Mahşernâme

Mâlum-u ihsânınız cânım erenlerim, Nuh’un gemisinde her hayvandan bir çift varmış. Her insanda da bütün hayvanların ahlâkı mevcuttur. İnsanlar vücut gemilerinde o bed ahlâkları taşıyıp duruyorlar; temizlenmeyince nefis firavunlaşıyor işte!

bahce_umutrehberi

Her insan, kendi nefsine kendi Mûsâ’sıyla kendi firavununa şu teklifi yapmalıdır:
Git Firavun’a! Muhakkak ki o azgınlaştı! De ki: Arınıp saflaşmaya ne dersin?
[Nâzi’ât:18-19 Meâli]

Görenler saymışlar erenlerim; insan bu dünyaya yetmiş iki ahlâk-ı rezîle-i hayvâniye yâni kötü ahlakla geliyor, kandan-nutfeden taşıdığımız bir malzeme de bu!

Hiç öyle şey olur mu demeyin! Hayvan huyundan iz yoksa insanda, neden kendi cinsini köpek gibi ısırmaktadır. Sûrette insandır, sîrette maymun değilse neden bu kadar şehvete tâbi olmaktadır söyler misiniz?

Anlayalım artık; bütün bu hayvanlarla, tabîat hapishânesinde mahbûs ve esir kalmışız işte!

Gerçekten nefsi arındıran kurtulmuştur. Onu gömüp gizleyerek (bilinçsizce – dürtüleriyle tabiatına uyarak) yaşayan kaybetmiştir.
[Şems:9-10 Meâli]

Beşer kabuğundaki her can, huyu kendisine benzer bir hayvanın ifadesidir ve insan olan âhiri görür, hayvan kalan ahırı…

Mâdem söz bu noktaya geldi Halvetî Şeyhi Akkirmanlı Nakşî Hazretleri’nin (v. 1655) dîvanında kasîde şeklinde yazdığı MAHŞER-NÂME’sinde anlattığı sûreti insan, sîreti hayvan olan ve sırf kendi nefsini gören kişilerin hallerinden de bahsetmekte yarar vardır.

Akkirmânî Hazretleri insan bu hayatta kin, şehvet, buğz, cimrilik, kıskançlık ve kibir gibi sıfatlardan hangisiyle bilinir olursa mahşerde içi dışuna çıktığında o sıfatın sûretine bürüneceğini şöyle anlatır:

Açılcak kabr-i ten, kaldıra dil baş ü cân
Göre ki mahşer olmuş hayret içinde insân

Her ne sıfatla bunda mevsûf olursun âhir
Ol şekli cân bürünür eyle sözüm gel iz´ân

Nakş-ı hicâbı dilden pâk eyledinse ger sen
Dîdâr-ı Hazret-i Hak, çeşminde ola seyrân

Fi’lin eyâ Hazretin uydu ise kavline
Ola enîsin dilâ anda Habîbü’r-Rahmân

Nefsin ile geceler eyle cihâd-ı ekber
Ola o gün destgîr lütf u keremle Sübhân

Nûş eyle her ne gelse zehr ise de bal bil Hudâ’dan
Vire şerâb-ı kevser mahşerde Şâh-ı Merdân

Zikr-i Hudâ’yı dilden koma ölünce sen kim
Ola sana hem-nişîn anda o gün ‘âşıkan

Sakın harâma el sunma hınzır olur derûnun
Hased iyi değildir şeklin olur soğulcan
HARAMA EL UZATMAK:DOMUZ HASED: SOLUCAN

İki yüzlü olanlar maymun olur yüzleri
Bulunmaz rahmet anlar oda yanar o her an
İKİ YÜZLÜLÜK: MAYMUN

Dünyâyı terk etmeyen kelbe döner ey dedem
Halkı eden rencîde ola peleng ü arslan
DÜNYA SEVGİSİ: KÖPEK
MAHLUKATA ZARAR: ARSLAN KAPLAN

Yiyüp yedirmeyenler eylediği cem’-i mâl
Onlar olur karınca yâhud olur tonuzlan
MAL TOPLAYAN: B*K BÖCEĞİ KARINCA: CİMRİ

Halkı sokan diliylen yılan çıyan olur bil
Ayı olur kend’özün büyük gören müselmân
KİBİR: AYI LAF SOKMA: YILAN

Yiyüp içüp yatanlar tonbay olur şöyle bil
Katır olur ki sakın kizbi iden ferâvân
TEMBEL: MANDA YALANCI: KATIR

Zînet içün câmeler giyse eğer bir kişi
Tavûs olur şekli kim ide tamuda cevlân
TAVÛS: SÜS DÜŞKÜNÜ

Kaplumbağa olurmuş baksa bir er gayriye
Filler olup lûtîler ola cehennem vatan
HOVARDALIK: KAPLUMBAĞA LÛTİLİK: FİL

Mü’min isen mü’mine tutma sakın girü kin
Deve olup yürürsün mahşer içinde sekrân
KİN: DEVE

Ol sorudup gezenler zenbûr olur ekseri
Hırsı olan kişiler kurda döner ya sırtlan
KURUNTU: EŞEK ARISI HIRS: KURT SIRTLAN

Hakk’ı ferâmûş idüp oynayuban gülenler
Şekli döner hırreye dâim ider ol efgân
GERÇEĞİ UNUTUP OYUNA DALANLAR: KEDİ

Ol kim ider zagallık keçi olur bilmiş ol
İşin olursa hîle tilki olur bî-gümân
HUYSUZLUK: KEÇİ HÎLE: TİLKİ

Gâlib olan şehveti bir hâr olur yularsız
Ol kim ider bahîllik zinhâr olur o şeytân
ŞEHVET: EŞEK CİMRİ: ŞEYTÂN

Eyleyüben mesâvî âdem etin yiyenler
Kartal  hem mâr olur o günden ‘ıyân
KÖTÜLÜK: KARTAL GIYBET: YILAN

‘İlm okıyup ‘amelsiz gitsen eğer şöyle kim
Meyvesiz ağaç gibi durma cehennemde yan

Halka nasîhat verüp kendi sözün tutmayan
Üstü kalıplı çörek koz gibi için yalan

Hırsız olup geceler evler açıp dâm delen
Sansar olur sûreti ölse eğer ol hemân
HIRSIZLIK: SANSAR

Olsa münâfık kişi keklik olur kıl hazer
Kim tarîki inkâr iden olur gürûh-ı küfrân
MÜNÂFIK: KEKLİK

Tevbe vü telkîn alıp sonra ferâgat iden
Yüzü dönüp ardına ola bir ulu nişân

Hâli dahi olmadan ma’nâ uğurlayanlar
Gelincik ola geze eyleme gergîz gümân
HALSİZ KÂL İDEN: GELİNCİK

Ma’rifetim var deyu kuru lakırdı çalan
Alaca karga olur yâhud öter saksağân
UCÛB: KARGA UKELA:SAKSAĞAN

Sâzını sâzendeler ırlasalar çalsalar
Kanadın urur öter horûs olur ey civân
İŞRET DÜŞKÜNÜ: HOROZ

Fâidesiz endîşeden pire olur bit olur
Çakal olurmuş sakın evveli için uluyan
ENDİŞELİ: PİRE DÜNE AĞLAYAN: ÇAKAL

İki cihân fahrinin nesline kim buğz ider
Anun ile haşrolur kim almaya mahal divan

Yerin göğün ilmini dünyâ içün okursan
Bir elif öğrenmedin maksadın otluk saman

Böyle giyinip kuşanma aldar seni inanma
Beg paşa dedikleri bir kuruca ad u sân

Mağrûr olup mâlına mansıb alanlar bu gün
Devlete batdım sanır bir kuruca âd u sân

Menzil uzak sen yayan zâd u zahîren de yok
Kaddini lâm eylemiş hırs ile bâr-ı girân

Bu sözlerim derd-mend sanma sakın söz değil
Mevt irişüp göresin her ne kim itdim beyân

Çün kim irer mahşere her ne ki vâr râfizî
Har oluben bilineler Kavm-i Yehûd bî-lisân

Ger olursa şeyh mürâî baykuş olur şöyle bil
Ana uyan sôfîler kuzgun olur ol hemân
RİYÂKÂR ŞEYH: BAYKUŞ DERVİŞLERİ: KUZGUN

Ger sana bu sözler kâr itmediyse kardaş
Taş u demirden özün, durman hemân oda yan

Ger bu sıfatlar dilâ ister isen gitmesin
Tevhîd ile rûz u şeb göz yaşını et revân

Fehm idegör sözlerim mahşer içredir bular
Sanma sakın zâhirî dînini itme vîrân

Gerçi demiş niceler iş bu cihân içredir
Çek elini oradan itme anı sen îmân

Bir mürşîd-i kâmile teslîm-i cân u dil kıl
Seyyîd Nizâmoğlu olmak dilersen insân

Nakşî Nizâmoğlu’nun ta’bîrini tayy idüp
Âb-ı hayât eyledi tertîb idüp kâmurân

Âh efendim, can bu ilden göçmeden cânânı bulmazsa ne güç, sûreti insan içi hayvan olursa kişinin, taşlar ile döğünüp insanı bulmazsa ne güç…

Sûreti insan, yürüyen hayvan derekesinden azâd olarak, gemiden sağ sâlim kurtulana, halkını firavundan selâmete çıkarana selâm olsun

Tam olarak sendeyim

Benim bunda kararım yok, ben yine gitmeye geldim…

Varlığın sevinci, İnsanlığın Târifi’nden bir nefes verecek kadar misafirim gönül hânelerinize yüksek müsâadelerinizle…
clone tag: 7482350606370539505
O, biriyle konuştuğu zaman muhâtabının yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karşısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi. Hatta bir adam bir şey söylemek gâyesiyle Habîbullâh’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan o da başını uzaklaştırmazdı.

Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyâm.etti torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi nedir veche?

“Ey insan, sana dönüyorum, senin varlığını tam olarak muhatap alıyorum, benim için pek değerlisin, seni dinliyorum, bana herşeyi rahatlıkla anlatabilirsin” demek olsa gerek bu yöneliş, varlığın sevincinin bu doğal akışı…

Âdetin baktığın tarafa dönüş
Bize nasîb olsun hayırlı bir düş
Kerem et ne olur yüzünü göster
Kim böyle bir düşten uyanmak ister

Belki yeni gelişmeler aradaki mesâfeyi kısalttı insanlar için ama insanların birbiriyle, insanların kendi en saf hâliyle mesâfesi giderek açılıyor… Telefon ekranına bakmadan 5 dakika duramayan, insan ve zamanın kıymetini bilmeyen bir nesil için, asırlar öncesinden dipdiri insanlık târifi…

Âşıkım cemâline Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ
Tâlibim kemâline Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ
Aşkî kemter ümmetin beklemekte himmetin
Görmektedir devletin Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ


Siz bırakmadan elinizi bırakmaya niyeti olmayan bir güzelin ha(ya)liyle aşk olsun yâ hû

Dervîş-nâme

İnsanı, Hakk’ın kudretinin tecellîlerini müşâhededen bir an geri bırakmayan, kâinâttaki umûmî âhengin canları teshîr eden esrârını rûhlara duyuran neş’eden bir neş’e, hakîkatine susamış âşıklara ikrâm oluna…dervis_neyzen
Ferâğ-ı dâğ-ı kesret kıl eger dervîş iseñ dervîş
Yerâğ-ı bâğ-ı vahdet kıl eger dervîş iseñ dervîş

Göñül virme denî dehre tehammül eyle her kahre
Ki vahdetden ire behre eger dervîş iseñ dervîş

Adûv nefsi melâmet kıl derûnuñ sen selâmet kıl
Muhabbetden ‘alâmet kıl eger dervîş iseñ dervîş

Libâs-ı ‘ırzuñı çâk it tenezzülde özüñ hâk it
Yirüñ ‘Îsî-veş eflâk it eger dervîş iseñ dervîş

Olub şehbâz-ı lâhûtî şikâr it mürğ-i nâsûtı
Unutma teng-i tâbûtı eger dervîş iseñ dervîş

Erenler pâyine sür yüz nazar kıl anlara düpdüz
Mücâhid ol gice gündüz eger dervîş iseñ dervîş

Rızâ-yı pîrüñi her dem gözet tâ görmeyesin gam
Şeker ‘add it sunarsa sem eger dervîş iseñ dervîş

Özüñ yôğ eyle var itme göñüllerde ğubâr itme
Ne hizmet olsa ‘âr itme eger dervîş iseñ dervîş

Dilerse cânı cânânuñ belâdan dönme vir cânuñ
Unutma ‘ahd ü peymânuñ eger dervîş iseñ dervîş

Göñülden yu sivâ fikrin unutma hiç Hüdâ zikrin
Şikâr it sırlaruñ bikrin eger dervîş iseñ dervîş

Hüdâ her yirde hâzır bil kulûba cümle nâzır bil
Sınık dillerde nâsır bil eger dervîş iseñ dervîş

Senüñdür ma‘nevî her dil Sikender gözgüsi-veş sil
Tefekkür it bu remzi bil eger dervîş iseñ dervîş

Göñül yıkmağa kasd itme yola a‘mâ gibi gitme
Mekesle mûrı incitme eger dervîş iseñ dervîş

Harabâtîye hor bakma özüñi odlara yakma
Sakın hiçbir göñül yıkma eger dervîş iseñ dervîş

Sözüñi lûtf-ile söyle yüzüñi hâk-i râh eyle
Dime şu şöyle bu böyle eger dervîş iseñ dervîş

Cefâ vü cevri terk eyle vefâ vü ‘ahdi berk eyle
Çalış maksûdı derk eyle eger dervîş iseñ dervîş

Sözüñ benlikle feth itme özüñ yirmekle medh itme
Adûñı dahî kadh itme eger dervîş iseñ dervîş

Yıkub bu varlığuñ şehrin sıyırdub git safâ nehrin
Bulı gör vahdetüñ bahrin eger dervîş iseñ dervîş

Elin öp kim seni dögse du‘â eyle saña sögse
Gurûr itme seni ögse eger dervîş iseñ dervîş

Menâlüñ târ u mâr eyle mezellet ihtiyâr eyle
Seni sen saña yâr eyle eger dervîş iseñ dervîş

Sehâvet eyle kılletde şecâ‘at eyle fursatda
Kanâ‘at eyle zilletde eger dervîş iseñ dervîş

Özüñ ‘ilme’l-yakîn sevk it görüb ‘ayne’l-yakîn şevk it
Bulub Hakka’l-yakîn zevk it eger dervîş iseñ dervîş

Gider benligi sen senden tılâ lâ eyleyüb tenden
İşâret bes saña benden eger dervîş iseñ dervîş

Şerî‘at birle ol hem-dem tarîkatle yüri her-dem
Hakîkat birle ol mahrem eger dervîş iseñ dervîş

Tecellâ bul huzûr eyle tesellâ bul sürûr eyle
Vücûduñ cümle nûr eyle eger dervîş iseñ dervîş

Halîli kavlüñi tut var saña nâr ola tâ gülzâr
Ecel irişmedin zinhâr eger dervîş iseñ dervîş

AYVANSARAY TEKKESİ MEŞÂYÎHİNDEN
KONYALI ŞEYH YÛSUF EFENDİ EL-HALVETÎ (v. 1587)

Mirâcı b.aşka okumak

Bu âlem mebde’i sensin, evvelsin yâ Resûlallâh
Nübüvvet hâtemi sensin âhirsin yâ Resûlallâh
mirac2019

Buyruldu ki: “Resûlullah (sav) Efendimiz’in vücûd-u şerîfleri üçtür: Birincisi unsûr vücûdu yâni beden terkîbindeki beşer vücûdudur ki 571-632 yılları arasında bu fâni dünyâda görünmüştür. İkincisi, misâl vücûdudur ki rüyâda, melekût âleminden manâ olarak görülendir. Üçüncüsü ise nur vücûdudur.”

Fem-i saâdetlerinden şeref-sudûr buyrulan hadis-i şeriften doğan manâ: “Allah evvela bir cevher yarattı, o cevherden de cümle âlemleri yarattı.” şeklindedir. Ehl-i kemâl, bu yaratılan ilk cevherin Nur-u Muhammedî olduğunu beyan etmişlerdir. Yine Hz. Resulullah Efendimiz “Allah evvela benim nurumu yarattı.” buyurmuştur.

İşte bu beyanlardan da anlaşıldığı gibi Cenab-ı Hakk’ın kendi varlığından ilk zuhur-u halkiyeti, Nur-u Muhammedî’dir. Allah, cümle alemleri Nur-u Muhammed’in tafsili, açılımı olarak yaratmıştır.

Allah’ın varlığı yani uluhiyet, beş varlıkla zâhirdir: Bunlar; zat, sıfat, esmâ, ef’al ve ahkâm varlığıdır. Bu varlıkların kemâli, vücud-u Nur-u Muhammed’le zahir olmuştur. Alemler dediğimiz cümle varlıklar, Nur-u Muhammed’den yaratılması itibariyle tafsilat-ı Muhammed’tir.

İşte cümle alemlerin evveli, Nur-u Muhammed (sav) olması itibariyle “Bu alemin mebdei, başlangıcı sensin yâ Resulallâh.” buyruluyor. Aynı kaynaktan geldiğimiz kitâb-ı kadîmde yer alan: “O, Allah’ın resulü ve nebîlerin sonuncusudur” [Ahzâb:40] beyânına göre ise, Hz.Peygamber Efendimiz, unsur beden vücudu itibariyle, nebilerin yani peygamberlerin sonuncusu, âhiridir.

Senin esrâr-ı mi’râcın fenâfillâh olan bildi
Bekâbillâh bulan erdi o zevke yâ Resûlallah
Peygamber Efendimizin miracı ikidir: Biri cismanîdir ki bu cismani olan miraç Kur’an’da “Bütün varlıkların tesbihi o kudretedir ki kulunu gecenin birinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Bu, ayetlerimizden bir kısmını o kulumuza göstermek, onu ayetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir” [İsrâ:1] ayetiyle beyan edilir. Bu, mucize olarak gerçekleşen ve Hz. Peygamber’in (unsuru olan) alemleri şereflendirmek için yaptığı miraçtır. Bu miraç yalnızca Hz. Resulullah Efendimize mahsustur. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz alemlerin aslı, özü olduğu için, alemler varlıklarını muhtaç olduğu o yüce şahsiyeti görüp, onunla yani Hz. Muhammed (sav)’le şeref bulmak istedikleri için, bu cismani miraç mucize olarak vukua gelmiştir.

Diğer miraç ise, Hz. Resulullah Efendimizin ruhânî miracıdır. Necm suresindeki “Sonra iyice yaklaştı ve sarktı. İki yayın birlikteliği gibi belki ondan da yakın. Böylece vahyetti kuluna vahyettiğini, kalb yalanlamadı gördüğünü.” [Necm:8-11] “And olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” [Necm, 18] ayetleriyle beyan olunan miraçtır.

İşte Hz. Resulullah’ın bu ruhani miracını, cümle peygamberler yaptığı gibi, cümle insan-ı kamil olan veliler de yaparlar. Çünkü bu ruhani miraç, kulun kendi hakikatine yönelip Rabbine vasıl olması, Hakkı kendinde bulmasıdır. Her kim ki, kendinin ve cümle alemin nispet varlığının yokluğunu, makamat-ı tevhidin fenafillah keşf-i irfaniyetiyle bilip arif
olursa, o kul yine makamat-ı ittihadın müşahedesiyle bekabillaha yani Hakk’ın ebedi, bâki olan varlığına kavuşur ve o zikr-i dâim içinde bir ömür Hak’la yaşar, hep Hakk’ı görür ve bekabillah’la zevklenir. İşte bu fenafillah ve bekabillah kemalat ve marifeti, Hz. Peygamberin ruhani miracı olan mazhariyetinden ibârettir.

İmdi aşk ile bir dahi okuyalım, okudukça aslına yanalım

Sallû Alâ Sâhibu’l Mi’râc
Sallallahu aleyhi ve sellem
Vahdetin müşâhidi
Müşâhedenin mütelezzîzi

Tenzîh o Sübhan’a ki kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan o havâlisini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya isrâ buyurdu O’na âyetlerimizden gösterelim diye, hakîkat bu: O’dur O, aslını işiden gören [İsrâ:1]

Muhakkak ki Allah, Musâ’ya kelâmı, bana rü’yeti verdi. [Hadîs-i Şerîf]

Allâh’ın hangi esmâsına baktımsa gölgesinde Hazret-i Peygamber’i gördüm. O ilâhi isimleriin en mükemmel aynasıdır, bütün isimlerinin tecellîgâhıdır. [İbn-i Arabi Sultânımız]

EL-mu’minu mir’âtul mu’min: EL-mu’min, mu’minin aynasıdır. [Hadîs-i Şerîf]

Es-Suâl: Cisim ve ruh ile semâya doğru olan Mi’râçta bir takım âyetlerin, harikulade hallerin kendisine gösterilmesinin dışında bu seyrin başka faydaları da var mıdır?

El-Cevâb: Evet, başka nîce faydaları vardır. Onlardan biri de şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, ilâhi isimlerin huzurlarına çıktıkça her bir ismin ahlakı ile ahlaklanmıştır. Rahîm ismine uğrayınca ziyâdesiyle merhâmet eden Rahîm oldu. Gafûr ismine uğrayınca ziyâdesiyle bağışlayan Gafûr, Kerîm ismine ayna tutunca ziyâdesiyle ikrâm ve ihsân sâhibi Kerîm, Halîm ismine uğrayınca ziyâdesiyle hilm sâhibi Hâlim, Şekûr ismine uğrayınca ziyâdesiyle şükreden Şekûr, Cevâd ismine uğrayınca ziyâdesiyle cömert Cevâd oldu. İşte bu şekilde Mi’rac’tan, kulluğa avdet buyurduklarında kemâlâtın zirvesindeydi. [Ebü’l-Mevâhib İmam Şa’rânî Sultânımız]

Sâhibu’l Mi’râc, Mir’âtu’l Hak Sultânımızın: “Men reâni fekâd reel Hak: “Beni gören şüphesiz Hakk’ı görmüştür” buyruğu da O’nu hakkıyla görenlerden, gerçeğe ayna tutanların şâhı olan kerremallahu vechehû Sultânımızın “Ben görmediğim rabbe kulluk etmem” itirâfı da hep bu nev’î ikrâmlar cümlesindendir.

Her hüsn bir delîl-i kudrettir
O’nun temâşâsı aynen ibâdettir
[Ken’an-ı Rıfâî Sultânımız]

İzinden gerçeği izlediğimiz varlığın gâyesinin, en büyük sünneti olan mi’râcın, gerçeğine susamış aşk tâliplerine de ikrâm olunmaklığı niyâzıyla

Ey gözüm nûru ne bilsin gizlidir esrârımız
Câhil ü nâdân ne bilsin anlamaz ahvâlimiz

Kuş dilidir dilimiz hem her Süleymân anlamaz
Rumûzât u işâretle söyleriz akvâlimiz

Halvetîyiz durmayız biz süreriz erkânımız
Hak yoludur yolumuz Şa’bân Velî Sultânımız

Kimse görmez döneriz biz devreder devrânımız
Kimse duymaz aşk ile arşa çıkar efgânımız

Kördür ol münkir olanın kalb gözü görmez bizi
Cân kulağı sağır olan duymadı feryâdımız

On sekiz bin âlemi gezdik dolaşdık aşk ile
Göremez amâ olanlar bu bizim seyrânımız

Görmeyiz biz mâsivâyı pek severiz vechullahı
Her zerreden görmek oldu hâlis muhlis efkârımız

İşitmeyiz efsâneyi istemeyiz kâşâneyi
Ayrılmayız yolumuzdan sağlamdır imânımız

Ayrılmayız şeriatden Hakk’a giden tarikatden
Haberdârız hakîkatden nâdân bilmez ahvâlimiz

Mâsivâya tapmayız biz yolumuzdan sapmayız biz
Münkirlerden korkmayız biz İmâm Ali öz babamız

Hakka doğrudur özümüz secdede dâim yüzümüz
Yalan değildir sözümüz saklıdır ol namâzımız

Her nefesde ezkârımız Cemâl-i Hak didârımız
Münkir bilmez esrârımız acâibdir seyrânımız

Yetmiş bin hicâb geçeriz Hakk’ı her şeyden sezeriz
Her dem Mirâc biz ederiz kimse görmez Mirâcımız

Dervîş Mustafâ’dır adım Hakk’a vardım adım adım
Dersimi Ali’den aldım Muhammed’dir serdârımız

Cenābü`l-Mennān hidayet-i Rabbāniyye ve tevfįķ-i śamedāniyyesine ve tecelliyāt-ı sübhāniyyesine mažhar ķılıp āyįne-i dilde tecellį-yi şevķ-i dil-dār ile zevķ-i vicdānįler müberrā eyleye.

aksa2019

Bu sırr-ı vaĥdeti fikr-i ħayāl edem dedim yā Rab
Rumūz-ı men ‘arefden ĥasbiĥāl edem dedim yā Rab
Vücūdum ķatresin deryā miŝāl edem dedim yā Rab
Ĥaķāyıķdan biraz basŧ-ı maķāl edem dedim yā Rab
Seni sende bulup ‘ıyd-i visāl edem dedim yā Rab
Edip terk benliġim ķālim ĥāl edem dedim yā Rab
Beni koyup seni kendime māl edem dedim yā Rab
Ķapında ķul olup kesb-i kemāl edem dedim yā Rab
Celāliñ muķteżāsınca Cemāl edem dedim yā Rab
Seniñ māhiyetiñ senden su`āl edem dedim yā Rab

Bilen demez diyeñ bilmez ĥaķįķat ya bilen kimdir
Yine sensin seni ancaķ bilen ya Rabbį birsin bir

İşbu benliğin yokluğundan doğan vahdet hürmetine, tenini can, canını cânân edip âyine-i dilden rûy-i dilârâ’yı seyrân, şevk-i dildâr ile mest ü hayrân olasınız; mi’râc-ı ma’rifete ‘urûc ile rûy-i yâri mir’ât-i dilde ‘ayânen göresiniz erenlerim

Hulk-ı ‘azîm

Bismillahirrrahmânirrahîm
Ve inneke le ‘ala hulukin azîm [Kalem:4]
Hiç şüphesiz sen pek yüce, azîm bir ahlâk üzeresin.

mercy

Hulkuna çünkü Hâlik-ı a’zam dedi azîm
Lâyık halâyik eyleye mi hulkuna senâ
[Mevlânâ Sinân Şeyhî el-Bayrâmî v. 1431]
Pek yüce yaratıcı, senin huylarını «pek büyük, azîm bir ahlâk üzerindesin» buyurarak târifini bizzât kendisi yapmışken, yaratılmışların lâyık olduğun şekilde seni medh etmesi ne mümkün…

Hem dahi Kur’an’da öğdü ol Kerîm
Dedi kim sensin “alâ-hulukın ‘azîm”
[Süleyman Çelebî el-Nurbahşî v. 1422]

El-‘AZÎM cellecelâluhû: Kendi esmâ terkibi olarak açığa çıkmış hiçbir mahlûkun, tesîrindeki şiddet sebebiyle azâmetini kavrayamayacağı, aklın ve hayâlin alamayacağı kadar sonsuz, kendisine ziyâde ümitler beslenen, muhteşem büyüklük.

Yâ Rab ne azîmdir bu resîm, hulk-ı azîm hem yâr-ı kerîm…

Meselâ bir fil için “Fil büyüktür” bir dağ için de “bu dağ daha büyüktür” deriz ve göz onun büyüklüğünü çevreleyebilir. Ama yeryüzü, gökyüzü, dünya, güneş, kâinat büyüktür dediğimizde göz onu ihâta edemez. Çünkü bunlar gözlerin göremeyeceği belki aklın künhünü idrak edebileceği kadar büyüklüğe sahiptirler.

İşte akılla bile künhü idrak edilemeyen, bütün büyüklerin ötesinde olan en büyük, her şeyi içten ve dıştan çepeçevre kuşattığından, ihâtası imkansız olan Mutlak Büyük, el-‘azîm olan Allah’tır…

“Hulk-u ‘azîm” sıfatına hâiz olan Yüce Sultân’ın tabiatındaki azamete âgâh olan, hayret makamındaki erlerin manzaranın heybetinden kalbi titremeye başlar, içi içine sığmaz olur, çâresiz dilinden bir salavât dökülür: Gul Allahümme salli yâ ‘azîm ‘ala resûluke’l-‘azîm ve ‘ala alihi’l-‘azîm bi addi azametike yâ ‘azîm

Ey el-‘azîm olan Allâhım, azîm olan resûlüne ve O’nun azîm âilesine azametin mikdârınca salât ve selâm eyle yâ ‘azîm

Ey Habîb-i Hakk kerîm’üş-şân Muhammed Mustafâ
Nâzenîn-i Hazret-i Yezdân Muhammed Mustafâ
Zâtunı meddâh olan ol Hazret-i Hak olıcak
Nîce bilsün kadrüni insân Muhammed Mustafâ
Ümmet üzre ulu minnetdir vucûdun nîmeti
Cümle halka rahmet-i Rahmân Muhammed Mustafâ ﷺ
[Abdulehâd-ı Nûri es-Sivâsî el-Halvetî v. 1651]

RİSÂLE FÎ SALÂTÜ’N-NEBÎ
SALAVÂTULLÂHİ ALEYHİ VE SELLEM

MÜSEDDES KASÎDE
O Hâlik ki yoğ iken vâr eyledi ettik zuhûr
Kendini isbât için cihânı eyledi pür-nûr
Aşk yüz gösterince âlemi bir coşkudur tuttu
Hûb cemâlin şûlesi cihanda karanlığı yuttu
Kim ki O Dost’tan her-dem huzur bulayım der
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Ol Kerîm ki kudretiyle felekleri döndüren
Cümle âfâkı sırlar içinde sarhoşa döndüren
Sırr-ı zâtın kalpte gizledi, aksine kâinat dedi
Huzurunda herkesi çâresiz hem hayrân eyledi
Ey âciz bin cân ile bende ol Muhammed’e el ver
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Acâyib bir arza yaydı manâyı pek derindir
Hazîneyi iste bu hânede ki talep yeridir
Bu dâr-ı mihnet içre rahat mı bulunur
Yârın Hak divânında adın sanın unutulur
Durma oynat dudağını burası sevinçli yer
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Kendi kereminden Hüdâ nice nimet dolu sofralar verdi
Rehnümâ-yı râh-ı Hak olsun için Muhammed’i verdi
Kim O’ndan uzak durursa Allah’a yol bulamaz
Kimin bunda şüphesi varsa onda akıl bulunmaz
Kim ki rûz-i cezâ’da O’ndan şefâat bekler
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Cümle yârân-ı Muhammed, âgâh kimselerdir
Her biri Hak yolunda kılavuz hem yol bilendir
Körü körüne inâd edenlerse gâfildir ya câhildir
Ömrünü hevâya veren sarhoşlar bunu ne bilir
Ne mutlu ferâh gönüllere ki îman içindedir
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât vir

Sıddîk gibi sağlam takvâlı kimse yoktur
Hem Farûk gibi temiz tâkî kimse yoktur
Mîr Osman ki O’dur nâşir-i câmi’-i Kuran
İhsânda Haydar gibi bir er bulamaz arayan
İki cihanda başın yüce olsun istersen eğer
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

O iki şehzâde, iki şehîd hem merhûm
Şefâatleri makbul, iki maktûl, masûm
O iki kâmil, iki mükemmili bilmemek olmaz
Zîrâ onlarda zerre miktarı hata bulunmaz
O yüce Resul’ü aşk ile sevenlerdensen eğer
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Yahyâ-yı Hâşîmî müflîsdir, öyle bir ameli yoktur
Gece gündüz gam ve keder elinden esâreti çoktur
Dost’un merhametinden başka ümmîdi yoktur
Yâ ilâhî! Kerem eyle taksîrâtı pek çoktur
Az çok demeden cümle muvahhîdi mesrûr eder
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Esrâr-ı hakîkat ma’deni
Gönüller sultânı, bir aşk rehberi
PÎR-İ SÂNİ-İ HALVETÎ
HAZRET-İ SEYYÎD YAHYÂ-YI ŞİRVÂNÎ
Kaddesallahu Sırrahu’l Fettâhî

Ve’s-salavât-ı safîyât ve teslîmât-ı vâfiyât ol hulâsâ-i mahlûkât ve zübde-i mevcûdat hazretine olsun ki tevhîdin yegâne mütelezzîzi O’dur;

O’na yakın olmak lezzet
O’ndan uzak olmak hasrettir
O’nunla yoldaş olmak hayat
O’ndan ayrı düşmek,
Hayat rüyâsında nefisle bir başına kalmak
Ölümün ta kendisidir.

İki cihânın her neresinde bir teşevvüş, karışıklık, bulanıklık varsa
Orada mutlaka Sevgili’nin terkinden bir iz vardır

Ve yine iki cihânın her neresinde güzel bir iş varsa
Orada mutlaka ay yüzlü Sevgili’den bir koku vardır.

O’nu sevenlerin ismini anıp anıp yanışları derecesinde, henüz O’nu tanımayanların gafletleri derekesinde, bekâsı ile kâim, aşkı ile dâim, eksilmeyen bir salât ve selâm olsun
kendinden kendine…

 

Mâşuka karşı yâneler

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım çarpmıştı sizi, bakıp dururken! Sonra, şükredesiniz diye, ölüm halinizin ardından sizi yine diriltmiştik. [Bakara:55-56]

saika_umutrehberiÂrifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nûş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar ona ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Bir “anahtar kelimenin – keyword” ipine tutunarak çekildiğimiz hakikat yolculuğunda vakti geldi diye yol gösteren güzelimiz: “sâika” ama bu da bahâne elbette, nihâyetinde O’nu görmek istediler diye başladı bütün hikaye, tıpkı O’nun da görülmek, bilinmek, sevilmek isteyişi gibi…

Arapça bir isim olan ṣā‘iḳa (ﺻﺎﻋﻘﻪ) evvelen yıldırım demek iken, ölüm, mevt, nüzûl ateşi, semadan gelen şiddetli ses,  mühlik ve azap, bulutları sevkle vazîfeli melek mânâsında da kullanıldığı vâki.

Ser-levhâmıza nakşedilen ayeti kerimemizde, Allah kelâmında geçen “Sâika” ismine tefsirlerde umumiyetle “yıldırım” manası verilmiştir. Sâika, Hakk kudretinin tecellîsi anında neye isabet ederse, onun tahammül hududunu geçtiğinde, o nesne kendini kaybeder. Biz de, beşer diliyle bu durumu tarif için “öldü” deriz. Sâika öyle bir maddedir ki  zâhiren elektrik akımı suretiyle temas ettiği maddeyi bozar, yok eder.

Haziran 1980’de Massachusettes şehrinde ABD’de vukû bulan bir hadîseyi paylaşalım zahirden bâtına yol bulma niyyetiyle: Edvin Robinson geçirdiği bir trafik kazasında işitme ve görme kabiliyetlerini kaybetmiştir. Kör ve sağır olarak yaşayan Edvin 4 Haziran 1980`de kendisine çarpan yıldırımdan sonra 20 dakika şuursuzca yerde yatmış ve kendine geldiğinde ise işitme ve görme yetilerini tekrar kazanmıştır.

Gönül Tur-i Sîna’sından tecelli etti çün Allah
Erişti sâika, sâlik hemen oldu fenâfillah

Ayete baktığımızda İsrâiloğulları’ndan seçilmiş yetmiş kişinin, Hz. Mûsâ’ya îman etmeleri için Allah’ı açıkça, kendi gözleriyle görmek istediklerini anlıyoruz. Devâmında ise bu isteklerine mukabil olarak bir yıldırımın onları yakaladığı bildirilmektedir. Müfessirlerin ekserisi sâika adı verilen ani gelen, şiddet içeren yıldırımının inanmak için Allah’ı görmek isteyen İsrailoğulları’na bir ceza olarak indiğini söylerler. Aslında bu görüşleri Sure-i Nisâ’nın dünyada Allah’ı görme isteğininin akıbetine dair 153. ayeti de desteklemektedir:

(Resûlüm) ehl-i kitab senden, kendilerine Semâ’dan bir Kitab indirmeni istiyorlar… Gerçekten (onlar) bundan daha büyüğünü Mûsâ’dan istediler… “Allah’ı cehreten = açıkça, bize göster” (erinallâhe cehreten-Bizi Allah ile yüz yüze getir) demişlerdi (ancak ölmeden önce ölmek ile, ruh boyutunda mümkün olan müşahadeyi müstakil nefsleri ile dilediler) de zulümleri yüzünden onları yıldırım yakaladı… [Nisâ:153]

Aynı ayetleri irfânî yönden değerlendirdiğimizde “Allah’ı görmek istemenin” neden cezayı gerektirecek bir istek olduğu suâli, sorgulayan her insanı düşündürmektedir. Çünkü bu vâkıanın hemen öncesinde, İsrâiloğulları’nın peygamberi olan Hz. Mûsâ da Sînâ Dağı’nda Allah ile kelâm ederken aynı şeyi isteyerek nidâ etmişti:

Ey Rabbim! Göster bana (kendini) ki (ne olur) bakayım sana… [A’râf:143]

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti. Ey âşık! Aşk; Tûr’un cânı oldu. Tûr sarhoş, Mûsâ da düşüp bayılmış! [Mesnevi-i Manevi]

Peygamber de ümmeti de bir bakıma aynı şeyi istiyor, gelin görün ki ameller niyetlere göredir ve biri hiç niyetli olmadığı halde inanmak için Allah’ı görmek, diğeri isi zaten inandığı Allah’a yol olan Rabbü’l-hasını  (a’yan-ı sabite) bilmek için görmek istemişti (men arefe rabbehu fekad arefe rabbehu)

Hz. Mûsâ’nın bu isteğine karşın  Allah Tealâ şu cevabı vermiştir:

Beni asla göremezsin. Ama yine de şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa o zaman Beni görebilirsin! Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez (nuru tecelli edince) onu toza toprağa çevirdi ve Mûsâ da bayılıp düştü, uyanıp kendine geldiğinde dedi ki: “Ne sınırsız bir yücelik Seninki! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden (ikilik, şirk hali) de münezzehsin. Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!” [A’râf:143]

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni talip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nuruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum,  Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

 Hz. Musa, Yüce Allah’ın dünyada (ikilik halinde, zira görmek fiilinin sonuç vermesi için bir bakan bir de görülen gerekir meğer o gözlerden bakan Hak ola) görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak, ayrılık acısı sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini her cihetten duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, şevk ve neşe içinde ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.

Bu âyette Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesini ifâde eden “sâika” kelimesi ile İsrâiloğulları’na cezâ olarak verilen ve yıldırım olarak tercüme edilen “sâika” kelimesinin aynı oluşu, insanın hayretini artırıyor, satırlardan öte bir mânâ sızdırıyor.

Sure-i Bakara’da bu “Sâika” vakıasından sonra neler olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Sonra sizi şükredesiniz diye ba’s ba’de’l-mevte mazhar ettik [Bakara:56]

Âyete dikkat edilirse bu istekte bulunan seçilmiş yetmiş kişinin, inen “sâika” sonucunda önce öldükleri sonra diriltildikleri buyrulmaktadır. Burada mevt kelimesi üzerinde biraz duralım: Arapça’da (ﻣﻮﺕisminin ilk anlamı ölüm ise de Arap dilbilimci Râğıb’a göre hislerini kaybetme, akıl melekesinden yoksun kalma, aklen ölme, rüzgarın veya sıcaklığın şiddetini yitirmesi, nefsin arzularının körlenmesi, bastırılması hatta bazen uyuma anlamlarına da gelmektedir.

Ayette geçen “mevt” kelimesini biyolojik bir ölüme değil de Allah’ı görme talebinde bulunanların “sâika” sonrasında yaşadığı fenâfillâh haline yani gizli şirke olan kendi varlığının hiçliğini idrak etmeye bir işaret olarak da alabiliriz. O vakit “sâika” varlığı yok eden bir hakikat tecellisidir, zahiren temas ettiği yeri nuru ve narı ile yakarak yok eden yıldırım misali.

Bu kelimeyi lugatteki “nüzûl ateşi” ilahi tecellinin getirdiği yakıcı, kendinden geçirici bir mânevî sekr hali mânâsına alırsak mevt, ölümden sonra gelen diriliş, sahv, uyanıklık ise insanda oluşan bekâbillah idrakidir.

Fenâfillah bulan sâlik olur nefsine hem fâik
Bulur bir sermedî varlık görür hep ‘semme vechullah’

Başka bir ifade ile hakikatte yegâne vâr olanın ” Vâhidü’l-Kahhâr” olduğunun farkına varmaktır. Bu öylesine bir nasiptir ki ayetin sonunda bu nimetin değerlendirilerek, kıymetinin bilinmesi, şükredilmesi gerek bir nâiliyet olduğu zikredilir; toplu halde âyeti aşk ile bir daha okuyalım:

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken! Sonra, ölümü (yokluğunuzu, gerçekte yegâne var olanın Vâhid’ül Kahhâr olduğu gerçeğini, zâtî tecellide yok olmayı, fenâfillâh) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla (bekâbillâh) hayata başlatmıştık (gerçek hayatla dirilttik) sizi, belki bunu değerlendirirsiniz (tevhid nimetine şükredersiniz) diye [Bakara:55-56]

Sure-i Bakara’dan mülhem bir niyaza aminhânız efendim:

Nefs firavununun zulmünden kaçıp vâdedilen topraklara kavuşmak için çöle düşmüşsen ey tâlip! Vaktin asâsını elinde tutan rehberine güven ve O’na teslimiyette kusur etme! Zâhiren yokluğunda Sâmirî’ye aldanıp da arkasından oyalanacak, avunacak “altın buzağılar” teselli oyuncakları arama kendine! Rehberinin seni yarılan denizden nasıl geçirdiğini, susadığında düştüğün kuyudan, taşlaşmış kalbinden nasıl su çıkardığını unutma! O, seni “tevbe”ye çağırmış, hakîkate kılavuzlamış, senden nefsini öldürmeni, arzularından geçmeni istemiş ve bununda O’nun rengine boyanma yolunda en hayırlı bir iş olduğunu sana söylemişti. Ama sen “ölmeden önce ölmek” yerine ancak mânâ âleminde, ruh ülkesinde, cem hâlinde gerçekleşmesi mümkün olan bir tecrübeyi O’ndan istemiş “Allah’ı açıkça, dışarıda, kendi gözünle görme” ısrarını sürdürmüştün. Fakat bilmiyor musun ki “sende senlik” kaldıkça yâni dağ gibi benliğin yerinde durdukça gizli şirk halindeki bu niyâzın abes yere uğraştır. İşte Allah Tealâ, rahmetinin bir tecellisi olarak bunun sana yaşatmak için “sâika” vasıtasıyla sana tecelli etmiş önce fenâ, cem makamını sonra da bekâ, fark makamını sana idrak ettirmiştir. Ey tâlip! bu şükredilmesi gereken en büyük nimettir. Üstelik bununla da kalmamış seni hüviyyetinin ayrılmaz gölgesinde dinlendirmiş, hasret çektiğin nimetleri sana cömertçe sunmuştur.

Göster cemâlin şem’ini yansın oda pervâneler
Devlet değil mi âşıka şem’ine karşı yâneler
Ol hâli çok a’lâ güzel yağmaladı gönlüm evin
Pek bağla aşkın zencîrin boşanmasun dîvâneler

Zikrimiz el fakrü fahri oldu Elhamdulillah,
Haza min fadli rabbi, Allah, Eyvalah

Fakirlik tamam olunca

El-fakru fahrî el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrini zikret fakrini zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

elfakrufahri

El-fakru fahrî ve bihî eftahiru: “Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim” hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhîrin manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kãim (zekat ve hac) Burada fakirlik ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir, işini Allah’a havale etmek ve O’nun yaptığı her şeyi gönül hoşluğu ile karşılamaktır.

Fakirlik, işbu manada makamın asıl sâhibi Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaya derler. Zâten fakîrin, Hak Teâlâ’ya fakrdan başka takdim edeceği bir şeyi yoktur.

Habib-i Kibriya aleyhi ekmelittehaya Sultânımız «Ben fakrimle iftihar ederim» diyerek işaret buyurdukları hakîkatle kastedilen «fakr», mal ve para fakirliği değil gerçekte Allah celle celâluhû’nun olan varlığı, yani efal, sıfat ve vücudu kendine zerre kadar mal ve izafe etmeden, sahibine yâni Hakka isnad etme sonucu doğan gerçek «fakr-i tamm»dır.

İzâ etemme’l-fakru fehüvellah
Fakirlik Allah olayazdı…

Fakr-ı-tamm: Tam fakirlik. Tam bir acziyetle, mevhum varlığından kurtulup Cenâb-ı Hakk’a mutlak muhtaç olduğunun koşulsuz bir teslimiyetle bilinmesi.

Fakr içinde fahra irdük gayrı gitdi aradan
Seyrimiz dîdâr-ı Hakdır vaslımız vicdân-ı Hû

Ey insanlar! Siz Allâh’a (mutlak muhtaç) “yok”sullarsınız (Esmâ’sıyla varsınız)! Allâh ise Ğaniyy’dir, Hamîd’dir. [Fâtır, 15]

İRFAN SOFRALARI’NDAN

Bismillahirrahmânirrahîm.
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden, Kur’ân Sofrasına insanları ve cinleri davet eden Allah’a hamdolsun! Rahmân namına o sofralara çağıranların Efendisi Hz. Muhammed’e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran Âli’ne ve Ashabına salat ve selam olsun!

Bundan sonra: Bu fakir kul Mısrî, her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah’ın şu sözüyle o sofranın inmesini istiyordu: “Allah’ım, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de, bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu’cize olsun. Bizi rızıklandır. Muhakkak sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”

Bin yetmiş altı yılı Şevval’inin ikinci günü (7 Nisan 1666, Çarşamba 49 yaşlarında) akşama doğru kıbleye karşı oturmuş: “Fakirlik tamam olduğu zaman o, Allah’tır.” sözünü düşünüyordum. Allah’ın ilhamıyla sırrıma bunun hakiki bir mânâsı doğdu. O kadar kesin bir mânâ doğdu ki artık bunun ötesinde bir mânâ olmasa gerektir.

Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zâhirde, ne bâtında varlığı yoktur. Yalnız var sanılır. Bana bildirdi ki ârifin sırrında vücûddan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz, doğrudan doğruya Hak’kın yüzüne bakması mümkin olmaz.

Nitekim yüce Allah buyurmuştur: O gün bazı yüzler sevinçli, ışıl ışıl parlar. Rablerine nazırdırlar. [Kıyamet:22-23] O süreçte yüzler Rablerin(in cemalin)e bakıp parlayacak. Rablerine nazar edicidirler! (Allah’ın cemâlini görmeye mazhar olurlar!)

Varlığı atmazsa, Allah’ın göklere ve yere arzettiği, onların kabulden imtina, edip sadece insanın yüklendiği vücûd emanetini ödememiş olur. Ve bu sûretle büsbütün hıyanetten kurtulamaz. Allah’ı da sevmez olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Allah hainleri sevmez” [Enfal: 58] âyetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez. (Hâin diye göstermesi gereken bağlılığı göstermeyip vefâsızlık edene derler)

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah’ı görsün ki o, Hak’ın olan vücûdu kendine mal etmektedir. Çünkü fakrın tamamı, Allah’tan başka her şeyden varlığı almaktır. Vücûd kalkınca Hakk görünür. Ve hiç kaybolmaz.

Dersen ki: “Vücûd görünürde ve gerçekte Allah Teâlâ’nın ise o halde ârif kim, O’na bakan kim, O’nu gören kim?” Derim ki: “Vücûd birdir ama mertebeleri çoktur. Bir mertebede muhiblikle, bir mertebede mahbûbluk ile görünür. Bir mertebede gül olur, diğerinde bülbül.”

Futuhat-i Mekkiyye’nin başında şöyle bir beyit vardır: “Rabb Hak’tır, kul Hak’tır. Ah bilseydim, kimdir mükellef. Kuldur dersen, o ölüdür. Rabb’dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?”

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması (yok olması) dır. Yokluğa da siyah denilir. Yâni dünya ve âhiret âdemdir (yoktur). Bunların varlığı yoktur.
Çünkü varlık gerçekte Allah’ındır. Mahlukata varlık vermek mecazidir.

Peygamber’in: “Nefsini bilen Rabbını bilir.” sözünün mânâsı da budur. Çünkü nefsinin vücûdu olmadığını bilirse, kendisinde olan vücûdun Allah’a ait olduğunu anlar. Yâni kendisinin, mahiyyeti itibariyle Rabb, görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir. Yahut O aynen (zât itibariyle) Rabb, taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir.” diyebilirsin.

“Fakirlik küfür olayazdı. “sözüne gelince bu, nafile ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur. Ama benim söylediklerim, farz ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur.

Allah gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. [Ahzab:4]

Halkın en fakiri, fakrın hâdimi Bursa sâkini Şeyh Muhammed Mısrî (ksa)

varligi_terk_fakr

Kevn ü mekândan geçeniñ
Menzili arşullâh olur
Yokluk meyinden içeniñ
Varlığı kenzullâh olur

Her kim ki ister yârını
Bıraksın elden varını
Gören dostuñ dîdârını
Bugün fenâ-fillâh olur

Eren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâfillâh makâmına
Ulaşan mahvullâh olur

Her kim ki terk-i cân olur
Bir cânına biñ cân olur
Nefsini fehm eyler bilir
Hem ârif-i billâh olur

Berzah iliniñ âfeti
Pür-nûr olur şekâveti
Âşıklarñ ziyâreti
Oldur ki beytullâh olur

Bulan bu aşkıñ dadını
Keşf eyler ilm-i bâtını
Mukarreb eyler adını
Hâl ile ehlullâh olur

Maksûdumuz öñden soña
Budur ki derim ben saña
Sırdır seni viren oña
Tevhîd-i zâtullâh olur

İlm ü irfân olur sözü
Sırr-ı Furkân olur özü
Her kande kim bakar gözü
Ayn-i kudretullâh olur

Seyrân ider dôstuñ bâgın
Bilmez olur solun sağın
Anca duyar cân kulağın
Hitâb-ı sırrullâh olur

Bî-nişândır soyladığı
Lâ-mekândır yayladığı
Dâim dilde söylediği
Ol “küntü kenzullâh” olur

Kanda kim var hak meydânı
Almayalar değme cânı
Zirâ ki her cân mülkünü
Sanma ki aşkullâh olur

Şol cân ki aşkıñ yeridir
Kâmil gerekdir arıdır
Kâmil ki şol aşk eridir
Dâim işi Allâh olur

Ümmî Sinânıñ erdiği
Cânını kurbân verdiği
Dâimâ onuñ gördügü
Cemâl-ı Zâtullâh olur.

Acziyeti hissetmenin sonu “fakr”, onun da sonu “hiç”liktir! Sonrasında dilde terennüm eden ancak kendisidir. Fakr hâlindekinin duası, hakikatinden gelişi dolayısıyla, “OL!” emri gibidir! Mutlak bilinçli kulluk, ancak “FAKR” ile tamam olur!el_mugniEL-MUĞNÎ celle celâluhû: Dilediğini, başkalarından müstağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. Fakr halini sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hîbe eden.

Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-yoklukta) bulup da zenginliğe (Gınâya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı (El-Ğanî’nın kulu yapmadık mı, âlemlerden müstağnî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)? [Duha:8]

Muhakkak ki HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da. [Necm:48]

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe
Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

Çalışmayı, kendi elinin emeği ile geçinmeyi emreden bir dinin mensupları olan ince müslümanların, “Dervişliği bulan kişiye bir lokma bir hırka yetmez mi” sözünü yine hakikatli bir sûfi olan Muhammed Nuri Şemseddin (1280/1863) şöyle izah etmektedir: “Hırkadan murad, insanlık hırkası, lokmadan murad ise, yâr-i hakîki olan Hakk’ın cemâlidir.” Bu sırra âgâh olan kesb-i kemâl, seyr-i cemâl yolcuları, ömürleri boyunca çalışıp kazanmayı elden bırakmamışlar, Allah Resulünün sünneti gereği kendi servetlerini fakirlere sarfederek, manevi fakrın yanı sıra maddi fakirliğe de talip olmuşlardır.

Mâdem ki Fakr, kişinin Cenab-ı Hakka olan ifrât-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hak’la baki olmasıdır. Fakir, hiç bir şeye malik olmayan ve hiç bir şeyin kendisine malik olamadığı kişidir, eşyânın esâretinden kurtularak gerçek zenginliğe, hakiki hürlüğe kavuşmuştur; işte fakîr birinden hakîki bir niyâz: Fakriyle övünen, alemlerin fahri hatrına kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle. ÂMİN

O’nun ﷺ dilinden müjdeler: Fakirler cennete zenginlerden önce gireceklerdir… Cennete bakıverdim; içindekilerin çoğunun fakir olduklarını gördüm. Fakirlik, cennet, yakınlık nerede? Tamda şimdi tamda burada!