Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Halveti’

El-fakru fahrî el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrini zikret fakrini zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

elfakrufahri

El-fakru fahrî ve bihî eftahiru: “Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim” hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhîrin manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kãim (zekat ve hac) Burada fakirlik ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir, işini Allah’a havale etmek ve O’nun yaptığı her şeyi gönül hoşluğu ile karşılamaktır.

Fakirlik, işbu manada makamın asıl sâhibi Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaya derler. Zâten fakîrin, Hak Teâlâ’ya fakrdan başka takdim edeceği bir şeyi yoktur.

Habib-i Kibriya aleyhi ekmelittehaya Sultânımız «Ben fakrimle iftihar ederim» diyerek işaret buyurdukları hakîkatle kastedilen «fakr», mal ve para fakirliği değil gerçekte Allah celle celâluhû’nun olan varlığı, yani efal, sıfat ve vücudu kendine zerre kadar mal ve izafe etmeden, sahibine yâni Hakka isnad etme sonucu doğan gerçek «fakr-i tamm»dır.

İzâ etemme’l-fakru fehüvellah
Fakirlik Allah olayazdı…

Fakr-ı-tamm: Tam fakirlik. Tam bir acziyetle, mevhum varlığından kurtulup Cenâb-ı Hakk’a mutlak muhtaç olduğunun koşulsuz bir teslimiyetle bilinmesi.

Fakr içinde fahra irdük gayrı gitdi aradan
Seyrimiz dîdâr-ı Hakdır vaslımız vicdân-ı Hû

Ey insanlar! Siz Allâh’a (mutlak muhtaç) “yok”sullarsınız (Esmâ’sıyla varsınız)! Allâh ise Ğaniyy’dir, Hamîd’dir. [Fâtır, 15]

İRFAN SOFRALARI’NDAN

Bismillahirrahmânirrahîm.
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden, Kur’ân Sofrasına insanları ve cinleri davet eden Allah’a hamdolsun! Rahmân namına o sofralara çağıranların Efendisi Hz. Muhammed’e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran Âli’ne ve Ashabına salat ve selam olsun!

Bundan sonra: Bu fakir kul Mısrî, her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah’ın şu sözüyle o sofranın inmesini istiyordu: “Allah’ım, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de, bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu’cize olsun. Bizi rızıklandır. Muhakkak sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”

Bin yetmiş altı yılı Şevval’inin ikinci günü (7 Nisan 1666, Çarşamba 49 yaşlarında) akşama doğru kıbleye karşı oturmuş: “Fakirlik tamam olduğu zaman o, Allah’tır.” sözünü düşünüyordum. Allah’ın ilhamıyla sırrıma bunun hakiki bir mânâsı doğdu. O kadar kesin bir mânâ doğdu ki artık bunun ötesinde bir mânâ olmasa gerektir.

Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zâhirde, ne bâtında varlığı yoktur. Yalnız var sanılır. Bana bildirdi ki ârifin sırrında vücûddan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz, doğrudan doğruya Hak’kın yüzüne bakması mümkin olmaz.

Nitekim yüce Allah buyurmuştur: O gün bazı yüzler sevinçli, ışıl ışıl parlar. Rablerine nazırdırlar. [Kıyamet:22-23] O süreçte yüzler Rablerin(in cemalin)e bakıp parlayacak. Rablerine nazar edicidirler! (Allah’ın cemâlini görmeye mazhar olurlar!)

Varlığı atmazsa, Allah’ın göklere ve yere arzettiği, onların kabulden imtina, edip sadece insanın yüklendiği vücûd emanetini ödememiş olur. Ve bu sûretle büsbütün hıyanetten kurtulamaz. Allah’ı da sevmez olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Allah hainleri sevmez” [Enfal: 58] âyetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez. (Hâin diye göstermesi gereken bağlılığı göstermeyip vefâsızlık edene derler)

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah’ı görsün ki o, Hak’ın olan vücûdu kendine mal etmektedir. Çünkü fakrın tamamı, Allah’tan başka her şeyden varlığı almaktır. Vücûd kalkınca Hakk görünür. Ve hiç kaybolmaz.

Dersen ki: “Vücûd görünürde ve gerçekte Allah Teâlâ’nın ise o halde ârif kim, O’na bakan kim, O’nu gören kim?” Derim ki: “Vücûd birdir ama mertebeleri çoktur. Bir mertebede muhiblikle, bir mertebede mahbûbluk ile görünür. Bir mertebede gül olur, diğerinde bülbül.”

Futuhat-i Mekkiyye’nin başında şöyle bir beyit vardır: “Rabb Hak’tır, kul Hak’tır. Ah bilseydim, kimdir mükellef. Kuldur dersen, o ölüdür. Rabb’dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?”

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması (yok olması) dır. Yokluğa da siyah denilir. Yâni dünya ve âhiret âdemdir (yoktur). Bunların varlığı yoktur.
Çünkü varlık gerçekte Allah’ındır. Mahlukata varlık vermek mecazidir.

Peygamber’in: “Nefsini bilen Rabbını bilir.” sözünün mânâsı da budur. Çünkü nefsinin vücûdu olmadığını bilirse, kendisinde olan vücûdun Allah’a ait olduğunu anlar. Yâni kendisinin, mahiyyeti itibariyle Rabb, görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir. Yahut O aynen (zât itibariyle) Rabb, taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir.” diyebilirsin.

“Fakirlik küfür olayazdı. “sözüne gelince bu, nafile ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur. Ama benim söylediklerim, farz ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur.

Allah gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. [Ahzab:4]

Halkın en fakiri, fakrın hâdimi Bursa sâkini Şeyh Muhammed Mısrî (ksa)

varligi_terk_fakr

Kevn ü mekândan geçeniñ
Menzili arşullâh olur
Yokluk meyinden içeniñ
Varlığı kenzullâh olur

Her kim ki ister yârını
Bıraksın elden varını
Gören dostuñ dîdârını
Bugün fenâ-fillâh olur

Eren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâfillâh makâmına
Ulaşan mahvullâh olur

Her kim ki terk-i cân olur
Bir cânına biñ cân olur
Nefsini fehm eyler bilir
Hem ârif-i billâh olur

Berzah iliniñ âfeti
Pür-nûr olur şekâveti
Âşıklarñ ziyâreti
Oldur ki beytullâh olur

Bulan bu aşkıñ dadını
Keşf eyler ilm-i bâtını
Mukarreb eyler adını
Hâl ile ehlullâh olur

Maksûdumuz öñden soña
Budur ki derim ben saña
Sırdır seni viren oña
Tevhîd-i zâtullâh olur

İlm ü irfân olur sözü
Sırr-ı Furkân olur özü
Her kande kim bakar gözü
Ayn-i kudretullâh olur

Seyrân ider dôstuñ bâgın
Bilmez olur solun sağın
Anca duyar cân kulağın
Hitâb-ı sırrullâh olur

Bî-nişândır soyladığı
Lâ-mekândır yayladığı
Dâim dilde söylediği
Ol “küntü kenzullâh” olur

Kanda kim var hak meydânı
Almayalar değme cânı
Zirâ ki her cân mülkünü
Sanma ki aşkullâh olur

Şol cân ki aşkıñ yeridir
Kâmil gerekdir arıdır
Kâmil ki şol aşk eridir
Dâim işi Allâh olur

Ümmî Sinânıñ erdiği
Cânını kurbân verdiği
Dâimâ onuñ gördügü
Cemâl-ı Zâtullâh olur.

Acziyeti hissetmenin sonu “fakr”, onun da sonu “hiç”liktir! Sonrasında dilde terennüm eden ancak kendisidir. Fakr hâlindekinin duası, hakikatinden gelişi dolayısıyla, “OL!” emri gibidir! Mutlak bilinçli kulluk, ancak “FAKR” ile tamam olur!el_mugniEL-MUĞNÎ celle celâluhû: Dilediğini, başkalarından müstağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. Fakr halini sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hîbe eden.

Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-yoklukta) bulup da zenginliğe (Gınâya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı (El-Ğanî’nın kulu yapmadık mı, âlemlerden müstağnî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)? [Duha:8]

Muhakkak ki HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da. [Necm:48]

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe
Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

Çalışmayı, kendi elinin emeği ile geçinmeyi emreden bir dinin mensupları olan ince müslümanların, “Dervişliği bulan kişiye bir lokma bir hırka yetmez mi” sözünü yine hakikatli bir sûfi olan Muhammed Nuri Şemseddin (1280/1863) şöyle izah etmektedir: “Hırkadan murad, insanlık hırkası, lokmadan murad ise, yâr-i hakîki olan Hakk’ın cemâlidir.” Bu sırra âgâh olan kesb-i kemâl, seyr-i cemâl yolcuları, ömürleri boyunca çalışıp kazanmayı elden bırakmamışlar, Allah Resulünün sünneti gereği kendi servetlerini fakirlere sarfederek, manevi fakrın yanı sıra maddi fakirliğe de talip olmuşlardır.

Mâdem ki Fakr, kişinin Cenab-ı Hakka olan ifrât-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hak’la baki olmasıdır. Fakir, hiç bir şeye malik olmayan ve hiç bir şeyin kendisine malik olamadığı kişidir, eşyânın esâretinden kurtularak gerçek zenginliğe, hakiki hürlüğe kavuşmuştur; işte fakîr birinden hakîki bir niyâz: Fakriyle övünen, alemlerin fahri hatrına kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle. ÂMİN

O’nun ﷺ dilinden müjdeler: Fakirler cennete zenginlerden önce gireceklerdir… Cennete bakıverdim; içindekilerin çoğunun fakir olduklarını gördüm. Fakirlik, cennet, yakınlık nerede? Tamda şimdi tamda burada!

Read Full Post »

Pür-kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Hayr eyler her ef’âl-i nihâyetini
Envâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Mahrûm bırakmaz zikr idenleri müdâm
Ezkâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her işlerin hüsn-i hitâmına sebep
Mi’mâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bize her hayırlı işe Bismillâh ile başlamayı öğretene, sahibinin hoşnûd olacağı bir selâm ile, mâşuk-u hakîkiye, surette kalan aşkımızı peşînen îtiraf ile başlarız söze:

Eyâ ey mefhar-i âlem sana kevn ü mekân âşık
Döner nûrun ile devrân sana cân u cihân âşık
Cihânın cânısın cânlar seni cânân edinmiştir
Sana sultân-ı lâhût-ı sarây-ı lâ-mekân âşık
Kelâmın mürdeler ihyâda iksîr nefha-ı Hak’tır
Zülâl-i lutûfa âb-ı hayât-ı câvidân âşık
Zuhûr eden bu imkân içre rengârenk senin hüsnün
Beyân âşık ‘ayân âşık sana aşk-ı nihân âşık

Cümle mevcûdâtın âşık olduğu, insanların en hayırlısı saadetle buyurdular ki:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harcananın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacını karşılayandır”

Hayr-ı nâsa murâdın ise vukûf
Hayr-ı Nâs’ın hadîsin et iz’ân
Hayr oldur ki cümleden efzûn
Ola halk-ı cihâna nef’-resân
Şimdi sen de “İnsanların hayrına bir iş” görmek nasıl olur hakkıyla anlamak istersen, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır” hadis-i şerifine anlayış göster. Bir ucu “cümle halk-ı cihânın” faydasına varacak bir hayr, cümle işlerden daha ziyâde hayırlıdır.

Cehd idüp nefsin hevâsından berî it sen seni
Men ‘aref sırrına ir kim bu nihâyetdir sana
Biz dahi işbu müjdenin bir ucundan tutunup “kendini bilme”cehdiyle, aşkla düştük yollara…

Her sözün ma‘kes-i âyîne-i levh-i mahfûz
Rûh-ı ilhâmını hâmil per-i Cibrîl-i Emîn

Alemlerin Rabbi olanın, her kelâmı bir lal ü mercan inci olan Alemlere Rahmet tecellisinin, aşk isminin cismi ummânından kırk güzeli, Hak Dost’un güzelliği, güzelliğimiz olsun diye ümidini kaybetmişlere “bir içim su” niyetinde sunmak hizmetinde fakir-i pürtaksîrini kullanıverene şükürden âciziz…

hadis_40

Bir Esmâ-ı Nebî olarak Risâle-i Ehâdîs-i Erbaîn-i Sülâsiyye

Gülşenî hazretinün bendesiyem çünki Nazîr
Gülşen-i vahdete bir bülbül-i nâlân olsam
Birazdan bir deste sunacağımız bu gülbahçesi, Bursalı İsmail Hakkı Hazretlerinin musâhibi, Mısır Kadılarından, Tarîk-i Gülşenî güllerinden Nazîr İbrâhim Efendi el-Edirnevî (v. 1774) hazretimden zuhûr etmiştir. (Ruhaniyetlerine selâm olsun)

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Mezkûr eser aslında kırk hadîs türüne bir misaldir. Eserin isminde de belirtildiği gibi üçlü bentler halinde yazılmıştır. Her hadîs-i şerifin üç kelimeden oluşması ve her bendin üç mısradan müteşekkil oluşu, eserin adında geçen “sülâsiyye” ibaresine de ışık tutmaktadır. Aruz veya hece ölçüsünün kullanılmadığı bentler kendi içinde kafiyelidir. Her bir bendin ilk mısra’ında Nûru’l-Envâr aleyhisselâm’ın bir veya iki ismi dile getirildikten sonra ikinci mısrada salavât getirilmiş, son mısrada da Cevâmiü’l-Kelîm(s.a.v.)’in bir Hadîs’i zikredilmiştir. 

Giriş veya dua bölümü olmadığı için tam Kırk Hadîs’e muvâfık olarak toplam kırk bend yazılan eserde Hatîbü’l-Ümem(s.a.v.)’in 41 adet ism-i şerîfi yer almaktadır

Nazîr İbrahim eserin telif sebebi olarak, 1751 senesinin 17 Muharrem’inde Hz. Peygamberi rüyasında gördüğünü ve Hz. Peygamberin kendisine “Bir şeyleri bir araya getirmek istiyorsan sözlerimi ihtimamla birbirine ekle” buyurduğunu, bunun üzerine Câmiu’s-Sağîr’den hadîsleri topladığını ve ihvanın faydalanması için bu şekilde bir araya getirdiğini ifade etmektedir.

Her parmağı bir selsebil olan gözbebeğimizin, her bir sözü bin derdimize deva kırk hadis-i şerifi, ihvân-ı bâ sâfâya vesîle-i şefaât ümidiyle ikrâmımızdır…isminebi

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

1•
Gâle Seyyidü’l-enâm 
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm
Es-selâmu gable’l-kelâm

Selâm kelâmdan(konuşmadan) önce(likli)dir.

İşte bu söze şehadet etmeye mutluluğun altın çağından bir tablo:
Peygamber Efendimiz (sav) evi ile minberi arasında bir mahalde oturuyorlardı. O’nu ziyârete gelen Sadif heyetinin temsilcileri bineklerinden inip selâm vermeden oturdular. Efendimiz: “Siz müslüman mısınız?” buyurdular. Heyettekiler “Müslümanız” dediklerinde ise niçin selam vermediklerini sual eylediler. Bunun üzerine heyettekiler ayağa kalkıp yeniden selam verdiler. Peygamber Efendimiz, selamlarını aldılar ve “Şimdi, oturun” buyurdular… Selam deyip geçmeyenleri buraya da bekleriz.

2•
Gâle’l-Habîbü’l-A’lem ﷺ
Aleyhi’s-selâmü’l-mufahham
Efşû’s-selâme teslemû

Selâmı yayınız, selâmet bulunuz. 

Habîbi Kibraya Hazretleri buyurdular ki: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!”

Hocamız rahmetullahi aleyh buyurdular ki;

Birisi denize düşmüş. Sen de rıhtımda yürüyorsun. Adamcağız çırpınıyor. Yüzme de bilmiyor, boğulmak üzere. Can derdine düşmüş, denize düşmüş adama selam verdin, yürüdün gittin. Olur mu? Olmaz. Orada selam verecek yerde elini uzat, adamı çek çıkar. Boğuluyor, canı gidecek. Selamın kuru mânasına takılma. Altında yatan mânayı anla. Altında yatan mâna, müslüman kardeşinin selametliğini sağlayacak şey ne ise onu yapmak. Derdi varsa derdine yardımcı ol, hastaysa şifa ara, borçluysa çaresine bak.

3•
Gâle Sâhibü’l-muhâmid ﷺ
Aleyhi tahiyyetü’l-Hâmid
Riyâzü’l-cenneti el-mesâcid

Câmiler, mescidler cennet bahçeleridir.

Habîbi Kibraya Hazretleri, ashabına gönülleri mescitlere bağlı kimseler olmalarını tavsiye buyurmuş ve Allah’ın adının anıldığı, O’nun tazim edildiği, ilim meclislerinin, sohbet halkalarının kurulduğu bu mekânları cennet bahçelerine benzetmiştir. Risaletpenah Efendimiz bir gün,”Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oralardan bolca istifade ediniz.”buyurdu. Bunun üzerine Ebû Hüreyre (ra), “Yâ Resûlallah, cennet bahçeleri neresidir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.s.),“Mescitler.”diye cevap verdi. Ebû Hüreyre (ra), bu defa kendisine mescitlerden bolca istifade etmenin ne mânâya geldiğini sordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de “Sübhânellahi ve’l-hamdülillâhi ve lâ ilahe illâllahü vallahü ekber”sözlerini söylemek suretiyle Allah’ı zikrederek ve O’nu yücelterek mescitlerden ziyâdesiyle istifade edebileceğini buyurdular.

4•
Gāle Sâhibü’z-zuhûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Miftâhu’s-salâti et-tuhûr

Temizlik, namazın anahtarıdır.

5•
Gâle Sâhibü’d-dîn ﷺ
Aleyhi salâtü’l-vâridîn
Es-salâtu imâdu’d-dîn

Namaz, dinin direğidir.

Vaktiyle, Hak Dostları’nın namazlarını sahibinden dinlemiştik:

Namaz vakti gelip kıbleye döndükleri zaman mübarek çehreleri renkten renge girerdi. Nitekim Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz hakkında şöyle anlatılmıştır:
Hazreti Ali (r.a.) namaz vakti gelince yüzünün rengi değişir, vücuduna titreme gelirdi. Kendisine; “Ya Emir’el Mü’minin, size ne oluyor?” diye sorulduğunda şöyle buyurdular:
“Cenabı Hak, göklere, yere ve dağlara arzettiği emanet vakti geldi. Onlar o emaneti yerine getiremeyecekleri korkusuyla onu yüklenmekten çekindiler de onu insan yüklendi. [Ahzab:72] Yüklendiğim bu vazifeyi yerine getirip getiremeyeceğimi bilemiyorum.”
Hazreti Pir Efendimiz, namazda tam bir huşu’ ile kendilerinden geçerler, Hak sıfatına ulaşırlardı. Namazdan maksat da Hak ile alaka kurmaktır. Şöyle buyururlardı: “Namaz Allah ile yakınlık kurmaktır. Bu yakınlığın nasıl olduğunu zâhir ehli bilmez.” Resulu Ekrem (s.a.s.) buyurmuşlardır: “Namaz ancak kalp huzuru ile olur.” Hazreti Pir Efendimizden defalarca görülmüştür ki, yatsı namazına kalkıp tekbir alırlar, tâ sabaha kadar iki rekat namazda müstağrak kalırlardı. Rükû’ ve secdelerde bir gün ve bir gece boyunca müstağrak oldukları da görülmüştür. Nitekim buyurdular ki: “Akşam namazı herkes lambayı yakıp, yemek sofrası kurunca ben yârin hayalini gözümün önüne getirir, kederlere düşüp figan etmeye koyulurum. Göz yaşlarımla abdest aldığım için namazım böyle ateşli oluyor. Ezan sesi kalbimin mescidine öyle yakıcı gelir ki, onun tesiriyle o gönül mescidinin kapısı yandıkça yanar. Kıblemin yüzü ne tarafta kalmış ki, benim namazım böyle kazaya kalıyor? Evet kazadan dolayı daima bana sana bir imtihan geliyor. Acaba Allah aşkı sarhoşlarının namazı doğru mudur sen söyle! O ne zamanı, ne mekânı bilir. Acaba kıldığım bu ikinci rekât midir, yoksa dördüncü müdür? Acaba ben hangi sureyi okudum diye şaşkındır. Çünkü diline hakim değil ki… Evet, ilâhî dergâha nasıl varayım? O büyük kapıyı nasıl çalayım, nasıl çağırayım? Ben de ne güç kaldı, ne de dil… Yarabbi, bana eman ver! Zira gönlümü de, ihtiyarımı da sen aldın. Namaz kılarken acaba rükû’ tamam oldu muydu, yoksa imamlık yapan filan mıydı? Bunların hiç birinden vallahi haberim olmaz.” Bir kış mevsimiydi. Oturdukları medresede gecenin başlangıcında secdeye kapanmış, mübarek gözlerinden pek çok göz yaşı akmıştı. Havanın soğukluğundan, mübarek yüzü buz tutmuş, derisi döşeme tahtasına yapışmıştı. Gündüz olunca yakınları sıcak su hazırlayıp yüzüne dökerek erittiler… Buraya kadar anlatılanlar zâhiri namazlarıydı. Bâtın namazlarının sırlarına kim vâkıf olabilir? Zira şöyle buyururlar: “Mihrabı dost cemali olan kimse için; yüz türlü namaz, rükû’ ve secde vardır.”

6•
Gâle’n-Nebiyyü’l-a’lâ ﷺ
Aleyhi’s-salâtü’l-evlâ
El-İslâmu ya’lû ve lâ yu’lâ

İslam yücedir. Hiçbir şey ondan daha yüce olamaz.

Bu mübarek hadîs-i şerîfin râvîsi Aiz İbni Amr’dır. Aiz, olayın kahramanı “sahibu’l-kıssa” olarak, hadisin manasını kavramaya yardımcı olacak vürûd sebebini şöyle anlatmaktadır:

Mekke fethinden önceki akşam Ebü Süfyan ile birlikte Hz. Peygamber’e gittik. Bazı sahabiler Hz. Peygamber’e bizi;

– Bunlar Ebü Süfyan ve Aiz ibni Amr, diye takdim ettiler.

Hz. Peygamber;

– Bunlar Aiz îbni Amr ve Ebü Süfyan’dır. İslâm, (İslâm olmayandan) daha izzetlidir. İslâm yücedir, onun önüne geçilmez!” buyurdu.

O’nun Ehl-i beytinden Hz. Selman(ra) vardır. Her şeyiyle kendini İslâm’ın hizmetine vermişti. İslâm onun kanı, canı, damarıydı. Birgün sahabe efendilerimizden biri nesebini överek Hz. İbrahim’e varıncaya dek saydı. Sonra Hz. Selman-i Farisî’ye dönerel nesebini sordu. O da “Neseple bir yere varılmaz. İslam yücedir. İslâm’a dahil olduktan sonra neseb aramam. Lâkin ben Selman ibni İslâm’ım.” buyurdu. Hemen akabinde Hz. Ömer (r.a.) da Selman’ı destekleyerek “Ben de Ömer ibni İslâm’ım.” dedi.

Hadisimiz takdimde, tercihde, protokolde, hiyerarşide İslâm’ı ve müslümanı daima önde ve ileride tutmak lazım geldiğini müslümanı, müslüman olmayanlardan sonra anmak gibi bir hataya düşmemek gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Efendimizin sünneti, müslümanlardan İslâm izzetine sahip çıkmalarını istemekte ve beklemektedir. O halde tercihimiz daima İslâm ve müslümanlardan yana yani İslâm öncelikli olmalıdır. Tabiî, müslümanlar da bütün güçleriyle bu önceliğe yaraşır anlayış, tavır ve gayret içinde bulunmaya çalışmalıdırlar.

7•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
El-Mü’minü mir’âtü’l-mü’min

Mü’min mü’minin aynasıdır.

Cemâl Cemâl’e aynadır, Cânân ile olmaktır bu…
Güzellik, aynada kendini seyre dalan sonsuzluktur.
Durma sen de ayna ol da sahibini göster…

Bir kimsenin diğer bir kimsede gördüğü ilk kusur, kendi nefsinde pek âşina olduğu bir kusurdur. Kardeşinde bir ayıp görüyorsan o ayıp, sendedir de onda görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü “İnanan, inananın aynasıdır.” O ayıbı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden inciniyorsun demektir… Buyurdular ki: Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmektedir. Zulüm ediş, kin güdüş, hasret, hırs, insafsızlık, kibir gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mâzur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da senden inciniyor. “İnanan, inananın aynasıdır” dedi, “kâfir, kâfirin aynasıdır” demedi. Amma bu, kâfirin aynası yok demek değildir; onun da aynası vardır amma aynasından haberi yoktur. O yüzden düzeltemiyor kendini.

8•
Gâle’n-Nebiyyü’l-mükerrem ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mun’âm
El-Müslimü mir’âtü’l-müslim

Müslüman, müslümanın aynasıdır.

Daha biraz önce bu hadisi okumamuş mıydık? derseniz mü’min ve müslümanı biraz daha yi tanıyalım: her müslüman, mü’min değildir. Çünkü, bir kimse mü’min olmadığı halde şehadet getirmek suretiyle kendisini müslüman gösterebilir. Ashab-ı kiramdan Sa’d b. ebi Vakkas: “Yâ Rasûlallah! (mü’minlere verilecek mallardan) filana verdin, filan kimseye ise vermedin. Halbuki, o da mü’mindi?” dediği zaman, Peygamberimiz: “Ona mü’min deme! müslüman de!” buyurmuştur. Kur’ân-ı kerîm’de de, bu hususta şöyle buyurulur:
“Bedevîler, ‘biz iman ettik!'(mü’min olduk) dediler. Onlara de ki: siz iman etmediniz amma, bâri ‘müslüman olduk!’ deyiniz. İman henüz sizin kalplerinize girip yerleşmemiştir.” [49:14]

Şimdi denilebilir ki Kırk hadis tertibe niyet edeceksin ikisi neredeyse aynı… Demek aynı değil, alemde insan mümin, müslim, münâfık ya kâfir olur. Bunu bir bütün düşünürsek mümin ve müslümanın aynası var imiş, bakar görür, ayna kendine bakıyor diye çeki düzen verir haline, her nefes iyiye ve güzele doğru hizaya gelir. Ya diğer insanlar, nasıl düzelecekler; aynanın kıymetini bilmeli değil mi!

Müslüman olarak öyle bir ayna ol ki Hakka muhabbet, halka insâf, düşmana hilm, dosta vefâ, nefse inzibat, dervişe sehâ, âlime tevâzû, câhile sükût gösteresin.

Hz. Mevlana Efendimiz ise bu hadis-i şerife dair “Allah’nın adlarından birisi de el-mü’mindir. İman eden kul da mümindir. “Mümin müminin aynasıdır” demek, “Allah onda o aynada tecelli etti” demektir. Yani ayna gibi olan mümin kulda, mümin olan Allah tecelli ediyor demektir Allah’ı görmek istiyorsan, gel aynaya bak da onu gör. Şems-i Tebrizi Hazretleri, seyahati esnasında bir adama rastladı. Bu adam genç bir çocuk görse bunu seyretmekten kendisini alamıyordu. Bunun üzerine Şems ona “Hey bu ne haldir?” diye sordu. Adam buna şu cevabı verdi: “Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Allah’ı o aynada gözlüyorum.” dedi. Hazretim buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki, Allah’ı su ve toprak aynasında görüyorsun, niçin can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun, Aynada suretini göreceğine, aslına tâlib ol…” buyurdu, irşâd olduk, dilşâd olduk.

Halk-ı âlem sanurlar ki enbiyâ vü evliya güzel sevmezler güzeli bunlar severler sizünle enbiyâ vü evliyânun güzele bakmakda farkı Kur’âna bakmak gibidür. Siz Kur ‘âna bakınca kelimesini i’râbını, manâsını, hakikatini, mecazını mutâlaa idersiz enbiyâ vü evliya hakâyıkını, esrarını, rumüzını, işârâtını, tevârîhini gözlerler kezâlik gözle de bakdukça siz şehevâtla bakarsız enbiyâ vü evliya hakla bakarlar Ulemâ-i nâs Kur’ânı ararlar manâ bulalum târih bulalum diyü ma’nâ ve tevârîh enbiyâ vü evliyayı ararlar bize bakun diyü. Nitekim Cafer-i sâdık radiyallâhü anh bu­yurur; “Kur‘ânun tecellîsi vardur ya’nî hakkun dostlarına Kur’ân içinden tecel­lîsi vardur ehli olmayana tecellî itmez.” “Ona ancak temizlenenler dokunabilir” ayeti buncılayın mahbub yüzinden Hakk âşıklarına tecelli ider teselli virür. Mahbubun haberi olmaz. Mahbub ancak bir âyinedür görinen ğayrıdur, gayrı degül aynıdur, gayrı olduğı bir sanıdur. Siz âyineye bakarsız enbiyâ vü evliya ayine içindeki cemâle bakarlar. İmdi bir göz ki âyineye baka ol göz içinde tecelli iden cemali kanda görür. Füsus’da yazar ki ayineye bakan içindeki süreti göremez içindeki sûrete bakan âyineyi göremez acebdür dir. Gönül her neye kasd iderse gördügi odur gönlün maksudı olmayan gözine de girse görmez bu mücerrebdür insân bir şeye ziyâde meşgul olsa gayrı ne görür ne işidür gâh olur bir gözden bir âhir kimse bir şey görür gözün sâhibinün haberi olmaz acebdür kudretu’llâha nihayet yokdur.

Ey Can, gönlünden aşka bir yol aç. O bahar gibi su gibi hoştur. Duru su aya ayna tutar. Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır…

Aynadan yansıyanların tamamı ve devâmı için böyle buyrun efendim…

9•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Es-salâtu nûru’l-mü’min

Namaz, mü’minin nûrudur.

Habibi Kibriya aleyhi ekmelittehaya hazretleri saadetle buyurdular “Namaz, gözümün nurudur” “Namaz müminin nurudur”  “Namaz, dinin direğidir” O güzeller güzeli Efendimiz son nefesinde şehadet parmağını kaldırır ve üç defa “namaz, namaz, namaz” diye seslenir. Rabbinin huzuruna giderken de namazla gitmek ister. Misvakını eline alır ve namaza hazırlanır gibi dişlerini temizler. Namazına girer gibi “En yüce Dost’a” gider.

10•
Gâle Kâşifü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ümmeti
Ed-duâ miftâhu’r-rahmetî

Dûa, rahmetin anahtarıdır, abdest namazın anahtarıdır, namaz da cennetin anahtarıdır.

İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır. Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız. Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!

11•
Gâle Es’adü’l-enbiyâi ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Kibriyâi
Ed-duâu yeruddu’l-belâi

Dûa, belâyı def’eder.

Habibi Kibriyâ Efendimiz saadetle buyurdular ki:
“Bela kapılarını dua ile kapatın.” O’nun ilim şehrinin kapısı velâyet sultanı Hz. Ali Efendimiz buyurdular ki: “Bela dalgalarını dua ile defedin. Şüphesiz belanın usandırdığı müptela kimse, duaya, beladan güvende olmayan afiyetteki kimseden daha muhtaç değildir.” O’nun torunlarından Zeynel Abidin Efendimiz buyurdular ki “Müminin duası üç hâlet dışında değildir: Ya kendisi için biriktirilir, ya dünyada karşılanır, ya da kendisine çatacak olan belayı ondan defeder”

12•
Gâle Habîbü’l-Allâm ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Küllü müskirin harâm

Sarhoşluk veren herşey haramdır.

Yâni “Her sarhoşluk veren haramdır. Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır.” buyurmuş Risaletpenah Efendimiz. Eyvah… öyleyse en büyük müskir, dünyâ ve dünyâ arzuları. Öyle bir sarmış ki bizi, ayılamıyoruz, kurtulamıyoruz onlardan. Rakı tatlı değil ki tadına aldanasın. Vücuttaki beyindeki muvâzeneyi bozuyor ki sallanıyoruz. Nasreddin Hoca çocuk okuturmuş. Çocuğun biri yellenmiş sesli olarak. Utancından, rahleden, tırnağıyla dırt! dırrt! diye ses çıkartırmış boyuna, o ses rahleden çıkmış gibi. Hoca dayanamamış: “Oğlum, hadi sesini rahleden çıkan sese uydurdun, ya kokusunu ne yapacaksın?” demiş. İçki zevk veriyormuş… Ya rezâletini, kavgasını gürültüsünü ne yapalım?

13•
Gâle Tabîbü’l-kulûb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-matlûb
El-istiğfâru memhâtün li’z-zünûb

İstiğfar, günahları siler.

Yine “Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) saadetle buyurdular ki; “Allah (celle celâlühû) ümmetim için bana iki emniyet indirdi: 1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allah (celle celâlühû) onlara umumi bir azap vermeyecektir. 2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azap vermeyecektir” (Enfal:33) Ben aralarından ayrıldım mı, Allah (celle celâlühû)´ın azabını önleyecek ikinci emniyet olan istiğfarı Kıyamete kadar aralarında bırakıyorum.” Kim bir günah işler de, kalbine bir yanma, içine bir pişmanlık düşerse; daha diliyle istiğfar etmeden, Allah o günahı affeder.

14•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Lâ kebîrate mea’l-istiğfâr

(Israrcı olmayan kimsenin küçük günahı yoktur)
İstiğfar eden kimsenin, büyük günahı yoktur.

Israr edilirse küçük günahlar büyük günah olur, tövbe edildiğinde büyük günahlar affedilir. Demek ki, kulun tevbe etmesinin asıl sebebi, ısrârı terk etmesidir. O halde bizler günahta ısrar etmeyeceğiz. Yaptığımız bir hata küçük de olsa, tekrar tekrar yapmayacağız. Bir defa yapmışsak, hemen bırakacağız. Israrı bırakınca Allah tevbeyi nasib ediyor. Israr ederken tevbe olmaz.

15•
Gâle’r-Rasûlü’l-Kerîm ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’t-teslîm
Lâ yedhulü’l-cennete illâ rahîm

Cennete ancak merhametli olan kimseler girer.

Bahâeddîn Nakşıbend Hazretleri’nin senelerce, değil insanlara hasta hayvanlara, kuşlara hizmet ettiği kayıtlıdır. Yedi sene kırık kanatlı kuşlara, hastalıklı kedilere ve sair mahlûklara hizmet ettiği yazılıdır. Çünkü, mahlûkata merhamet etmeyen, Allah’ın merhametine liyakat kesb edemez.

Sevgi ve acıma insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nâil olmak istersen zayıflara merhamet et. Zira er kişinin avı, merhamettir…

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

16•
Gâle Habîbü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mennân
Lâ yuhavvifu kâri’u’l-Kur’ân

Kur’an okuyan kimse korkudan emîn olur.

Kur’an, Sahibinden bir mektuptur kime gönderilmişse o okur! Kur’an okurken şeytan Besmeleden önce gelir! Lütfen, her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek şekilde okuyunuz. İnanıyorum ki Allah (c.c) okuduklarımız doğrultusunda yaşarsak bizlere, dünya ve ahiretin güzelliklerini hayal dahi edemeyeceğimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Kur’ân, kulun Allah’ı aradığı her vesileden daha üstündür. Öyleyse Allah’ı sadece Kur’ân’la ara! Allah kelamındaki zevki tatmadan bu dünyadan giden hiçbir şeyden nasibini almamıştır.

17•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’z-ziyâdetü
Es-sumtu erfau’l-ibâdeti

Susmak, en yüce ibâdettir.

Söylemediğinde mes’ul olmayacaksan, sözün, sükûtu bozacak kadar değilse biraz sessizlik lütfen… Sessizlik, kelimelerden, kavramlardan, sembollerden ve formüllerden daha fazla bir şey olarak, dilin zihin üstündeki sultasını kırar ve bizim iç ve dış gerçekliği yâni hakikatı tecrübe etmemize imkân sağlar. Bir hakikati dile getirmeyen her söz, insanın hakikatle arasındaki yeni bir perde! Esasen dile getirecek bir tek hakikati bile olmayanlar; laf üstüne laf üreterek, derûnunda nice hakikatler barındırmakta olan sükûneti kundaklıyor.

Allah’ı dinleyici olarak görmedikçe konuşmayınız (O’nun sizi dinlediğini bilerek konuşun, sorumluluğunuzun farkında olun ve asla boş sözler söylemeyin). Allah’ı konuşan olarak görmedikçe söylenen sözü dinlemeyiniz (ehil olan müttakî ve salih bir âlimi bulun ve onu dinleyin, yalan yanlış şeyler anlatanlara kulak asmayın!)

Selamet ül-insan fi hıfz il-lisan. Âgâh ol ki insanın selameti dilini tutmasındadır. Sen de “dâvâyı terk, mânâyı ketm” üzre yolda yürürken âgâh olasın ki “sükût selâmettir” Duyu organlarını dışarıya kapatmak demek kalbin sezgilerinin açılmaya başlaması demektir. Şimdi gözünü yum, sözünü yut, kendini tut ve “sükûneti” muhafaza et!

18•
Gâle Şefîü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’r-rahmeti
Er-rifku re’sü’l-hikmeti

Rıfk, hikmetin başıdır.

Nefis gazaba gelince, seviyesine inerek güzel ahlâk ve muâmele ile gücünü kırmaktan ve kızgınlık ateşini rıfk ile söndürmekten daha güzel netîce veren bir tedbir yoktur .

Rıfk (nezaket) u mülâyemet (yumuşaklık) yâhud yerine göre nezâket, insanların bir kısmına Allah tarafından verilmiş bir nîmetdir. Başka bir Hadîs-i Şerîfde, meâlen: “Cenâb-ı Hak, rıfk sâhibidir ve rıfkı sever. Sertlikle vermediğini de rıfk ve mülâyemetle verir.” buyurulmuştur. Zîra rıfk u mülâyemet, kalbleri celbetmek husûsunda ne kadar tesir gösterirse, şiddet ve sertlik de o nisbetde aks-i tesîr yapar.

19•
Gâle Sâhibü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Lâ tağzab ve leke’l-cennetü

Gazap etme, işte o zaman sana cennet vardır.

Ebû Derdâ -radıyallâhu anh-, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e: “Bana cennete götürecek bir şey öğret!” deyince; Fahr-i Kâinât Efendimiz: “Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Yine aynı şekilde başka bir kişi, Peygamber Efendimiz’e: “Yâ Rasûlallâh! Çok şey belleyecek gücüm yok! Bana, saâdetime mûcib olacak kısa bir şey buyur!” deyince, ona da: “–Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Diğer hadîs-i şerîflerde de: “Allâh Teâlâ, öfkesini tutanın ayıbını örter!” (İhyâ, III, 372) “Allâh indinde rızâya nâiliyet için bir kulun öfke yudumunu yutmasından daha sevaplı bir yudum olmaz!” (İhyâ, III, 392) “Güçlü ve kuvvetli pehlivan herkesi sallayıp yere yatıran değildir. Asıl kahraman kişi, öfke zamanında kendini tutandır.” (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108) buyrulmaktadır.

Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir? İnsanı inciten kişinin, Allâh’ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki, bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir.

Sen gazapla, hiddete kapılıp, gönüller kırmış, onlara ateş düşürmüş isen, o ateş senin için cehennem ateşinin mayası olur. Senin öfke ateşin bu dünyada bile seni yakar, yani zillete düşürür. Ondan doğan cehennem ateşi ise bu zilletin netîcesi olarak seni âhirette de ebedî olarak yakar. Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları afvederler. Allâh da (bütün hâl ve ibâdetlerinde bu şekilde) ihsân sahibi olanlara muhabbet eyler.” (Âl-i İmrân:134) sırrına mazhar olasınız yâ hu

20•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Ebğazu’l-helâli et-talâk

Helallerin en hoşa gitmeyeni, boşanmadır.

“Bağı çözmek ve serbest bırakmak” mânâsına gelen tâlâk; “Nikâh ile sabit olan evlilik bağının kaldırılması” demektir. Talâkın meşru oluşu Kur’an-ı kerim, Sünnet-i seniyye ve İcmâ ile sabittir. Talâk Allah-u Teâlâ’nın buğz ve adâvetini mucip bir helâl olmakla birlikte, talâkın câiz olması Allah-u Teâlâ’nın bir rahmeti olmaktadır. Zaruri bir ihtiyacı gidermek için meşru kılınmıştır. İhtiyaç olmadığı takdirde mekruhtur. Geçici bir öfkeden veya esiri olduğu bir arzudan dolayı hemen talâka sarılmak doğru değildir. Bütün bunlar İslâm’ın âdâb ve esaslarını çiğnemektir ve günahtır.

Boşama evliliğin yararlarını giderir, üzüntülere yol açar. Aynı zamanda küfrân-ı nimettir. Başta çocuklar olmak üzere talâk çeşitli zararlara yol açabilir. “İki şerden ehven olanı tercih edilir.” kaidesi ile amel edilerek daha büyük ve daha ağır zararları kaldırmak uğruna daha hafif olanlarına katlanılır. Aile hayatının devam edebilmesi için karşılıklı hoşgörü çerçevesinde ve sabır, sükût ilkesinde birçok meseleler halledilebilir ve üstesinden gelinebilir. Ufak sebeplerden dolayı aile yuvasını yıkmak, şer’î hükümleri bilmeden, cahilce dil alışkanlığı yaparak boşamak ve hatta üç talâk hakkını kullanıp evlilik müessesini kökünden yıkıp, çocuklarının anne ve baba şefkati olmadan büyümesine sebep olmak hoş karşılanmayan bir durumdur. Kul hakkına girer.

21•
Gâle Sâhibü’l-felâh ﷺ
Aleyhi etyabü’r-riyâh
İltemisū er-rızka bi’n-nikâh

Nikâhla rızkınızı arayınız, genişletiniz.

Evlilik; neslin bekàsı için, insanın huzuru için, sükûnu rızkın genişlemesi, hânelerin bereketlenmesi için ısrarla tavsiye edilmiştir.

Nikaha niyetli canların izdivâcı mübârek, aralarında hüsn-i muâşeret ve zindegân-ı müyessere, netîce-i hasene hâsıl ola yâ hu

22•
Gâle Seyyidü’l-enām ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Zinâ’l-lisâni el-kelâm

Dilin zînası, fuhşiyata meyl ettirecek sözlerdir.

Allah, Âdemoğluna zinâdan nasîbini yazmıştır, mutlaka o nasibini alır. Gözün zinâsı bakmak, dilin zinâsı –zinâdan, fuhşiyattan– konuşmaktır. Nefis arzu eder, ister; ferc de (onun isteğine uyarak) onu doğrular veya (uymayarak) onu yalanlar. Cinsel olarak nefsin eğitimi ve isteklerinden engellenmesi, her şeyden önce gözü sakındırma ve onu helal olmayandan uzaklaştırmaya bağlıdır. Göz kırptığın o âteşîn renkten sonra, dil elbette o güzele kavuşmanın yollarını arayacaktır hafazanallah…

23•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Zinâ’l-ayneyni en-nazar

Gözün zînası, uygunsuz bakıştır.

İnanan mü’minlere söyle gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için en emin tarzdır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. İnanan kadınlara da söyle, onlar da gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. [Nur:30-31]

Gözün zinası bakmakladır, kuvveden fiile çıkarılması, buluşmakla olur. Gözlerin isyanu, uygunsuz bir niyetle harama bakmak, sadâkati ise gözün (haramdan) çevrilmesidir.

Hak Dostuna sordular: Vesvese neden doğar? Buyurdular ki: “Üç şey kalbi meşgul eder (ve vesveseye neden olur): Göz, kulak ve lokma. Oysaki gözle gördüğün şey (haramlar ve faydasız şeyler) kalbi meşgul etmemelidir. Kulakla duyduğun şey (boş ve lüzumsuz şeyleri dinlemek) kalbi meşgul etmemelidir. Haram lokma (yemek kalbi meşgul etmemelidir. Zira haram lokma) kalbi kirletir ve vesveseye neden olur; şeytanın yakın arkadaşlığı bu haram lokmadan doğar.”

24•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâķ
Bu’istü bi-mekârimi’l-ahlâk

Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.

Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem:4)

El-mütemmim tamamlayan manasına O’nun güzel isimlerindendir. Mekârim-i ahlâk, insanı doğrudan Allah’a vasıl eden ahlâk demektir. Bu ahlâkın zâhirî ölçülerini bizim âlemimizde Rahmeten lil âlemîn olan Efendimiz göstermiştir.

Yâ Rasûlallah geldim aslıma eyle kabûl
Fer’ini hubb-u vatandan red edip etme melûl

Hazreti Hassan bin Sabit’in söylediği gibi. Allah Resûlü’nün şairi öyle diyor

Ve ahsene minke lem tera kattu aynun
Ve ecmele minke lem telidi’n-nisau
Hulikte müberreen min külli aybin
Fe-keennema hulikte kema teşaü
Sanki Allah’la başbaşa vermişsin de, Allah sana ahlâkını öyle giydirmiş diyor. Adeta danışa danışa sana giydirmiş bu ahlâkî elbiseyi diyor. En mükemmel hâl nasıl olacaksa öylece yaratıvermiş seni manasına…
Görmedi senden güzel bir cism-i alî gözlerim
Etmedi senden güzel tevlîd evlad bir ana
Ayb ü noksandan müberrasın Resûlullah sen
Sanki arzu ettiğin hilkatte halketmiş Hüda

25•
Gâle Mevridü’l-‘ulûm ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ma’lûm
Sû’ü’l-hulkı şu’mün

Uğursuzluğunuz sizden ve sizinledir… [36:19]

Olayları kötüye yoran, devamlı kötü şeylerden, kötü ihtimallerden bahsetmek, uğursuz görmek, teşe’üm, şom ağızlılık, başlı başına bir kötü ahlaktır. Gördüğünü hep şerre felakete yoran bu huyda birine halk arasında: Hay dilin tutulsun, yorduğun şeye bak! derler. Zira uğursuz ve ters gördüğün, şomluk asıl senin bu halindir. Kısıtlı, sınırlı anlayışındır asıl uğursuz olan. Uğursuz görme, hayra yok, güzel bak, güzel gör, güzeli gör!

Bir misal ile açalım: Sarmısak yemek uğursuzluktur dese bir şom ağızlı. Biz de deriz ki: Sarmısak hakkında Resulullah Efendimiz (sav), “Ben sarmısağın kokusunu kerih görürüm” buyurdu, yoksa, “Ben sarmısağı kerih görürüm” buyurmadı. Böylece, bir şeyin ayn’ının, kendinin kerih, iğrenç olduğundan söz edilemez, ancak ondan zahir olan şeyin kerih olmasından söz edilebilir. Ve çirkinlik, bir şeyin örfe uygun olmamasında, tabiata uygun olmamasında, bir maksada uygun olmamasında, şeriate uygun olmamasında veya bir şeyin kemal düzeyinden noksanlık derecesine düşmesindedir. Bu sebepler dışında bir şeyin kerih görülmesi, uğursuz sayılması sözkonusu değildir.

26•
Gâle’n-Nebiyyü’t-Tabîb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mucîb
El-miskü etyabü’t-tîb

Misk kokusu, kokuların en güzelidir.

Vaktiyle bir Hak Dost’undan işitmiştik: “Melekler bir insanın iyi bir iş tutmaya niyet ettiğini, onun güzel kokusunu duyarak anlarlar.” Sadece insan değil ruhânî varlıklar, melekler de güzel kokuya aşıktır. Güzel koku, müslümanın gönlünün, zâhire (dışa) aksetmiş şeklidir.

Başka bir hadisi şerifinde Habibi Kibriya Efendimiz: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku ve -namaz ise gözümün nuru kılındı-” buyuruyorlar. Şeyh-i Ekber, insanın kokuya ve kadına doğru akışını, Rabbine doğru akışın paraleline koyarak tefekkür ediyordu. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi…” hadisine göre, koku da, kadın da, namaz da Rabbe akışın duraklarıydı.

Öyle ya; güzel koku ve kadın insana kendinden ötesini vaad eder; koku da, kadın da olduklarından fazladırlar her zaman. Ancak hadiste öteleri vaadin ille de namazda kristalleştiğini görürüz.

27•
Gâle Habîbü’r-Rezzâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Şerrü’l-mecâlisi el-esvâk

Çarşı-pazar, toplanılan yerlerin en şerlileridir.

Çarşı ve pazarlar, mescitlerin aksine gafletin en çok hâkim olduğu, Allah’ın en fazla unutulduğu, dünyayla en fazla meşgul olunduğu yerlerdir. Dolayısıyla da, Allah’ın hoşnutluğundan en uzak olan mekânlardır. Hadis-i şerif çarşıların bu yönüne dikkat çekerek, teyakkuza, dürüstlüğe teşvik etmektedir.

28•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Mü’temen ﷺ
Aleyhi salâtü’l-müteyemmen
Lâ zamâne ale’l-mü’temen

Vekîle tazmînât yoktur. Emîn güvenilir vekile, bedelini ödeme yoktur. Bir kimse birine bir şey emanet etse emanete bir şey olsa tazminat gerekmez.

29•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Lâ yefnâ hazerün kader

Tedbir, sakınma, kaderi engelleyemez. Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Bu lafı da iyi anla: Kader tedbirsizlik değildir tedbire rağmen gelendir kader!

Ve dedi ki: “Ey yavrularım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah’ın takdirini sizden engelleyemem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O’na tevekkül etmelidirler.” [Yusuf:67]

“Ben bu tedbirim ve tavsiyemle Allah’ın hakkınızdaki takdirinden hiçbir şeyi sizden savamam. Öyle ki sakınmak kaderi engelleyemez. Benim bu sakın­mam da Allah’ın takdirine mâni olamaz. Zira Allah, bir şeyi dilediği zaman ona karşı durulamaz. Fakat bizlere ihtiyatlı olmamız ve sakınmamız emredilmiştir. Bu duruş sayesinde kişi, Allah’ın izni ve yardımı olmadan gerçekte hiçbir şeye tesir etmediğini, görülen sebeplere sarılır ve Allah’ın takdirinden yine O’nun takdirine sığınır. Bütün bunlar, kaderi engelleyemez ve ona meydan okumak değildir. İnsan, kendisiyle ilgili hiçbir şeye sahip değildir. Eğer Allah size kötülük dîlediyse, size gösterdiğim ayrı ayrı kapılardan girme tedbiri fayda vermez ve siz­den o kötülük uzaklaşmaz. O mutlaka başınıza gelecektir.

30•
Gâle Rasûlü’llâh ﷺ
Aleyhi salâtü’l-İlâh
El-kaderu sırru’llāh

Kader, Allah’ın bir sırrıdır.
(Azîz ve Celîl olan Allah’ın sırrını ifşâ etmeyin)

31•
Gâle Mukîmü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Es-suyûfu miftâhu’l-cenneti

Kılıçlar, cennetin anahtarlarıdır.

Cennet kılıçların gölgesindedir… Kimin Allah yolunda ayakları tozlanırsa Allah da cehenneme Onu haram kılar. Dışarıda cihâd, içeride cihâd:

Cihad, emr-i ilahidir. Her müslüman Allah yolunda mücadele yapacak ki kurtuluşa ulaşsın! “Efendim şimdi Cihad zamanıdır, eskilerin ortaya koyduğu nefis terbiyesiyle vakit geçirecek zaman değildir” diyenler İslamı bildiklerini zanneden cahillerdir, gafillerdir. İslam yaşayarak öğrenilir. Öğrendiğini yaşamıyorsan, sırtında istifade edemediğin bir yük taşıyorsun demektir.

Cihad Hakk’a davettir. Cihad, iyiyi güzeli söylemektir. Cihad kötülüğü önlemektir. Kişi kendi nefsine güç yetiremezken başkalarını neye çağıracaktır? Cihad’ın özü iyiliği emir, kötülükten nehyetmektir. Allah’ın emirlerine Peygamber’in Sünnet’ine sarılarak yaşayacaksın, kötülükten, haram olan şeylerden de ateşten kaçar gibi kaçacaksın ki, bu kaçışın batıldan Hakk’a kaçıştır, zulmetten nura kaçıştır. Gerçek cihad da budur. Yoksa bir iki kitap okuyup onların tesirinde kalarak yalın kılıç insanlar içine dalarak onlara kılıç sallamak cihad değildir. Veya sanki kendine bu konu görev verilmiş gibi, bir eliyle insanları cennet’e diğer eliyle cehennem’e koymak cihad değildir. En güzel cihad, İslâm’ı yaşamak ve yaşarken de bir güzel örnek olmaktır.

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile dön başına eyle kısâs.
Çok kere kötülüğü emreden nefsin rûhunu yaralasada,
Sen de zikr tokmağı ile, kılıcı ile dön başına kısâs et.

Ey yolcu! Nefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!

Her nefes aldığın zaman son nefes alıyormuş gibi düşünerek Lâ ilahe illallah’ı eksik etmemek lâzımdır. Lâ ilahe illallah en büyük zikirdir. “Lâ” söylerken derin bir nefes al. Ağızdan alınacak. Nefesi vermeden “ilahe” denilecek.(Kılıcı kınından çekercesine) İllallâh dediğin zaman kalpte nefes verilecektir. (kılıcı hedefe indirircesine)

32•
Gâle Rasûlü’l-Müte’âl ﷺ
Aleyhi es-salâtü bi’l-kemâl
Lâ yahrumu’l-harâmu el-helâl

Harâm olan şey helâl olmaz.

Bu hadis-i şerif “Haram helâl ver Allahım… kulun yer Allahım” umursamazlığına sıkı bir tembih olsa gerektir.

Haramlar, işlenmesi azâbı, inkâr edilmesi küfrü gerektiren şeylerdir. Herkes tarafından kullanılıp, âdet hâline gelse de aslâ helâl olmaz.  Allahü teâlâ haramları işleyenleri de aslâ sevmez, onlardan razı olmaz.

Bir başka nebevi buyruğunda Efendimiz bu ilacın çaresini dahi ikram eylemiştir: “Zulümden sakının. Zira zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır. Cimrilikten de sakının. Zira cimrilik, sizden öncekileri helak etmiş, onları birbirilerinin kanlarını akıtmağa ve haram olan haklarını helal saymaya sevketmiştir.”

33•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Küllü mü’zin fi’n-nār

Her eza verici cehennemdedir. 

Eziyet, sıkıntı veren, insanları üzmeyi alışkanlık haline getiren, cevr ü cefâ eden ateştedir.

Fıkhın yani dinde keskin bir görüş, ince bir anlayışın azı, ibadetin çoğundan hayırlıdır. Kul, Allah’a halis olarak ibadet ederse, fıkıh ona öğretilir. Cehalet olarak da kişiye, aklını beğenmek yeter. İnsanlar iki sınıftır: Mü’min ve cahil. Öyle ise sen mü’mine ezâ etme, cahillerle de beraber bulunma.

34•
Gâle sâhîbü’s-sadâkâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikati
Mudârâtü’n-nâsi sadakatün

İnsanlarla iyi geçinmek ve İslâm’a bir zarar gelmemesi için onları koruyup kollamak sadakadır. Müdâra et ki geçinesin, uyarına git.

İnsanları güler yüzle idâre etme, onlara yumuşak davranma ne güzeldir. Meşrû sûrette yapılan müdârâ memduhtur, muvaffakiyete sebeptir. Bu hadis-i şerifte, “İnsanlara müdârâ bir sadakadır” bir başka hadis-i şerifte “Allah (z.c.hz.) Bana, insanlara müdara etmeyi (aşağıdan almak) emretti. Farzları yerine getirmeyi emrettiği gibi.” buyrulmuştur.

35•
Gâle Sâhibü’n-nûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Mâu’l-bahri tuhûr

Deniz suyu temizdir.

Denizin hepsi temiz ve temizleyici ve ölüsü de helaldir. (Ölmüşü çıkarıp yemek helal değildir.)

36•
Gâle’n-Nebiyyü fa’rifû ﷺ
Sallû aleyhi ve sellimû
Sâfirū tasıhhû ve tağnemû

Seyahat edin sıhhat bulun, ganîmet elde edin.

Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur güzelliği kaybolur.

Ya tahammül ya sefer

Beden ile olan sefer bir bölgeden diğer bir bölgeye intikal etmekten ibârettir. Kalp ile olan sefer ise bir sıfattan diğer sıfata yükselmek şeklindedir. Buna “sefer der vatan” derler. “Vatanda sefer” mânâsına gelen bu tâbir; aşk yolcusunun kötü huylarından ve nefsani sıfatlarından sıyrılıp iyi huyların ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir, sefer ehline aşk olsun…

Sefer Gülbangi’nden:
Ey yüce Allahım! Yolumuzu bize gül bahçesi gibi latîf eyle. (Sonunda) varacağımız yer, senin yanındır. Vakt-i şerîf, hayr olsun, şerler def‘ olsun. Derviş kardeşlerimizin seyahati, sıhhat, selâmet ve kolaylık içerisinde mübârek olsun; maksadına erişsin. Sefere çıkanın sahibi, geride kalanların halifesi ancak Sen olasın yâ hû.

37•
Gâle Rasûlü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Eş-şitâu rebîü’l-mü’min

Kış, mü’minin bahârıdır.

Kışın geceleri uzundur, uykudan sonra geceleri ihyâ için vakit kalır. Çünkü ziyâde uyku, ömrü zâyi eder, bedeni gevşetir, ibâdet sevincini alır götürür. İmam Gazzâli (ra) bu konuda der ki: “Kişi günde sekiz saatten çok uyumamalıdır” Böyle yapan bile aziz ömrün üçte birini zâyi etmiş olur.

Uykuya düşkün murada eremez, gece dağılan nimeti göremez. Cenab-ı Hak her gece, (Dua eden yok mu, duasını kabul edeyim) buyurur. En üstün amel, herkes uykuda iken gece namaz kılmaktır.

Ârif insan ona derler ki: uykuyu kabre, övülmeyi mizâna saklaya.

38•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’z-ziyâdetü
Zikru Aliyyin ibâdetün

Hz. Ali (kv)’nin anılması ibâdettir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde de buyurdular ki:
“Ben ve Ali iki parmak gibi ayrılamayız. Ali benden, bende Ali’denim.”

hzali

Lahmüke lahmî buyurdu şânına fahr-i Rasûl
Nûr-ı vahdânî-nümâsın yâ velîyallâh Ali

Hicret edince ol cemîl hikmet-i Mevlâ-yı Celîl
Lahmüke lahmî’ye delîl koydu Ali’yi yerine

Şâh-ı Velâyet Hz. Ali (ra): “Dâneyi yerden bitiren insanı yaratan Allah u teala’ya yemin ederim ki Resulullah (SAV) beni ancak mü’minlerin seveceğini, bana ancak münafıkların buğz edeceğini buyurmuştur.” dedi. Müslim şerhinde buyruluyor ki: Hz. Ali’nin Resul-i Ekrem’e yakınlığı, Resul-i Ekrem’in Hz. Ali(kv)’ye olan sevgisini, Hz. Ali’nin harplerdeki zaferlerini ve İslam’a hizmetlerini düşünerek O’nu sevmek İslâm’ın meydana çıkıp yayılmasında Allah u Teala’nın ve Resulü’nün beğendikleri işlerin yapılmasında büyük emeğinin olduğunu görerek O’nu büyük bilmek ancak mü’minlerin yapacağı iştir. Bunun aksine saydığımız sebepler yüzünden Hazreti Ali’ye düşman olan, buğz eden kimselerin nifâkının şiddetli, fesâdının çok olduğu anlaşılır. Böyle düşüncelerden Allah u Teâlâ’ya sığınırız.

Olursa kal’a-ı Hayber hicâb-ı gaflet eğer
Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk

39•
Gâle Münevvirü’l-hadakâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikâti
Ez-zikru hayrun mine’s-sadâkati

Zikir, sadakadan daha hayırlıdır.

Hak buyurdu fezküruni* emre taat etsene
Gâfil olma her nefeste Hakk’a zâkîr olsana

* Beni zikredin ki sizi zikredeyim (Bakara:152).
Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin (Ahzab:41)


Bir de şöyle izahı var: “Zikrullah ve Kur’ân-ı Kerîm okumak yeryüzünde senin için nurdur. Nur olsun, nurlu olsun! Gökyüzünde senin namın yürür. Gökyüzüne zikir olunmana vesile olur.” İnsan Allah’ı zikretti mi, Kur’ân-ı Kerîm okudu mu yüzüne, kalbine, evine, işine nur gelir; pırıl pırıl olur. Yanağı pırıl pırıl parlar, gönlü pırıl pırıl parlar; nurlu bir insan olur. Yeryüzünde nurlanır, gökyüzünde nâmı yürür. Melekler bile severler. Böyle bir insana melekler bile hayran olur. Onun için zikrullaha sarılmalı, Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmalı.

Bir kez Allah dîse aşk ile lisân
Dökülür cümle günâh misl-i hazân

40•
Gâle Rasûlü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Cennân
Âhiru’d-devâi el-Kur’ân

Dertlerin en son çaresi Kur’an-ı Kerim’dir.
(Devâların en hayırlısı Kur’an-ı Kerim’dir.)

Hem Kur’ân’dan öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü’minler için bir şifâ ve bir rahmettir. (İsrâ:82)

Asıl devâ Kur’andır. İnananlar, Kur’an’dan feyz almasını bildiği, bu maksatla okuduğu, dinlediği için, Kur’an âyetleri kendisine şifa ve rahmet vesîlesidir. Buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi onun hastalığını artırdığı gibi, zalimin Kur’an’dan uzak durması da onun hüsranını artırır.

Kur’ân bin def‘a tekrâr edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir (ezberleyebilir). En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan (incinen)bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekerâtta (ölüm ânında) olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’ân, onun kulağında ve dimâğında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem (zemzem suyu) gibi leziz geliyor.

Kuran ve insan ikiz kardeştir. Biri harfe, satıra düşmüş kitap olmuş, diğeri ete kemiğe bürünmüş insan olmuş. Hakîkatte Kuran oku.n.duğundan insan, kendinden başka bir şeyi dinliyor değildir.

Tâ böylece kırk hadis tamam oldu Efendim’e söyleyeyim…

Aşkiyâ ölmezden ön öl kim hadîs-i aşkda
Âşıkın şânındadır mûtû ve kable en-temût

Aşk ile yazılmış bu satırları aşk ile okuyana selâm olsun. Muntazam dizmeye gayret ettiğimiz işbu incilerin sâhibi “tevhidin yegâne mütelezzizi” hürmetine Ehli İslam’a hakiki tevhid kokusu ikram buyrula, cümle müşkül hâlimizi O’nunla hâl eylemek, sadece O’nun yolunu yol bellemek, sevenlerine kolaylaştırıla, “ayrı görmek” ateşinden ümmeti beri buyrula, fatihâlara karışan cümle âminler uc uca eklenüben aşıklarına vuslât yolu ola yâ Hû, yâ men Hû, yâ men leyse illâ Hû

Hüsn ü cemâlin heme müştâkıyız
Ol güzel dîdârının uşşâkıyız
Yâ İlahî bir habîbin hürmeti
Hazretinle sen nasîb et vuslatı
Bu duâmızı kabûl et yâ Mu’în
Yâ Karîb ü yâ Mucîbe’s-sâ’ilîn

Read Full Post »

ruya_hitap

Rû’yâ: Ba’dehu bir gice bir mikdâr gafletde gördüm ki efendi hazretleri gelmiş. Mübârek sînesin açdı. Görürem, sîne-i mübârekinde güneş mesâbesinde bir âyine vardur. Güneş gibi müdevver, nûrâniyeti ziyâde, rengi gayet mücellâ, musaffâ, altuna benzer. Ol ayinenüñ nûrı mübârek beyaz sakalınuñ arasından taşra çıkar, şu’le virür. Bir âyinedür ki tabiri mümkin degüldür. Ve’l-hâsıl dünyâda bir nesneye beñzemez. Müdevverligi güneşe benzer, amma nûrâniyeti güneş gibi degül. Bir ‘acâ’ib nesne ki göz görmiş degüldür. Yani ol âyine mübârek gögsinde bünyâd olmışdur. Ârîyetî komak degüldür. Hemân cism-i mübârekindendür. Ol âyineyi bana gösterüp buyurdı ki: “Bu âyine içine bakan kimse cemâl-i hazret-i Allâh’ı müşahede ider” diyü buyurdı. Ba’dehu mübârek sînesin örtdi. Ammâ hakîre içine bakmadum. Lîkin âyineyi gördüm. Ba’dehu beni öñine getürüp mübarek boynından ridâsın bir ucın kendü tutup bir ucın bana tutdurup bî’at virdi. Âdet üzre Halvetî şeyhleri nice bî’at virürse evvel istigfâr du’âsın okudup ba’dehû tevbe âyetin okudup ba’dehû şehâdet getürüp telkîn eyledi. Buyurdı ki: “Ta’yîn eyledüm ki dörtyüz evrâd-ı şerîfe müdâvemet idesin. İstigfar —bu minval üzre:
استغفر الله العظيم الذي لا اله الا هو الحي القيوم واتوب اليه —andan salavât-i şerîf, andan fâtiha andan ihlâs-i şerîf okuyasın. İşrâk namâzın ve subhî namâzın bizüm usûlümüz üzre kılasın. İşrâk namâzın altı rek’at kılup iki rek’at salavâtü’l-İşrâk iki rek’at isti’âze iki dahı istihâre kılasın. Subhî namazın dört rek’at kılasın. Tevhîde meşgûl olasın. İsimleri dahi evvelki usûl üzre müdâvemet idesin, bizde dahı eyledür” diyü buyurdılar. Ba’dehû el kaldurup du’â itdiler. Hakîre dahi mübârek dâmenin öpdüm. Üç kere mübârek eliyle başumı sıgadı. “Şimdiden soñra sen benümsin” diyü buyurdı. Bu sürûr ile uyandum. Ammâ katı muhkem uyumaz idüm. Ke-enne hemân âşikâre gibi vâki’ oldı. Elhamdülillâhi te’âlâ bir ân bir sâ’at göñlüm anlardan fârig degüldür. Dâ’imâ hayâli müşâhede-i kalb oldukda nice dürlü işâretler vâki’ olur. Bu kadar i’lâm olındı. Temme.

ruya_defteri_ayrac

Rüya: Sonra bir gece bir miktar gaflet sırasında gördüm ki Efendi Hazretleri gelmiş. Mübarek göğsünü açtı. Gördüm ki mübarek göğsünde güneş gibi bir ayna var. Güneş gibi yuvarlak, çok ışıklı, rengi gaye parlak, altına benziyor. O aynanın ışığı mübarek beyaz sakalının arasından çıkıyor ve şule veriyor. Öyle bir ayna ki tabiri imkansız. Kısacası, dünyada bir şeye benzetemem. Yuvarlaklığı güneşe benziyor ama ışıltısı güneş gibi değil. Bir acayip nesne ki göz görmüş değil. Yani o ayna mübarek göğsünde kurulmuş, geçici olarak oraya konmuş değil. Sanki mübarek cisminden oluşmuş. Aynayı bana gösterip buyurdu ki: “Bu aynanın içine bakan, Hazreti Allah’ın cemalini görür.” Sonra mübarek göğsünü örttü. Ama hakîre içine bakmadım, ancak aynayı gördüm. Sonra beni önüne getirip mübarek boynundaki şalın bir ucunu kendi tutup bir ucunu da bana tutturup biat verdi. Halvetî şeyhleri âdetlerince el vererek telkin eyledi: Önce istiğfar duasını sonra tövbe ayetini okutup sonra da şehadet getirip buyurdu ki: “Dört yüz evrad-ı şerif oku. İstiğfar -bu şe-kilde: “Estağfirullahi’l-azîm ellezî lâ ilâhe illa hüve’l-hayyül-kayyûm ve etîbu ileyh” -ondan sonra salavat-ı şerif sonra Fatiha sonra da İhlas-ı şerif oku. İşrak ve sabah namazını bizim usulümüz üzere kıl. İşrak zamanı altı rekat kılıp iki rekat işrak namazı, iki rekat istiaze, iki de istihare kıl. Sabah namazını dört rekat kıl. Tevhide devam et. İsimleri de evvelki gibi sürdür, bizde de aynıdır.” Sonra ellerini kaldırıp dua ettiler. Hakîr, mübarek eteğini öptüm. Üç kere mübarek eliyle başımı sıvadı. “Şimdiden sonra sen benimsin” diye buyurdu. Bu sevinçle uyardım ama sıkı sıkıya uyuyor değildim, sanki gözümün önündeymiş gibi oldu. Elhamdülillahi teala bir an bir saat gönlüm onlardan vazgeçmez. Hayali kalp gözüne düştüğünde, daima nice türlü işaretler olur. Bu kadar ilam olundu. Bitti.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Read Full Post »

Mütereddid bir Mutasavvıf:
Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri (1641-1643)

Metnin tümü bu yazı dizisinde eski Osmanlı Türkçesi’nin özellikleri korunmaya çalışan bir çevriyazımla siz aziz ziyaretçilerimizle paylaşılacaktır.

asiye

Bu yazı dizisinde, Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde, küçük bir mecmuânın içinde karşımıza çıkan hoş sürprizlerden birini tanıtmak istiyoruz.  XVII. yüzyılda Üsküp’te yaşamış Asiye Hatun’un rüyâ defterini.

Bu metin, bir kadının elinden çıkmış olmaktan öte eski edebiyatımızda çok nâdir olduğu düşünülen “hâtıra” türüne dahil olması açısından da ilgi çekici. Gerçi “ben” demektense çoğu kez “fakîre” (bir kere de “hakîre”) demeyi yeğliyor Asiye Hatun ama bu kelimeyi tasavvuf terbiyesinden geçmiş kişilerin kullandığı gibi birinci tekil şahıs zamiri olarak kullanıyor: “Fakîre dahi öyle el bağlayıp karşısında dururum”

Ketebe kaydında istinsah tarihi olarak Muharrem 1114 veriliyor. (m. Haziran 1702) Müstensihin kimliği belli değil; bu yüzden pek alışılmadık türden bir metin olan bu rüyalarla ilk yazılışlarından yaklaşık 60 yıl sonra neden ilgilenildiğini kestirmek güç. Asiye Hatun’un kendisi değilse bile ailesini tanımış olduğu düşünülebilir. Daha açık olan, müstensihin Asiye Hatun gibi Halvetî tarikatına mensûb olduğu; çünkü istinsaha başlamadan önce yazdığı kısacık girişte, hatunun “tarîk-i Hakka sülûk” ettiğini belirtiyor ki sonradan metinde bunun Halvetîlik olduğunu öğreniyoruz. Bir ihtimal, Asiye Hatun’un Halvetî yolundaki olumlu tecrübelerini böyle bir metin aracılığıyla yayarak başkalarını da özendirmek niyetindedir. Ya da bizzat kendisi, hatunun ruhi gelişmesini anlattığı satırlardan etkilenmiş ve bir kopyasını elinde bulundurmak istemiş olabilir. Metni bir müstensihe olduğu kadar bir “müstensihâ” ya borçlu olabileceğimiz ihtimalini de gözardı etmemeli…

Bu girişten öğrendiğimize göre  Asiye Hatun tasavvuf yolunu seçmiştir ama şeyhi başka bir şehirde olduğu için rüyalarını yazılı olarak göndermesi gerekmiştir. Bu mektupların birer müsveddesini de kendi evinde saklamıştır. Hatunun vefatından sonra bizzat kendi elinden çıkma müsveddeler ve bazı cevâbî mektuplar (yazı masası olarak kullandığı) pîştahtasında bulunmuş ve müstensih bu pusulalardan okuyacak olduğunuz nüshayı meydana getirmiştir. Ve bu işi yaparken belki müstensihlikten öte bir rol oynayarak editörlük de yapmıştır. Yani burada, hazır bulduğu başı sonu belli bir metin olduğu gibi yeniden yazdığından da emin olamayız. Bir takım yazışmaların müsveddelerini bulmuş bunları belki de kendince sırlamıştır, bu işi yaparken elbet yanıldığı yerler de olabilir.

Bu durumda Asiye Hatun’un bir “rüya günlüğü” yazarı olarak görülmesi ne kadar geçerlidir? Sadece mektup yazarı olarak görülmesinin daha doğru olup olmayacağı sorulabilir. Bir kere mektup yazarlığı, hatırâ yazarlığından o kadar da uzak değildir. Üstelik işin ilginç yanı, Hatun kendi yazdığı mektupların müsveddelerini ve gelen cevaplardan bazılarını saklamıştır. Dolayısıyla bir çeşit hatıra defteri oluşturmuştur; dönüp dönüp okuyabileceği, kendi elinden çıkma bir “hatırlama malzemesi” biriktirmiştir.

Asiye Hatun’un hayatı ve ailesi hakkında metinde verilenlerden öte bir bilgimiz yok şimdilik. Babası Kadri Efendi büyük bir ihtimalle ilmiyye’dendir ve 1630’larda ailesiyle Üsküp’te yaşamaktadır. II. Viyana Kuşatması’ndan sonra büyük demografik çalkantılar yaşayacak olan Üsküp, bu devirde bir çok Balkan şehri gibi çoğunluğu müslüman olan bir ahaliye sahiptir; XVII. yüzyılın ortalarında 50-60 bin tahmin edilen nüfusuyla, bölgesinde idari ve ilmi bir merkez rolü oynadığı gibi 2000’den fazla kargir dükkanıyla ve üzerinden akan hatırı sayılır ticaretle kendi çapında ünlenmiş bir üretim ve pazar yeridir. Gerçi XVII. yüzyılın ilk yarısında Makedonya dağlarında haydutlar cirit atmaya başlamıştır; mesela Andreasyan’ın Seyehatnamesi’ne göre, 1611 yazında Polonya’lı Simeon’u Venedik’e götüren kervan, “levend ve haramiler yüzünden yollar korkulu” diye 12 gün Üsküp’te konaklamak zorunda kalır. Elimizdeki yazışmalardan yaklaşık 20 yıl sonra Üsküp’te bulunan Evliya Çelebimiz, 10.000’i aşan kiremit damlı evleriyle oldukça mamur bir şehir tablosu çizer.

İşte bu şehirde, 1630’lu yılların sonlarında, Kadri Efendi’nin kızı Asiye Hatun, Veli Dede adlı bir şeyhe bağlanmış ve 2 seneden kısa bir sürede birer birer ilerleyerek “esmâ-yı seb’a” yı (Allah’ın yedi hususi ismi şerifi) zikretmeye icazet alacak kadar mesafe kat etmişken, şeyhinden soğur. Tasavvufî bir yola girerken beklediği şekilde “kalbinin gözü tam bir mikdâr açılmağa başlamışken” ruhi gelişmesi duraklar, nefsiyle giriştiği mücadelede gerilemeye başlar. Sebebini kendisi de bilmez ama Şeyh Efendi’ye bir suç atfetmekten çekinir, kabahatin kendinde olduğunu düşünür. Dervişe Hatun böyle “gamgîn ve mahzûn” iken bir başka şehirde, Uziçi’de bir Halvetî dergâhında postnişîn olan Muslihüddin adlı bir şeyhin ünü ve herhalde çeşitli kerâmetleri kulağına gelir. Konuyu babasına açıp Muslihüddin Efendi’ye “bâzı bahâne ile” bir adam gönderir ve bu şekilde âşinâlık kesbettikten sonra “muhabbet gönül tahtında karâr eyler”. Bu yeni “muhabbet kemendi boynuna” bağlanmakla, dertli hatun eski ruhi gelişme çizgisine kavuşur gibi olduğunu hisseder. Hisseder ama pusulasız ve kılavuzsuz olarak yön değiştirmiş olduğundan yaptığı işin doğruluğundan emin değildir.

İşte Asiye Hatun’un bu yazı dizisinde şâhid olacağınız mektupları bu noktada başlar. Kendisine “muhkem ızdırâp” veren bu iç çelişkisini bir mektupla “birâderim” diye hitâp ettiği Uziçeli şeyhin Üsküp’teki hâlifesi olduğunu tahmin ettiğimiz Mehmet Dede adlı, ilmine güvendiği birine açıklar ve akıl danışır: Gönül âlemindeki bu değişiklikler olumlu bir gelişmeye mi işâret etmektedir yoksa nefsin bir oyunu mudur? Hem bu değişikliği eski şeyhine nasıl açacağını bilemez. Gelen cevapta Muslihüddin Efendi’nin, hatunun eski şeyhinin derecesinden üstün olduğu belirtilir; eski şeyhin irşâdı da bir işe yaramıştır ama bundan ilerisi Uziçeli şeyhten gelecektir. Bu yeni gelişmelerin izlenip yönlendirilmesi için de makul olan hatunun rüyâlarını yazıp göndermesidir.  Gizli kalması gerektiği sıkı sıkı vurgulanan bu yazışmaların getirilip götürülmesinde Asiye Hatun’un kendine sırdaş bildiği “hâce kadın” aracılık eder.

Asiye Hatun, rüyalarını yazıya döktüğü sıralarda evli değildir anlaşılan. Bir düşünde çirkin ve kör bir yaşlı kadın olarak beliren, “veliler aldatıcı, sükker gösterüp zehir içürici” dünyaya kardeşlerinin nikâh kıyıp sonra talâk verdiklerinden ama kendisinin hiç kıymadığından söz eder. Evlilik motifi rüyalarında sık sık boy gösterir. Elimizdeki ilk rüyasında Muslihüddin Efendi’yle evlendirildiğini görür. Yine bir suçluluk duygusuyla sadece ve sadece ruhların birleşmesi anlamında yorumlar bu rüyayı… Daha sonra bir kaç kere daha kendi şeyhinin ya da Peygamber Efendimizin nikâhlısı olarak görür ve kâh “safâ ile” kâh “sürûr ile” uyanır.

asiye_hatun

Yazışmaların başlamasından bir süre sonra şeyhin vefâtı haberi gelir. İşbu vâkıa vesilesiyle Asiye Hatun’un mektupları için yaklaşık olarak da olsa bir tarih verebiliyoruz çünkü Uziçeli Şeyh Muslihüddün Efendi tezkire kitaplarına geçen önemli bir mutasavvıf. Şeyh ölümünden sonra bile rüyalardaki tasarrufu vasıtasıyla Asiye Hatun’u irşada devam eder. Başından beri uzaktan kumandalı yürüyen ilişki iki şehir arasında olmaktan çıkarak iki âlem arasında sürer. Yalnız bu kez şeyh efendinin halifesi olan oğlu Hasan Efendi de devreye girer çünkü rüyalar artık yeni şeyhe gönderilir. Merhumun ahiret aleminden gönderdiği işaretler mahdumun bu dünyadaki onayıyla yürürlüğe girer.

Seyri sülukunda, Muslihüddin Efendi’nin rıhletiyle birlikte ikinci isim olan “Allah” lafza-i celâlinde kalmıştır Asiye Hatun. Buradan sonraki gelişmesi daha da dolaylı bir yoldan geçerlik kazanır. Rüyada görülen Muslihüddin Efendi, Hatun’a ruhi gelişmesinin duraklarına dair ikazlarda bulunur, yeri geldiğinde bir üst makamın dersini tarif eder. “Fakire” bu üstün hali kendine yakıştıramaz ve kabullenmek istemez. “Zirâ fakirede tereddüt var idi”. Merhum Şeyh, Hatun’a bir kez daha görünür ve üsteler. Hatun bu rüyaları kendi çekinceleriyle önce mahdum şeyhe sonra bir süre Üsküplü Mehmed Halife’ye gönderir, rüyada uyarıldığı üzere bir üst aşamaya geçmesi konusunda icazet verilir. Bu şekilde üçüncü olarak “Hû” esmâsından itibaren  isim sürmeye devam eder. Son olarak “Kayyûm” esmâsında icazet aldıktan bir süre sonra rüyadan Allah’ın cemâlini görerek uyanır.

Bu uyanışı mecâzi olarak da yorumlayabiliriz. Kalp gözünün açılmaya başladıktan sonra yine kapanması ve zulmette kalması imgeleriyle başlayan rüya defteri son bulduğunda, hatun görmeyi (Arapça rüya kelimesinin aslı “görmek”tir) öylesine öğrenmiştir ki Hazreti Peygamber O’na Hakkın cemalinin tecellisini seyredebileceği bir ayna verir. Daha ilk rüyalarından birinde bu nur dolu aynayı Muslihüddin Efendi’nin göğsünde görmüştür Asiye Hatun ama içine bakmayı becerememiştir. Oysa bu kez ayna kendi elindeyken uyanır yani gözleri gerçek manada açılmıştır artık. Rüyalarıyla içli dışlı bir diğer Osmanlı’nın yani Sultan III. Murad’ın sonradan bestelenen şiirinde “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” derken kastettiği uyanmak da budur.

Muslihüddin Efendi dışında, metinde bahsi geçen kişiler hakkında bilgimiz sınırlı. Bir rüyasında Asiye Hatun’u istemediği bir evlilikten kurtarıp Uziçeli şeyhe nikahlayan “merhum Veysî Efendi” yedi kez Üsküp Kadılığında bulunan ve orada defnedilen meşhur Hâbnâme yazarı (v. 1628) olabilir ama bu konuda bir hükme varmak zor. Hasan Efendi ise anlaşılan babası kadar şöhretli bir şeyh olamamıştır; gerek Uşşâkîzâde gerekse Şeyhî, mahdûmu kendisine tabakatlarında ayrı bir yer verecek kadar önemsemezler. Babasına ayrılan yerde Hasan Efendi’den söz edilmesi de Muslihüddin Efendi’nin bir kerâmeti dolayısıyladır; Gençliğinde kendini içkiye kaptıran Hasan Efendi’yi babası olağanüstü güçleri sayesinde yola getirmiş artık itiraza mecali kalmamıştır. Çelebi Şeyh posta geçtiğinde kendini kabul ettirmekte güçlük çekmiş olabilir: Muslihüddin Efendi vefâtından hemen sonra Asiye Hatun’a görünerek, oğluna güvenmesini, kendi ruh makamına onun da çıkacağını buyurduğuna göre bu konuda şüphesi olanlar vardır. Hatta anlaşılıyor ki hatunun kendisi çelebiyi yeterince önemsemez; “Hû” ismine geçmek için Uziçe’den gelecek cevabı beklemeden Üsküp’teki halife Mehmed Dede’den icâzet alma yolunu seçer. Belki de bu yüzden bir süre sonra rüyalarını artık Mehmed Dede’ye bildirmemesi söylenir. Hakkında başka bir şey bilmediğimiz bu halife Mehmed Dede’nin Hatun’a gönderdiği bir mektubu ve Hasan Efendi’nin bir iki cevap pusulası metne katılmış olmasaydı, bu kişiler rüya defterinde birer isim olmaktan öteye geçemeyeceklerdi. Asiye Hatun’un önceki şeyhi Veli Dede’ye dâir “yedi isim süren” bir tarîkin temsilcisi olmasının dışında bir sözümüz yok…

Mektupla irşâd tasavvuf tarihinde pek de seyrek olmayan bir durum olsa gerek… Birbirinden uzakta olan şeyh ve müridin bir süre bu yola başvurması doğaldır ama Asiye Hatun gibi hiç görmediği şeyhiyle münasebetlerini mektupla başlatmak ve sürdürmek zorunda kalmak daha çok kadınlara özgü bir durum olsa gerek… Öte yandan rüyaların (tasavvuf literatürende “mânâ”) anlatım ve yorumu irşad sürecinin sistematik öğelerinden biridir. XXVI. yüzyılın Halveti şeyhlerinden Sünbül Sinan Hazretleri’nin Târikatnâme’sinde dervişe rüyalarıyla ilgili şu öğütler verilir: “Her ne düş görürse şeyhe ‘arz eyleye; ta’bîr iderse dinleye, itmezse ta’bîri nedür dimeye… Ve şeyhden gayrıya vâkı’asın dimeye, meğer şeyh ta’yîn idüb ta’bîre izün virdügi âdem ola, âna diye… Ve pîşkademden öndin vâkı’a arz itmeye, meger ol olmadığı meclisde ola yâhûd danışa”

Bir başka meşhur Halvetî şeyhi Niyâzi Mısri hazretleri ise bir şerhinde batınların tenezzül ve terakkisini (iniş ve çıkışını) bilmek isteyenlere “telkîn-i mürşid ve usûl-i esmâ ile bile gönül kitâbına ve ‘ilmi ta’bire müracaat” etmelerini buyurur, buna göre davranan mürid her ne düş görürse mürşide arz eyler ve ona ahvali beyan eyler ol müşkili de hallolup sülûk eyler…”

Asiye Hatun’un rüyalarla ilgili edebiyata gerek sözlü gerek yazılı kaynaklar aracılığıyla aşina olduğu tahmin edilebilir. Zira metindeki çeşitli değinmelerden Hatun’un okuryazar olmaktan öte okuyup yazdığını, kitaplarla haşır neşir bir dünyası olduğunu anlıyoruz. Meselâ Uziçe’deki dergâha  vakfettiği bir Kuran-ı Kerim’den söz ediliyor. Bir rüyasında Asiye Hatun bu mushafın Muslihüddin Efendi tarafından Hazreti Peygamber’e takdim edildiğini görür.  Ayrıca Ebussuud Efendi’nin tefsirini de şeyhine göndermiştir ve bir rüyasında şeyhi kendisine muhabbetini ifade etmek için bu olayı hatırlatır: “Bize Ebûssuûd tefsiri irsâl eden Asiye Hatûn. Sen ki benim muhibbem ve mahbûbemsin, tâlibem ve matlûbumsın”

Ayrıca iyi bir mürîd olmaya çalışırken bu konuda yazılmış “el kitapları”ndan yani tarikatnamelerden yararlanır. Daha ilk mektubunda eski şeyhinden soğuyup yeni bir efendi’ye meylettiğini belirtirken Üsküplü Mehmet Dede’ye sorar: “Tarikatnamelerde görmüşüm ki bir kimse kendi şeyhinden gayri yere tabiatı çekinse bâtını hazret-i vâhidiyyeye açılmaz. Asaba sultânım, kendi şeyhimden mi açılmaz yoksa hiçbir taraftan mı açılmaz?”

Bir mutasavvıftan bekleneceği üzere şiirler de ilgilenir Asiye Hatun. Özellikle Hz. Mevlana’nın eserlerine iyice âşina olmalı; şeyhi “âlem-i dünyâ bir hankâhullahtır, hâdim biziz” buyurduğunda düş görmektedir ama bu sözün Mevlana’dan iktibas olduğuna hemen uyanır. Ayrıca kendisi de beyit düzmekten aciz değildir, bir düşünde evinde bir mermer kapağı kaldırıp rastladığı merdivenden aşağıya indikten ve karşısına çıkan çeşmenin suyundan içtikten sonra kendini Medine-i Münevvere’de bulunca, Ravza-i şerif’e yüz sürer ve içinden bir şeyler taşar:

Evvel ü âhır vücûdundur sebeb her devlete
El-meded ey destgîr-i evvelîn vü âhirîn
Haşre tahsîs etme sultânım şefâat-kârını
Âlem-i dünyâda da ol destgîr-i âcizîn

Okuduklarından ve rüyâ defterini kaleme alış biçiminden Asiye Hatun’un oldukça iyi bir öğrenim gördüğünü anlıyoruz. Üsküp gibi 10.000 haneye, 70 mektep, 9 dârülkurrâ ve 6 medrese düşen bir şehirde, hele bir âlim kızı için bu hiç de şaşırtıcı olmamalı. Arapça ve Farsça kelime ve terimlere hakimdir, başarılı da bir yazardır. Gönül hallerini süssüz, oldukça etkili bir dille ifade eder. Mistik deneyimlerin yazıya aktarılmasında kısa cümleler metne hakimdir. Kendi ruh gelişimiyle ilgili şüphe ve tereddütlerini ortaya koyarken yalın ve içten bir anlatım tutturur; üçüncü ismi sürmeye hak kazandığını bildiren rüyalar sıklaşınca şöyle yazar: “Bunlar hâtıra mıdır yoksa sahîh midir? Hâşâ sümme hâşâ, azîz hazretlerine inkârımız yoktur. Âlâyiş-i dünyâ ile âlûde olmuşum. Hakka lâyık bir nesnemiz yok. Bunlara istihkâkım hiç yoktur. Hakk sübhânehu ve teâlâ’nın lütfu çoktur. Benim sultanım ne buyurursunuz? İlâm eylen”

Acaba kitaplara düşkünlüğü açık olan Asiye Hatun başka neler okurdu? Okuduklarını kimlerle ve ne şekilde tartışırdı? Babasının arkadaşlarının mesela Veysi Efendi’nin sohbetlerine katılır mıydı? Annesi ve kardeşleri de okumaya, tasavvufa meraklı mıydılar? Nerede ve ne tür musiki dinlerlerdi? Osmanlı dünyasının dışında olup bitenlerden nasıl haber alırlardı? Hacca gidip gelenlerden ya da doğrudan mal getirip Üsküp ve Saraybosna üzerinden Avrupa’ya aktaran ticaret kervanlarından, Hindistan’da Sultan Şahcihan’ın tam o yıllarda zevcesi Mümtaz Mahal için bir ulu türbe yaptırdığını, kızları Cihânârâ’ya bir şeyhin cezbesi dokunup kendini tasavvufa verdiğini işitmiş miydi acaba? Bunları ve sadece kadınlar için değil tüm Osmanlı toplumunun kültür hayatı bağlamında sorulması gereken nice benzer suâli şimdilik cevaplandıramayacağız. Ancak Sultan İbrahim’in saltanatının başlangıcına rastlayan yıllarda, siyaset sahnesinin dışında ilim ve tasavvuf deryasına dalmış Üsküp’lü bir kadının iç dünyasına ve şeyhiyle ilişkilerine ışık tutan bu kaynağı ateş-i aşka vesile olur ümidiyle yayımlayarak şimdiye kadarki siyaset, kurum, iktisat ve erkek ağırlıklı gelişme çizgisini aşmaya doğru yönelen Osmanlı tarihçiliğinin merak ufuklarının genişlemesine küçücük bir katkıda bulunabiliriz belki.

* Birinci mektupta görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Read Full Post »

Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur
bekirsidkiefendi
Unutulmaya mahkum, eskice bir kitabın sayfaları arasında, kimbilir kaç yıldır saklıyordu şefkat nazarlarını…

[Nev-niyâz ve Dedesi]

Kim bu hazret dedem?
Şeyh, Hâfız, Gülyağcı, Saatçi Bekir Necmeddîn Sıdkî Ateşli deseler tanıyabilir misin evladım… Bilmem ki nereden nasıl başlamalı; tekke ve zâviyelerin sırlanmasına kadar irşâd faaliyetini sürdüren dergâhlardan biri de İstanbul’da Alayköşkü yakınındaki Aydınoğlu Tekkesi’dir. Şimdi gidip baksan sadece bir zamanlar tekke avlusunda bulunan Hasan Ünsî Türbesi ve tekke hazîresindeki mezarları görürsün. İşte bu Aydınoğlu Tekkesi’nin son postnişîni de, tekke ve zâviyelerin kapatıldığı güne kadar adı geçen tekkede ve daha sonra Haseki Kişihatun Camii’nde imam-hatipliğe tayin edildiği andan vefatına kadar irşad faaliyetlerine devam ederek halifeler yetiştiren Ispartalı Şeyh Bekir Necmeddîn Sıdkî Kâdirî Üveysî Enverî’dir.

Peki bu tekke meşhur bir tekke midir ki mevzu-u bahis oldu?
30 Kasım 1925 tarihine kadar âyin icrasına devam edilmiş olan Aydınoğlu Tekkesinin en son postnişîni olan fotoğrafını astığımız Şeyh Efendi de Kâdirî Tarîkatının, Şeyhi Osman Nûreddîn Efendi’nin tesis ettiği Enveriyye kolunun ilk halka şeyhlerindendir. İlla şöhret arayacaksan Şeyh Bekir Efendi, Türkiye tarihinin yetiştirdiği önemli ilim ve fikir adamlarından Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil ve büyük bestekar Hafız Bekir Sıdkı Sezgin’in babası Hafız Hüseyin Sezgin Efendilere hilafet vermiştir.

Sanki orada, hemen eskimiş fotoğrafın altında bir de mektup var?
Var ya… “Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur” diye başlıyor. Bu kafesin canlarından kadim bir hatırat:

… Birbirimizi unutmak mümkün değildir. Bilirsiniz ki, kırk seneden mütecaviz bir zamandır sizinle bu dergâhda bende olduk. Bu dergâh, ne dergâhdır ki, beyanı akli külden haricdir. Kendimizi burada bildik, burada bulduk. Kendi yüzümüzü ande gördük, varlığı ande bitirdik, yokluğu ande şikâr ettik. Husûsâ sizinle hemderd idik. Ande pâk olduk, ande tâze can bulduk. Ande her müşkil fetholdu; ol ki ayni mürşidden câri feyzi hakikatdir. Nasıl unutalım. Cümleden kat’ı nazar bir pınar sızıntısıyız, ol pınardan sızıb zuhûr etmişiz, ondan bir katreyiz, mahv ü fenâmız yine ol pınarda fenâ bulur. Alelhusus hubbi sivâ, sahibi Hudaya bu kurbiyyetde mübeddel oldu. Bu muhabbet ne muhabbettir ki, beyanü imâsı kabil değildir… Yüzlerce müslüman, meclisi bezmi muhabbetde elbirliği, gönül niyazlığı derde çâresazlığı ile râhi aşkü müveddette soyunmuş, üstünde beyaz gömlek veya tennûre, sırtda haydariye, başda beyaz takke olarak kâffesi bir vücuddan bir ağız ve bir dil ile namı Hüdayı yad eylemişlerdir. Dergâhda pazar günü öğle namazından, pazartesi gecesi yatsıdan sonra, cuma ve geceleri namazı müteakip, haftada dört defa Şâbani, Kâdiri âyini yapılır, hem kuuden zikredilir hem kıyama kalkılır, hem de Halvetîlere mahsus olan şekilde devrânlar olurdu. Semâhanede iç içe halkalar teşkil edilerek genç ve ihtiyar, dînç ve nâtüvan yüzlerce âşıkan ortasında, İzzi Efendi, pervâne misali dönerlerdi. Ala yemini zâkir Mustafa Bey, Büyükefendi Osman Şems’den:

Gözü dünya mı görür âşıkı dîdâr olanın
Dilberi sen gibi bir mâhi dilâzâr olanın

neşidesini okudukça her dilden envarı muhabbet berk urmağa başlardı. Efendinin terbiye ve irşâd devresi, Dergâhın kapusundan tam yirmi sekiz sene dışarı çıkmamak sûretiyle seleflerinin çoğundan fazla devam etmiştir. Şahsındaki ulviyetin tesiri ile burayı ‚”mecmai uşşak” denilecek hale getirmiştir…

Büyükefendi diye bahsi geçen Osman Şems kimdir?
Edeb Ya Hu! Ecille-i rical-i Kadiriyye ve Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nureddin-i Şems (k. s) Efendi hazretleri, hazretim kamil bir mürşid…

Sizin lugatinizde “Mürşid” kime derler, Allah ile kul arasına girilmez diyorlar ya?
Fesubhanallah, Allah’ı buldun da aranıza girdik sanki. O Allah’ı kullarına, kullarını da Allah’a sevdiren ve yaklaştıran, kul ile Allah’ın arasını yapan
hazret-i insandır…

Bize O’ndan bahsetseniz…
Şeyh Osman Nûreddîn Efendi, 23 Mart 1814 Çarşamba günü İstanbul’da Bâb-ı Âlî civârında Hocapaşa Mahallesi’nde doğmuştur. Babası Maliye Bakanlığı Eshâm Kalemi Şeflerinden Nakşibendî tarîkatinden‚ Hoca Emin Efendi diye tanınan Münzevî Seyyid Muhammed Emin Efendi’dir. Hoca Emin Efendi, daha sonra Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisab ederek yirmiüç yıl münzevî bir hayat yaşamış, 28 Haziran 1861 tarihinde 80 yaşında vefat etmiştir. Osman Şems Efendi, seviyeli bir ilim tahsili almış olmasının yanı sıra irfan dünyasına da girmiştir. Henüz genç yaştayken evlerinin yakınında oturan Nakşibendî şeyhlerinden İsmail Efendi’ye intisab etmiş, şeyhinin 1839 yılında vefat etmesi üzerine babasının da şeyhi olan Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrahim Halvetî’ye bey’at etmiştir. İntisabından yedi sene sonra Kuşadalı’nın da vefat etmesi üzerine Osman Şems Efendi sülûkunu tamamlamak için mürşid aramağa başlamış ve sonunda Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Mescidinde veya Sinekli Bakkal’daki evinde inzivâyı tercih eden Kâdirî-Üveysî şeyhlerinden Şeyh Abdurrahim Ünyevî’ye intisab ederek 1849 yılında irşad izni almıştır. Abdurrahim Efendi, Osman Şems Efendi’de biraz nefsânî gurur görmüş ve bunu kırmak için, eğer odun yarıcılığı yaparsa kabul edeceğini söylemiş; o da verilen emre uyarak şeyhi tarafından kabul edilmiştir. Şeyhinin 1856 yılında vefat etmesinden sonra Osman Nûreddîn Şems Efendi, Kâdirî Tarîkatı Pîri Seyyid Abdulkâdir Geylânî’nin rûhânî feyzine, dolayısıyla da manen Üveysîlik pâyesine nail olmuştur. Aynı zamanda büyük bir şair olan Osman Şems Efendi, artık hem şair, hem de şeyh olarak meşhur olmuştur. Daima diz üstü otururduğu nakledilen Osman Şems Efendi, seyrekçe beyaz sakallı, uzunca yüzlüydü. Çoğu zaman başlarına fes giyip üstüne yemeni sarardı, bazen de Kâdirî şeyh serpuşu olan tâc giyerdi. Kendisi tekkede oturan bir şeyh olmayan Osman Şems Efendi, önceleri Sirkeci Hocapaşa Mahallesindeki, sonraları Üsküdar’daki, daha sonraları da Üsküdar-Selîmiye’deki kirâ olarak oturdukları evlerinde ikâmet etmiş ve dervişlerini irşâd etmişlerdir. 27 Aralık 1893 Çarşamba gecesi Üsküdar-Selîmiye’deki evlerinde âhirete irtihâl etmişlerdir. Devrinin en şöhretli şairlerinden ve mutasavvıflarından olan Osman Şems Efendi ilim ehli ve Dîvân sahibi bir şeyhti. Osman Nûreddîn Şems Efendi Kâdiriyye-i Üveysiyye’nin Enveriyye kolu kurucu ve Pîr-i Sânî olarak sayılmakta ve tarîkatın Pîr’i olan Abdulkâdir Geylânî’ye Bâzu’l-Eşheb (Alaca Şahin) ünvânından mülhem olarak kendisine Bâzu’l-Enver (En nurlu Şahin) denmektedir.

Nezd-i âlîlerine varanlar, sohbetinin lezzetinden bıkmaz, usanmazlardı. Dâima dizüstü otururlar ve lisân-1 hikmet-i feşânından sâdır olan sözler; esrâr-ı Kur’aniyye ve ehâdis-i nebeviyyeye müteallik varidat-1 ilâhiyye idi. Hz. Şeyh’in huzuruna girildiği zaman kalbimizden mâsivâ kaydı ref olur; yerine zikr-i Hak kâim olurdu. Yanında bulunduğumuz müddetçe, cemâline baktıkça bakacağımız gelir; yanından ayrılmayı canımız istemezdi. Meclis-i şeriflerinde bulunduğumuz zamanın hâtırası ve bahusus, latif hayalleri, bir dakika gözümüzün önünden kaybolmaz: huzurlarında iken herkesin kalbinde bulunanları keşfeder, söyler idi. Ale’l-ekser, huşûan ağlarlardı. Vâridât-ı rabbâniyyeye mâlik olduklarından, sözleri pek müessir idi. Fesâhatından udebâ, maârifinden ulemâ, tahkikatından ehl-i felsefe, dakâyıkından bülegâ, eş’arından şuarâ, hikmetinden ukalâ, âdabından fukara, elhâsıl, her sınıf kendine göre, fezâil ve irfânından iktibas- ı feyz ederlerdi. Kendilerinin, zâhiri hâlde hankâhı yoktu. Fakat her müridin kalbini hankâh-ı aşk ittihâz etmiş idi. Hülâsa-ı kelâm Cenâb-ı Şeyh, ser halka-ı erbâb-ı tecrîd ve sâkî-i hum-hâne-i tevhîd olmuş idi. Şiddet i riyazet ve mücâhededen kemâl derecede zaîf halde idiler. Bellerine bağladıkları kemeri gördüm; hemen hemen bir çocuk kemeri kadar ufak idi…

Peki bu Şems adı nerden geliyor?
Asıl adı Osman Nûreddin olan Şems Efendi, Ulu Velî Kuşadalı İbrahim Efendi’den el aldıktan sonra gönlündeki ilâhî aşkın uyanarak coşup taşmasıyla yanık şiirler söylemeye, Önceki “Nurî” mahlasını bırakarak artık “Şems” mahlasını kullanmaya başlamıştır. Bu mahlası almalarının hikmetini Şeyh Vasfı Efendi (ö. 1910) ye nazîre olan bir gazelinin sonunda:

Pertev-i zâtından ey Şems ettiğim çün iktibas
Yadigâr aldım bu ismi Şemsi-i Tebriz’den

beytiyle açıklar. Şeyhi Abdurrahim Ünyevî (v. 1856)’nin vefatından sonra Şems, Kâdirî tarîkatının pîri Seyyid Abdulkadir Geylânî’nin ruhanî feyzine, dolayısıyla manen Üveysîlik payesine nail olmuşlardır. Artık her iki yönden, hem şairlikten, hem de şeyhlikten ünü çevreye yayılmıştır. Şeyhliği şairliğine mâye, şâirliği de şeyliğine saye olmaya başlamıştır. Hem ariflerin hem de şairlerin takdir edecekleri beyitlerin yüzlercesini, binlercesini yazıp sevdiklerine okumuştur.

Aziz okuyucularımızın da bu manadan ve dahi hazretimin füyuzatından behredâr olmaları için teberüken Şems remizlerinden nükteler saçalım;

MÜSEDDES Gözü, dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın
Dilberi, sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın
Gayre meyli olamaz, aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın
Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın
Aşk u şevk ile verir cân ü serî döne döne

Nâr-ı aşkınla yanan, şem’a-i kâfûr gibi
Sâf eder sînesin âyîne-i billûr gibi
Cûş eder mevc-i dili, mevc-i yem-i nûr gibi
Görünür bâng-i “Ene’llâh!” ile Mansûr gibi
Tutuşur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi
Savrulur göklere her bir şereri döne döne

Sana dil-beste olan, zülf-i perîşânın ile
Mest olur gerçi mey-i la’l-i gül-efşânın ile
Hûna âğâşte olur hancer-i müjgânın ile
Âkıbet yârelenür pençe-i hicrânın ile
Saplanıp sîh-i gama âteş-i sûzânın ile
Laht-ı biryâna döner tâ ciğeri döne döne

Her tecelli kim eder aşk-ı dil-efrûz-i niğâr
İnleyip bâd açar, la’lini gül-bâğ-ı bahar
Cûylar girye edip, na’re urur murg-ı hezâr
Raks eder pîr-i felek vecd ile bî-sabr ü karâr
Kimi bî-savt ü hurûf ü kimi pür-nâle vü zâr
Zikr eder Hakk’ı cihân zir ü beri döne döne

Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldın ki hirâm
Düşdü sermest gönül, bezmine bî-bâde vü câm
Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm
Kimi Veys ü kimi Bedr ü kimisi Şems-i be-nâm
Mevlevî gibi şebistân-ı mahabbetde müdâm
Şem’inin yanmada pervâneleri döne döne

Âh kim gerdiş-i dûlâb-ı cihân gibi, nisâb
Aksine devr ile îdüp yine cüllâbı serab
Etdi bu bâğda bir serv-i revânım kem-yâb
Kıldı üftâde-i çâh-ı çemenistân-ı türâb
Nevh-i nâlemden olup devrine zencir-i tınâb
Dil ü çeşmin dökülür eşk-i teri döne döne

Kıldı hasret beni sergeşte vü mestâne-revân
Nâr-ı firkat dilime açdı nice dâğ-ı nihân
Başdan başa olup zâr tenim dîde-i cân
Görmeğe zülfü içinde ruh-i cânânı ayân
Şems olup, hem-reviş-i mihr ü meh-i nûr-efşan
Seyr eder çarh ile şâm ü seherî döne döne 

selincan

Oldu olacak bir de irfan mektebinden nutk-u şeriflerini ikram edelim:

Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi yâ Hû
Nâlân olub Allah diyelim hû diyelim Hû
Gözyaş ile gül-bûn-i aşka verelim su
Giryân olub Allah diyelim hû diyelim Hû

Mânend-i sabâ nefha edüb nefha-i Rahman
Olsan çemen-i dilde maârif ğüli hândan
Bâğ-ı melekûta per açub etmeğe seyran
Perrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bildik ki beka yol bize bu dâr-ı fenada
Ahvâl-i bekayı görelim râh-i Hudâ’da
Bildirmeyelim kimseye esrarı kabâda
Pinhan olub Allah, diyelim hû diyelim hû

Dergâh-ı Îlâhî’de olub bende-i ferman
Meydân-ı mahabbetde idüb zikr ile cevlân
Cezbeyle semâ eyleyelim vecd ile devran
Gerdân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Emri tutalım eyleyelim terk-i menâhî
Çıksun feleğe nefsimizin dûde-i âhı
Tennûr-i gönülde tutuşub aşk-i ilâhî
Sûzân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Aşk ile yanub yanmayalım nâr-ı cahîme
Mevt irmeden ivvel girelim dâr-ı naime
Beyt-i Hak olan zâviye-i kalb-i selime
Mihmân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Dilden çıkarub meşgale-i hubb-i sivâyi
Can gözlerin açub görelim fevk-ı ulâyı
Her yüzde temâşâ edelim vech-i Hudâ’yı
Hayrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Envâr-ı tecellîde olub mahv ü perişan
Fânî olalım tûr-i tecellî gibi yeksan
Humhâne-i Veysî’den içüb bâde-i irfan
Sekrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bul Şemsi gibi aşk-ı Muhammed’le delili
Bil âteş ile sırr-ı gülistan-ı Halil’i
Mûsâ gibi seyr etmeğe envâr-ı celîli
Pûyan olub Allah diyelim hû diyelim hû

Neyzen Osman Bey’in bestenigâr makamında bestesi 

Salahi Dede’nin(v. 1997) mâhur makamında bestesi 

Read Full Post »

28. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmisekizincisidir.

1mursidinmektuplari

Her şeyi kendi kudretiyle var eden, her şeyin kendisini zikrettiği, eşya­nın isimlerini hazret-i insana tâlim ve telkin eyleyen, her şeye muktedir, dilediğini mağfiret eden, dilediğini rızıklandıran, meşiyyet-i ilâhîyesinde insanı ve cümle mahlûkatı kabiliyetince tasarrufa mezun eyleyen Hâlık u külli şey’, Kâdir-i mutlak, Cenâb-ı Allah’a tüm “şey “ler adedince hamd ü senâ olsun. Bu vesileyle bizlere eşyanın hakikati keşfolsun.

Bahr-i ehâdiyyetin celâl ve cemâl tecellîlerinin mazharı, ilm-i ledûn deryasının gavvası ve muzhırı, âşıkların ve sâdıkların madeni, ilm-i hakikatin rehberi, beşeriyetin, betahsis ümmetinin şefaatkân-ı Ahmedi, nur-i ilâhî semâsının şems-i enveri, beşeriyetin zulmetle kararmış semâlarının mehtab-ı münevveri, gönüller sultanı, sırat-ı müstakimin sirâc-ı münîri, Efendimiz’e salât ve selâm olsun. Âl-i Muhammed, ashâb-ı Muhammed ve ezvâc-ı Muhammed hazerâtına salât ü selâmlardan hâsıl olan ecir ikram olunsun. Cümlesi, cümlemize yâr ve yoldaş olsun.

Muhterem İhsan Efendi oğlum, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize ve gönlü sizinle beraber bulunan kardeşlerimizin üzerine olsun.

İhsan Efendi oğlum, evliyanın sözlerine kibar-ı kelâm denir, Velîler peygambere vâris olan zâtlardır. Binâenaleyh onlar zuhûr etmedikçe ve gönüllerine ilhâmât havale olunmadıkça mümkün mertebe söz sarfetmezler. Konuştukları zaman da bir sebebe binâen konuşur, hele hele sohbet açtıklarında yahut hitab ettiklerinde muhakkak emr-i mânevî ve zevk-i ilâhî ile kelâm ederler. Evliyâullahın isimlerini bilmek, en azından tarîkinin silsilesinde bulunan ve cümle tarikat ehlinin gönül silsilesinde mevcud olan velî zâtların ismini bilmek zât-ı âliniz için elzemdir. Evvelce zikrolundu, evliyâullahın ruhları, isimleri anıldığı demde bundan haberdar kılınır, zikredildikleri meclise ilâhî rahmetle ve nurla nüzûl ederler. Şeyhim, sultânım fakîre şöyle ta’rif ederdi; Oğlum, uyuyan kuşları bilirsin, boyunlarını kanatlarının altına doğru sokar öylece tünerler. Seslendiğin vakit hemen başlarını kaldırır, dikkat kesilirler. İşte evliyâullah hazerâtının ruhaniyetleri de böyledir. İsimleri anıldığı vakit hemen başlarını kaldırır, o meclislere ruhen intikal ederler. Tabiî ki bu sözler mânevi zevki olan kalbi uyanıklar içindir. Derdimiz münkiri ikrara getirmek değildir amma hiç böyle şey olur mu, diyenlere küçük bir îkazım var. Şeytan -şerrinden Allah’a sığınırız- ismi zikredildiğinde yahut onunla alakalı bir fiil işlendiğinde hemen o mecliste hazır olur. Allah’ın lanetinde olan şeytan bile anıldığında hemencecik orada bitiveriyorsa Allah Teâlâ’nın kabz-ı rahmânında ve ikramında olan velîler niye intikal etmesin? İşte bu kadarcık söz bunu kabul etmeyen münkirlere kâfi gelir. Hz, Ömer (ra) üç aylık mesafedeki komutanına sesleniyor ve o kumandan da Ömer Efendimizin sesini duyuyor. İşte aynı sır bu halin vârisleri arasında cereyan etmektedir, vesselâm.

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum. Pirimiz Ramazaneddin-i Mahfi Karahisarî Hazretleri, Rûmeli’nde Halvetî tarîkinin neşv u nemâ bulmasına çok büyük vesilelerde bulunmuştur. Silsilemizde olan zâtlann hayatlarını bilmek ve hatta Hâce Bahâüddîn-i Nakşibendî, Müceddid Ubeydullah-ı Ahrar, Pîr İmam-ı Rabbanî, Pîr-i Türkistan Ahmed-i Yesevî, Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve onun piri Pir Necmeddîn-i Kübra gibi zevât-ı kirâmın hayatlarını ve menkıbelerini iyice öğrenmek ve hatta sizin durumunuzda olan bir kâmil derviş için onlarla mânen alışverişte bulunmak lâzımdır. Pîr Ramazan Efendi Hazretleri’ni İstanbul’a gittiğinizde Kocamustafapaşa sem­tindeki ismiyle müsemma (yani Ramazan Efendi Camii’nde) camide ziyaret ediniz. Câmiinin yakınında halvethânesi bulunmaktadır. Bir müddet orada Hazret-i Pir ile rabıta ediniz. İstanbul, İslam coğrafyasında en çok tekke ve zâviyenin bulunduğu beldedir. Bu mübarek beldede kırka yakın pir vardır. Şimdi gözümde bir bir o mübarek şehrin velîleri canlanıyor.

[audio http://semazen-doc.com/mestmp3/194-seyhiminilleri.mp3]

Efendimiz (sav)’i Medine-i Münevvere’de, evinde misafir eden mihmândâr-ı Resûlullah Hz. Hâlid Ebâ Eyyûb el Ensarî ve yine Efendimiz’in “Ne güzel kumandandır’ diye müjde­lediği Fatih Sultan Mehmed Han Efendimiz’in makamlan gözümde tütüyor. İstanbul’da yaşayan insanlar ne kadar şanslı. Her sokakta, her semtte velîler makam tutmuş. Pîr Hüsameddîn-i Uşşakî, Pîr Ismail-i Rûmî, Pîr Sümbül Sinan, Pîr Musa Musluhiddîn Merkez Efendi, Seyyîd Nizam Hazretleri, Pîr Mehmed Emîn Tokadî, Pîr Abdulehâd en Nûr-i Sivasî, Pîr Ümmî Sinan, Pîr Muhammed Nasühî, Bayramı ricâlinden Pîr Himmet Efendi ve Şazeliyye, Bedeviyye, Rıfaiyye ve Nakşibendiyye’nin birçok meşayihi bu güzel beldede medfundur. Bu mübarek belde-i tayyibeye şöyle bir nazar eylesen “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” kelime-i tayyibesini aşikâre görürsün. Yeryüzünde Müslüman şehri olduğunu bu kadar bâriz vaziyette gösteren başka bir şehir yoktur dersem mübalağa etmiş olmam. Şehrin caddelerini ve sokaklannı dolaşan insanlar bile Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine ve zikrine, muhakkak bir şekilde nail oluverirler. Zikretmeden, Fatiha okumadan burada yaşamak nerdeyse mümkün değildir. Semâlarında “Allahu Ekber” sesi, zemininde de şehit kanları vardır. İşte İstanbul’un Dersaadet ve Asitane olarak şöhret bulması boşuna değildir.

Seyyah İhsan Efendi oğlum, İstanbul hakkında çok güzel bir menkıbe var. Mademki yeri geldi, hem rahmete hem de ecdadımızı hayırla yâdetmeye vesile olur inşâallah. Fatih Sultan Hazretleri İstanbul’u fethettikten sonra hocası Akşemseddîn-i Velî’ye, “Bu fetih bize müyesser oldu lâkin merak ediyorum tekrar küffar eline geçmesi mukadder mi yahut bu beldenin Müslümanlann elinden çıkmaması için nasıl tedbir alalım?” diye sormuş. Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin halîfesi olan Akşemseddîn-i Velî Hazretleri bu mes’eleyi Cemâleddîn-i Halvetî Hazretleri’ne havale etmiş. “Bera­berce gidelim, Hz. Şeyh’ten bunu suâl edelim.” demiş. Hz. Şeyh Cemâleddîn Aksarayî Halvetî, Fatih Sultan Efendimizin bu sorusunu izn-i ilâhî ile şöyle cevaplamış: “Ey oğul, bu belde-i tayyibenin(güzel beldenin, İstanbul’un) kıyamet sabahına kadar küffâr eline geçmesini istemiyorsan öyle,bir nizam kur ki, her gün yetmiş bin kelime-i tevhîd bu mübarek beldenin semâlarına yükselsin. İşte o zaman düşman istilasından emin olur.” Hemen bunun üzerine Sultan Fatih Mehmed Han zikir halakalarının bulunduğu yerler ikame eylemiş. Meselâ Ayasofya Câmii, ki, diğer adı Câmi-i Kebîr’dir: Halvetîlere, Edirnekapusu’ndaki Kâriye Câmii ricâl-i Nakşiyye’ye havale edilmiş. Bunun gibi birçok sokak ve caddelere mescidler inşa edilmiş. Şerîat üzre bina olunan o mescidlere tarikat ehli sûfiler ta’yin edilmiş.

Bundan dolayı İhsan Efendi oğlum, yeryüzünde en çok câmi, mescid, tekke ve zâviye olan şehir İstanbul’dur. Hatrıma gelmişken şunu da arzedeyim: Sultan Fatih, Cemâleddîn-i Halvetî Hazretleri’ne hürmeten şehrin bir semtine Aksaray ismini ve bir mahallesine de Sofular ismini vermiştir. İnşâallah ziyaret ettiğinde Fatiha ve dualarını bu mekânlarda bol bol yaparsın. Bir velîyi göçtükten sonra ziyaret etmek, hal-i hayatında elini öpmekten farksızdır. Görenedir görene, köre nedir köre ne…

Cenâb-ı Hakk ziyaretle­rini şimdiden kabul buyursun. İstanbul’daki bir mühim makam da şehrin yani sur içinin en yüksek mahalli Edirnekapı civarında Hz. Pîr Nureddîn Cerrahî Efendimiz’in kabridir. Bu zât pîrimiz Ramazaneddîn-i Mahfî Hazretleri’nin yolundan gelen çok büyük bir zâttır. Hakkında muhtasar ma’lumât yerinde olacaktır. Zîrâ bu zât hâtemü’l-mûctehidîn’dir.

Tabiî şimdi bunu da anlatmak lâzım. İhsan Efendi oğlum, Hâtemü’l-evliyâ ile, hâtemü’l-müctehidîn ayrı mefhumlardır. Hâtemü’l-evliyâ kişinin velayet makamının nihayetinde olması mânâsına gelir. Yani herkesin kendine göre bir mânevî kabiliyeti vardır. Bu mânevi kabiliyet nisbetinde de velayet derecesi vardır. Velâyet derecesinin nihayeti nübüvvet makamı­nın başlangıcıdır. Hiçbir velî nebî olamaz; muhaldir. Fakat velîler muhakkak nebîlerin ve bilhassa Nebî-yi zîşan Efendimiz’in bir cihet­ten vârisidirler. Velîler nebilerden feyiz alır, ümmetin velîleri tâbi oldukları peygamberin feyzinden hissedar olurlar. Dolayısıyla birden fazla velî hâtemü’l-velâyet makamına çıkabilir. Amma hâtemü’l- müctehidîn, tarîkatta içtihad eden pîrleriri sonuncusu demektir. Yani bu pirden sonra ehl-i tarikata yeni esmâ nizamı yahut evrâd tertibi verilmeyeceğine işarettir. Bu hazretin Efendimiz(sav) ile acayip benzerlikleri vardır. Şöyle ki: Efendimiz’in ism-i âlisi Muhammed, peder-i muhtereminin ismi Abdullah, valide-i ismet penahlanın ismi Âmine, refîka-i hür iffetlerinin ismi ise Hatice’dir. Ayrıca veladet-i mübarekeleri(mübarek doğumlan) 12 Rebîu’l-evvel isneyn gecesidir(pazartesi). Hâtemü’l-müctehidîn olan bu zât-ı âlinin de ismi Muhammed, babasının adı Abdullah, valide-i muhteremelerinin adı Emine, zevce-i muhteremelerinin adı Hatice’dir ve acayip ki veladetleri (doğumları) 12 Rebîu’l-evvel İsneyn(Pazartesi) gecesidir.

Efendimiz hâtemü’l-nebiyyîn’dir. Nebilerin sonuncusudur. Hazret-i Pîr, Hâtemü’l-mûctehidîn’dir. Yani tarîkatta ictihad edenlerin sonun­cusudur. Bu sebebden dolayı kendisine pîrlerden mânevî emanetler verilmiştir. Hazret-i Abdulkâdir Geylânî saç tekbirlenmesini, Pîr Ahmed er-Rıfaî salât-ı kemâliyesini, Pîr Ahmed el-Bedevî, Bedevî güllesini, Pîr İbrahim-i Dussûkî mânevî terbiyesini,Pîr Bahâüddîn-i Nakşibendî aşr-ı şerifi, Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî sikke-yi şerîfelerini, Pîr Sümbül Sinan dalga tevhîdini, Pîr Azîz Mahmud Hüdayî kendisinden sonra gelen altıncı postnişînine emr-i mânevî ile bu hazrete mavi postunu ve daha birçok pîr mânevî emanetle­rinden bir veya birkaçını bu mübarek zâta tevdi’ eylemiştir.

Güzel evlâdım, bu kubbe altında nice ehl-i hal ve velâyet sahibi zâtlar mevcuttur. Hak Teâlâ cümlesinin feyzinden hissedâr eylesin. Zât-ı âlinize ilk mektubumda evliyânın tarîkleri bir su kaynağının muslukları gibi yani şadırvanın çeşmeleri gibi demiş idim. Kişi meşrebi ve mizacına göre bu kaynaklardan feyz almalı. Bu büyük zâtlann bulunması ümmet-i Muhammed için rahmettir ve çok büyük zenginliktir. Yoksa falanca pîr büyük filanca pîr ondan küçük, benim şeyhim keramet sahibi, seninkinden daha âli gibi sözleri ancak câhil cühela söyler. Azîzler bu sözlerden ve bu sözleri sarfeden kişilerden beridirler. Hangi Hak kapısı olursa olsun, ihlâs ile diz çöküp o kapıdan ilâhî rahmeti kana kana almak lâzımdır. Derviş başkasıyla uğraşmaz, samimiyetle bir kapıya bende olur. Böylece cümle pîranın feyzinden azamî müstefîd olur. Allah için birbirini seven iki kişiye bile Cenâb-ı Hakk rahmetini yağdırıyorsa hiç samimi dervişler mahrum kalırlar mı? Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri’nin buyurduğu gibi: “Allah bilir dervişlerin halini, vesselam”

İlâhî Yâ Rabbî, ismini andığımız anamadığımız, cümle ehl-i îmânın ruhlanm bizlerden hoşnud u razı eyle. Allah ve Resûl muhabbetini kalbden kalbe, akıtan her kim varsa Efendimiz’in Livâü’l-hamd’ı altında hepsini cem eyle. Allah için hizmet eden, Resûlullah’a âşık kulla­rınla kalblerimizi birleştirip Allah için birbiriyle sevişenlerden eyle. İlâhî yâ Rabbî, hakkı hak görüp tâbi olmakla bizi nzıklandır. Bâtılı bâtıl olarak görebilmek ve ondan kaçınabilmekle, rızkımıza mâni olacak ahvâlden bizi uzaklaştır. Bizleri hakka ve hakîkate muttali eyle. Gafletten halâs eyle. Hakk’a karşı agâh ve uyanık eyle. Cümle ihvan-ı yârânımızı gafletten îkaz eyle. Kabahatlerimizi afv ü setreyle. İçimizde ahlâk-ı rezile sahipleri var ise lütfen ve keremen hidayet eyle. Cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammedi ıslah eyle. Âhır ve akıbetlerimizi hayreyle. Sübhâne rabbike rabbil izzeti amma yasifun vesselâmun ale’l mürselîn velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

29. mektupta görüşmek üzere…

Read Full Post »

Turuk-u aliyye’den Halvetiyye Şemsiyye kolu Piri
Hazret-i Ahmed Şemseddin Ebû’s-Senâ bin Muhammed es-Sivâsî

Hamdun lillahi vasıl-ı didâra hak olduk bu gün. Küllü müşkül hallolup esrar-ı hakkı bildik bu gün. Bade-i aşk-ı ilahiyi şükr ü nûş ettik bu gün. Masivadan el çeküb mest-i ebed olduk bu gün… 

Bu dem geldim bilip suçum Şefâat yâ Resûlallâh
Garîk-i bahr-i isyânem harîk-i nâr-ı hicrânım
Fakîrim zâr u giryânım Şefâat yâ Resûlallâh
Yolum seddeyledi ağyâr kılıp gurbette işim zâr
Elim tut lutf ile kurtar Şefâat yâ Resûlallâh
Ne itdim ise ben itdim ya geldim nefse zulm itdim
Henüz cürmüm bilip geldim Şefâat yâ Resûlallâh
Ne ilmim var ne a’mâlim perîşân cümle ahvâlim
Dolu vesvâs ile bâlim Şefâat yâ Resûlallâh
Bu Şemsî abd-i âbıkdur ne itsen ana lâyıkdur
Velî yolunda sâdıkdır Şefâat yâ Resûlallâh


Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz şol gönülden tâ ki pürnûr olmadan
Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak
Pâdişah konmaz seraya hâne ma’mur olmadan
“Mûtu kable en temûtu” sırrına mazhar olan
Bunda gördü haşr ü neşri nefha-i sûr olmadan
Mest olan mestâne geldi tâ ezelden tâ ebed
İçtiler aşkın şarabın âb-ı engûr olmadan
Sen müyesser eyle Yârab bizlere beytin tavaf
İlmin ile âmil eyle vâde tekmil olmadan
Hak cemâlin Kâbesini kıldı âşıklar tavaf
Yerde kâbe gökyüzünde Beyt-i Ma’mur olmadan
Mest olanların kelâmı kendinden gelmez velî
Pes “ene’l Hakk” nice söyler kişi Mansûr olmadan
Bir acep sevdaya düşmüş tutuşur Şemsî müdâm
Hakk’a makbul olmak ister halka menfur olmadan
[1520-Tokat 1597-Sivas]
Fatihayla rûhumu şâd ideler
Kabrimün viranın âbâd ideler

Hazret-i Pir Efendimiz dest-giri münirimiz ola. Sadat-ı kiram Efendilerimizin safa-nazarları ferahyab ve feyz-yab eyleye. Hazretimin himmet-i âlilerinin üzerlerimize sâyeban olmaklığı için, ruhu Tayyibelerinin bu niyazdan haberdâr olmaklığı için, bilhassa Allah rızası için El-Fatiha


Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: