediyyet ise sonsuzluktur. Hak adı ile başladığın her iş böyledir. Yani neticesi elde edilir.)

Burada sonsuzun iki ma’nâsı vardır:

  1. Sonu olmayan ebedî
  2. Sonu, neticesi olmayan, yani yarıda kalan, bitirilemeyen

Burada ikisi de vardır. Yani evvelâ aşkta sonsuz, ebedî bir zevk var­dır. İkinci olarak da bir hadise istinat eder:

“Küllü emrin zî hâlin lem-yubde’hî-bismillâhi fe-hüve ebter- Allah adı ile başlamayan her iş neticesiz- kuyruğu kesik- kalır.”

Fuzûlî işe Allah adı ile yani “Bismillahirrahmanirrahim” ile, yani divanındaki ilk gazele Allah aşkını terennüm ile başladığı için bundan aldığı zevki de sonsuzdur.

Hülasayı meâl: Hazreti aşk, âşıklar için doğru yolu muhabbet şahrâhında çizmiştir. Hakikat yolcusu aşkı ancak kendisine rehber edinir. O kâmil neş’e aşktır ki, meyde yaygın olan hararet, neydeki tesir aşktandır. Vahdet sırrının mahremi halvet sarayda âşıkı maşuktan, maşuku âşıktan fark etmez. Aşk kalemi âşıkı vücuduna öyle bir hat çekti ki onunla âşık için Hüdâdan gayrisi yok oldu. Ey Fuzulî sen aşktan sonsuz bir zevk buldun. Cenabı Hakkın adı ile başlayan her şey iş­te böyle olur.

Hazreti Fuzulî’ye ehli tasavvufun tarih boyunca bu derece önem vermiş olması dâhi bir şair olmasından değil, gö­nül eri bir ârif, hakiki bir âşık olmasındandır, O’nun hikmet dolu mısralarını inceleyenler mecaz gülleri altında arzetmek istediği aşkın, aşk-ı hakikî olduğunu anlamakta bir güçlük çekmez.

Telezzüz eyleyenlere aşk olsun.

Ey Fuzulî çıksa can, çıkmam tariki aşktan
Rehgüzâr-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen bana

Canım çıksa da aşk yolundan çıkmam, mezarımı âşıkların gelip geçtiği yerde yapın…

 

Read Full Post »

Ey Şehid-i Kerbelâ’ya ağlayan,
… Namazı hakkıyla edâ edin; zekâtı verin; Allah’a ve Resûlüne itâat edin! Ey Peygamberin şerefli hane halkı, Ey Ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor. [Ahzâb, 33]

Ağladım yandım şehid-i kerbela’nın haline
Gevher-i aşkımla nakşettim kitabı sîneye
Bir Hüseynî nağme icâd eyledim Şâh-ı Necef
İnciler dizdirdi sertâpâ rübâb-ı sîneye

Sâkiya, sun bâde-i aşkından uşşaka şerab
Hasret-i lâ’lin ile bağrım yeter ettin kebâb

Hararetten kat’i susamışlara, bir cam dolusu şerbet niyetine Hafız Celal Yılmaz üstadın, 1992 Muharremi’nde Muhayyer makamında okuduğu mersiyeyi ikram edelim, akabinde gelen duaya cümlemiz âmin diyelim… [266. Mestmp3]

Yüksek müsaadelerinizle Mâh-ı Muharrem’de elimizden düşürmediğimiz bir güzel aşığın Hadikatussueda (Erenler Bahçesi) eserinden sızanları sunmak isteriz:

Geldi ol dem ki kılam cânımı cânâna fedâ
Eyleyem arz-ı mahabbet kılam izhâr-ı vefâ
Canımı cânâna feda etmemin, sevgimi belirtmemin, vefâmı açığa vurmanın zamanı geldi.

Her zamân uşşâkı bir derd ile devrân zâr ider
Bu çemen her lahza bir mihnet gülin izhâr ider
Derd ta’lîmin virüb gerdûn tarîkat tıflına
Bu belâlar dersidür kim-be-dem tekrâr ider
Devrân, her zaman aşıkları bir dertle inletir durur; bu yeşillik, her lahza bir mihnet gülü verir; felek tarikat öğrencisine derdi öğretir; ona belâlar dersini belletir durur.

Her kim ki zikr-i vâkı’a-i Kerbelâ ile
Bir nâ-tüvânın eyleye çeşmini eşk-bâr
Gül-zâr-ı izz ü câhini ser-sebz kılmağa
Ol çeşm-i eşk-bâr yeter ebr-i nev-bahâr
Kim Kerbelâ olayını anlatarak, bu konuyu bilmeyen birine bilgi verip, gözlerini nemlendirirse, onun gözlerinden akan yaşlar, olayı anlatan kişinin yücelik gül bahçesini bir ilkbahar bulutu gibi sulamaya yeter.

Zehrden telh olalı la’l-i şeker bâr-ı Hasan
Zehr kâmın hîç kim âlemde şîrîn görmedi
Olalı şemşirden pür-hûn ten-i pâk-i Huseyn
İstirâhat bulmadı şemşîr teskîn görmedi
Hz. Hasan’ın şeker saçan yakut gibi ağzı ağuyla acılaştığı günden bu yana, dünyada hiç kimsenin damağı tad alamaz oldu. Kılıç, Hüseyin’in güzel bedenini kan içinde bıraktığı günden beri, bir türlü kınına girip dinmedi, rahat yüzü görmedi.

Zillet ile lezzeti olmaz hayâtun dostlar
Nakd-i cân sarf eyleyüp dünyâda kâm almak gerek
Acz ile dönmek adûdan sehldür himmet dutup
Yâ şehîd olmak gerek yâ intikâm almak gerek

Ey dostlar! Zilletle yaşayarak bu hayatın tadı olmaz; can verip, dünyada kâm almak gerek. Acz içinde düşmandan kaçmak, oldukça kolaydır. Çaba gösterip ya şehîd olmak, ya da öc almak gerek.

Muharrem’dir gönül feryâda gel-âh eyle efgân kıl
Dem-â-dem çeşmini mazlumlar yâdıyla giryân kıl

Kadim zamanlardan Kerbela’ya, bir nice şühedayı anlatan eser sahibi bu güzel aşığın mahlası Fuzûlî adı Mehmed imiş (900) târihinde Hille’de doğmuş (963) de Kerbelâ’da Hakka yürümüş… Kitabında bir duası vardı. “Yâ Rabbî, beni dünyâda da Ehl-i Beytin gölgesinden ayırma!” diye… Şimdi Kerbelâ’da, Ehl-i Beytin Kubbe-i Saadetinin dışına sırlamışlar. Güneş, Türbe-i Saâdet’e vurdukça sabah ve akşam gölgesi mezarına düşer.

Aah erenlerim yara derinden, neresine parmak bassak, kan geliyor… Rivayet odur ki: Hz. Hüseyin(ra) efendimiz Kerbelâ’da aile efradıyla susuzlukla yanarken, güneş etrafı cehennem gibi, yaktığı bir öğle vaktinde çadırın önüne çıkar, kumları avuçlayarak ellerini yıkar. Bu sırada kendisine üzüntü ile bakan sâdık kölesinin: “Yezîd’e bîat etseydi de bu sıkıntıyı çekmeseydi acaba ne olurdu?” şeklindeki kalbî bir düşüncesi ruhuna akseder, manâlı manâlı kölenin yüzüne bakarak: “Muhakkak ki, bizim Yezîd’e bîat etmeyişimizin saltanat düşüncesiyle bir alakası yoktur. Babadan oğula kalan devlet, dedemiz Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gösterdiği yola aykırıdır. Biz Yezîd’e bîat edersek İslâm’ın en büyük direklerinden biri olan seçim yollu idareyi temelinden sarsmış ve saltanat sıfatını yaşatan idareye yeniden kudret kazandırmış oluruz. Halk seçsin, Yezîd değil kim olursa olsun itaat ederiz.” Der ve sonra ellerini yıkamak için avucunda tuttuğu kumları göstererek: “Kerbelâ’da her kum zerresi şahit olsun ki, her devirde bizim mücâdelemizi anlayıp ona katılan bizdendir.” diye yemin eder.

Kerbela’da şehit olanlar gerçekten şehit oldular, şahit oldular. Onlar o gün Kerbela’da, hakikat adına, hak adına, mevki ve makama dair esirlik bağlarını kopardılar, dünya ve masivaya ait zincirlerini kırdılar. Seher-i hilafete uyanmak yerine tam da bu günlere mümâsil şeb-i arûs’a girdiler.

Ve Aşkın Sultanı Hazreti Pir payımıza düşeni ne de güzel buyurmuş: Ey aşk Kerbelâsı çölünün belasını candan arayanlar, ey Allah yolunda şehit olan aziz varlıklar; neredesiniz? Ey benlik zindanının kapısını kıranlar, ey nefsin esaretine düşmüşlere rahmanî duyguları uyandıranlar, hapisten kurtaranlar; neredesiniz?

Körlerin gözleri bile o o faciayı gördü. Sağırların kulakları bile, Kerbela’da olup bitenleri işitti. Siz şimdiye kadar, uyuyor muydunuz? Faciayı yeni mi duydunuz ki, yas tutuyor, elbiselerinizi yırtıyorsunuz? Ey uyuyakalanlar, ey gaflet uykusuna dalanlar, Hz. Hüseyin’e değil, asıl siz kendinize yas tutun. Hz. Hüseyin’in ruhu, Hakk’a mensup olan o yüce ruh, beden zindanından kurtuldu. Ne diye elbiselerinizi yırtıyor, elinizi ısırıyorsunuz? Hz. Hüseyin ve etrafında bulunanlar, din-i mübînin en ileri gelenleri, hükümdarları idiler. Onlar esirlik bağlarını kopardılar. Zincirleri kırdılar. Onlar için matem değil, mutluluk, neşe, sevinç vakti geldi. Onlar zinciri koparıp attılar, devlet sarayına uçup gittiler. Onların halinden zerre kadar haberin olsaydı, bilirdin ki bugün, onların saltanat günü, güzellik günü, padişahların padişahı oluşu günü. Haberin yoksa yürü git! Kendi haline ağla, feryad et. Çünkü sen ahirete göçmeyi, dirilip haşr olmayı inkar ediyorsun. Kendi yıkık gönlüne, yıkık dinine ağla, feryad et! Çünkü senin gönlün şu eski ve köhne dünyadan başka bir şeyi görmüyor. Eğer gönlün iyi insanların öteki âlemde kavuşacakları devlet ve saadeti görüyorsa, neden o tarafa yiğitçe yürümüyor? Niçin Hakk’a itimat ve tevekkül kılmıyor? Niçin kendini ona vermiyor? Neden kalbini manen zenginleştirerek hırs ve tama’dan kaçınmıyor? Nerede imanın yüzüne düşürdüğü nur? Nerede dinin sana lütfettiği mutluluk ve huzur, Allâh’ın lütf ve ihsan denizine daldığın halde neden elin, avucun boş? Nerede cömertlik? [Hz. Pir Mevlana]

Aman Ya Rabbi, Dem-i Hz. Hüseyin hürmetine, kalplerimizi aşkınla, muhabbet-i Ehli Beyti Mustafa ile, vahdet nurun ile tezyin eyle

Aman Ya Rabbi, biz Ehli Beyti Mustafa’yı sevenlerdeniz ve Resulu Ekrem’in yoluna baş koyanlardanız, gerçi günahkârız ama yolunca gitme gayretinde olanlardanız, bu halimizi de kabul buyur ne olur, bize adlin ile değil afvın ile, layık olduğumuz şekilde değil, şanına layık olduğu şekilde muamele buyuruver…

Şüheda-i Kerbela hürmetine, yine böyle bir 10 muharrem’de ki:

Hz. Adem babamızın tevbesini kabul ettiğin gibi bizim de tevbelerimiz kabul buyur, affınla bizleri şâd eyle. Nasıl ki Hz. Nuh babamızı suya gark olmaktan kurtardın bizleri de günah deryasından muhafaza buyur, rıza ve teslimiyetinle necâta erdir. Nasıl ki Halilin Hz. İbrahim’e nâr-ı nemrud’u nûr eyledin, bizlerin de nâr olan nefsimizi nur eyle, ahir ve akibetimizi, içimizi dışımızı nurlandır, gönlümüzü aşk-ı Muhammedi ile sürurlandır ya Rabbi! Nasıl ki Cenab-ı Musa Hazretlerini Firavun’un şerrinden koruduğun gibi, bizleri de hain nefisten halas eyle, nefsimizi mutmainneye erdir, safiyye ulaştır, Habibinle buluştur, Ruh-u Muhammedî ile aşina eyleyip seviştir.

Aman Ya Rabbi! Gözlerimizden gaflet perdesini kaldır, basarımızı ve basiretimizi nurlandır ta ki senin cemalini görmeye layık hale gelsin. Dilimizden gıybeti, küfrü dedikoduyu al. Dilimizi senin adın ile süsle, aşkınla kalbimizi ziynetlendir. Kardeşlerimizi iki cihanda her halde aziz eyle. Bâtınlarımızı envar-ı tevhid ile mamur eyleyip zat cennetine dahil eyle Ya Rab, Ölüm acısı duymayarak ölüm korkusu bilmeyerek adını anarak emanetini teslim edenlerden eyleyiver Ya Rab!

Sûz-i dil-i ciğerpâre-i Zehrâ, Şâh-ı şehîd-i deşt-i Kerbelâ hürmetine Ya Rab!

Meded Ya Ciğerpâre-i Fâtıma
Meded Ya Evlâd-ı Zehrâ
Meded Ya Ceddel Hasaneyn
Meded Ya Sahibe’l Meydan

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Hazreti Pir’e bayram olan Şeb-i Arûs, Dem-i Hazreti Hüseyin,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle


Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: