Ömür Terbiyesi

Oruç ile durulana,
Hiç şüphesiz oruçlu bir kimsenin iftar açacağı anda (yaptığı takdirde) reddedilmeyen duası vardır.[Hadis-i Şerif]

Dil-i mahzûnumuzu eyledi şâd û handân
Geldi yümn ile yine şehr-i mübârek Ramazân

Kadrini bilen görse hilâl-i ramazanı
Mihrab edinir secde-i şükr etmeğe anı.

İşbu şükrün bir nişanesi olarak, sizleri âvâz-ı latîfesi ile dinlendirsin diye ikramımızı sunalım: 253. Mestmp3

Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, Ramazan-ı Şerîf’in mağfiret iklîmi, mü’minleri bir rahmet bulutu gibi gölgesi altına aldı. Sayılı günlerden ibaret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza incelik, derinlik ve zerâfet kazandırıyor.

Oruç, nîmetlerin kadrini bildiren, şükrân hisleri uyandıran, yoksulların, çâresizlerin hâlinden anlama şuûru veren, nefsânî arzu ve temâyülleri bertarâf eden, maddenin esâretinden kurtarıp “sabır” denilen en yüksek ahlâkî meziyete eriştiren ne hoş bir ibâdettir. Oruçlu iken ağza bir şey girmemesine dikkat edildiği gibi ağızdan çıkan her kelimeye de dikkat edilmelidir ki lisânımız rahmet dili olsun, kalplere saplanan bir diken olmasın.

Mâsivâ resmi ola dîde-i dilden gâib
Cân u dilden olalım ru’yet-i yâre tâlib
Geldi ‘izzetle yine şehr-i mübârek Ramazân

Rabbimiz yemek ve içmek gibi beşerî sıfatlardan münezzehtir. Oruç da bu hâlin kullara akseden kıymetli bir tecellî zerresidir. O, Peygamberlerini dahî nübüvvetin feyizlerine oruçla hazırlamıştır. Cümle enbiya, kemâlin zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî ederek kalbleri ve dimağları, ilâhî vahyin çeşmesi ile dolup taşmıştır.

Geldi bu mâhımız kutlu,
Teşrifi şekerden tatlı,
Nice canlar erişmedi,
Eren canlara ne mutlu.

Ramazan ayında gereği gibi oruç tutarsan, senin vücud toprağını altın ederler. Senin fâni varlığını taş gibi ezerler de göğe sürme yaparlar. İftar vaktinde yediğin lokmanın her biri birer mânâ incisi olur. Ramazan’da yemekte içmekte, kötü söz söylemekte, kötü iş işlemekte sabırlı olduğun için bu sabır senin manevi görüşünü artırır, gönül gözünü açar.[Hz. Pir Mevlana]

Eğer insanlar, ramazan-ı Şerîf’in ne olduğunu lâyıkıyla bilselerdi, senenin tamamının ramazan olmasını arzu ederlerdi. [Hâdis-i Şerif]

Ramazan’da nâzil olan Kur’ân, mü’minlere kıyâmete kadar uzun bir ramazan hayâtı yaşatmak için indirilmiştir. Ramazan ve Kur’ân, amelî ve hayatî bir ömür terbiyesidir. Ramazân-ı Şerîf’i lâyıkıyla ihyâ edenler, sayısız nîmetlere nâil olurlar, ona duyarsız kalanlar ise, dehşetli bir mahrûmiyete dûçâr olurlar.

Cebrâîl -aleyhisselâm- bana göründü ve; “Ramazan’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!” dedi. Ben de “Âmîn!” dedim… [Hadis-i Şerif]

Mevlam, bizleri Hak Dostun güzelliği ile güzelleştirip Hazreti insan oluşumuzun şuuruna erdirsin, madde zincirinden kurtarıp melekût alemine vardıracak hakiki oruçlar nasib eyleyiversin…

Milyonlarca canın hep bir ağızdan tevhid eylediği şu demlerde, oruçla ekilen irfan sofrasına biraz erkence oturalım da niyâza duralım:

Ya Rabbi! Bu mübârek ayda duygu derinliği ile Kur’ân ve cennet hayâtı yaşayabilmeyi nasîb eyle! Îmân ve Kur’ân’ımız hüccet, oruçlarımız rahmet, sahurlarımız bereket, iftarlarımız vuslat demleri olsun!

Ya Rabbi! Şu Ramazan gecelerinin esrârından bizlere de bir nasîb ihsân eyle! İhyâ edilen gecelerin feyz yağmurlarıyla gönlümüzü âbâd eyle! Şehr-i Ramazan-ı mağfiretnişan’ın nurundan hissemend, emsali kesiresi ile cümlemizi müşerref eyle! Rızayı şerifine muhâlif her türlü mâsivadan sâim olmayı nasib eyle! İdrâk ettiğimiz ramazan ayını, ihlâslı niyetlerle ve takvâ ölçüleriyle gelecek senenin ramazan’ına bağlayabilmemizi ve hayatımızı dâimî bir ramazan rûhâniyeti içinde yaşayabilmemizi nasîb eyleyiver! Âmin yâ Mûin.

Ondadır feyz-i hidayet ondadır afv ü kerem
Kadrini bil mevsim-i inzal-ı Kur’andır gelen.

Aşk ve imân sancağıyla oruç kalkanı kuşanan cengâverin, nefsiyle gazası mübarek ola. Vücûd şehrinde esen ihtiras ve tamâ fırtınalarını oruç ikliminde dindirebilenin nefesindeki Huu demine sâfalar ziyâde ola ya huu.

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Ümid-i gufran olan Ramazan-ı Şerif
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Teslim ol

Ey benlik zindanının kapısını kıranlar,
Kim güzel düşünüp güzel davranarak (samimiyetle) özünü Allah’a teslim ederse, hiç şüphesiz o, en sağlam kulpa yapışmış olur. Öyle ya bütün işlerin sonu Allah’a dayanır. [Lokman, 22]

Ömür testisi doldu dolacak, gün ha ağardı ha ağaracak mektubun gelmedi aziz dost? Beklettik lakin biz de feryadın dinmesini bekleriz… Durulunca kıyıya vuranları toplayıp ikram ederiz canlara…

Her nefeste bin perde aralayıp gelen o feryad da neyin nesi?
Gerçek olan sevgili tek sensin ay yüzlü güzel
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel
Nuruna gizlenmiş ay güneş bile öyle güzel
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel

Leblerinde teşne* varsa bil ki sudan müjde var
Ümitsizliğe kapılma dua aşka yol açar
Hak için ağlarsa yâr olur hem bahtiyar
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel

*: Dudakların susamışsa [234. Mestmp3]


[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Serlevha ayette geçen ve “güzel düşünüp güzel davranarak” manasındaki kelimenin aslı nedir dedem?

Ayette geçen kelimenin aslı “Muhsin”, bir hadise göre, “Allah’a, O’nu görür gibi kulluk edendir.” Kulluk, yalnızca günlük, vakitli, belli tapınma şekilleriyle değil, bütün hayatın Allah rızasına tahsisi ile gerçekleşir. “Ameller niyetlere göre” değer kazanır. Müslümanın, Allah rızası için, bu niyetle attığı her adım, aldığı her nefes… ibadettir, kulluktur, ihsandır.

İnsan “unutmak ve alışmak” ile meşhurdur ya yeniden hatırlayalım; “Müslüman” kimdi?
Müslüman kendisini Allah’a teslim etmiş insan demekti! Zaten İslam teslim olmak demektir ve teslim olana “Müslüman” denir.

Peki ne yapacak müslüman?
Bir ömür şu makamda olacak: “Ben kendimi Allah’ın emrine teslim ettim; ne derse onu yapacağım, ne buyurdu ise hoşuma gitse de gitmese de rahatım kaçsa da kaçmasa da memnun olsam da olmasam da…”

Hoşa gidecek şeyler olduğu zaman varım, hoşa gitmeyecek şeyler olduğu zaman yokum !?
Böyle Müslümanlık olmaz. Böyle teslimiyet olmaz. Pazarlıklı… Hocamız ne güzel söylemiş kısaca: “Arkadaşlık, “peki” demekle kaimdir.” Bir arkadaş bir arkadaşa, “kalk gidelim” dediği zaman, ‘Nereye?’ derse, o hakiki arkadaş değildir. Neden? “Nereye gidiyorsun?” diye soruyor; hoşuna giderse gidecek, hoşuna gitmezse gitmeyecek. Demek ki kendi keyfinde, kendi zevki peşinde. Arkadaşının gönlünü yapmayı düşünmüyor. “Kalk gidelim.” diyor işte. Belki bir işi var, belki bir sıkıntısı var. Önceden dinleyecek, eğlence varsa gidecek, sıkıntı varsa kaçacak. Aş buldun ye, iş buldun kaç, öyle mi? Böyle teslimiyet olur mu? Olmaz.

Allah’a teslimiyet nasıl olacak?
“Ya Resûlallah, sana beyat ettim, tuttum elini, sana ümmet oldum, tâbi oldum sana, emrindeyim.” Tutarlardı böyle elini Efendimizin. Efendimiz bazen sorardı: “Ölüm bahis konusu olsa da gene tâbi olacak mısın?” Ölüm pahasına dahi? Sahabeden bir zât geldi, elini sıktı Efendimizin; soruyor, samimi. Dedi ki “Ya Resûlallah! Sana beyat ediyorum. Tâbi oluyorum sana, emrine giriyorum ya Resûlallah. Biat ediyorum sana. Yalnız, benim on tane devem var. Ailem kalabalık, bunların sütleri ancak yetiyor bana. Benden zekât isteme. Zekât mükellefiyetini kaldır benden.” Sana tâbi olacağım, her dediğini yapacağım ama zekâtı benden isteme, para isteme diyor yani. Bir de “Beni cihaddan da muaf tut.” dedi. Yani harbe, darbe beni sürme; “Korkak insanım.” Kimi gölgesinden korkar, kimi karanlıktan korkar, kimi “höt” desen korkar. İşte bu da korkakmış. “Korkuyorum, korkağım, bana cihad emretmemen şartıyla, zekât, para-pul istememen şartıyla sana biat ediyorum.” diyor. Efendimiz onun elini tuttu: “Zekât olmazsa, cihad olmazsa Müslümanlık nasıl olur?” O kadar çok tekrarladı ki bu soruyu, olur mu hiç öyle şey mânasına. O zaman adamcağız bir düşündü ki –mübarek, tabiî sahabe– ben Resûlullah’ın karşısında ne pazarlık yapıyorum… “Her şarta razıyım ya Resûlallah. Yani öl desen öleceğim, ver desen vereceğim. Aç kal desen kalacağım. On devem var, ver desen vereceğim. Tamam, her şeye razıyım…”

İşte İslâm bu, teslimiyet bu.
Bugün, millet İslâm’ı yemeğin üstüne ekilen tuzdan daha hafife alıyor. Tuz, biber, garnitür, sos, tatlı sos, bilmem ne. Bunun gibi bir şey sanıyor. Yirmibirinci yüzyılın tüm keyif ve zevk hayatını yaşayacak, ondan sonra da arada bir, geceleyin hava karardığı zaman, şimşek çaktığı zaman, gök gürlediği zaman, biraz da ölüm korkusu geldiği zaman, “Benim âhiretim ne olacak, biraz da müslüman olayım, azıcık şöyle, çok fazla değil.” diyecek! Sahi bu kadar kolay mı? Sonra “Benim sevgim sonsuz” diyecek. İtaat ve teslimiyet bu sevginin tabii sonucu ve gereği değil mi? Seven sevdiğini hoşnut etmeye çalışır, sevdiğinin emir ve yasaklarına itaat eder, ona karşı gelmez, âsi olmaz. Allah’a teslimiyet bu mu?

Hakk’a teslim olmuş insan çok azdır.
Bak dervişlerden bir tanesini yakalıyorlar, bu işleri bilen alim bir zâtı yakalıyorlar. “Sen casussun” diyorlar, “Öbür ülkeden buraya geldin, içeriyi öğrenip haber götüreceksin. Tamam, gel bakalım. Kesin kafasını…” Casus falan değil adam. İşte seyyah, oradan gelmiş buraya, buradan da öbür tarafa gidecek ama şüphelendiler. Kesecekler kafasını. Ellerini bağlamışlar, celladın önüne götürüyorlar, kafasına bir balta inecek, ensesinden kafası kesilecek. Ölüm korkusundan insan ne yapacağını şaşırır, yüreği küt küt atar. Adam diyor ki kendi kendine –hiç etrafa bir şey dediği yok–: “Ey nefsim! Sen evvelce Allah’a teslim olmaktan bahsederdin, her haline razıyım, kaderine razıyım; ne takdir etmişsen razıyım, iyilik de gelse, kötülük de gelse, ben Allah’tan geldiği için itiraz etmem derdin! Böyle şeyler söylerdin. Şimdi bir yanlışlık yapılıyor, haksız yere senin kafanı kesecekler. Buyur işte, gördün mü? Kader ama kellen gidecek, işte buna da razı mısın?” Şöyle bir içini yoklamış. Nefsinden bakalım, “Olur mu öyle şey, daha yaşayacaktım, çoluk çocuğu evlendirecektim, yüz yaşını geçecektim…” İnsanın içinde neler, ne arzular var değil mi? Acaba içerden ne ses gelecek? Bakıyor ki razı. Ne olacak be, can dediğin nedir? Bir gün nasıl olsa öleceğiz. Yani, eh ömrümüz bu kadarmış, Allah imandan ayırmasın, diyor içi! Teslim, razı… Hiç öyle itirazı filan yok, ölümünden korkusu yok. Götürmüşler, götürmüşler celladın karşısına kadar. Biri seslenmiş: “Dur! Haksızlık oluyor, yanlışlık oluyor, bunu tanıyoruz, bu iyi bir insandır.”

Kurtulmuş.
Kurtulmuş ama bir sözü çok hoşuma gidiyor: “Vallahi” diyor, “Vallahi kafamın kesilmesinden halasıma (kurtulmama) değil, o andaki ihlasıma seviniyorum.” Kafasının kesilmesinden kurtulduğuna sevinmiyor da o anda nefsine soru sordu, nefsinden de itiraz gelmedi ya ona seviniyor. Elhamdülillah ki o kadar zorlu bir zamanda bile itiraz etmedi nefsi. Teslimiyete bak, işte teslimiyet bu.

Var mı böyle, Allah’ın bu yoluna teslim olmuş?
Çok az. Öyle insanlar çok olsaydı, ne iç dünyamızın hali böyle olurdu, ne dünyanın hali böyle olurdu. Dünya başka bir dünya olurdu.

Deniz suyu, kendisine bütünüyle teslîm olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise, denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrâr denizi seni başı üzerinde gezdirir… Ben sana ulaşmak isterken, Sen beni terk ediyorsun. Öyleyse Rabbim sen isterken, Ben muradımı terkediyorum… Ve Ey gam! sonunda, senin ateşinden kurtulacağım da, cana canlar katan sevgiliye teslim olacağım! [Hz. Pir Mevlana]

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden

Hakimisin hallerin sen, Yeter Allah’ım teslim oldum yeter .. .

Ne diyelim Allah bizleri lütfuyla ıslah eylesin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Haftaya bayram olan, sebeb-i gufran olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

[Mektupların bu son kısmı hep aynı yok mu yeni şeyler? Söz aynı da söyleyen dil, işiten kulak, hitaba muhatap gönül aynı gönül mü? Dem aynı dem midir erenler?]

Gözyaşı vâdisinden

Onlardan olana,
(Ki) Onlar ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar ve o (ayetler) onların derin saygısını arttırır. [İsrâ, 109 *]

Nice tahrîr edeyim nâmede derd ü elemin
Bağrı yufka kağıdın, gözleri yaşlı kalemin

“Aşık” ları tesiri altına almak için her türlü mârifetten uzak olan “ney”de bile bir çok perdeler, nağmeler güzel sesler yaratan, her nefeste kendisine muhtaç olduğumuz Rabbe şükürler olsun ki; “İçine aşk ateşi düşünce neyin, hakikat şerabını içip mest oldu her şeyim”[229.mestmp3

Ben gibi bir ham kişiyi pişirecek, olgunlaştıracak, iki yüzlülükten kurtaracak sadece aşktır. Aşk ayrılık ateşiyle kavrulan bir gönlü vuslat arayışına koşturur. Böylece âşık ayrılık ateşiyle pişer, yanar ve dost evinin etrafında dolaşmaya, Sevgili’nin cemalini görmek için yanık iniltilerle ona dil dökmeye başlar. Ağzından onu incitecek bir söz ve ona yakışmayacak bir davranış sâdır olmasın diye kemâl-i edep ile durur kapısından. Benlikten geçerek “ben” olmaktan kurtularak O’na yönelir.


Ne var ki “pişmek, yanmak ve aşk ateşiyle kavrulmak” da bir kabiliyet ve istidat işidir, nasib meselesidir:

Tencere ateş dumanıyla kapkara olduğu halde, içindeki et kartlığı yüzünden çiğ kalmış. Ey âşık, sen aşk ateşi ile iyice kaynamışsın amma, mayandaki hamlık sebebi ile hala pişmemişsin. Kendine çeki düzen ver! Tembelliği üstünden at! Ekmeğini gözyaşınla yoğur, gönül ateşiyle pişir. [Hz. Pir Mevlana]

Dünya pazarının sermayesi altındır. Öte âlemin sermayesi ise; aşk ve daim nemli iki göz. Gönlüm bağdır, gözüm bulut. Bulut ağladı mı bağ yeşerir. Mum gibi yaş dök ki gönül evin aydınlansın.

Cümle mevcudat “Denizi bulurum!” ümidi ile seller gibi altüst olmuş, boşanarak, köpürerek, feryad ederek denize doğru akıp gitmedeler! Balık, suya kanmaz, ben ne yapayım? Ben su gibi secdeler ederek ırmağa doğru gidiyorum. Aşkın gamı, önünde sonunda beni çeke çeke götürecek. iyisi mi, ben şimdi kendiliğimden gideyim.

Kur´ân-ı kerimde Mekke´nin ismi, bir kerre Mekke, bir kerre de, Bekke olarak geçer: Bekke, Mekke’nin özüdür ve kadim Arapçada gözyaşı vadisi demektir. Bundan güzel ne olabilir? Buyursun, rahmet bekleyen insanlık, bir toplanma yeri olan, gözyaşı vâdisinden geçsin! [Umre Daveti]

Aşk ile ağlayan gözlerden dökülen inci tanelerini dermeye gidiyoruz efendim, yüksek müsaadelerinizle…

Şu beden kabrinin içinde gönül ve can, senin aşkının şehitleridir! Bu şehitlerin mezarına uğra, bir ziyarette bulun!

Bedenimiz, ana rahminde iki damla kandı; kudretinle, sanatınla güzel bir adam oldu! Kötü huylarımızı, pis sıfatlarımızı da yine öyle temiz sıfatlara çevir!

Canlar, ruh aleminden geldiler, toprağa ve suya esir oldular! Sen, bu balçık yurduna bir baskın yap da, esirleri kurtar!

İşte Müslüman yüreklere bayram olan bir Cuma sabahında temam oldu bu nâme, Rabbimiz cümlemize böyle bir bayram sabahında aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretine nâil buyursun!

Hakikatini bilmemize engel, her ne kadar hata ve günahımız varsa aff eyleyib perdeleri kaldıracak güzel ameller, emeller, niyetler nasib eylesin, hayırlı kullarından; hayra vesile olan kullarından eylesin!

* Sureyi İsrânın 109. Ayeti secde ayetidir, bu mektubu kâmilen okuyan bütün canlara (gözyaşı ile) secde vacib olur, mucibince âmel oluna, ya huuu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler


Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle


Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim