Nutk-u Şerîf

İksir-i azâmdır nutk-i ehlullah; yek nazarda hâki kimyâ ederler
Hakk’ın esrârından onlardır âgâh; velâkin sûrette ihfâ ederler
[Erzurumlu Emrâh]

Nutuk: Söz, konuşma, kelâm.
Nutk-u Şerîf: Yol ulularınından zuhûr eden, toprağı altına, insanı aslına çeviren manzum sözler.
Nutuk haklamak: Sözün gereğini yerine getirmek
Nutkun canı var: Dervişler arasında, “Ağzından iyi söz çıkar, güzel şey söyle zîrâ söylenen sözü gerçekleştiriverir” anlamında îkaz sözü olarak kullanılır.

İşte sâhibinin sesi olmuş nefeslerden bir nefes; buyrun birlikte nefeslenelim…

Râh-ı Hakk’a tâlib ol; aşka niyet eyle er ol er
Yetmiş iki’yi bir et; hemen izzet eyle er ol er

Râh-ı Hak: Hak yolu
Tâlip: İstekli olan
Aşk: Bir kimse veya bir şeye karşı duyulan çok kuvvetli sevgi ve bağlılık, aşkın, taşkın, şaşkın muhabbet. Hakk’ın zuhûruna sebep olan ilk sıfat; bilinmeyi murâd eylemiş, bu murâd-ı aşk kâinâtın yaratılmasına sebep olmuştur. Yâni aşk, Hakk’ın zâtına izâfe edilen ilk sıfatı ve ilk zuhûrudur bu sebepten Hak yoluna giren kimseyi Allah’a eriştiren, kendinden geçiren, kendine getiren en kısa yoludur öyle ya şehre, çıktığımız kapıdan geri dönebiliriz!
İzzet eyle: Hürmet et
Yetmiş iki: Cümle varlık
Yetmiş iki milleti bir görmeyen halkın evliyâsı olsa Hakk’ın eşkiyâsıdır.
Kimseye hor bakmagel zinhâr gönül yıkmagel
Yetmiş iki millet hep dervişin yâri gerek

Sende senlik yoktur asla, haberdâr ol gel aslından
Havâtırdan berî ol, zevk-i halvet eyle er ol er

Havâtır: Fikirler, düşünceler, irâdesi olmadan kalbe doğan şeyler
Zevk-i halvet: Çevre ile her türlü ilişkiyi kesip yalnız kalma, tenhâya çekilme. Kulun her dâim Allah’ın huzûrunda olduğunun farkına vararak onunla halleşmesi, mânen sohbet etmesi durumundan zevk almak, kendi içinde kendiyle eğlenmek. Allah’la konuşmayı öğrenmeden ölmemek gerek…

Çıkar esnâm-ı kuyûdâtı er ol da ka’be-yi kalbden
Bu kesretden halâs ol, her an vecd eyle, er ol er

Esnâm-ı kuyûdat: Bağlanılan putlar, ilginin sürekli aktığı sevgililer
Ka’be-i Kalp: Allah’ın evi olan kalp
Kesret: Hakk’ın tecellîsiyle zuhûra gelmiş olan çokluk, bir olanın mahlûkât aynasında çok çok görüntüsü, optik yanılsama
Halâs olmak: Kurtulmak
Vecd: Bir şey karşısında duyulan hayranlık, sevgiden dolayı kendinden geçme durumu, istiğrak hâli
Vecd eylemek: Bulmak
Men talebenî vecedenî: Beni talep edene bulunurum; kapıyı çalın açılacaktır.

Fenâ bulmaz vücûd asla fenâ bulan cehâlettir
Bu dersi kâmile sor, canla hürmet eyle, er ol er

Fenâ: Kulun benliğinin Hak varlığında yok olduğunu tam anlaması, eşyânın nazarından silinmesi, kendi fiilini göremez olması, kesret âleminin kayıtlarından sıyrılıp Hakk’ın tasarrufu altında olduğunun farkına varması.
Fenâ bulmak: Yok olmak, varlığı ortadan kalkmak
Vücûd: Varlık
Cehâlet: Bilmezlik, habersizlik
Kâmil: İlim, fazîlet ve hüner sâhibi, mânevî meziyetleri bakımından belli bir olgunluğa eren, kendine gelen

Bekâ bi’z-zât durur zâtın, fenâ bi’l-itibârî’dir
Neş’e-i zâta yetiş, asla ric’at eyle, er ol er

Bekâ: Devamlılık. Yoldaki dervişin nefsinin yok olduğunu tam idrâk ederek, fenâdan sonra eriştiği son mertebe, ebedî ve ezelî olan Hakk’ın bekâsı ile bâkî olma hâli
Bizzât: Doğrudan doğruya kendisi
Bi’l itibârî: Gerçekte öyle olmadığı halde öyle sayılan, farazî, sanal olarak varsayılan
Neş’e-yi zât: Kendi olma zevki, yeniden doğma ferahlığı, yuvaya dönme sevinci
Asla ricât eylemek: Kaynak, kök, başlangıç noktası, mebde’ olan gerçek zâta geri dönmek

Mukayyed anlama zinhâr tecellîyâtı ey Basrî
Câmi-i sıfat olup Hakk’a vuslat eyle, er ol er

Mukayyed: Kayıtlı, ayağı zincirli, zihni bağlı
Zinhâr: Sakın, amân, aslâ
Tecellîyât: Görünenler, zuhûr edenler. Allah’ın kudretinin kimseler ve şeyler olarak görünmesi, Hakk’ın şey ve kimse yüzünü giyinerek açığa çıkması.
Câmi-i sıfat: Toplayan, bir araya getiren, kendisinde bulunduran, içine alan. Birbirine benzeyen ve birbirinin zıddı olan bütün varlıkları, dağınık şeyleri, türlü halleri bir araya toplayan el-câmi yâni insandaki hâkim sıfat
Vuslat eylemek: Sevgiliye kavuşmak
Er olmak: Kemâle ermek, yeniden doğmak, kendin olmaktır; cinsiyetle ilgili değildir.

Can odur kim Hakk’a ere ayak odur yola gire
Er oldur alçakta dura yüksekten bakan göz değil

Öyle ya alçağa akar sular…

Yûnus ol aşk kadehinden sen yine esrîk olmuşsun
Bî-hod iken erdin Hakk’a; ayık olmak ne’ndir senin
Bî-hod: Kendiliksiz; kendinden geçmiş halde
Kendinden geçmek iman, kendinde olmak küfür imiş meğer…

Bu nefes kime nefes ede, kalbine değe, kendinden geçe; o bir demde kendini bulan gelsin beri, daha beri daha…

Muhabbetle güzeller güzeli…

Sâhibinin Sesi

Yalnızca bir kez dilim tutuldu,
biri bana gelip “sen kimsin” diye sorduğunda
[H. CİBRAN]

Güzeller güzeli,
Geçtiğin kapı dar, geldiğin yol uzunsa da
Buradan bakınca candan içeri şöyle görünüyor:

şerîat
İLÂHE tarîkat
İLLÂ hakîkat
ALLAH mârifet

Dışını ve içini pâk eylediğin kapının ve yolun mâcerâsı sana kalmış ama kapısı bacası olmayan hakîkat:

Ve ruhûmdan üflediğim zaman…
[Hicr:29’dan]

nass-ı latîfinin şâhid-i kavîsi Sultânu’l Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî’nin kelâm-ı saâdet encâmları ile feth olunmuştur:

“Otuz sene boyunca kalbimi gözledim (murâkabe) orada ubûdiyet ve rubûbiyetin Allah’a âit olmasından başka bir şey bulmadım!”

Mârifet ise daha yolun başında insanlığın târifi varlığın sevinci Ebu’l Ervâh olanın Hazret-i Rûh-u Muhammedî’nin has işâreti okununca fâş oluyor:

Men ‘arefe nefse-hû
Fe-kad ‘arefe rabbe-hû

Kendini (hiç-yoklukla) bilen
Rabbini (hep-varlıkla) bilir

Kendi kendin bilmek oldu mârifet
Kendi kendin bilmemektir mâsiyet

Şol kişi kim yoktur onda mârifet
Ona ne tâat ne zühd ü mâsiyet

Mârifetsiz bir âdem muhtaç imiş
Âlem onun olsa da karnı aç imiş
[GAYBÎ]

Erenlerin dilinde mârifet, sûreten ve mânen “kişi kendin bilmekten” ibârettir:

Bayrâm özünü bildi
Bileni anda buldu
Bilen ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni

Bâtın zâhir olsa sen onu sonradan oldu sanırsın ve zâhir bâtın olsa sen onu mahv oldu sanırsın.

Âbid kisvesinde görünen Hak’dır
Sen anı gayride arama ey can
Bâtını Hak olmuş zâhiri halkdır
Gizli sırlarını ideyim ayân
İfnâ et sıfatın fenâfillah’da
Yok eyle zatını bekabillah’da
Zâhir, bâtın sensin, kulsun Allah’da
Basrî nihayette olmuştur hayran

İyyaKE na’budu VE iyyaKE nesta’în
Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz…
Biz sana sen bize
[Fatiha:5’den]

Ancak dilediğin (izhar ettiğin) “kulluk halin olarak varız” ve bunun devamı gene Sana, Senin Hamd işlevine bağlıdır; heman Müsteân Baki Sensin!

Ki varlığım sendendir vârım da ancak sen…

Allah’la konuşmayı öğrenin
[Cenâbı Fakîrullâh]

İşbu fiil, yegâne zât olan zâtının sıfatlarıyla zuhûr eyledi. O’nun bu bedendeki taayyünü ile…

Böyle buyurdu her ben diyenden ben diyen
Böyle buyurdu bana benden yakın olan:

Kendimi ifade edecek ayrı bir sözüm yok
Ama bütün kelimeler sâdece beni ifade ediyor

Benim ayrı bir anlamım yok
Ama algılanan her şeye anlam katıyorum

Ben başlangıcı ve sonu olmayanım
Ama her şey bende başlar ve biter

Benim ismim yok
Ama bütün isimlerle çağrılırım

Benim hiçbir formum yok
Ama bütün formlar beni gösteriyor

Benim hiçbir kökenim yok
Ama her şeyin kökeni benim

Ben bölünmemiş olanım
Ama bütün bölünmeler bende var

Ben her şeyin bilinir olduğu bilişim
Ben her şeyin göründüğü varoluşum
Ben her şeyin yapıldığı özüm
Ben-im ve yalnız kendimi biliyorum

Ben, ‘Ben-im’ bilgisi olarak zihinde parlıyorum
Ben, vâr olma hissi olarak bedene yayılıyorum
Ben, huzur ve mutluluk olarak kalpte hissediliyorum
Ben-im varlığım, her şeyde varoluş olarak parlıyor

Ben, hüznün içinde özleyiş ve bütün özleyişlerin hasretiyim
Ben, bekleyişim ve bütün beklentilerin bekleneniyim

Ben huzursuzların huzursuzluğu
Ben huzurluların huzuru
Ben mutluluğun kendisiyim

Ben, üzerinde tefekkür edilemeyenim ama bütün tefekkürlerin nesnesiyim
Ben algılanamaz olanım ama sen sadece beni algılıyorsun

Ben doluyum ama hiçbir şeyim yok
Ben boşum ama her şeyi içeriyorum
Her şeyi veriyorum ama asla eksilmiyorum
Hepsini alıyorum ama asla genişlemiyorum
Ben herkesin sevgilisiyim
Ben parlıyorum

Ben konuşuyorum ama sessizim
Ben duruyorum hareket ederken bile
Ben biliyorum ama bilinmiyorum
Ben deneyimliyorum ama deneyimlenmiyorum
Ben-im ama vâr olmadım

Ben düşünüyorum ama hakkında düşünülemez olanım
Ben hissediyorum ama hissedilemeyenim
Ben görüyorum ama görülemiyorum
Ben duyuyorum ama duyulamıyorum
Ben dokunuyorum ama dokunulamıyorum
Ben tadıyorum ama tadılamıyorum
Ben kokluyorum ama koklanamıyorum
Gülüyorum

Ne görünüyorsa bende görünür ama ben görünmüyorum
(Perde-gökyüzü-tuval-boşluk)

Ben, müzikteki sessizlik ve sessizlik içindeki müziğim

Ben dünyada gizliyim ama dünyayı açığa çıkarırım
Ben, var olan her şeyin rahimi, beşiği ve mezarıyım

Ben, açık bir kâse gibi tek bir hareketle veriyorum ve alıyorum
Ben, kendimi her şeye koşulsuz olarak sunuyorum
Diğerlerini kucaklıyorum ama ayrı ve öteki nedir bilmiyorum
Ben, seçim yapmadan her şeyi ağırlıyorum

Bilinen her şeyi bilen benim
Bütün deneyimlenenlerde deneyim benim
Ben, her şeyi mümkün kılıyorum
Ben, şeylerden boş ama kendimle doluyum
Ben, karşı koymadan açığım

Ben, senin tarafından gölgede bırakıldım ama sen ışığını benden alıyorsun.

Ben, aydaki güneşim
Ben, dostların dostluğuyum
Ben, biliş ve bilmeyişim
Ben, gündüzde karanlık, gecede aydınlık olanım
Ben ışık verenim

Bütün renkler ışıklarını ödünç alır benim parlaklığımdan
Bütün âşıklar sevgilerini ödünç alır sevgimden
Her şey varlığını emânet alır benim varlığımdan
Bütün bilgiler bir yansımadır benim zekâmdan
Ben bitmez tükenmezim

Ben seninim ve ben-im
Hayırdaki Evet benim

Zaman içinde hazır “şimdi” benim
Orada içinde hazır “burada” benim
Ben senin içindeki benim
Ben şunun içindeki buyum
Ben hiçbir zamanın içindeki her zamanım

Ben her şeyin belirsizliğiyim ve belirsizliğin kesinliğiyim
Ben güvensizlik içindeki selâmetim
Ben yanlıştaki doğruyum
Ben gururun içindeki haysiyetiyim
Ben bir yanılsamanın gerçekliğiyim
Ben var olan her şeyin varlığıyım

Ben hareket ediyorum ama hareketsizim
Ben hareketsizim ama hareket halindeyim

Can sıkıntısı içinde saklıyım ama kendim sıkıcı değilim
Şüpheyle örtündüm ama kendimden şüphe duymuyorum
Ben korkunun altında yaşıyorum ama ne korkuyorum ne de korkutucuyum

Ben, bâki kalanım

Önüne bakarsan arkandayım
Arkana bakarsan önündeyim
Yukarı bakarsan aşağıdayım
Aşağıya bakarsan yukarıdayım
Ben gizliyim ama asla gizlenmedim
Ben aşikarım ama bulunamıyorum

Ben aynanın parlak, kendinden aydınlık boşluğuyum
Ve içinde görünen renkli, dans eden görüntülerim
Dünya gerçekliğini benden ödünç alıyor
Ben içkin ve aşkınım

Vücudu açıp dünyaya yayıyorum
Dünyayı açıp kalbimde parçalanmış halde tutuyorum
Ben evrene hâmileyim

Ben bilinende bilinmeden kalanım ve bilinmeyende hep bilinenim
Ben nefretteki sevgi, çâresizlikteki ümîdim
Ben bütün farklılıkların içinde aynı olanım ve aynıların içinde eşsiz olan
Ben şeylerin bir şeysiz hâli ve kimselerin kimsesiz hâliyim

Ben varılamayan ama her zaman vâr olanım
Ben bilinemeyenim ama her şeyi biliyorum
Ben anlaşılamıyorum ama şimdiye dek anlaşılan her şey benim

Ben vâr olmadım ama asla yok değilim
Ben hiçbir yerde ve her yerdeyim
Ben hiçbir şeyim ve her şeyim
Ben oynarım

Ne vakit beni düşünürsen seni düşünen benim
Ne vakit beni seversen seni seven benim
Ne zaman benim için özlem duysan öyle özledim ki ben
Mutluluk arzun, kalbindeki lütfumun cezbedişidir

Ben cehalet içindeki bilgiyim
Ben sorunun içindeki cevâbım

Ben, hiç durmaksızın kendimi veriyorum ve kendimi alıyorum
Ben, görünen her şeye kendimi ödünç veriyorum
Evren benim faaliyetim, eylemim, işim

Ben, kendimi unutuyorum, özlemenin tatlılığı için
Ben, kendimi bölüyorum, dostluğun şefkati için
Ben, kendimi saklıyorum, aramanın zevki için
Ben, kendimi arıyorum, bulma talebinin karşılanması için
Ben, kendimi buluyorum, mutluluğun bilinmesi için
Ben, kendimi biliyorum, varlığın sevinci, ben olma neş’esi için
Ben kendim-im; başka bir sebep olmaksızın

Ben, güzellik uğruna çirkinleşiyorum
Ben, aşk uğruna düşman hâline geliyorum
Ben, lütuf ve merhamet uğruna acımasızlaşıyorum

Ben, uçsuz bucaksız ve görkemliyim
Ben, kalbin kalbiyim
Ben, bir çocuğun sesiyim
Ben harikayım, zevk ve sevinç kaynağı

Ben, düşünceler arasındaki boşlukta yaşıyorum ama senin düşüncende oynuyorum
Benim meskenim, nefesler arasındaki andır ama senin nefesinde dans ediyorum
Zaman ve mekan bende geçiyor oysa sanırsın ben onların içinden geçiyorum
Ben apaçık olarak kendimi bilen, kendimi aydınlatanım

Ben hiç deneyimlenmedim ama sen sadece beni deneyimliyorsun

Ben, kendimi asla tekrar etmiyorum ama ben hep aynıyım

Ben bilinemem ama asla bilinmeyen olamam
Ben tamamen savunmasızım ama asla zarar görmez olanım
Ben, hiçbir şeyden yapılmadım ama asla yok edilmez olanım

Benim savunmam yok ama senin sığınağınım
Benim hiçbir amacım yok ama her dileği yerine getiriyorum
Ben hiçbir şey hissetmiyorum ama tüm duygulara açığım
Benim hiçbir düşüncem yok ama tüm düşünceler Benim görüntülerim

Ben, iyiliğin, lütfun, inâyetin kendisiyim

Cehâlet boyutunda, dünyaya gelip gidiyorum
Bilgelik boyutunda, dünya bende gelip gidiyor
Aşk boyutunda, dünya benim içimde eriyor
Yalnız ben-im

Bütün ilişkilerdeki ilişki benim
Ben her anlamda anlayışlıyım
Ben bütün bu geçicilik içinde kalıcıyım
Zamana süreklilik veren, hep vâr oluşumdur benim
Mekanda uçsuz bucaksız görünen, uzayın sınırsızlığı benim sonsuzluğumdur
Benim ışığımla dünya parıldıyor

Ben dünyada kayboldum ve dünya bende kayboldu
Ben çok doluyken bile bomboşum ama yine de sığmıyorum

Her bir mekandayım ama yine de mekansızım
Ben hiç yardım almadım ama her şeye yardım ediyorum
Umursamıyorum ama umurumda
Hiçbir arzum yok ama kalbini özlüyorum
Feryâd etmeden bekliyorum

Ben, tüm deneyimleri bilinebilir kılıyorum ama kendim bir deneyim değilim
Ben tanınamıyorum ama her şeyde kendimi tanıyorum
Hiçbir cismim yok ama her şeyin özüyüm
Hiçbir deneyimim yok ama tamamen tecrübeliyim

Hiçbir şeye bağlı değilim ama her şey bana bağlı
Asla bulunamam çünkü hiç kaybolmadım.
Ben aşıkların kucaklaşması ve kucaklaşan sevgiyim.
Ben senin çağrınım ve sen benim yankımsın.
Şarkı söylüyorummm

Ben doğmadım ama hepsi benden doğdu
Ben ölmem ama her şey içimde ölür
Bir nedenim yok ama her şeye benim neden
Zaman içinde sürmem ama bütün zaman içimde sürer
Ben olağan ama olağanüstüyüm

Ben geçmişteki şimdiki zamanım
Ben Narcissus’un aynasıyım
Ben gençliğim ama genç değilim
Ben kadimim ama yaşlı değilim
Ben saf görünürüm ama aptallık değilim
Ben bir çocuğum ama çocuksu değilim
Ben yalnız başınayım ama yalnız değilim

Her ne görüldüyse ben kendimi görüyorum
Her ne duyulursa kendimi duyuyorum
Her neye dokunulursa dokunulsun ben kendime dokunuyorum
Tadı ne olursa olsun ben kendimi tadıyorum
Her ne kokuyorsa kendimi kokluyorum
Her ne düşünce varsa kendimi düşünüyorum
Ne hissedilirse hissedilsin kendimi hissediyorum
Herhangi bir şekilde deneyimlenen her ne ise
Ben her zaman sadece kendimle, kendimde, kendimi deneyimliyorum

Ben bir şey değilim ama hiçbir şey de değilim
Ben bir yerde değilim ama hiçbir yerde de değilim
Ben ben değilim ama başkası da değilim
Ne önceyim ne de sonra
Ne ötesindeyim ne de içindeyim
Ben vâr olmadım ama yok da sayılmam
Arzuluyorum ama yine de çekiniyorum
Özleniyorum ama kaçınılıyorum
Ne garip…

Nefesinden daha yakınım ama yıldızlardan daha uzaktayım
Uzaydan daha genişim ama boyutum yok
Her şeyin şeklini alıyorum ama kendime ait bir şeklim yok
Ben sadece kendimi biliyorum ve bu yüzden cehalet nedir bilmiyorum

Ben, düşünme şeklini alıyorum ve sanki bir zihin oluyorum
Ben, hissetme faaliyetini varsayıyorum ve bir beden gibi görünüyorum
Ben, algılama biçimini alıyorum ve bir dünya gibi görünüyorum
Ama her zaman kendim olarak kalıyorum

Ben her ben diyende ben diyen bütün benliğim
Ben var olan her şeyin içindeki varlığım
Ben özel, yakın ve içtenim ama kişilik dışıyım
Ben sınırsız, sonsuz ve ebedîyim

Her şey kendim tarafından, kendimde, kendim olarak bilinir

İsimler ve formlar bende çözüldüğünde “huzur” olarak ortaya çıkan benim varlığımdır
Bir dilek yerine getirildiğinde “mutluluk” olarak açığa çıkan sadece benim varlığımdır
Her dostlukta “sevgi” olarak hissedilen benim
Ben selâmın, huzurun, barışın kendisiyim

Ben boşluğum, deneyimin doluluğu olarak titreşen…
Ben doluluğum, boşluğun aynasında kendini bilen

Kendimden başka hiçbir şeye dönüşmeden her şeyin şeklini alıyorum

Biliyorum, sadece bilmeyi biliyorum

Sevildiğimde aşk benim
Özlem duyulduğumda arzu benim
Ben hiçbir şeyim ama her şeyin şeklini alırım
Ben hiçbir yerde değilim ama her yerde mevcûdum
Hiçbir şeye tutunmuyorum ve hiçbir şey tarafından tutulamıyorum.

Tüm deneyimler, varlığım tarafından renklendirilir ama kendi rengim yok
Ben apaçık olanda gizliyim ve gizli olanda apaçığım
Ben bir sırrım ama sırlı değilim
Her şeyle yakınım ama her şeyden bağımsızım
Ben boşum; açık, bağımsız, serbestim

Kendimi gizleme deneyimimde, kendimi giyinerek kendimle örtüyorum kendimi

Kendimi açığa çıkarma deneyimimde, kendimden soyunarak kendimi ifşâ ediyorum kendime

Başka “kimse” bilmiyorum ve bu yüzden kendimi seviyorum
Başka “nesne” bilmiyorum ve bu yüzden “güzelliğin” ta kendisiyim
Ben bilinen her şeyim ve bu yüzden “gerçeğin” ta kendisiyim
Hiçbir şeye bağlı değilim ve bu yüzden “özgürlüğün” ta kendisiyim
Ben huzursuz edilemem ve bu yüzden “huzurun” ta kendisiyim
Ben, hiçbir eksiklik bilmiyorum ve bu yüzden “mutluluğun” ta kendisiyim

Zihin mevcûd olduğunda ben düşünme olarak biliniyorum
Zihin bende çözüldüğünde anlayış olarak biliniyorum
Beden mevcut olduğunda duygu olarak biliniyorum
İçimde eridiğinde mutluluk olarak biliniyorum

Dünya mevcûd olduğunda ben algılayan olarak biliniyorum
Dünya bende kaybolduğunda “güzellik” olarak deneyimleniyorum
Başkaları mevcûd olduğunda “ilişki” olarak görünüyorum
Çözülen her ilişkide aşk gibi parlıyorum

Hiçbir anlamım yok ama olan her şeyin anlamı benim
Hiçbir amacım yok ama her şeyin yöneldiği şey benim
Ben her şeyin kaynağı, özü ve yazgısıyım

Bir şey oluyorum, sonra hiçbir şey ve sonra her şey ama her zaman kendim olarak kalıyorum

Her şeyden ayrı olabilirim ama hiçbir şey benden ayrılamaz

Var olan her şeye aşığım ve var olan her şey yalnız beni arıyor.

Sonsuzlukta yaşıyorum ama zamanda dans ediyorum
Dünya benim aynam ve ben onun sevgilisiyimmm

Ben gökyüzü gibi huzurluyum
Ben deniz gibi açığım
Ben uzay gibi boşum
Ben güneş gibi aydınlığım
Kendi kendime ışık saçıyorum

Ben katıksız bilmenin ışığıyım, saf bilgiyim
Yönünü bana dön, seni kendime götüreceğim
Seni, herkesi, her şeyi
Ben oynarım
Ben severim
Ben-im…

Allah ile beraber diğer bir ilâh (ikinci bir varlık) çağırma (isimlendirme)! O’ndan başka ilâh (vücud) yoktur… Her şey helâk bulucudur (yoktur, ölüdür) ancak O’nun vechi müstesnâ. Hüküm O’nundur. O’na rücu’ ettiriliyorsunuz.
[Kasas:88’den]

Zât-ı Hak’tır cümle eşyâda tecellî eyleyen
“Küllü şey’in hâlikün illâ vecheHÛ”dan söyleyen

Arayış sona erdiğinde, bir kasılma, daralma hâli (kabz) olan arayan “kimse” rahatlar (bast) ve kendi doğal açık tabiatı, aslında “ne olduğu” apaçık görünür, heyhât gören ayrı kimse kalmaz olur vesselâm…

En güzel bir ayna

Ahmed’deki mim perdesini kaldır da bir bak, ardında kim duruyor…salavat_savGelip geçerken günler, hayatın içinde Mu­ham­me­di­yet’in yan­sı­ma­la­rı­nı gö­re­bil­mek, imanın ke­mâ­lin­den olsa gerektir. Zi­ra her şey, bir mer­te­be­nin işa­ret ta­şı­dır ve oradan da bir son­ra­ki­ne da­vet eder. Mü­min, so­nu ol­ma­yan bir yol­da yü­rü­yen ki­şi­dir. Onun eş­ya­ya ba­kı­şı ber­rak ve keskin­dir, ke­sif­li­ğe gö­mül­me­miş­tir. Eş­ya­yı “ol­du­ğu gi­bi” (fark ve cem’ bi­ra­ra­da­lı­ğı içe­ri­sin­de) sey­re­de­bi­len ki­şi­dir mü­min. Kü­für eh­li ise, ka­ran­lık­la­ra bat­tı­ğı için eş­ya­nın “gö­rü­nen” (fark) veç­he­sin­de ka­rar kı­lan kim­se­dir. Ki bu ikin­ci­ler, ba­zen “gö­rü­nen”in as­lı­nı bil­mek nok­ta­sın­da in­sa­nın ye­ter­siz ol­du­ğu­nu, ba­zen de “asl”ın “gö­rü­nen”in biz­zat kendisin­den iba­ret ol­du­ğu­nu id­di­a ede­cek ka­dar bed­baht ve cü­ret­kâr­dır.

Ken­di­le­ri ha­yal­ler içe­ri­sin­de yü­zen­le­rin, şey­le­ri “ol­du­ğu gi­bi” sey­re­den­le­ri hayal­pe­rest­lik­le suç­la­ma­la­rı ne za­val­lı bir tu­tum­dur. Hal­bu­ki eh­li­ne ma­lûm ol­duğu üze­re, eş­ya­nın as­lı in­san ta­ra­fın­dan -Hak ona bil­dir­me­dik­çe- bi­li­ne­mez amma Hak bil­di­rin­ce “gayb” (bi­lin­me­yen) ar­tık “şu­hud”a (şa­hit­lik de­re­ce­sin­de bi­li­nen’e) dö­ner. O se­bep­le mer­te­be­si­ne gö­re her­ke­sin gayb’ı da şu­hud’u da ay­rı ay­rı­dır. Ki­mi­ne gayb olan, bir di­ğe­ri­nin şu­hud’udur.

Su­fi­ler kla­sik bil­gi te­ori­si­ne de­ğer­li bir kat­kı sa­yı­la­bi­le­cek bu fark­lı ve öz­gün ba­kış ile in­sa­nın yet­kin­lik­le­ri­ni ve za­af­la­rı­nı ye­ni­den ta­nım­la­mış­lar­dır. İn­san, bil­mek hu­su­sun­da ne da­ra­cık sı­nır­lar içe­ri­si­ne hap­sol­muş­tur, ne de her şey üze­rin­de ni­haî söz söy­le­yi­ci­dir. Fa­kat o, ipi sa­hi­bi­nin elin­de­ki bir kö­le gi­bi­dir: Şa­yet kö­le (kul), sa­hi­bi­ni (Rab­bi­ni) “cüz’î ira­de­siy­le” mer­ha­me­te ge­ti­rir­se sa­hi­bi ipi bol­laş­tı­ra­rak onun ha­re­ket da­ire­si­ni ge­niş­le­tir ama kız­dı­rır­sa sa­hi­bi de ipi da­ral­tır (cüz’î ira­de, kö­le­nin sı­nır­lı hürriyet ala­nı­dır). Öy­ley­se in­san ‘or­ta’da olan­dır ya­hut bu-ara­da-olan’dır. “Ya bu, ya da şu­dur; bir üçün­cü yol yok­tur!” di­yen­le­re ce­va­ben su­fi­ler “ne o, ne de şu­dur; de­ğil üçün­cü yol, ikin­ci­si da­hi yok­tur!” di­ye­rek in­sa­nın ‘or­ta’da­ki ye­ri­ne işa­ret et­miş­ler­dir. Bu or­ta­da oluş, ki­mi za­man “den­ge”nin işa­re­ti­dir (yet­kin­lik), ki­mi za­man da “or­ta­da kal­mış­lı­ğın” (za­af) ifa­de­si­dir.

Su­fi­le­re gö­re bil­me, “ya/ya da” iki­li­ğin­de açık­la­na­maz ve bil­gi pe­kâ­lâ derecelendirilebilir. Fark’tan cem’e gi­den ve da­ha son­ra “fark ve cem’ bi­ra­dalığı”na dö­nü­şen bil­me se­rü­ve­ni, ey­le­me’den ba­ğım­sız de­ğil­dir: sa’y ve gay­ret ge­rek­ti­rir, ama sa’y ve gay­ret yet­mez; Hakk’ın ih­sa­nı ve inâyeti de ge­re­kir.

Bu bil­me se­rü­ve­nin­de Hakk’ın ih­san­la­rın­dan il­ki Hz. Ri­sa­let­pe­nah’ın (s.a.v.) zat-ı pâ­ki­dir; çün­kü Cenâbı Mev­lâ­na Ce­lâ­led­din’in de­yi­şiy­le, “şa­yet o Yi­ğit, atı­nı ka­ran­lık va­di­ler üze­ri­ne sü­rüp et­ra­fı ay­dın­la­ta­rak yo­lu­mu­zu aç­ma­say­dı, biz­ler yo­lu­mu­zu bu­la­maz­dık.” İş­te yo­lun­dan gi­den­le­re kar­şı bu de­re­ce şef­kat­li olan varlığın sevinci olan O Yi­ğit, ih­sa­nı bol Pa­di­şah’ın ken­di is­miy­le mü­sem­ma kıl­dı­ğı Ga­fur ve Ra­him olan Kâ­mil İn­san’dır [Tevbe:128].

İs­ma­il Hak­kı Bur­se­vî, onun her âlem­de­ki te­za­hü­rü­nün fark­lı ol­du­ğu­nu söy­le­miş ve bu âlem­de (dün­ya­da) Mu­ham­med ola­rak gö­rün­dü­ğü­nü, ha­ki­ka­tın­da Ah­med ol­du­ğu­nu, öte âlem­de (uk­bâ­da) ise Mah­mud ola­ca­ğı­nı be­yan et­miş­tir. Bu isim­le­rin iş­le­ri, görünüşleri elbette bir­bi­rin­den fark­lı­dır. Mü­min­le­rin hep­si Mu­ham­med cep­he­si­ni ta­nır­ken, Ah­med cep­he­si­ni yal­nız ve­li­ler ta­nır ve bu is­min es­ra­rı pek bü­yük­tür. Ha­san Se­za­i-i Gül­şe­nî Sultânımız bir tev­şi­hin­de onu şöy­le an­lat­mış­tır:

Mu­ham­med’dir ce­mâl-i Hakk’a mir’ât
Mu­ham­med’den gö­rün­dü ken­di biz­zât

Hz. Şâ­ri’ vah­ye mu­ha­tap ol­muş ve onu uy­gu­la­mış­tır ki onun eliy­le ve sö­züy­le meydanana ge­len iş­le­rin hiç­bi­ri Hakk’ın ira­de­sin­den ay­rı de­ğil­dir. “At­tı­ğın­da sen at­ma­dın, Al­lah at­tı.” [Enfâl:17] aye­ti bu­nun de­li­li­dir ve yi­ne “Sa­na bi­at eden­ler, an­cak Al­lah’a bi­at et­miş­tir. Al­lah’ın eli on­la­rın el­le­ri üs­tün­de­dir.” [Fetih:10] aye­ti de bu­na işa­ret eder ni­te­kim Hz. Re­sul bi­at­ta eli­ni yu­ka­rı­da tutardı.

Al­lah her şey­de te­cel­li eder ve gö­rü­nür (Zâ­hir) ama bun­la­rın hiç­bi­ri­si za­tî tecelli de­ğil­dir. Za­tıy­la te­cel­li eder­se, ken­din­den baş­ka bir şey bı­rak­maz ve her ne var­sa yok eder. [Mümin:16]

Her şey is­ti­da­dı nis­pe­tin­ce Hakk’a ay­na­dır ama ya­ra­tıl­mış­la­rın en üs­tü­nü olan Kâ­mil İn­san en ber­rak ay­na­dır ve on­da­ki te­cel­li za­tî te­cel­li­dir. Ni­te­kim su­fi­ler “Rab­bi da­ğa te­cel­li et­ti ve onu pa­ram­par­ça et­ti.” [Araf:143] aye­tin­de dağ ile kas­to­lu­na­nı -iş’arî bir yön­tem­le- dağ­lar gi­bi bü­yük­le­nen sah­te ben­lik, cüz’î ira­de, sanal varlık şek­lin­de tef­sir et­miş­ler­dir. Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ce­malullah’a en güzel ay­na­dır ve on­dan Hakk’ın za­tı gö­rü­nür. Bu se­bep­le­dir ki, Der­viş Tâ­cî Hazretleri bir tev­şi­hin­de:

Mü­sâ­vî­dir se­ni gör­mek gü­zel Al­lah’ı gör­mek­le
Yü­zün âyi­ne-i nûr-i Hu­dâ’dır yâ Re­sû­lâl­lah
buyurmuştur. Ah­med’de giz­le­nen, ‘Hû’dur. Su­fi­ler bu­nu ifa­de et­mek için per­de-i mîm de­yi­şi­ne sık­lık­la baş­vu­rur ve “Ah­med’de­ki mim per­de­si­ni kal­dır da bir bak, ar­dın­da kim du­ru­yor!” der­ler.

Arap­ça­da “Ah­med: ﺍﺣﻤﺪ” ke­li­me­si­nin ya­zı­lı­şın­da­ki imkân-ı mim har­fi kal­dı­rı­lır­sa, ge­ri­ye “Ahad: ﺍﺣﺪ ” ka­lır. Bir baş­ka de­yiş­le, Mu­ham­med Kâ­mil İn­san’ın va­hi­di­yet (birlik) mer­te­be­sin­de­ki is­mi­dir, Ah­med ise aha­di­yet (teklik) mer­te­be­sin­de­ki ismidir.

Mu­ham­med’den vü­cû­da gel­di ek­vân
Mu­ham­med râ­î vü mer’î vü mir’ât
Su­fi on­to­lo­ji­de var görünenlerin hep­si “Tek Var­lık” ta­ra­fın­dan mey­da­na getirilmiştir hat­ta onun çe­şit­li mertebelerdeki gö­rün­tü­le­ri­dir. Bu mey­da­na gelişin faili, mü­seb­bi­bi Hakk (Vü­cûd-ı Mut­lak), se­be­bi kavl/söz “Kün!, ne­ti­ce­si ise nur­dur (nûr-ı Mu­ham­me­dî). Di­ğer var görünenlerin hep­si, o nu­run çe­şit­li seviye­ler­de­ki açı­ğa çı­kış­la­rı­ndan ibârettir. Ma­dem­ki var olan­lar (ek­vân) Muhamed’den zu­hur et­miş­tir öy­ley­se ba­kan (râ­î), ba­kı­lan (mer’î) ve bak­ma eyleminin ger­çek­leş­ti­ği yer olan ay­na (mir’ât) Mu­ham­med’in ta ken­di­si­dir.

Bu­nu da­ha fark­lı şe­kil­ler­de açık­la­yan mu­ta­sav­vıf­lar da ol­muş­tur ve bu ba­his burada dibi bulunamayacak ka­dar de­rin ve uzun­dur.

Gö­rün­dü çün sı­fâ­tı bî-çün iken Ol
Ni­ce derk ide der­râk ânı hey­hât

Ken­di­si her­han­gi bir se­be­be bağ­lı ol­mak­tan mü­nez­zeh olan Zat-ı Hakk’ın bü­tün isim­le­ri en açık ve ber­rak şek­liy­le Mu­ham­med ay­na­sın­da gö­rün­müş­tür. Bu­nun böy­le ol­du­ğu­nu id­rak et­mek ise doğ­ru­su pek güç­tür çün­kü bu mey­dan­da akıl­lar kes­mez olur. Cenabı Mev­lâ­na’nın me­ta­fo­rik bir şe­kil­de ifa­de­len­dir­di­ği gi­bi “akıl, bu me­se­le­ler­de ça­mu­ra sap­lan­mış eşek gi­bi­dir.”

Baş­lan­gıç­ta sö­zü­nü et­ti­ği­miz epis­te­mik kav­ra­yı­şa bu­ra­da işa­ret var­dır: İn­san, ken­di ba­şı­na Al­lah’ı bi­le­mez, do­la­yı­sıy­la Hakk’ın bil­dir­me­si­ne muh­taç­tır. Ancak O bil­di­rir­se, in­san bi­lenlerden olur. Zün­nûn-ı Mıs­rî Hazretleri’ne Allah’ı bilir misin diye sual edildiğinde “Allah, bu kuluna dilediği kadar kendini bildirmiştir.” buyurmuştur ve yine “Al­lah’ı ne ile bil­din?” suâline karşılığı da “Al­lah’ı Al­lah’la bil­dim.” olmuştur.

Ki bu idrâk Hacı Bayram-ı Veliyullâh Efendimizin ifşâsı ile aynı yerden olasa gerektir:
Bayrâm özünü bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni

Yeniden Hasan Sezai Sultanımızın tevşihine dönecek olursak:
Mu­ham­med şer­hi­dir en­füs ü âfâk
Anı cüm­le be­yân ey­ler ri­vâ­yât

İç­te ve dış­ta olan her ne var­sa -Kur’an (en­füs) ve Kâi­nat ki­ta­bı (âfâk)- Muhammed’in açık­lan­ma­sı­dır, hep­si onu an­la­tır. Oku­ma­sı­nı bil­me­yen ise elbette an­la­tı­lan­dan bi­ha­ber­dir “Al­lah oku­ma­sı­nı öğ­ret­ti.” [Rahman:1-2]

Tevhid bahçesinin güllerinden Hasan Basri Baba’dan bu hakîkat şöyle sızıyor:
Esmâ, sıfat zattan vücûd istedi
Kendi vücûdiyle mevcûd eyledi
Alleme’l esmâ’yı ta’lim eyledi
Oldu âdem ol dem nâtık-ı Kur’an

Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ya­şa­yan Kur’an’dır, Kur’an ise ya­zı­lı Mu­ham­med’dir.

Edip Harabî Baba Sultan da bu sırra âgâh olanlardandır:
Hak kendini halka bildirmek içün
İnsânı kendine timsâl eyledi
Kur’ân-ı nâtıkın tefsîri içün
Kur’ân-ı sâmiti inzâl eyledi

Satır-ı Furkân (Kitab-ı sâmit) ile bilinmedi ol Subhân. Sadr-ı Kur’ân (Kitab-ı nâtık) ile bilindi sırr-ı Subhân. Bu sırra agâh olan imsâk-ı kelâm eyledi.

Kitap ve Pey­gam­ber “bir­lik­te­li­ği” -Hı­ris­ti­yan­lar­da­ki gi­bi “bir­li­ği” de­ğil!- hem Ki­tap’ta “Doğ­ru­su si­ze bir Nur [Mu­ham­med] ve apa­çık bir Ki­tap [Kur’an] gel­miş­tir.”) [Madide:15] hem de Pey­gam­ber’in söz­le­rin­de (“Si­ze iki mi­ras bı­rak­tım, on­la­ra uyar­sa­nız yo­lu­nu­zu şa­şır­maz­sı­nız: Kur’an ve ehl-i bey­tim.”) ıs­rar­la vurgulanmıştır.

Bu ki­tap-pey­gam­ber bir­lik­te­li­ği­ni ve Hakk’ın Kâ­mil İn­san’a olan öv­gü­sü­nü (tahmidd) Mu­al­lim Na­ci yaz­dı­ğı na­at­ta:

Hüsn-i Kur’ân’ı gö­rür in­sân olur hay­rân sa­na
Dest-i kud­ret­le ya­zıl­mış hil­ye­dir Kur’ân sa­na
mıs­ra­la­rıy­la di­le ge­tir­miş­tir.

Se­zâ­î cem’ olur Ah­med’de cüm­le
Ne kim var­dır bi­dâ­yât ü ni­hâ­yât

Var görünenlerin hep­si Cenâb-ı Ah­med’de top­la­nır ve bu “her an ye­ni bir iş, oluş, görünüş” [Rahmân:29] ile de­vam eder ki bu olu­şun ne baş­lan­gı­cı vardır ne de bir so­nu …


Bu me­se­le, na­za­rî ola­rak ne­ti­ce bul­maz, ame­lî ir­fan ol­maz­sa da asla bi­lin­mez cânım efendim…

isminebi_salavat