Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Hafız’

Âbdestimiz namâzımız doğruluktur tâ’atimiz
Aşk ile bağladık kâmet, safımızı kim ayıra

abdest

Alıp abdestini hem beş vaktini gel kılagör
Hâb-ı gafletten uyan yarın ulu dîvandayız

İşte böyle buyurmuş Âşık Paşam, şimdi de yârin ulu divânında değil miyiz?

O halde ibâdetlerimizi âdetten ayıran niyetlerimizi tazelemek, abdesti alıp bozmak yerine, abdesti nurdan bir zırh gibi giyinmek vakti gelmiştir.

Abdest, vehleten temizlik gayesine matuf dînî bir hareket olarak görülür böyle olmakla beraber temizliğe, ruhun söz vermesinin bir “Taahhüd Senedi” mâhiyetindedir. O hâlde abdest, temizlik üzerine temizlik değildir, pek mühîm bir bağdır, bağ. Su bulunmayan yerde toprak ile abdest yâni teyemmüm yapılır. Toprak esasında maddî temizliği yapamaz. O hâlde esas “ruhî bir disiplin” insan benliğinde teyemmüm esasına dayanmaktadır. TAAHHÜD ile verdiğimiz söz şudur:

“Yâ İlâhî! Huzuruna çıkmak, secdeye kapanmak, sana şükretmek arzusundayım, irâdem dâhilinde bulunan bütün muzır ve günah diye emir buyurduğun şeylerden kendimi tutacağıma söz veriyorum! Elimde olmayanlardan beni muhafaza et de şükrümü tamamıyla yapmış olayım!”

O hâlde her abdestle, ruhu bir müddet için bir taahhüde alıyoruz. Yellenme ile abdestin bozulması, iraden dâhilinde bulunan muzır şeylerden, kendini tutacağına dair verdiğin söz ve niyetin bozulmasındandır. Sözleşme bozulunca taahhüdü yerine getirmek için yeniden abdest almak lâzımdır.

Abdest, namazdan önce formalite îcâbı bir hazırlık değil beşeriyet tozları, dünyâ kirleri, temiz ve temizleyici olan su ile (ilm, ehl-i beyt) ve aslını buldurucu bir nûr olan İslâm ile giderilen âzâlarda, senin nûrun tezâhür eylesin diye, onsuz durulamayan sağlam bir zırh, salât-ı daîmun için pek güzel bir anahtardır.

Kulak temizlenince her sözü temiz duyar temiz anlar. Göz can suyu ile yıkandığından her gördüğü güzel olur. Durulasın!

Gazap ateştir. Öfkelendiğinizde abdest tazelemeden namaz kılmayınız. Abdest suyu ve nuru ile gazabın ateşini söndürmeden namaza durmayınız. [Hadis-i Şerif]

Abdestin namazdan önce olması, o manevi huzura abdestli olarak çıkılması, namazda kıraata öncelik tanınması pek mânidardır! Kitabımızda ve yüzekkiküm: ve sizi arıtır… [2:151] buyrulması üzerinde de durmak, bu arıtmayı maddi tabir gibi almamak, benlik dolu duygu, düşünce ve davranışları da buraya katmak gerekir.

Namazı kılmaya niyetlendiğimizde ne yapıyoruz? Önce onu düşünelim: Suyla, bulamazsak toprakla abdest alıyoruz. Peki, abdestte ne yapıyoruz? O’nun bize verdiği ve alemle irtibâtımızı sağlayacak uzuvları yıkıyoruz. Peki, niye yıkıyoruz? Tabii ki, objektif olabilmek için, Allah kavramıyla hareket etmek için, O’nun bizdeki taayyünü ile yaşayabilmek için yapıyoruz tüm bunları. Bildiğiniz gibi su, Sizi, bayağı ve azıcık bir sudan yaratmadık mı? [77:20] ayetiyle Rahmân’dan; toprak ise O’dur sizi topraktan yaratan… [40:67] ayetiyle Rahîm’den, rahmetle zuhûr etmiştir. Biz, Allah adıyla hareketlerimize yön vermek için, doğru yolu bulmak amacıyla abdest alıp namaza hazırlanıyoruz. Doğru yoldan sapmamamız için Hak Teala, Kitabında bize şöyle seslenerek îkaz buyuruyor: Bilmediğin şeyin ardına düşme (zanla karar verme): doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur [17:36]

Cümle işlerin aslını, esasını öğrendiğimiz, Risaletpenâh hazretlerinin abdest duasında ilhamla, O’nun âşıkları da  suyun akışını azalan ömrüne benzettiğinden, israf olmasına kıyamayıp incecikten açar musluğu: Suyu temiz ve temizleyici, İslam’ı insanlar ve alemler için bir nûr kılana bin şükürle tamamlar, RAHMÂN esmâsının pınarından doldurdukları abdestini.

Allahım, bakışımı temizle ve temiz kullarına nasıl gösterdiysen bana da dünyayı ve mânâyı öyle göster. Her şey nasılsa öyle: كما هى

Can suyu ile yıkanmış, senin nûrun ile işgören, sana itaat husûsunda uysal âzâlar bahşet bana. Tabiat bağlarından temizle beni. Temizlenenlerden olmam için zemm, ayıplama kanının pıhtısını benden gider. İnat karanlığını hem sıdk güneşinin ışığıyla gider hem de katından bir yardım eliyle doğruluk kapılarını aç.

Seyyid Nizamoğlu hazretleri şöyle buyuruyor: Her şeyin zahiri ve batını vardır. Abdestin zahirinde uzuvlar su ile yıkanır. Batını ise ellerini haramdan korumaktır. Abdest azalarını gayri meşru olan yerlerden çekip içini dışını temizledikten sonra kıbleye dönüp Allahuekber deyu namaza durmaktır. Onun için abdest iki türlüdür. Su ile azalarımızın yıkanarak pak etmek, kalbi zikirle gönlü temizlemek. Ancak için dışın temiz olması ile insan, cehalet ve günahlardan kurtulmuş olur.

Sür çıkar ağyârı  dilden tâ tecelli ide Hak
Pâdişah konmaz seraya hane ma’mur olmadan

Nûrun sahibi, duyuş ve niyetlerimizi, meyil ve taleplerimizi temizlesin, kardeşliğimizi takviye ile en sevdiğiyle cem eylesin.

Abdest üzerine abdest (almak), nur üzere nurdur. [Hadis-i Şerîf]

Çü beş kez secde kıldı ol alâ nûr
Pes onu kıldı Hak “nûrun alâ-nûr”

abdest_osmanli

Bir mü’min abdest alsa bir nehir neşelenir,  dolaştığı şehir neşelenir…

Tâze bir abdestle başladığı yeni gün, ömründe,
tâze abdestle karşıladığı her bir namaz vaktinde,
abdestinden şüphesi olmayanlara,
eşhedû kapısını görenlere,
besmeleyi kilide denk getirenlere
ya yolunda olanlara selâm olsun…

Ey sâlik-i hakikat! Bilmiş ol ki umum turûk-ı âliye müntesiplerine abdestsiz durmak lâyık değildir. Abdestin bozuldukça abdest al! Zira sen inâbe ettiğin vakitten itibaren namaza durmuş gibi hep huzurda sayılırsın. Kabre girmedikçe namazdan ayrılma, abdestinden de ayrılma ki ömrünün sonuna kadar bütün hayatını bir namazda geçirmiş gibi olasın. Namazda gibi olan kimsenin abdestsiz olması caiz değildir. Bu hal üzere İlâhî ömür emri taalluk edecek olsa şehid rütbesiyle ölmüş olursun. Velhasıl abdeste devam etmek hakikat sâliklerini Mevlâ’ya yakınlaştırmaya vesile olduğundan müstakil bir ibadet sayılır. Ayrıca her beş vakti eda etmeyi murad ettikçe abdestli olsan da yine abdest al ki nûrun alâ nûr olsun!

[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

– Huzur bulasınız

– Hep öyle dersin de nerede?
– Aradığın huzur ve dinginlik, bir abdest suyu kadar yakınında!

– Nasıl?
– Elbet bir yolu var, evvela daima abdestli bulunmaya gayret edesin canım kardeşim!

– Abdestle olacak iş mi bu?!
– Gün boyu abdestle, İslâmî kişiliğine kir bulaştırmamaya özen göster, abdestini her bozduğunda senden birşeylerin eksildiğini hisset ve hemen yeniden abdest al ki bu abdest bir kalkan gibi seni kötülüklerden koruyacak, iyiliklere sevk eden itici bir güç olacaktır.

– Bunların hepsini abdest mi yapacak!
– Bilir misin abdest ayeti gelene dek Peygamber Efendimiz, abdest almadıkça ashâb-ı kirâm ile ne konuşur ne de selam alıp verirmiş. Abdestsiz bir iş yapmak şöyle dursun, bir söz dahi söylemezmiş. Mekke’nin fethi gününe kadar her namaz vaktinde mutlaka abdest tazelermiş ya…

– Seven, sevdiğini sevgisi nispetinde taklit edip haliyle hemhal olsa gerektir.
– Bu son abdestim olur da bu abdestle huzura varırım, huzur bulurum niyetiyle…

O halde tam ve tamamlayıcı bir abdesti her zaman, ter ü taze yanımda hissedebilirsem; onsuz yapamayacak derecede abdestle yakınlığım olur. Uzuvlarımı abdestle, abdestimi namazla ferahlandırmayı itiyat edinebilirsem; Rahmân’ın çağrısına icâbet eden bahtlılar kervanına katılabilirim. Ve bunu alışkanlık edinebildiğim sürece namazlarım, işlerimin arasında öylesine geçiştiriverdiğim birer yük gibi olmayacaktır. Gündüzlerin koşturmacası arasında, gecenin dinginliğinde abdest için suyun izzetine uzatacağım ellerimi. Uzuvlarım, ulvî gâyelere akan suyun serinliğinde buluşacak. Suyun arınmışlığı ve paklığı, günahlarla benim arama, uykularla aramıza mukaddes bir perde gibi gerilecek.

… Nasip kesiliyordu, visal âleminden ayrılıyordum… Gülerek Hazret-i Veysel bana nîdâ eyledi: Hadi, evlât! Abdestli gez, bir an bile abdestsiz durma!… Uykudan sakın, çok yiyen olma!… Dudakların Resûl’e müteveccih olsun!… Senin haberin olsa da olmasa da kalbin daima ALLAH’ı haykırıyor… Onu kendi hâline bırak… Son nefeste “ALLAH” demek kalbin bu haykırışının son nefesini RAHMÂN suyu ile abdest aldırmak olduğunu da unutma. Ruhun Huzûr’a abdestli giderse Melekler seni istikbâle çıkarlar… Bu söylediklerim dünya sözü değil ruhanî âlemden öğretilen sözlerdendir. Duamı oku, tasınla içir hastalarına, sevdiklerine, ben sana hibe ediyorum!

Hakîkat bahrinin ilmin ne bilsün her tahâretsiz
Ki Cibrîl-i Emîn uçmaz bu deryânın kenarından

Aşk çeşmesinden abdest alınca, dört tekbirle cümle varlığın cenaze namazını kılanlarının demine, devrânına hû efendim hû

Reklamlar

Read Full Post »

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devredilir elden ele… 

Şüphesiz şiirlerin bazısında hikmet bazısında sihir vardır. [Hadis-i Şerif]

Bütün şairler şiir söylemek hususunda söz meclisinde, Elest bezminde aynı kadehten sarhoş oldular. Ama bazılarının şarabına SÂKÎ’nin nazarının tesiri de karıştı… [Ârif]

Şol şi’r kim sâmi-i giryân u sekrân eylemez,
Yok halâvet anda hîç atşânı reyyân eylemez.

Ehl-i hâle ehl-i hâl şi’ri verir zevk u safâ,
Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez.

Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş,
Hem mukallid sözleri uşşâkı hayrân eylemez.

Ehl-i hâlin kalbine ilhâm eder şi’ri Hudâ,
Ehl-i zâhir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez.

Ehl-i hâlin sözleri îkaz eder gafilleri,
Ehl-i zâhir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez.

Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak’tan söyler ol,
Ehl-i zâhir sözleri teşvîk-i yârân eylemez.

Var nice şi’r-i fasîh mevzûn, belâgatli, rakîk,
Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez.

Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl,
Âşıkın bağrın yakıp ışk ile biryân eylemez.

Bî-tekellüf söylenen söz aşıka hâlet verir,
Külfet ile söylenen işfâ-ı ‘atşân eylemez.

Ehl-i hâlin şi’ri kulûba ok gibi te’sîr eder,
Ehl-i zâhir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez.

Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti,
Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez.

Hal ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi,
Mâsivâ hubbuyla âbâd gönlü vîrân eylemez

Öyle şiirler vardır ki dinleyenin ne gözünü yaşartır, ne başını döndürür ve bir tadı da olmadığından ne de susuzları suya kandırır. Hâl ehline ancak hâl ehlinin şiiri zevk ve sâfa verdiği için onlar zâhir ehlinin sözlerini pek delil olarak almazlar. Başkalarını taklid edip duran şâirlerin sözleri bu âşıkları kendilerine nasıl hayran bıraksın ki? Zâhir ehlinin şiirlerinde ne aşk ne de cezbe bulunduğundan onların sözleri yârânı irşad da etmez, sevk de getirmez. Zira şâirlerin kalpleri Hakk’ın hazineleridir. Hak ancak hâl ehlinin kalbine ilham eder, şiir de böyle. Hâl ehlinin sözleri hep Hakk’tan dem vurduğu için haktırlar ve gafillere ikazlar içerir. Hiç şüphesiz pek çok fâsih, vezinli, bêlağatli ne incelikle kurgulanmış şiirler vardır ama okuyanlar da dinleyenler de maalesef bunlardan bir irfan kesb edemezler. Mesela iyi eğitim almış bazı kimseler şiirlerini bilgideki ve edebiyattaki güçleriyle söyleyebilirler ama o sözler âşıkların bağrını yakıp da kebaba çevirmez. Tekliften uzak söylenen sözler onlara bir çare olmaz. Hâl ehlinin şiiri kalplere ok gibi saplanırken zâhir ehlinin şiiri kalbe dostu çağırmaz. Gerçi birçok şiirin söyleyiş güzelliği bulunmaktadır ama bir iç lezzeti bulunmadığı için insanın aklını başından alıp kendisini perişan etmez. Hâsılı hâl ile söylenmeyen sözler Hakk’tan başka şeylerin sevgisiyle süslenmiş bu gönül kâşânelerimizi târumâr edecek güçte değildir. Ahmed Kuddûsî Hazretleri (1769-1849) Divanından) Reftîm bakıyyerâ bekaa bâd
Lâbud bireved her on ki û zâd

Biz gittik, kalanlar sağ olsun;
Doğan eninde sonunda ölür.
Gökkubede oturanlar iyi bilir,
Damdan bir taş atıldı mı, düşer.
Hırsı bırak, kendini boş yere harcama.
Şu toprak altında çırak da bir, usta da.
Hiç naz etme, a güzel,
Bu mezarda ne Şirinler var, ne Şirinler,
Ferhat gibi yok olup gittiler.
Direği yelden yapı, a güzel,
Dayansa dayansa, ne kadar dayanır.
Kötü idiysek, geçtik gittik kötülüğümüzle,
İyi idiysek, hayırla anın bizi.
Zamanın tek eri olsan bile
Bir gün gidersin sen de tek tek gidenler gibi.
Yok olmayı istemiyor musun,
İyi şeylerden evladın olsun.
İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan,
Odur dünyaya direk olanların canı.
Şu akıp giden kum seline bak,
Ne durması var, ne dinlenmesi,
Bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur,
Nasıl atar bir başka dünyanın temelini.
Bu kupkuru yerde ben Nuh’un gemisi.
Ömrümün sona ermesi de Tufan.
Girdik susanlar arasına, yattık uyuduk.
Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa.
Hz Pir Mevlana (ks)

Read Full Post »

İslam ve Sanat

islam ve sanat

Günümüz İslâm dünyasında, yan yana getirmekte oldukça güçlükle karşılaşılan kavramlar arasında “İslâm” ile “Sanat” bulunmaktadır. Bugün İslâm ülkelerinin hemen hemen hepsinde, cemiyetin her kesiminde insanların bu iki kelimeyi bir arada düşünmekte bir hayli zorlandığını görmekteyiz. “Sanat”la “İslâm” kelimeleri bir arada kullanıldığında, kendisini dindar olarak kabul etmeyen kesim, İslâm’ı, sanata tahammül edemeyecek kadar “geri” görmekte; kendisini dindar olarak kabul eden kesim ise, sanatın İslâm’la bağdaşmayacak kadar “lüzumsuz” olduğunu düşünmektedir. Birbirinden o kadar uzak görüşleri savunan bütün bu insanların ortak noktaları, tasvirin İslâm’da yasak olduğu varsayımıdır. Bu insanlara, İslâm’ın sanata bakışının ne olduğu sorulduğunda tatmin edici cevap alınacağı sanılmamalıdır.  Din ile sanatı, insanla sanatı birbirinden ayırmak, hayatımızdan tecrit etmek mümkün müdür? O halde; hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan sanat nedir? Sanatçı kime denir? gibi kavramların çerçevesini çizdikten sonra; sanatın lüzumunu, din ile ilişkisini izah etmeye çalışacağız.  Sanat Nedir ?  Arapça “sana’a” fiilinden türeyen sanat, çeşitli ansiklopedilerde değişik şekillerde tarif edilmekle birlikte onu ” insanların gördükleri, işittikleri, his ve tasavvur ettikleri olayları ve güzellikleri, insanlarda estetik bir heyecan uyandıracak tarzda ifade etmesi” olayı olarak da görebiliriz. Bu tariften de anlaşılacağı üzere, bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için, “insan elinden çıkmış olması, güzel olması ve orijinal olması” gibi şartları haiz olması gerekmektedir. Bu sebeple, insan elinden çıkmayan nefis bir dağ manzarası, şelâle, peribacaları vs. güzel olmakla birlikte sanat eseri sayılmazlar, çünkü insan elinin mahsulü değildir. Yine aynı şekilde, bir insan tarafından yapılmış olsalar bile, insanda estetik hayranlık uyandırmayan basit bir masa, rahle veya tabak da sanat eseri sayılmazlar. Ancak bunlar, işinin ustası kimseler tarafından çok ince bir şekilde yapılıp tezyin edilirse, daha doğrusu görenlerde güzellik etkisi uyandırırsa o zaman sanat eseri sıfatı kazanırlar. (1)  Sanat, güzel ve bediî şeyler yapmak işidir. Meselâ; resim, musiki, şiir, mimari, tezyinat, hat, gibi gayesi güzellik olan işler birer sanattır. İnsanların yaptığı ve hayran oldukları birçok şeyler vardır ki, bir fayda temin etmez. Bir elbisenin kumaşları üzerindeki işlemeler veya yemek tabağı içine yapılmış olan çiçek resimleri neye yarar ? Böyle bir kumaş insanı işlemesiz bir kumaştan fazla ısıtmaz ve süslenmiş bir tabak, içindeki yemeğe daha fazla bir lezzet vermez. Fakat onların gözümüz ve ruhumuzda oluşturduğu zevk, maddi faydalardan daha büyüktür. İşte böyle bir güzellik duygusu meydana getiren ve ruha bediî bir zevk veren işlere sanat denir.(2)  Sanat; yapmak, sonradan husule gelmek anlamına gelir ki “yaratmak” anlamında değildir. “Haleka” fiili ise; yaratmak, yoktan var etmek anlamınadır. İnsanların bir şey yaratması bu anlamda mümkün değildir. Bazı sanatçılarımızın “eser yarattım” gibi terimler kullanması yanlıştır. Çünkü yaratmak sadece Allah’a mahsustur.  Sanat; iç dünyamızı ses, renk, çizgi ve şekil ahengi içinde, madde plânına aksettiren, bizde hayranlık uyandıran eser ve hareketlerdir. Dinî, millî ve beşerî bütün duygu ve fikirler sanatın mevzuuna girer. Sanatkâr bu içtimaî kıymetleri, dertleri, zevkleri, sevinci, nefsinde şiddetle yaşayan, duyan kimsedir ki, fertler kendilerini sanatkârda bulurlar. Şekil, renk ve sesle ifade edilmek istenen ruhun ıztırapları, süruru ve güzellikleridir. Sanat, ruh güzelliğinin, madde plânında parlaması olduğuna göre, aslında sanat eserlerine hayranlığımız, şekle sokulan ruha ve fikredir.  Sanat bir lisandır. Kökleri mazide olan kahramanlıkların örf, âdet, inanç ve müşterek duygu ve düşüncelerin lisanıdır. Sanat beynelmilel değer taşımakla beraber, bir sanat eserinden, daha çok aynı kültür ve aynı dine mensup insanlar zevk alır. Bir Müslüman’ın güzel sesli hafızı dinlerken veya mehabetli bir mabet karşısında duyduğu manevi sükûtu, bir başka imana sahip kimsenin aynı derecede hissetmesi mümkün değildir. Çünkü sanat eserleri, bulunduğu kültür ve inanç çevrelerini tatmin edecek şekilde vücut bulur. Bu sebepledir ki, dünya medeniyeti tarihinde, zaman ve mekana göre, çeşitli usul ve malzemelerle şekillenen pek çok dinî ve millî sanatlar vardır.  Hat sanatımız Arap kaynaklıdır. Fakat, Türk’ün elinde, müstakil bir sanat olarak millîleşmiştir. Diğer milletlerin mimari eserlerinde görülen unsurlar, Türkler tarafından da kullanılmıştır ama, millî zevklerine bağlı, yepyeni terkipler halinde tecelli ettiği için, millî bir karakter kazanmıştır.  Sanatçı Kimdir?  İnce duygulara sahip, özel nitelikleri bulunan, diğer beşerî vasıtaların kavrayamayacağı derecede hassas işaretleri yakalayarak, kendine özgü kişiliği içerisinde sunan kimsedir. Sanatkâr, çok hassas bir telsiz cihazı gibidir. Öyleki, bu cihazın ibreleri en küçük ses titreşimlerini bile kaydeder. Onu güzel bir ses armonisi içerisinde notaya çevirerek kulakları okşayan saf ve güzel bir duygu biçimine döndürür.  Her insanın duyarlılığı bir değildir. Kimisi hayal kurarken sigara üstüne sigara yakar, kimisi içki kadehine sarılır. Sanatçı ise, bulduğu bir kâğıt veya tuvale duygularını dökmeye çalışır. Sadece hayal kurmak ona yetmez. Hayalinin ürünlerini de sunmak ister. Çünkü sanatçının elem ve haz yönünden duyarlılığı başkalarından fazladır. Çünkü o, acıları daha acı, güzellikleri bir kat daha güzel görebilecek ve duyabilecek ölçüdedir. Onun için sanatçılar çok çabuk kırılıp üzülebilen hassas insanlardır.  Sanatçılar duygusal yönden çocuklara benzerler. Gerçek çevreleri ile yetinmezler; yeni duygulara, yeni oluşumlara heveslidirler. Sanatçının hemencecik gönlü kırılır, hemencecik güveniverir. O, herkesi sever, herkesin de kendisini sevmesini bekler. O, kimseyi üzmekten hoşlanmaz, kendisini üzenleri de asla affetmez.  Sanatkâr her şeye aşkla bakan insandır. Sanat eseri de bu aşktan doğar. Gönlü hep güzeldedir. Uçuşan bir bahar bulutuna, öten kuşlara, kovalaşan kelebeklere, çiçeklerin üzerinde inci gibi duran çiğ damlasına saatlerce takılır kalır. Uçsuz bucaksız hayal alemlerinde dolaşır durur.  Bir çiçek onlar için odundan, selülozdan, karbondan, hidrojenden ibaret değildir. Çiçek madde değil, duygusal bukettir. Onlar çiçeği de bulutu da öyle görürler. Bulut, onların gözünde kristalleşmiş su buharının ötesinde bir şeydir. Çocuklar da öyle değil midir? Onun da bezden bebeği, bir bez parçası değil, konuşan, uyuyan, üzülen bir yaratıktır.(3)  A. Lhote’ye göre sanatçılar; “garip fikirli insanlar olarak yalnızlığı seçerek analiz ve sentez halinde incelemelerin kararcısıdırlar. Fikirleri herkesin fikirlerine benzemeyen, yani herkes gibi düşünmeyen, devamlı analiz ve sentez yapan insandır.” Eflâtun’a göre de; “değerli ve toplum için faydalı bir kişidir.”  Sanatçı, kendisine ıztırap, başkasına neşe saçan kimsedir. O ıstıraptır ki, onun eser vermesine sebep olur. Eserini verirken yücelir ve deşarj olarak sıkıntıdan kurtulur. Eğer sıkıntısını sanatı ile ifade edemezse, başka şekillerde ifade yolu arayacaktır. Belki de kendisine veya etrafına zarar verecektir.  Sanat adamları bize, bakmakla görmek arasında şahsi duygularını sunarlar. Cisimlere ve olaylara kendi yorumlarını katarlar. Sanatçı, henüz var olmayan yeniyi arar. Eserler bu aramanın izleridir. O, ömür boyu bu aramayı sürdürmek zorundadır.  Peygamberler, filozoflar, devlet adamları, bilim adamları, ekonomistler, sanatçılar… Bütün bunlar toplumun öğretmenleri, medeniyetlerin sebebidirler.  Peygamberlerin durumu biraz farklıdır. Onlarda vahiy faktörü ön plândadır. İnsanları en fazla peşlerinde sürükleyenler, en güçlü ve en kalıcı reformları yapanlar, tarihe yön verenler onlardır. Onlardan sonra da fikir adamları, ilim adamları ve devlet adamları ile sanatçılar gelir.  Öğretmenleri ve önderleri olmayan toplumlar içgüdüleri ile yaşarlar. Bu içgüdüler sıradan içgüdülerdir. Çayırlarda otlayan koyun sürüsü gibi. Koyun sürüsünün içinden bir tanesi bilmediğimiz bir sebepten dolayı sürüden değişik bir hareket yapar ve sürü onu izler. Böylece aynı yerde durmaktan kurtulurlar. İçlerinden birisinin değişik bir eylem yapmaması halinde sürü olduğu yere çakılır kalır. İnsan topluluklarına önderlik edenler de, bu çok basit örneğimizdeki o bir tek koyunun yaptığı göreve benzer görev yapar. Onun için dinamik bir özellik gösteriyoruz. Medeniyetler kuruyoruz. Bu önderler, yani toplumdan farklı düşünüp, farklı eylemde bulunanlar olmasaydı, bu günlere gelemezdik.(4)  A. Arvasi’nin şu sözleri sanatçı kimliğinin nasıl olmasını izah etmeye yetmiyor mu? “İnsan maddeden manaya sıçrayabildiği için insandır. Hayvanlar bu zihni faaliyetleri gösteremedikleri için hayvandır.” Hz. İbrahim’in somut örneklerden giderek, soyut olan yaratıcısını bilmesi ve ona secde edip teslim olması gibi.

Sanatın Gayesi: Sanat, insan ve cemiyetle en sıkı münasebeti olan din, ahlâk ve iktisat gibi içtimai bir müessese ve canlı bir kültür dalıdır. Alimin keşfinden ve eserinden daha geniş bir tesir sahası vardır. Çünkü sanat, fertlerin zekâsına hitap ettiği gibi, gönüllerine de hitap eder. Böylece millî şuuru ve dinî hayatı, daha feyizli ve şevkli yaşamamıza vasıta olur.  Sanatı Allah için, beşeriyetin tekâmülü için kullanmasını bilen Dede Efendi, Itrî, Mimar Sinan, Şeyh Galip, Şeyh Hamdullah, Râkım gibi büyük sanatkârların bu anlayışla büyük eserler verdikleri, asırlardır kütleleri dini vecd içinde Allah’a yaklaştırdıkları muhakkaktır.  Bugün bestelenmiş gibi hâlâ coşkunlukla söylenen Tekbir, Salât, Allah’ı arayan ruhun İlâhî güzellik karşısında duyduğu hayranlığın ifadesinden başka ne olabilir? Önünde küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifade eden Süleymaniye, Sultan Ahmet gibi mehabetli camiler… bizi secdeye, bizi ümit dolu duaya davet etmiyorlar mı?  Yüzyıllar ötesinden Aşık Yunus, hâlâ aramızda değil mi? Her dost meclisinde şifalı ellerini gâh musiki, gâh şiir kalıpları içinde üstümüzde hissetmiyor muyuz?  Görülüyor ki, sanat milletlerin hayatında duygu ve düşünce birliği sağlayan önemli bir unsurdur. Mevlâna ve Yunus Emre gibi dâhiler, ruhlarının serhatlerinden kopup gelen feryatları, zevkleri, güzellikleri beşer kulağına fısıldayarak kütleleri arkalarından sürüklemişler, dirliği ve düzeni bozulmuş cemiyetlerde tefekkür ve iman birliği sağlamışlardır.  Sanat, en büyük mürebbidir. Sanatın bu nefis ve irade terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdadımız, tahsil çağına eren gençleri kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak, bir hayat disiplini kazandırmak için musiki ve hüsn-i hat gibi sanatlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hocalarının dizinin dibinde hem yazı öğrenirler hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsili ile beraber sabır, devamlı çalışma, temizlik ve tertip gibi hasletler de kazanılırdı.  Bu sebepledir ki, bir zamanlar Enderun Mektebi, bilhassa daha geniş sahada tekkeler; musiki, hat, tezhip, cilt gibi sanatların öğretildiği birer Güzel Sanatlar Akademisi mevkiinde idi. Bu sanatlar; müşterek inanç ve kültüre bağlı insanlar arasında duygu ve düşünce birliği sağlar. Ruhlara sükûn verir, güzeli öğretir, bediî zevkleri geliştirir. Dinî ve millî hayatın kıymetlerini aleme yayarak daima canlı tutar, ruhun madde üzerinde hakimiyetini sağlar. Ferdi his ve duyguların cemiyete zararlı kısımlarını tasfiye ederek nefis ve irade terbiyesinde mühim rol oynar. (5)  İslâm ve Sanat  İslâm ve sanat… İslâm’ın sanatla ilişkisi var mı? Dinler “gerçeği” araştırırlar. Sanat ise “güzeli”. Gerçek ile güzel arasındaki fark açıktır. Birisi bağımlı, diğeri bağımsızdır. “Gerçek” gerçeğin sınırlarıyla kayıtlıdır. “Güzel” ise hiçbir sınır tanımaz. Çünkü o, hayal ülkesinde gezinen, hür, bağımsız ve enginlerde uçuşan bir duygudur.  Konunun bir de “ahlâkî” yönü vardır. Dinler, ahlâk konusu üzerinde titizlikle dururlar. Sanat ise, her türlü kayıttan uzaktır. Böyle bir anlayış, hem dini, hem de sanatı çok dar sınırlar içerisine hapsetmek olacaktır. Aslında ruhun derinliklerinde din ile sanat tam bir ilişki içindedir.  İslâm sanatı deyince, zorunlu olarak, İslâm’dan söz eden sanatı kastetmiyoruz. İslâm sanatı; varlığı, İslâm düşüncesi açısından canlandıran bir sanat metodudur. İslâm sanatı “güzel” ile “gerçek” arasında tam bir ahengin ve uyumun teminini hazırlayan bir sanattır. Çünkü kâinatta “güzel”, bir “gerçektir”. “Gerçek” ise “güzel”in doruğu… Ve işte buradan başlamak üzere, doruğa doğru çıktıkça varlıkta tüm gerçeklerin buluştuğu tepe noktasında din ile sanat buluşurlar.  İşte hoşgörü dini olan İslâm, sanata yeni soluklar aldırdı. Figür sanatından başka birşey bilmeyen insanlığa soyut sanatı öğretti. Sanata yeni görüşler kattı, yeni yorumlar getirdi. Soyut (nonfigüratif), o dantel gibi akıllara durgunluk veren süslemeyi Müslümanlar keşfettiler. Batılıların hayran kaldıkları Elhamra’yı onlar meydana getirdiler. Doğu halılarının o güzellik ve ihtişamına hiç kimse ulaşamadı.  Müslümanlığın sembolü olan cami, boş bir yapıdır. Orada sunaklar, heykeller, tanrı ve ermiş resimleri yoktur. Mozaiklerle, mermer kakmalarla, ahşap oymalarla ve alçıyla yapılan çok canlı ve zengin dekorasyonun tümü figürsüz, soyut motiflerden oluşur.  Kiliseleri biliyoruz, onların içi heykel ve resimlerle doludur. İslâmiyetten önce Kâbe’de heykeller vardı. Bu heykeller soyutu kavrama güçlüğünün sıkıntılarıdır. Hristiyanlar ve diğer batıl dinler yaratıcıyı somutlaştırmışlar, yani puta tapar hale getirmişlerdir. Eğer İslâm kültürü Arap kültürünün devamı olsaydı, Kâbe’deki putlar şimdi camide olmalıydı.  İslâm dini başlangıçtan beri sanatın başka dallarına, özellikle heykel ve resme karşı tavır takınmış, dinî olsun ya da olmasın, figüratif resme, putperestliği yeniden canlandırabileceği düşüncesiyle belirgin biçimde karşı çıkmıştır. Bütün semavî dinler de sanatı yasaklamamış, sanatın insanlar aleyhinde kullanılmasına ya da insanları yersiz inançlara taşımasına karşı çıkmış, tapınılan putlarla mücadele etmiştir. İslâm dini de böyledir. Onun yasakladığı “sanat” değil, “put”tur. Bu yasaklama, sanatı köreltip zayıflatmamış, aksine gerçek sanatın gelişmesine ve yayılmasına sebep olmuştur. İnsan zekâsını somuta hapsolmaktan kurtarmış, ona mücerretin engin ufkunu açmıştır.  Bu nedenle, İslâm sanatı dekoratif sanatlara yönelmiştir. Ama bu öyle parlak ve büyüleyici, öyle özgün, öyle ritim duygusu içinde yüzen eserlerin ortaya çıkmasına imkân vermiştir. Bunlar İslâm sanatının en değerli ürünleri olmuş ve Batı dünyası her zaman kıskançlıkla karşılamış, bir masal dünyasına bakar gibi hayranlıkla seyretmiştir. (6)  İslâmiyet’in doğuşu ve baş döndüren bir hızla yayılışı, tarihin en büyük olaylarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonraki yüzyıl içinde İslâmiyet İran’ı, Suriye’yi, Kudüs’ü, Mısır’ı, Mezopotamya’yı, Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı çevresi içine almış; eski Roma Denizi bir Müslüman gölü olmuştur. Hilâlin bir ucu Batı Çin’e, öbür ucu da Fransa’da Poitiers’ye dayanmıştır.  Tarihte hiçbir İmparatorluğun bu kadar kısa bir zamanda İndus nehrinden Atlas Okyanusu’na kadar böylesine genişleyip yayıldığı gösterilemez. Bu genişleme ile birlikte İslâm ülkelerindeki uygarlık eserleri de alabildiğine gelişme göstermiştir. Abbasiler devrinde İslâmiyet’in merkezi olan Bağdat şehri, akıllara bin bir gece masallarının ihtişamını getirmektedir.  1046 yıllarında Mustansır Billah’ın halife bulunduğu sıralarda Mısır’ı ziyaret eden Nâsır-ı Hüsrev, Fâtımiler’in idaresi altındaki Mısır’ın ileriliğini, zenginliğini, emniyet ve adaletini övmekle kalmaz, 640’da Amr İbnü’l-As’ın kurduğu Fustât şehrinin, Kahire kurulduktan sonra bile uzun zaman parlak devirler yaşandığını, on dört ve yedi katlı evler yapılmış olduğunu, yedinci katta “dam üstünde bahçeler” bulunduğunu yazar.  Müslümanlar zaptettikleri yerlerde, iman ve zafer neşesiyle, yorgun enerjileri canlandırmayı başardılar. Müslüman olanlar taze bir kuvvetle bu coşkun nehrin sularına katıldılar. Çöllerde yer yer şehirler fışkırmaya, camiler ve medreseler yükselmeye, kütüphaneler ve hastaneler kurulmaya başlandı. Bilim, sanat, edebiyat, felsefe ile tarım ve ticaret beraber ilerledi. Muhteşem sanat eserleri gerek mimaride, gerek süsleme sanatlarında tarihte eşine az rastlanır bir gelişme gösterdi. (7)  Mimari, musiki, tezhip ve hat gibi sanatlarımız, dünyaya parmak ısırtmıştır. Bu sanatlarımız beşeri olduğu kadar ilâhîdir. Bu sanat kolları, tevhit merkezinden hareket etmiş birlikçi bir karakter taşıdığından, temeli ve felsefesi kadar tafsilat ve teferruatında da hep o tevhit anlayışını ilan ve ihya etmiştir.  İşte bu nedenle Yahya Kemal : ” İslâm sanatı deyince; ayağımızın altındaki kilimden göklere kadar tırmanan Selimiye’lere, Karahisari’nin kubbeyi işlemesinden Dede Efendi’nin çığlığına kadar hepsi hatırlanmaz mı? Hemen o günlere uzanır ve adeta Sinan’a taş taşır, bacıya desen uzatır, Şeyh Hamdullah’a hokka tutmaz mıyız?  Duyanlar için, bütün tarih ve sanat eserlerimiz dinî ve mistik bir ruh taşır. Çünkü hemen hepsi bu ruh ve düşünce ile yapılmıştır. Revan köşkünde gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birdenbire İslâm mimarisini tam manasıyla gördüm. Çünkü İslâm mimarisinin içinde bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lâzım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde gözüküyor”(8) diyerek duygularını ifade etmiştir.  Buna rağmen yalnız Türkiye’de değil, bütün İslâm dünyasının hemen hemen hepsinde “estetik aşınma” ve “tarihi tahrip” hadisesinin yaşandığını üzülerek söylememiz gerekir. Çirkin binalar, estetikten mahrum avlusuz camiler, bina ile orantısız minareler, maviye veya yeşile boyanarak aslî güzelliklerini kaybetmiş mihraplar, yurt dışına kaçırılan yazma eserler, bir kenara atılmış nadide hat levhaları, bir köşede çürümeye terkedilmiş Selçuklu veya Osmanlı sinileri, kırılmış mezar taşları, tarihten ve sanattan kopmuşluğumuzun ifadesi değil midir ? Dindar ve muhafazakâr olduğunu söyleyen zenginlerimizden kaç tanesi bugün hat, ebru, tezhip gibi klâsik İslâm sanat eserlerinin koleksiyonunu yapmakta; gençlerimizin kaçta kaçı böyle sergileri ziyaret etmektedir?  Hamisi olmayan bu sanatları, kendi çaba ve gayretleriyle yaşatmaya çalışan, duygularını eserlerine yansıtan sanatkârlara ne ölçüde değer verilmekte, onura edilmektedir?  Bir din, en iyi ifadesini sanatla bulur, kendisini en iyi sanatla ifşa eder. Sanatın bilhassa tasavvuf çevrelerinde gelişmiş olması tesadüf değildir. İslâm’ı sanat ve estetikten soyutlamanın ne dinî bir dayanağı vardır, ne de bundan sanat ve dinin bir kazancı bulunabilir? Tam tersine bundan din de, sanat da, insanlık da zararlı çıkar.  Sanatın ve İslâm’ın ne olduğu sorusuna yeterli cevap verilememesi ve bunların kesişme noktalarının tespit edilememesi sebebiyle bugün İslâm sanatı, ya çok özel bazı alanlara sıkışıp kalmış, ya da müzelik bir hadise olarak düşünülür olmuştur.(9) 


İslâm’ın Sanata ve Estetiğe Bakışı
a) İnsanda güzellik ve sanat duygusunun  fıtriliği 
İnsanı en iyi tanımanın en iyi metotlarından birisi; ona iyi bir gözlemci sıfatıyla bakmak, hareketlerini kontrol etmektir. Ona böyle bir nazarla baktığımızda insanın, biri maddî, diğeri ruhî olmak üzere iki dünyasının bulunduğunu ve bütün faaliyetlerinin bu iki yönde cereyan ettiğini müşahede ederiz. İşte sanat da insanın bu ikinci yüzünü teşkil eden unsurlardan birisidir.  Henüz dinî ve sosyal baskılardan âzade, duygularını en samimi bir şekilde dile getiren 3-5 yaşındaki çocuklar, doğuştan sahip oldukları içgüdülerini, melekelerini ve kabiliyetlerini, içlerinden geldiği gibi hareket ederek, en saf şekilde sergilerler. Bu davranışlar, onlar için hem bir oyun, hem de yetişkinlik çağlarındaki faaliyetleri için bir alıştırma ve hazırlıktır. Hiçbir insan yoktur ki, o günkü imkânları ve kabiliyeti çerçevesinde çocukluğunda sanat faaliyetleri diyebileceğimiz faaliyette bulunmamış olsun. Bir kimse, dini ve sosyal baskıların henüz teşekkül etmediği o çağlarında mutlaka şarkı söylemiş, resim yapmış, bir müzik eşliğinde oynamış, çamurdan hayvan figürü yapmış, ev bina etmiştir. İşte insanın bu gibi faaliyetleri onda güzellik ve sanat duygusunun fıtri olduğunun güzel bir işaretidir.  Bir kimsenin elbiselik bir kumaştan veya kravat alırken bile mağaza mağaza dolaşması, insanda doğuştan mevcut olan bu güzellik duygusunun eseridir. Eğer insanda böyle bir güzellik duygusu bulunmasaydı, elbiselerin yalnızca sağlamlığına, soğuk veya sıcağa karşı dayanıklılığına bakılacak, yemeklerin göze değil, yalnızca damağa hitap etmesi yetecek, binaların sağlam ve kullanışlı olması kâfi gelecek, arabalar, elbiseler çeşit çeşit modellerde yapılmayacaktı. İşte bu gibi örnekler, güzellik duygusunun insanda doğuştan mevcut olduğunun başka bir işaretidir.  Bu tespitlerimizden de anlaşılacağı üzere insan, yalnızca düşünen, üreten, inanan bir varlık değil, aynı zamanda sanat eseri meydana getiren bir varlıktır. Tarihe baktığımız zaman, en ilkelinden en gelişmişine kadar yeryüzündeki bütün insan topluluklarının sanatla meşgul oldukları, sanat eseri meydana getirdikleri görülecektir. Hatta sanat eseri meydana getirmemiş bir din ve topluluk yoktur. Arkeolojik ve antropolojik araştırmalar, bu durumun, tarihin herhangi bir zaman diliminde değil, dünya kurulduktan beri böyle olduğunu ortaya koymaktadır. O halde sanat, ferdi plânda fıtrî, tarihî ve sosyolojik anlamda evrensel bir hadisedir.  Hatta onun evrensel bir hadise olması da her insanda fıtrî olmasının bir neticesi ve tezahürüdür. Diğer taraftan, bir kültürün ürünü olarak ortaya çıkan bir sanat eserinin, meselâ bir çininin veya minyatürün, çok değişik başka kültürlerin insanları tarafından rahatlıkla beğenilip satın alınabilmesi, bir Hristiyan’ın Sultan Ahmet Camii, bir Müslüman’ın Köln Katedrali karşısında hayranlığını gizleyememesi gerçeği de bu sanat duygusunun evrenselliğinin başka bir delilidir. 

b) Kur’an ve Hadislerin Işığı Altında  Güzellik Duygusunun Fıtriliği 
Kur’an-ı Kerim’de güzel sanatlarla doğrudan doğruya ilgili bir ayet mevcut değildir. Bununla birlikte, diğer bazı ayetlerin ışığı altında O’nun güzel sanatlara nasıl baktığını tayin etmek mümkündür. Bunun için önce “insan”ın ne olduğunu bilmek gerekir.  Kur’an-ı Kerim’e göre Allah, insanı yeryüzünde kendisinin halifesi olarak en güzel ve en akıllı şekilde yaratmıştır. Meselâ:  ” Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.”(10) “Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş ancak O’nadır.”(11)  Mealini verdiğimiz birinci ayetteki “insanın en güzel şekilde yaratılma”sından maksat, insanın mükemmel şekilde yaratıldığı denilebilirse de ikinci ayetteki “suretinizi en güzel şekilde yaratmıştır” şeklindeki bir ifade, bunun, yüz ve endam güzelliğini de içerisine aldığını göstermektedir.  İnsanın en güzel biçimde yaratılması, aynı zamanda onun güzelliklerini kavrama, bunlardan zevk alma ve estetik değeri olan eserler yapma kabiliyetini haiz olduğunun da bir ifadesidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetler insanı düşünmeye davet ederken, bazı ayetler de üstün belâğati ve tasvirlerindeki güzelliğiyle doğrudan doğruya insanın estetik yönüne hitap etmektedir. Nitekim başka ayetlerde bu konu çeşitli şekillerde dile getirilmiştir.(12)  Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, dünya nimetleri yalnızca iyi ve faydalı değil, aynı zamanda güzeldir. Diğer taraftan, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı en güzel şey ise, bu dünyadaki salih amel işleyenlere vaat edilmiş olan cennettir. Eğer insanın bu güzellik  ve güzelliği kavrama yönü bulunmasaydı, cennetin “altlarından ırmaklar akan köşkleri”nden veya oradaki hurilerin, insanın hayal gücünün dahi erişemediği güzelliklerden bahsedilmeyecekti.  Aslında, Allah’ın insanı “güzel” surette yaratması gayet tabiidir. Çünkü, yaratıcının kendisi “Cemal” sıfatını taşımaktadır. İnsanın güzel ve güzelliğe karşı meyyal olması, güzel eserler ortaya koyabilmesi gerçeği, bu ayette belirtilen yaratma hadisesine dayanmaktadır. Hatta insanın “ahsen-i takvim” olmasının (en güzel şekilde yaratılmasının) sırrı da burada yatmaktadır. Hz. Davut’un sesini en güzel kılan, Hz. Yusuf’un ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’i insanların en güzeli yapan iksir, işte budur.  Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayet karşısında Müslümanların düşünüp ibret almasını ve güzelliklerden istifade etmesini istemektedir. Bunlardan bir tanesi:  “Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde mü’minlerindir…”(13)  Görüldüğü gibi, bu ayetlerden birincisinde mescide giderken ziynetlerin takılması (yani tefsircilere göre güzel koku sürülmesi, temiz ve güzel elbiseler giyilmesi) istenilmiş ardından da gayet cömert bir ifadeyle de “yeyiniz, içiniz” diye insanlara dünya nimetlerinden istifade edilmesi söylenmiştir. İkinci ayette ise güzel ziynetleri, hoş ve temiz rızıkları Allah yasaklamadığı halde yasaklayanlar veya yasaklayacak olanlar azarlanmıştır. (14)  Kur’an-ı Kerim’de yaratıcının varlıkları sanatkârâne yarattığını ve süsleyip güzelleştirdiğini belirten ayetler şunlardır:  a) Genel olarak bütün mahlukatın güzel yaratıldığını belirten ayetler. Şu ayet bunun örneklerinden birini oluşturur : “O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.”(15)  Bu ayette Allah’ın, yarattığı her şeyi güzel yarattığı, hilkatte çirkinliğin söz konusu olmadığı belirtilmiştir. Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde hakiki bir hüsün ciheti vardır.  b) Gökyüzünün süslendirildiğini belirten ayetler. Bu konuda birçok ayet vardır. Bir ayette “Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.”(16) denilir. Başka bir ayette ise vurgulu bir biçimde “Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik.”(17)  Denilerek göklerdeki ihâhi süslemenin incelenmesine ve ancak inceleyip düşünenlerin bunu idrak edebilecveğine işaret edilmektedir. Diğer bir ayette ise, göğün süslendirilmiş olmasına bakılması emredilmekte, orada bir eksiklik ve düzensizliğin bulunamayacağını, çünkü Allah tarafından korunduğu belirtilmektedir.(18) 

İnsan ve Sanat  İnsan sanatla daima birlikte olmuştur. Nasıl ayrı olsun ki? Benim sanatla hiçbir ilgim yok diyenlerin de sanatla ilgileri mutlaka vardır. Onlar saçlarını tararken, kravatlarını düzeltirken, evlerini düzenlerken sanat yaparlar da farkında olmazlar.  Hayat sanatsız düşünülemez. Sanat, hayatımıza anlam ve zevk katar. Bizleri tarihimizle haberleştirir, günümüzden geleceğe selâmımızı iletir. O evrensel bir dildir. Değişik ülkenin insanları sanat yoluyla iletişim kurarlar.  Milletlerin yükselme devirlerinde, insanların kendilerini sanata verdiklerini görürüz. Böyle bir cemiyette; köyünde oymacılık yapan halkından, beste yapan şeyhülislâm, hattat olan devlet reisine kadar herkes sanatkârdır. Çökme ve erime devirlerinde ise; espri ve şehvet dolu eserlerin çoğaldığını, ruhlardaki kabalığın sosyal hayatta da kendini gösterdiğini müşahede ediyoruz. Sanat eserlerinde ahlâksızların örnek ve önder olarak gösterildiği bahtsız ve sönük bir devirdir bu dönem. Misaller için uzaklara gitmeye lüzum yok. Asırlardır cami içindeki süslemeden sofra takımına kadar her şeyini bir ruh düzeni içinde işleyen milletimizin bugünkü durumuna bakmak kâfidir herhalde. (19) 

İslâm Mimarisi, insan karakterine uygun bir biçimde estetik duygusunu manevi inançla birleştirmiştir. İslâm’ın bu estetik anlayışı ibadetlerin haz içinde yapılacağı binalar için mimaride ve insan hayatını anlamlı kılmak ve ölüm korkusunun yenilmesi, bu konudaki duyguların işlenmesi için edebiyatta hakim kılınmıştır. İslâm, iç dekorasyon, giyim, kuşam ve ev eşyalarında hayranlık uyandıran eserler meydana getirmiştir. Bunların içinde dünyaca meşhur şark halıları, zarif seramikler, cam ve metal işleri, İslâm sanatının karakteristik harika ürünleridir.  Bu sanatın biçimlenmesinde İslâm idaresi altındaki bir çok milletlerin sanatlarının birikimi vardır. Araplar, İslâm’dan önce kültür açısından pek varlıklı sayılmazlardı. Sadece çöl hayatının kendine has özellikleri lirik bir edebiyatta işlenmişti. Fakat Bizans’ın büyük bir bölümü ve İran’ın fethi, önce Şam’a sonra Bağdat’a nakledilen hükümet merkezi Arapları bu yüksek medeniyetlerin mirasçısı yaptı. İslâm, bu ülke halklarının sanatını körü körüne kopya etmedi. Tenkitçi bir bakışla Müslümanların amacına uygun olan sanat dalları titizlikle seçildi. Bu dallar, sanki eskiden beri İslâmî imişler gibi uygun bir senteze ulaştırıldı. İslâm, hayatın bütün safhalarında ve her alanda geçerli olduğundan, inanç, giderek bu sanatların biçimini belirleyici bir rol oynadı. Dini tesirin en çok görüldüğü saha mimarlık olmuştur. Camiler, Arapların eski geleneksel kültürü ile Arap olmayan Müslümanların kültürlerinin ahenkli bir bileşimi ile daha muazzam ve olağanüstü güzelliklerle süslenerek yapılmıştır. (20)  Uzun yıllar çöl hayatının ilkel sadeliğine alışmış bulunan Araplar, sonraları yaşama tarzlarında büyük rol oynayan muhteşem anıt binalar yaptılar. Müslümanların bir zamanlar içinde ibadet ettikleri küçük kerpiç binaların yerini, artık mermer direkli, üzerleri kurşunla kaplanmış çatılı ve camları parlak desenlerle bezenmiş muhteşem camiler alıyordu. Bu binaların en meşhurlarından biri Kudüs’teki, halen dimdik ayakta duran camidir. Bu cami granit taşlardan yapılmıştır. Bizans üslubunun tesirinde inşa edilmiş ve süslenmiş olan caminin kubbesi sanki altınla kaplanmış gibi tepelerin arasında bugün bile ışıltılar saçmaktadır. 691’de bitirilen bu caminin Müslümanlar için hem dini, hem de siyasi önemi çok büyüktür. Camilerin revak kısmı, güneşin yakıcılığına siper olur. Yuvarlak, kenarlı ve çıkıntılı direklerin gölgesinde Müslümanlar dinlenebilir, okuyup yazabilir.  İmparatorluğun her yanında camiler inşa edilirken, ilk model plânı, bazı detayları zenginleştirilmek suretiyle uygulanmıştır. En önemli yeniliklerden biri, mü’minleri namaz vaktinin geldiğini ezanla bildiren, müezzinin ezan okuduğu yüksek bir kule olan minaredir.(21) 

Duvar Süsleri, Her türlü insan ve hayvan figürlerinin çizilmesinin dinimizce sakıncalı bulunması, bunların putperestlik devrinin şirkini çağrıştırmalarından ötürü, bu tür resimlerin yapılmasını bizzat peygamberimiz yasaklamıştır.  Bu sınırlamanın korkusuyla sanatkârlar, modellerin gerçek biçimlerinin yerine, onların soyut desenlerini çizmişlerdir. Bu tasvirlerin yapılmasında Bizans bitki ve ağaç motiflerinden de etkilenilmiş olabilir. Buna karşılık; çeşitli kuşlar, tavuskuşu, arslan, antilop, geyik, av köpeği ve hayali varlıklar olan zümrüdü anka kuşu ile ejderhaların figürleri İran tesirinden kaynaklanmaktadır.  Müslümanlar bitki motifleriyle, hayvan tasvirlerini ahenkli ve şekilde karıştırmak suretiyle bu ayrı ayrı üslupları birleştirmişlerdir.  Tartışmasız olarak denebilir ki, en meşhur süsleme biçimi arabesktir. Müslümanlar, Bizans’ın klâsik akasya yaprağı motifini aldılar. Aslandan daha da soyut ve çizilebilecek hale getirdiler. Sonu olmayan desenler, bazen yaprağın meyve sapı üzerindeki bir çiçek şeklinde çizilirken, bazen da yaprağın üzerindeki dalgalı çizgiler veya iç içe yuvarlak biçiminde çizilmiştir. Motif hangi kaynaktan alınmış olursa olsun, karakteristik olanı, bu süsleme biçiminin hâlâ tekrarlanmasıdır.(22) 

Maden Sanatı, İslâm kültür ve sanatının geliştiği Yakın Doğu toprakları, madence çok zengin olduğundan bu bölgelerde maden sanatı geleneği çok eski devirlere kadar iner.  İslâm ustaları, başlangıçta istila edilen toprakların eski kültürlerinden büyük ölçüde etkilenmiş, fakat kısa bir süre içinde İslâm din ve felsefesinin getirdiği yeni ruh ile ustaların yaratıcılığı birleşerek kendi benliği olan bir İslâm maden sanatı doğmuştur.  İslâmiyetle gelen yeni fikirler ve duygular, yeni sembollerle ifade edilmeye başlanmıştır. Bitki motifleri stilize edilerek geometrik desenler haline getirilmiş; hayvan figürleri bir bitkiye veya bir bitki motifi bir hayvan figürüne kaynaştırılmıştır.  İslâm dininin tasvir yapmayı yasakladığı ve bu yasağın İslâm sanatının değişik bir yönde gelişmesine yol açtığı genel olarak benimsenmiş bir görüştür. Kur’an’da putlara tapmayı yasaklayan emir, zamanla hadis bilginleri tarafından her çeşit canlı resminin yapılmasının günah olduğu şeklinde yorumlanmıştır.  İslâm sanatında “çizgi”nin erken devirlerden itibaren önem kazandığı görülür. Düz, zikzak veya kıvrılan çizgilerin uzayıp yön değiştirmesiyle sonsuz olarak çoğaltılabilen, belki de sonsuzluk kavramını sembolize eden geometrik desenler geliştirilmiş; kara, üçgen, daire ve sekizgen gibi bağımsız elemanlar yan yana veya üst üste konarak, ya da iç içe geçirilerek anlaşılması ve çözülmesi güç kompozisyonlar elde edilmiştir.  Bir çizgi sanatı olan “hat” sanatı da, İslâmlık devrinde birdenbire büyük bir gelişme göstermiştir. Hat sanatının doğmasında ve gelişmesinde, bu sanatın İslâm anlayışına ve zevkine uyan bir çizgi sanatı olmasının yanı sıra, dinde önemli rol oynamıştır. Kur’an’da yazılanlar Allah’ın emirleri olduğu için, Allah’ın emirlerini anlatmaya aracı olan yazılar ve bu yazıları süslü bir şekilde yazarak kelimelerin anlamını vurgulayan hattatlar büyük önem kazanmıştır. Kur’an’ın Arapça yazılmış olması, Arap yazısına üstünlük sağlamış, kısa bir süre içinde çeşitli üslupta yazılar geliştirilmiştir. Yazının bir süsleme elemanı olarak sanata girmesi, İslâmlık devrinin getirdiği en önemli yeniliklerden biri olmuştur.  İslâmiyetle birlikte gelen yenilikler ve değişiklikler, madeni eserlerin süslemesinde kendini gösterir. Natüralizmden uzaklaşan yüzey süslemesi, İslâm sanatının bütün dallarında olduğu gibi, maden sanatına da başlıca karakterini vermiş ve onu gerek kendinden önceki devirlerin, gerek Orta Çağ Hristiyan sanatından ayıran özellik olmuştur.  İslâmlık devri madeni eserleri, Orta Çağ Hristiyan eserlerinden üslup farkları dışında da bazı ayrılıklar gösterir. İslâm sanatında, birkaç çeşme ve taht süsü dışında, Hristiyan dünyasında olduğu gibi, madenden yapılmış büyük boy heykeller, zafer ve mezar anıtları yoktur. İslâmlık devrinde madenden daha çok tepsi, tabak, ibrik, şamdan gibi gündelik işlerde kullanılabilecek ufak boy eserler yapılmıştır.  İslâmlık devri madeni eserlerini Orta Çağ Hristiyan örneklerinden ayıran bir özellik de, bu eserlerin dini bir karakter taşımamasıdır. İslâm dünyasında, Batı’daki “kilise sanatı” tarzında bir “cami sanatı” gelişmemiştir. İslâmiyette dini merasim çok sade olduğundan ve dini inançların karşılığının maddi biçimde verilmesi istenmediğinden; kilisede yer alan peygamber ve aziz heykellerine, seramoniyle ilgili dini eşyalara camide rastlanmaz. İslâm dini yapılarında kullanılan rahleler, şamdanlar ve kandiller merasimle ilgili eşyalar olmayıp, gerekli eşya oldukları için bu yapılara konmuş eserlerdir.  Müslüman topraklarından dışarı çıkan eserler, uzun yıllar kilise hazinelerinde veya müze depolarında saklanmış ve kısmen unutulmuştur. Ancak XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren İslâmlık devri madenî eserlerine yeniden ilgi duyulmaya başlanmış ve bu eserlerin sanat değerleri ve önemleri anlaşıldıktan sonra, Batı ülkelerindeki örnekler teşhire çıkarılmıştır. Son yüzyıl içinde, Avrupa’nın büyük şehirlerinde, çeşitli fırsatlarla İslâm maden sanatı sergileri açılmış, böylece dağınık halde bulunan örnekler bir araya getirilerek bu eserlerin geniş kitlelere tanıtılmasına çalışılmıştır.(23) 

Musiki ve İslâm,  Hakkında münakaşalara sebep olan sanat dallarından birisi de müziktir. Şüphesiz ki, insanı diğer varlıklardan ayıran yegâne hususiyet; düşünme vasfının yanı sıra, yüksek hisler (Hissiyât-ı liyye) adı verilen estetik ve din hissi gibi duygulardır. Bu duygular sadece insana mahsus olan, ona hususiyet ve imtiyaz veren vasıflardır. Din hissi gibi güzellik hissi de, insanın yaratılışında ve fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip bulunmaktadır. İslâm dini fıtrî bir dindir, hayat dinidir. İslâm dininin fıtrî oluşundan maksat, insanın yaratılışına, ruhî ve bedenî hususiyetlerine uygun oluşu demektir. İslâmiyet, insanların maddi ve manevi hiçbir hususiyetini reddetmez. Tersine insanda yaratılıştan mevcut olan bütün hususiyet, kabiliyet ve istidatların en uygun ve en mükemmel bir şekilde geliştirilmesini ve olgunlaştırılmasını ister. Tabii istidat, kabiliyet ve özelliklerin korunmasını esas olarak alan İslâm dini; bu vasıfların yerli yerinde kullanılmasını, istismar edilmemelerini, kötüye kullanılmamalarını ve zararlı hale getirilmemelerini ısrarla tavsiye eder. İslâm, hiçbir beşerî arzu ve ihtiyacı reddetmez. İnsanın ruhî ve bedenî yaratılışına, psikolojik ve biyolojik vasıflarına uygun olmak şartıyla bütün beşerî ihtiyaç ve arzuların serbestçe tatmin edilmesini mubah sayar.  İslâm dini ne kadar tabii ve fıtrî ise, musiki de o kadar tabii ve fıtrîdir. Musikinin iptidai maddesi olan ses ve ölçü Allah tarafından yaratılmış ve insan ruhuna yerleştirilmiştir. Allah tarafından insan ruhuna yerleştirilen bu duyguyu söküp atmak mümkün değildir. Bundan dolayı İslâm dini ile musiki arasında bir uygunluğun bulunacağı, bunların birbirine zıt düşmeyeceği tabiidir. Beşeri duyguların en tabii olanlarından birinin, estetik his olduğu hususunda şüphe yoktur. İnsanlarda güzellik hissi mevcuttur. İnsanlık güzele karşı daima bir ilgi duymuştur. Güzele karşı duyulan bu ilgi ve meyil neticesinde çeşitli sanat eserleri meydana getirilmiştir. Beşerin ruhunda mevcut güzellik duygusunun hariçteki bir ifadesi olan bu nevi sanat eserlerine tarihin her devrinde rastlamak mümkündür.  İnsanlar; iyi, güzel ve doğru olan her şeyi kendi ihtirasları için istismar etmişlerdir. Din, iktisat, ahlâk, namus, siyaset, ilim ve teknik gibi şeylerin muhteris kimseler tarafından kendi gayeleri için sömürüldüğü ve kötüye kullanıldığı sık sık görülür. Musiki için de durum böyledir. Herkes, çok tesirli bir vasıta olan musikiyi kendi hesabına ve çıkarına göre istismar etmek istemiştir. Dinin istismar edildiğini ileri sürerek, lüzumsuz ve zararlı olduğunu iddia etmek ne kadar yanlış ise, istismar edilen ve kötü maksatlar için kullanılan musikinin bu özelliğinden ötürü, lüzumsuz ve zararlı olduğunu ileri sürmek de o kadar yanlıştır.(24)  Bazı radikal fakihler, birtakım ayetlerin anlamlarını zorlayarak musikinin haram olduğunu ispat etmeye çalışmışlarsa da, musiki, İslâm medeniyetinde tabii gelişmesini yapmıştır. İslâm’da musikiye dair dikkate değer bir araştırması bulunan Lois L. Farukî ise, musiki konusunda Ezher rektörlerinden Mahmut Şaltut’un şu fetvayı verdiğini söylüyor. Şaltut’a göre, “musiki ile uğraşmak veya musiki dinlemek, lezzetli yiyecekler yemek, güzel elbiseler giymek gibi, Allah’ın kullarına bağışladığı zevklerdendir. Bu bakımdan İslâm, musikinin kendisine değil, bazı türlerinin muhtevalarına karşı çıkmaktadır. Ayetlerde ve hadislerde bu konuda herhangi bir yasak konulmamıştır.”(25)  Musiki, İslâm nazarında mutlak olarak mubahtır. Fakat bunun günah olan bazı nevileri mevcuttur. Günah olan musiki ile, günah olmayan musiki arasında herkesin kabul edebileceği bir sınır çizmek mümkün değildir. Hangi musiki nevinin mubah, hangi musiki nevinin günah olduğunu bir kaide halinde ifade etmek oldukça güç bir iştir. Şimdiye kadar bu hususta yapılan tariflerin kifayetsiz kalışı bunu göstermektedir.  Herhangi bir mâsiyet veya haramın işlenmesine vesile olmadıkça, yahut da ibadet ve iş hayatımızın düzenini aksatmadıkça, musiki terennüm etmek ve dinlemek caizdir.  Musiki esnasında terennüm edilen sözlerde masiyet varsa, yahut da söyleyen, çalan veya dinleyenlerde masiyet ve haram olan işleri yapma arzusu meydana getiriyorsa, yahut da kişinin gerek dini, gerek dünyevi işlerini aksatıyorsa, bu tür musikileri çalmak, söylemek ve dinlemek caiz değildir.(26)  Musiki, lehte ve aleyhte günümüze dek tartışma konusu olmuştur. Bu husustaki gereksiz tartışmaları sizlere aktarmak istemiyor, güzel sanatların bir kolunu teşkil eden musiki konumuzu şu veciz sözlerle noktalamak istiyorum: Musiki, âşıkın aşkını, fâsıkın fıskını artırır.  Musiki denilen nutk-ı ilâhî  Bir coşkun denizmiş nâmütenâhî.  Yunus’tan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye kadar uzanan bu çizgi bugüne olduğu kadar, daha pek çok asırlara ses, söz ve hikmetlerini duyurabilecek güçte ve zenginliktedir.  Itrî bestelesin tekbirini,  Evliya okusun Kur’anlar,  Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltan  Kayışzâde Osman’lar…  Natını Galip yazsın, Mevlid’ini Süleyman’lar…  Sütunlar, kemerler, kubbeleriyle  Geri gelsin Sinan’lar. 

Musiki ve Toplum,  Türk, musiki ile doğar, kulağına makamla ezan okunarak adı konur. Musiki ile ölür, başucunda makamla Kur’an tilavet edilir. Evliya Çelebi’nin anlattığı gibi, hac sırasında bile Mekke’de törenle hem de askeri musiki- mehter çalınır. İbadete geniş ölçüde musiki karışır. Tarikatlerde bu ölçü daha da büyüktür. Musiki ile sefere gider, musiki ile savaşır, musiki dinleyerek gazi ve şehit olur.  Eğlencenin toplum psikolojisi açısından büyük bir önem taşıdığı inkâr edilemez. Çağdaş sosyal psikolojide her şeyden önce bir heyecan hali olarak değerlendirilen eğlencenin masum haz arayışına cevap verdiği, monotonluğu durdurarak yenilikler getirdiği, uyuşmazlık, karmaşıklık, beklenilmezlik, düzensizlik gibi özellikleri sayesinde organizmayı optimal uyanıklık ve verimlilik seviyesine ulaştırdığı, sosyal kaynaşma ve dayanışmanın gelişmesine katkıda bulunduğu kabul edilir.  Resul-i Ekrem (s.a.s.), bayramlarda def çalıp İslâm ahlâkına aykırı olmayan bir kıyafetle şarkı söylenmesine izin vermiştir. Bir bayram günü Hz. Aişe’nin huzurunda def çalıp şarkı söylemek suretiyle eğlenen cariyeleri, “Resulullah evinde şeytan nağmeleri ha!” diyerek azarlayan Hz. Ebu Bekir’e,”Her toplumun bir bayramı var, bu da bizim bayramımız”(27) buyurarak müdahale etmiştir. Bazı Müslümanlar, Ebu Bekir’in sözündeki “şeytan nağmeleri” ifadesine bakarak musikiyi haram sayarken Hz. Peygamber’in iznini göz ardı etme gibi bir hataya düşmüşlerdir. Mevsuk olmayan hadislere dayanarak Hz Peygamberi sanat ve kültür düşmanı gösterenler, İslâm’a en büyük kötülüğü yapmış olurlar.  Gerek Hz. Peygamber’in zaman zaman bazı eğlenceleri seyretmesi, ashabını bayram ve düğün gibi özel günlerde eğlencelere teşvik etmesi, hatta düzenlenen eğlenceleri durdurmak isteyenlere engel olması, gerek daha sonraki dönemlerde bir çok âlimin aynı yöndeki görüş ve fetvaları ve gerekse bütün İslâm tarihi boyunca Müslüman toplumların kendi örflerine göre değişik şekillerde eğlenceler düzenlemesi, ilke olarak eğlencenin meşru ve mubah olduğunu göstermektedir. Diğer alanlarda olduğu gibi eğlencede de niyet, amaç ve davranış biçimi bakımından İslâm düşüncesi ve ahlâkının ölçü alınması ve din kurallarına uyulması gerektiğinde şüphe yoktur.  Sonuç olarak; İslâmî adaba ve genel ahlâk kurallarına uygun düşmesi, içki, kumar, fuhuş gibi dinin haram kıldığı şeylerden arınmış olması şartıyla oyun, musiki ve yarış türünden eğlencelerin meşru sayılması gerektiği anlaşılmaktadır. Esasen çeşitli devirlerde farklı eğlence türlerinin geliştiği dikkate alınırsa, eğlence kabilinden davranışların folklorik unsurlara, gelenek ve göreneklere bağlı tür ve şekillerden ziyade bu davranışların ahlâki ve dini prensiplerle uyuşup uyuşmadığı, eğlendirmenin ötesinde tahripkâr gayeler taşıyıp taşımadığı önem kazanmaktadır. Bu sebeple İslâmî ölçülere göre müstehcen sayılabilecek, doğrudan ya da dolaylı olarak İslâm dinini, bu dinin itikat, ibadet, ahlâk esaslarını, düşünce ve hayat tarzını, üstün şahsiyetlerini, kurumlarını ve şiarlarını tahrif ve tezyife yönelecek her türlü eğlence gayr-i meşrudur. Ayrıca, İslâm dininin dokunulmaz saydığı ve genellikle ırz kavramıyla ifade edilen insanların manevi şahsiyetlerini, namus, şeref ve diğer kişilik haklarını hedef alan eğlenceler de meşru ve mubah sayılamaz.(28)  Türk musikisinin en üstün eseri Segâh Tekbiridir. Diğer cami musikisi eserleri gibi, yalnız Türkiye’de değil, bütün İslâm âleminde üç asırdan beri okunmaktadır. Bu eser, bir büyük dinin haşmet ve iradesini, beşer kudretinin en son sınırına ulaşarak terennüm etmektedir. Kurban Bayramı tekbiri olmakla beraber yalnız bayram namazlarında değil, her kutsal vesileyle dillerden düşmez ve her Türk ve Müslüman ezbere bilir.(29) Segâh makamında usulsüz olarak okunan, bestesi Itrî’ye ait güfte şöyledir:  Allahü ekber, Allahü ekber,  Lâilâhe illellahü vallahü ekber,  Allahü ekber ve lillâhi’l-hamd. 

Netice 
Sanat, karşıdaki ile konuşmadır, bu konuşma ne kadar güçlü bir dille verilirse o kadar etkin ve kalıcı olur. Kur’an da hep karşıdaki ile konuşur, “Ey iman edenler” ya da “de ki” diye başlar ayetlerin çoğu… Çünkü hayatı yeniden gündeme getirme, ona yeni bir biçim ve ruh verme söz konusudur; bu da diyalogla mümkün olur.  Süleyman Çelebi peygamberi almış karşısına konuşuyor. Kendisinden yüzyıllar önce vefat etmiş olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ile ne güzel selâmlaşıyor, yalnız kendisi değil bizi de selâmlaştırıyor… İmanın sanatla olan ifadesidir bu… Özle biçim, yani imanla sanat öyle birleşmiştir ki, birini diğerinden ayırmak mümkün değil…(30). Din ile sanatı birbirinden ayırmak mümkün… Dinin işlevi başka, sanatın işlevi başkadır demek de mümkün; fakat yaşantı olarak ele alındığında, din ile sanatın birbirinden ayrılmayacağı görülmektedir. Yaşantısız bir sanat kuru, yüzeysel ve coşkusuz olur. Sanatsız din, hayattan kopuk, kuru birtakım ahlâkî manzumeler yığını olur.(31)  Bu sebeple sanattan dini, dini sanattan ayrı düşünemeyiz. Dinin gerektirdiği ibadet yerleri bile büyük sanat eserleridir. Cami, plânını, toplu olarak kılınan namazın gereklerinden almıştır. Bir sanat eseri olarak cami, sadece içinde namaz kılınan bir yer değildir. Namaz cami olmadan da kılınabilir. Camide onu yapan ulusun bütün psikolojisi, ulusal benliği de vardır. Bu gaye ve düşünceyle yapılan Süleymaniye camisinde kubbe, dayanacağı yerlere yüklenmiş değil, adeta gökten inmiş de konmuş gibidir. Mihrap, minber, millî oymacılığımızın incelik harikalarıdır. Bunun içindir ki din ve sanat hep olacaktır. Çünkü hayat vardır, dinsiz, sanatsız bir yaşantı söz konusu değildir.  İslâmî açıdan sanatın lüzumunu değerlendirmek gerekirse; sanatlar ve ticaretler bir toplum için farz-ı kifâye’dir. Çünkü sanatlar ve ticaretler bırakılırsa hayat felce uğrar, halkın çoğu helâk olur. Herkes bir sanat dalında çalışsa, diğer dallar durur ve yine toplumun yaşaması güçleşir. Bu itibarla; sanat dallarında çalışan mü’minler birer farz-ı kifâye’yi ifa etmek niyeti ile çalışmalıdırlar. 

Dipnotlar:  1- Çam, Prof. Dr. Nusret, İslâm’da Sanat, 2, Akçağ Yay., Ankara-1997.  2- Arseven, Celâl Esad, Sanat Ansiklopedisi, “sanat” md., 4/1754.  3- Erkul, Vedat, Sanat ve İnsan, 52-53, Timaş Yay., İstanbul-1996.  4- Erkul, a.g.e., 24.  5- Serin, Muhittin, Hat Sanatımız, 12-15, Kubbealtı Yay., İstanbul-1982.  6- Erkul, a.g.e., 102.  7- Yetkin, Ord. Prof. Suut Kemal, 1-2, Ankara-1965.  8- Yahya Kemal, Aziz İstanbul, 120, MEB. Yay., İstanbul-1995.  9- Çam, a.g.e., X-XII.  10- Tin, 4-5.  11- Teğâbun, 3.  12- Bkz: En’am, 99; Nahl, 5-6.  13- Araf, 31-32  14- Çam, a.g.e., 7-13.  15- Secde, 7.  16- Saffat, 6.  17- Hicr, 16.  18- Fussılet, 12.  19- Kara, Mustafa, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, 171, Dergâh Yay., İstanbul-1977.  20- Batılı Gözüyle İslâm Kültür ve Medeniyeti, çev: Müjdat Karayerli-Murat Özyiğit, 138-140,Esra Yay.,İst.1994.  21- A.g.e., 144.  22- A.g.e., 157-159.  23- Erginsoy, Dr. Ülker, İslâm Maden Sanatının Gelişmesi, 1-2, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul-1978.  24- Uludağ, Süleyman, İslâm Açısından Musiki ve Semâ’, 11-15, İrfan Yay., İstanbul-1976.  25- Ayvazoğlu, Beşir, İslâm Estetiği ve İnsan, 149, Çağ Yay., İstanbul-1989.  26- Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Musiki İle İlgili Standart” fetvası.  27-Buhari, Tecrit, 3/151, Iydeyn, Hadis no: 513; Müslim, Salâti’l-Iydeyn, 5/27, Hadis no: 17; Mâce, Nikâh, 5/318, Hadis no: 1898; Sünenü’n-Nesei, Salâti’l-Iydeyn, 3/287,Bab:36.  28- TDVİA, 10/488 “Eğlence” mad.  29- Öztuna, Yılmaz, Itrî, 33, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara-1987.  30- Turgut, Prof. Dr. İhsan, Sanat Felsefesi, 169, Üniversite Kitabevi, İzmir-1993.  31- Turgut, a.g.e.,171.

 Hazırlayan: Mustafa Bektaşoğlu, Diyanet Dergisi, Kasım 1999     

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: