Temizleyelim

Nefs sahibine,
…İmdi her kim imân eder ve nefsini ıslah ederse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. [En’âm, 48]

Nefs elinden âvâreyim
Hırs elinden bi
̂çâreyim
Gayrı kime yalvarayım
Al gönlümü senden yana

Dâim sen ol dilde sözüm
Seni fikreylesin özüm
Gayriye bakmasın gözüm
Al gönlümü senden yana

Ey benim latîf canım! Ey benim cihânım! Şu ağır uykudan seni uyandıracağım. Ey aşka talib olan! Kalk hadi artık, hem acele et biraz. Bak su sesi geliyor. Sen susuzsun ve uyuyorsun. Utanmadan, sıkılmadan senden borcumu isteyeceğim. Sen de bilirsin ki, ben, her Cuma kapınıza dayanan aman bilmez, insafsız bir alacaklıyım.

Sendeki seni, O’na varmana mâni olan ben(liğ)i haber vermeye geldim. Hiç gam yeme, ben senin gönlünde toz görürsem onu gözyaşlarımla yıkar, temizlerim. Ne o sende mi şikayetçisin nefsin elinden ?!

Neden şekvâ bu nefsinden revâ mı bilmemek kıymet
Hüday-ı Zülcelal’dendir sana o pek büyük nimet
[271. Mestmp3

[Nev-Niyaz ve Dedesi]

Sözü güzel dizici, rakîbini ezici
En büyük yol kesici, yandım bu nefsin elinden

– Bizim bildiğimiz Arapça dilinde, “bir şeyin varlığı ve bizatihi kendisi” demek olan NEFS, tasavvuf dilinde de “Kula ait illetli vasıfların, kötülüklerin kaynağı, içten vuran özelliğiyle ruhun asıl âlemine yükselmesine mâni olan tabii kuvvet” değil midir? Ve bu haliyle de “yandım Allah” deyip şikayet etmek gerekmez mi nefsin elinden?!
– “Neden şekva bu nefsinden reva mı bilmemek kıymet?” buyuran Hazretim, “Aman ha nefsinden şikâyet etmeyesin, onun sayesinde adam, onun sayesinde Hazreti insan olacaksın” demek istiyor. Nefsin seni, yanlışa ve çirkine doğru götürecek ki sen mücadele edip tekâmül edebilesin. Seni zorlayacak ki sen onunla kavganı yapasın. Tıpkı Hz. Pir Mevlana’nın, “Ada olmazsa cihat olmaz” deyişi gibi. Gidip alınacak bir yer yoksa niye savaşalım, deyişi gibi. Maksuda erdiğinde dönüp insan-ı kâmile bakıyorsun hür, şikâyetsiz, her şeyden razı…

Bütün emelleri gönlünden eylemiş ib’âd,
Ne verseler ânâ şâkir, ne kılsalar ânâ şad

– Hazret-i insan’ın serüveni…
– Atamız Hz. Âdem’in, bilinen zelleyi işlemesi, O’nun Cennetten Dünya’ya gönderilmesine sebep olmuştur. Bu yeni mekânda neslinin çoğalıp bir imtihana tabi tutularak, Âdemoğullarından bir kısmının, ancak hak kazanma neticesinde, tekrar asıl yurdu olan Cennete döndürülmesi, insanın Ahsen-i takvim şerefine nâiliyyeti için lazımdır. Ancak bu şeref ve değerin artması için Cenâb-ı Hakk insanı “nefs” ile teçhiz eylemiştir. Velhasıl, “Nefs”, ulaşılacak neticenin şeref ve değerini arttıran muazzam bir engel, kaliteli bir düşmandır.

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!

– Bir ehli dünya olarak aynel yakin biliriz ki “Bir zaferin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler ve bediî heyecanlar neticesindedir”
– İnsan olarak geldiği âlemde, insanlığı bulmak isteyen kimse, nefsini tanımak, gönlünde ve kalbinde kurduğu otorite ile kendisini belli yönlere ve davranışlara sevketmek isteyen sâikleri (havatır) bilmek, birbirinden ayırdetmek, kendisini yükselten izlerin peşinden gitmek, alçaltan duygularını ise frenlemek ve susturmak zorundadır.

– “Nefs, akıl, ruh ve kalb” ?! bazen kafamız çok karışıyor dedem, bu kavramları birbiri yerine bile kullanır olduk…
– Tasavvuf yolunda, ayrı mânâlara gelen bu saydıkların bazı âriflerce sergilediği özellik, taşıdığı sıfat ve tezahürlerine göre aynı beşeri ruhun farklı gömlekleri bilinmiştir. Beşeri ruh; şehvetin egemenliğine girdiğinde nefs; haram olan şehvetini yenince akıl; kendi kendisini bağlayıcı bir iman çizgisinde olunca kalb; Cenab-ı Hakk’ı, hakkıyla bilip eksiksiz kulluk yapınca da ruh şeklinde görülmüştür.

– Ya insan, bunların arasında ne yapsın…
– Birbirine zıt temayüller ve karşıt renklerin baskısı altındaki can, bunlardan hangisi kuvvetli ise onun etkisine girer ve o istikamette davranış sergiler. İnsanın içinde, biri akıldan, diğeri heva ve hevesten kaynaklanan iki sevkedici his durmaksızın didişir durur. Akl-ı selim’in davetine uyan, iman ve tevhide erer, heva ve hevesin çağrısına uyan da dalalet ve sapıklığa düşer. Ruhu akıl, nefsi ise arzular yönlendirir. Bahsi geçen içimizdeki kavgalar ve zikzaklı iniş-çıkışların cereyan ettiği muharebe meydanı ise yer ise “kalp”tir.

Muhakkak hem şeytanın hem de meleğin insanoğlu üzerinde yönlendirici bir etkisi vardır. Şeytanın etkisi, kötülüğe sevk etmeye ve hakkı yalanlamaya, meleğin etkisi ise hayra ve hakkı tasdike yöneliktir. [Hadis-i Şerif]

– Demek ruh ile nefs ya da şeytan ile melek, insanların kalplerini hedef alarak onu ele geçirmenin çetin bir savaşı içinde…
– Öyle ya erenlerim, belki de kimin daha iyi insan olabileceğini tayin ve imtihan için yaratılan ölüm ile hayatın sırrı bu noktada saklıdır… Deyim yerindeyse, ruh (veya melek) ile nefs (veya şeytan) düzleminin tam kesişme noktasında bulunan kalb, kendisinde hayat bulan bu iki unsurdan galip gelenin mahiyetine bürünür. Duruma nefs egemen oldukça kalb, nefs ile örtülür. Eğer kavgada nefs değil de ruh üstünlük sağlarsa bu sefer kalb onun mahiyetine dönüşecek ve aynı zamanda içinde yayılacak olan nurla nefsi de değiştirecek ve işte o zaman kalb asıl hüviyetiyle kendini gösterecektir.

– Peki bu noktada tasavvufun gayesi nedir?
– Kalbin ayrı düştüğü, ilahi alemlere yönlendirilip oraya doğru yükselme çabası, hem dini duygunun ta kendisi, hem de tasavvufun bütünüyle gayesidir. Din ve tasavvuf, insanı Allah aşkıyla kendi içine bakmaya, kendini aşmaya ve melekî hasletlerle donanmaya çağırır. Varlığımızın şahsiyet kazanması, mânâ bulması bizi “mekarim-i ahlak” a götüren bu yükselme ve yücelme mücadelesinde gizlidir. Bu terakkide başarı öncelikle kalbin nefsanî duygu ve düşüncelerden arındırılması, kötülüğü fısıldayan seslerin susturulması ve olumsuz düşüncelerden boşaltılmasına, ardından da bu boşluğun güzellikler, iyilikler ve ulvi nağmelerle doldurulmasına bağlıdır. Bu iki ameliyeden birincisi: nefsin tezkiyesi veya fenâfillah, ikincisine de kalbin tecliyesi veya bekâbillah’tır.

– Tezkiye, temizleme, saf ve duru kılma…
– Tezkiye, nefsin fıtrata ters, ilahî yasaklara karşı gelen emir ve isteklerini temizleme gayretidir.

… Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder… [Yusuf, 12]

– Yani tezkiye nefsin öldürülmesi mi demektir?

Refikindir sakın hor görme onu hoşça kullan sen
Bilen nefsin bilir hakkı nedir hem lezzet-i vahdet

– Tezkiye’de mühim olan, nefsin isteklerinin öldürülmesi değil dizginlenmesi, kontrol altına alınmasıdır. “Akılsız ruh nasıl eksik ise hevasız nefs de öyle eksiktir.” Bunlar, meşru zeminlere kaydırılarak tatmin edilmeli veya daha ulvi değerlere yönlendirilerek yüceltilmeli ve böylece her şey yerli yerme oturan bir itidal çizgisine getirilmelidir. Aksi halde bastırılan enerji ve istekler iç sıkıntısı, stres ve komplekslere sebep olacaktır. Zira sıkıştırılan duygular yok olmaz, bir başka zeminde hemen ortaya çıkıverir. Şahsiyette ulaşılması gerekli olan hedef, şehvet, öfke ve akıl gibi nefse ait kuvvetlerin kendilerine ait sınırlar içinde ve adalet ölçülerinde tutulmalarıdır.

– Yani içimizdekilere de adil davranmak gerek…
– Kalbin adaleti, şahsiyetin ve iç dinamiklerin dengeli olmasını ifade eder. Zıt temayüllerin ve karşıt duyguların çekişmesinden kurtulan kalp böylece “kalb-i selîm”e dönüşmüş olur. Bu dengelerin kurulmasına “fazilet” denir. Aklın fazileti “hikmet”, öfkenin fazileti “şecaat”, şehvetin fazileti ise “iffet”tir. Aklın fıtratından cerbeze ve hile, tefritinden de hamakat ve cinnet meydana gelir. İnsanda ulvi ve yüce değerlerin ortaya çıkması için nefsin bir tadilat ve dengeye kavuşturulması, ardından kötülüğü emreden tarafının tezkiye edilmesinden sonra ibadet ve zikir gibi güzel amellerle süslenmesi lazımdır.

– “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyruğunu nasıl anlayalım?
– “Nefsini bilme” Nefsin, neyi kaybettiğini unutturucu hilelerinin ve yolumuza çıkardığı engellerin farkında olma ve bunlardan kurtulma çabalarıdır. Nefsini bilen ve yüz günahı olan kimseden kaçma, fakat yüz iyiliği olduğu halde nefsini bilmeyenden sakın” nasihatini de hemen peşi sıra kaydetmek gerek.

– Peki bu yolda ibadetlerin yeri nedir?
– Kul olan, ibadeti “Allah’ı ta’zim ve takdis ifadesi olarak, nefsin arzuları hilâfına yapılan ihtiyarî ve iradî fiiller” olarak bilir. Amelde esas olan kalbe tesir etmesi, yolcuyu menzile yaklaştırmasıdır. Davranışlara yansımayan ve ahlakî hayatta fiili bir düzenleyiciliği bulunmayan bilgiler ilim değildir. İbadetler, beden-ruh bütünlüğü içerisinde icra edilerek ruhu kuşatmak ve onu derinden etkilemek için ifa edilmelidir. Doğruluk, adalet ve merhamet gibi prensiplerin insanı etkilemesi, ihtiras, şehvet gibi alışkanlıklarım yenebilmesi ancak, nefsi yüce âlemlere yönelten, ruhu derinden etkileyen ibadetlerle mümkündür.

– Amma yaptın yani, şimdi “bir namaz” bunların hepsini nasıl yapar dedem!

– Biz susalım da ehlinden dinle:

Allah’ım! Namazda gönlümü tam manasıyla sana veremezsem, ben bu namazı namaz saymam! Ben, yüzümü Sen’in aşkından ötürü kıbleye çevirdim! Yoksa bana Sen’siz usanç veren namazı ve kıbleyi ben ne yapayım? Ben, bu riyalı namazdan öyle utanıyorum ki, utancımdan gönlüme inemiyorum, Sen’i bulamıyorum! Aslında, gerçekten namaz kılanın melek sıfatlı, melek huylu olması gerekir. Hâlbuki ben, hala nefse uymuş, yırtıcı canavar huyundayım. Bir kimse, üzerindeki elbisesini bir köpeğe değdirse, orasını temizlemedikçe namaz kılamaz! Ben ise, nefis köpeğini koltuğumda taşıyıp duruyorum; benim namazımı kim kabul eder? Benim namaz kılmaktan maksadım o dur ki; namazda Sen’i gönlümde öyle bulayım, Sen’inle öyle beraber olayım ki, ayrılık derdinden artık hiç bahsetmeyeyim! Yoksa bu nasıl namaz olur ki? Sen’inle oturayım da, yüzüm mihrapta, gönlüm çarşıda pazarda olsun! [Hz. Pir Mevlana]

Sakın, sen ona aldırma; secde et ve yaklaş. [Alak, 19]

– Tamamdır dedem, biz anladık hatamızı. Başladığımız yere dönecek olursak “şikâyet”i lügatimizden siliyoruz, ta ki nefisten bile olsa… Mademki O’ndandır, bir hikmeti vardır, razıyız diyoruz…

– Gökten yağanı, hiç yer kabul etmez olur mu? Mevlam, önümüze her ne koyarsa, başımıza her ne getirirse, nasıl olur da ona razı olmayız? Onu kabul etmeyiz.

Ya ilahi! Sen benim gibi birisini ararsan, kum sayısınca çokça bulursun. Ama ben seni mumla arasam da bulamam. Ancak sana secde ettiğim zamandır ki, kendimde bir varlık bulurum. Var olduğumu anlarım. Sevgilim, sana secde etmek imkânını bulmam dualarımın kabul edilişindendir: Bana; “Herkesi gönlünden çıkar at! Gönlünü cihan halkından yıka, temizle!” demiştin. Gönlümü nasıl yıkayayım? Ayrılık ateşin bende su bıraktı mı? Kaldır perdeyi aradan, göster cemâlin şem’ini, yansın ona pervâneler, ne olur, ne olur…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Sen de hizmet et

Her şeyin kendisine hizmet ettiği cana,
Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve Kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi… [Hac, 65]

Allah, kendisine isteyerek hizmet etmeyeni, istemeyerek kullarına hizmetkâr eyler. Hâk Teala, dünyaya şöyle emretti: “Ey dünya ! Bana hizmet edene sen de hizmet et. Sana hizmet edeni de yor.”

Hizmet-i dîn iledir seyr-i cemâl-i irfân
İsmet-âyîn iledir hem-demî-i sohbet-i cân

Hak Teala hayvanları, bitkileri, madenleri ve dahi cümle mevcudâtı halifesi kıldığı Hazreti insan’ın hizmetine vermiştir. Bizlere de “Hak yolunda hizmet ile ömür sürmek nasib ola” niyetiyle, içip yârin şerbetinden kanasınız diye bu haftanın ikramını sunalım. Pes heman sadırlardan içeri alalım siz cânım misafirlerimizi: [256. Mestmp3 Hüseyni ilahi]

 Seyyâh olup yâr yolunda
Yanayım Hu diye diye
İçip yârin şerbetinden
Kanayım Hu diye diye

Dergâhına varsam anın
Anda karar kılsam demin
Dâmenine sürsem yüzün
Ağlasam Hu diye diye

Terket ey gönül sivâyı
Olma dünyada mürâi
Koş bekler vahdet sarayı
Düş yola Hu diye diye

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

– Şu dünya zindanında dertlerimiz bitmedi dedem, hep problem, hep problem..

Kesme nevânı,içine salsalar da keder,
Kırılsa gönül medd-ü cezr ile hepsi geçer,
Bu da geçer ya huu, hepsi geçer…

– Erenlerim daha ne kadar kendisiyle uğraşılan dertleri bitmeyen insan olacağız bilmem amma ilacın hizmet yoluna düşmekte olsa gerektir.

Ey sırlar sahibi, efendiler efendisi! Ey nurlar güneşinin güneşi olan aziz varlık! Yarın, öbür gün diye diye şu yan kesici nefis, ömürleri aşırır durur. Zavallı insan, senin bütün ömrün ancak bugünkü yaşadığın ömürdür, başka gün değil! Geçip giden dünü, gelecek olan yarını düşünme! Bugününü iyi kullan, dînî ve insanî hizmetlerini bugün yap, yarına bırakma, aklını başına al da hileci nefsin vadesine inanma! Benlikten, varlıktan kemerini çöz, bunlardan kendini kurtar da, hizmet kemerini kuşan, sana yabancı olan nefîsten uzaklaş! [Hz. Pir Mevlana]

– Hizmet?

– Hizmet ya… İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaptığın cehd ü gayret. Amma hizmet, Hakk’ın kullarına yine O’nun rızâsını gözeterek yapılır. Hizmetin özünde önce Rabbın rızâsı, sonra insanlara duyulan şefkat, merhamet ve sevgi vardır. Bu yüzden hadis-i şeriflerde: “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Kavmin efendisi onlara hizmet edendir” buyrulmuştur.

– Nerede okuduk hatırlayamadık şimdi ama Allah Teâlâ hazretlerinin Hz. Davud’a (as): Şöyle vahyeylemiş: “Ey Dâvûd! Bana talib olan ve beni isteyen birini gördüğün zaman, onun hizmetçisi (hadimi ol)” Velhasılı dervişlik yolunda da hizmet vardır değil mi?

– Olmaz mı! Dergâha yeni gelen ve henüz mübtedî sayılan derviş, hizmete yönlendirilir. Öncelikle ihvâna, ardından şeyhine hizmetle insanları sevmeyi; nefsinin direncini yenmeyi öğrenir. Nihâyet şeyh olan zât da “Hâdimü’l-fukârâ” ünvânı ile taltif edilir ki “Dervişlerin hizmetkârı” demektir.

– Bu yolun ulularının hizmetlerinden bahsetseniz?

– Karşılık beklemeden yardımcı olmak manasına hizmetin tasavvuf yolunda yeri pek mühimdir. Hem çeşit çeşittir: Sûfîlerin halka hizmeti, hayvanlara hizmeti, mürîdlerin şeyhe hizmeti, şeyhin mürîdlerine hizmeti… Ez cümle Şâh-ı Nakşibend (ks) hazretleri, intisabının ilk yıllarında, gurur ve kibrin zıddı olan “hîçlik” hâline ulaşmak için yedi yıl yaralı hayvanlara, yedi yıl hasta ve muzdarip insanlara hizmet etmiş, yedi yıl da insanların geçeceği yolları temizleyerek tam yirmi bir sene kâbına varılmaz bir hizmet hayatı yaşamış. Hazret şöyle anlatır:

“Hocamın emrettiği yolda uzun süre çalıştım. Bütün hizmetleri îfâ ettim. Benliğim o hâle geldi ki, yolda geçerken, Allâh’ın bir mahlûku karşısında olduğum yerde durur, önce onun geçip gitmesini beklerdim. Bu hâlim yedi sene devâm etti. Bu hizmetin mukâbilinde öyle bir hâl tecellî etti ki, onların inilti sûretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk’a ilticâ etmelerini hisseder hâle geldim.”

– Hâlık’tan ötürü mahlûkâta, Hâlık’ın muhabbetiyle nazar eden fedâkârâne hizmet… Peki Nereden başlamalı hizmete?

Hâcegân tarikatinde vaktin icabı ne ise ona göre davranılır. Zikir ve murakabe ancak bir müslümanı rahatlatacak olan hizmet bulunmadığı zaman yapılır. . Gönül almaya vesile olacak bir hizmet, zikir ve murakabeden önde gelir. Bazıları zan ederler ki nafile ibadetlerle uğraşmak hizmetten üstündür. Halbuki gönül feyzi, hizmet mahsulüdür. Hizmetin semeresi gönüllerde muhabbet ve huzurdur. “Kalpler, kendisine iyilik eden kişiye sevgi duyan bir yapıda yaratılmıştır” sözü bunu açıklamaktadır. Nâfilelerin neticeleri, mü’minlerin sevgisinin neticeleriyle aslâ bir olamaz… Ben bu yolu sûfîlerin kitaplarından öğrenmedim, halka hizmetle elde ettim”. [Hz. Ubeydullah Ahrâr]

Göklerdeki, yerlerdeki eserlerde görülen değişmeyi, halden hale girmeyi görmüyor musun? Sen de ibadetle, aşk ile insana hizmet ile kendini yenile! Bugünün dünkü gününden daha iyi olsun! [Hz. Pir Mevlana]

– Aksırdığı zaman “Elhamdülillah….” demeyi, bu, hamdi yerine getireni duyduğumuz zaman da «Yerhamükellâh….» duasında bulunmayı, o kardeşimize Cenâb-ı Hak’dan iyilik ve rahmet niyaz etmeyi unutmayalım. Aksırmak kula, bir ihsandır. Bu ihsanı bilen insanın hamd ü senada bulunması nasıl vazifesi ise, bu hizmeti yerine getirene, hakkı olan duada bulunmak da mü’min kardeşinin vazifesidir. Mü’min mü’minin kardeşidir. Her ikisinin de muhâbbeti, yekdiğerinin gönlünde yer etmişdir. Onlar biri birlerine her zaman için muhtaçdırlar.

Bir kimse din kardeşinin bir işini yapmak için giderse, her adımında birçok günahları affedilir ve yetmiş sevap yazılır. Bu, iş bitinceye kadar böyle devam eder. İş yapılınca bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse hesapsız cennete girer. [Hadis-i Şerif]

– Aman dedem bu mudur hizmet !?

– Allah için hizmete nereden ve kimden başlayalım demiştin ya: “Hakkın rızası belki onda gizlidir” deyip büyük küçük gözetmeden başla… Başla amma aileni ihmal etmeden düş yola… Unutma ki Haktan emanet aldığınız cennet hazinelerinden bir hazine olan eş ve çocuklarının da hizmete ihtiyacı var. Allah (c.c) için hizmete kendini vakfetmişsin; ne mutlu. Ama eşinin ve çocuklarının da hizmete ihtiyacı ve hizmet alma hakkı var. Hep ihmal ederiz ama diğer canlara hizmet ederken en yakınlarına hizmeti unutmamak gerek. Sizlere ev halkına hizmeti, muhabbeti, merhameti, onları eğitmeyi, yetiştirmeyi ısrarla tavsiye ederiz.

– Hizmetten eve vakit mi kalır?

– Habib-i Kibriya Efendimiz (sav), vakit ayırabildiğine göre… Hak Nebi’den (sav) daha mı zor daha mı ehemmiyetli bir hizmet içindesin?! O ki bir yandan müşriklerin, kâfirlerin, münafıkların eziyetlerine sabrediyor, bir yandan halka Hakk’ı anlatıyor, hem ne savaşlar oluyor, bir yandan ashaba İslam’ı yaşamayı öğretiyor; ama evini ailesini de asla ihmal etmiyordu. Efendimiz (sav); kutlu gününün bir bölümünü ibadet ve taate, bir bölümünü mescitlerde ashabına, bir bölümünü ailesine, bir bölümünü istirahata ayırmıştır. Uğruna canlar feda olsun! O’nu sevenler olarak bizler de O’nun izinden giderek O’nun gibi hizmete koşmalıyız. Böyle muhteşem bir misal, güneş gibi parlarken, hayatımızın her anında yolumuzu onun ışığı aydınlatmalı.

– Aman aileye dikkat, etrafını sulayarak başlamalı gül yetiştirmeye…

– Bunlar küçük hizmetler değil mi?

– Hakk yolundaki hizmette büyük küçük, yakın uzak fark etmez eğer irfan ve sadâkatle, tam bir tevekkül ve teslimiyetle yapılıyorsa keşifler açılır, görülmedik tecellilerin müşahedesi ihsan olunur.

Bel bağlayanlar hizmete
Tâlib olanlar vuslata
Ermiş Hüdâyî vahdete
Esrâr-ı zikrullah ile

– Biz hissemizi aldık, bir de dua buyursanız de perdeyi kapatıp hizmete koşsak…

Önce, bizi adam et, aşka layık bir can haline getir! Sonra, bize aşk şarabını sun; kadehi durmadan döndür! Bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Bizim selamet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selamet evi yap! Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lütfunla kısalt, iki adımlık yol yap! Bizi, nefs-i emmare’ye esir ettin fakat kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emir yap da, onu bize kul et! Herkese ait olan lütuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lütufları herkese, bütün kullarına lütfet! Her zerreye, lütfunla, bir başka güneş ver; lütuf ve ihsan güneşini, herkese tam olarak ver! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Amin!” diyene de lütfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir! [Hz. Pir Mevlana]

Ya Rabbi! Yollarımızı; dost edindiklerinin otağına ulaştır. Onların hizmetinde bahtiyar ve ihtiyar eyle. Yüzlerimizi onların iksir dolu nazarları ile münevver eyle. Başlarımızı mübarek dizlerinin üzerinden kaldırma, beşeri hüviyetimizi, onların yüzü suyu hürmetine melekî sıfatlarla tebdil buyuruver. Ellerimizi ellerinden ayırma. Şefaat, iltimas, himmet ve irşâdları ile bahtiyar kıl…

Ya Rabbi! Bizleri râzı olduğun hizmetlerle rızıklandır. Zâhirlerimizi senin hizmetinle, bâtınlarımızı mârifetinle, kalplerimizi muhabbetinle, sırlarını müşahedenle , ruhlarımızı yardım ve muavenetinle süsle ve güzelleştir.

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Ne var ki (ne) yok

Ey benim kararsız gönlüm,
… O’nun (ebedî) Zâtı’ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkûmdur; Hüküm (ve mutlak hâkimiyet) sadece O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz. [Kasas, 88]

Ey aşk padişahına yenilen, ona mat olup kalan! Bu hale üzülme! O’na karşılık verme! Yokluk bağına gel de, kendi ölümsüz canında cennetleri seyret! Eğer sen kendi varlığından, benliğinden birazcık olsun ileri gidersen bunların ötesinde bu mana göklerini seyredersin. Ayrılığa fazla dayanamadığı için dağlardan köpürerek, ağlayarak, feryat ederek, başını taştan taşa çarparak aslına doğru koşan sel, denize kavuşunca ne olur? Heyhat artık onun varlığı kalır mı? [Hz. Pir Mevlana]

Hâsılı benden çıkıver, benliği virân ediver
Canda beni ister isen benliği at cân oluver

O Allah’a hamdolsun ki insana bilmediğini öğretti, Âdem’i âleme halife kıldı. Mahlukatı yarattı. Onlara nimetlerini fenâ ve fakr (yokluk) vasıtasıyla ulaşmaları için sevdirdi. Kendi nurundan bir parça aldı. O nurdan ruh-u Muhammedi’yi yarattı. O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risâlet vazifesiyle seçkin kıldı. Bizleri de âlem ağacının tohumu ve Alemlere rahmet olan Hazret-i İnsan’ın ümmeti kıldı. Ve yine O Allah’a şanına yakışır şekilde hamd olsun ki şu geçip giden satırlar vasıtasıyla aramızda muhabbeti var eyledi, can kulaklarınıza mana şarabını sunmamıza müsaade etti: [250. Mestmp3]

Tevhid etsin dilimiz, Pâk olsun hem kalbimiz
Sırlar görsün gözümüz, La ilahe illallah hu La ilahe illallah
Canından her kim geçer, Elbet maksuda irer
Zevk û sefasın surer, La ilahe illallah hu La ilahe illallah

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Lisan-ı Arabî’den biraz mürekkep yalamışlığımız varya mektubun ifade-i merâmında münasip buyurduğunuz ayette “fenâ bulma” olayının ism-i fail vezninde bir kelimeyle belirtilmiş olması nedendir?

– Fenâ bulma, yok olma işinin istimrarını yani geniş bir zaman dilimi içinde devamlılığını belirtmektedir. Haddi zatında Hakk’ın dışındaki varlıklar, kendi vücudları ile kâim olmadıkları ve “kaim bi-nefsih” (varlığı kendinden) bir zatın varlığına muhtaç bulundukları için sanki yok hükmündedirler. Bu yüzden O’nun dışındaki herşeye fenâ libâsı giydirilmiş; bakânın sadece O’na ait olduğu sarahaten belirtilmiştir.

– Tam da buradan tasavvufa da bir yol olsa gerek?

– Olmaz mı! İlk devir sufilerinden Cüneyd-i Bağdadi’ye göre tasavvuf “Hakk’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi” dir. Böylece “Fenâ (kendi varlığından geçerek yok olma)” nın en üst derecesini yaşayan sâlikin teslimiyyet ve sükunet halini, elest bezmindeki sükunete benzetir Hazretim.

– Tasavvuf yolunun yolcularının kendilerinden bahsederken “fakir” tabirini kullanmalırında bu fena-yokluk ile bir bağı var m’ola?

– Nâzarım bugün tesbitlerin pek bir isabetli… Meydan terbiyesinde en ayıp sözlerden biri “ben” demektir. Dervişin “ben” diye söze başlaması ta başında kabahat etmek demektir. “Ben” sözü lisânına bile yerleşmeyecek ki benlikten kurtulabilesin. Günahların bir çoğu hayalde ve dimağda kendisini meyil olarak gösterir ve bu meyil kalbe, kalbden de lisana tesir eder. Ben demenin hata olduğunu bilen derviş benlik sevdasından uzaklaşmakla kalmaz, aldığı terbiye ile öyle bir noktaya gelir ki ben demeyi ve benliği unutur. Ben kelimesini benliği unutmak için bırakıp yerine “fakir” tabirini kullanılır. “Fakir” benliğim dahil her şeyi terk ettim. Ne benliğimden ne de başka kimseden bir şey ümid ettim, ben ancak Allah Tealaya muhtac ve talibim demektir.

– Derviş bu kemalde olmasa da “fakir” tabirini kullanmalıdır?

– Elbette… Bilmez misin ki sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzere azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyazının neticesine erişir. Yani fakir, fakir diyerek inşallahu Teala o da Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine dahil olabilir, Peygamber efendimizin “el-fakru fahri” buyurduğu sırra nâil olabilir.

Ey insanlar, siz Allah’a karşı fakir; yani muhtaçsınız. Allah ise ganîdir; yani herşeyden müstağnidir. [Fâtır, 15]

– Yani fakir olduğumuz Hakk’ın ayeti ile de sabit dersiniz…

– Bu “fakr” ki Hakkın varlığıyla var olma ve fani varlıktan sıyrılmadır ki tam ihtiyaçsızlıktır. Bu “fakr” ile sıfatlanabilmek için bütün dünya ve dünyayla ilgili şeyleri terketmiş, cennet arzusundan sıyrılmış olan bir Hak dostuna, hüsn-ü zannından dolayı BİR KESE ALTIN sunmak isteyen cömert bir zengin şu irfanlı cevapla karşılaşmıştır: Ben gınanın (zenginliğin, ihtiyaçsızlığın) aynı olan bu fakrı; dünyayı, ukbâyı ve kıymet biçilmez pek çok mal ve mülkten geçmekle satın alabildim. İnsaf et, şu bir kese dirhemine mukâbil onu nasıl satabilirim?

Allah’ım beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle, kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme! [Hadis-i Şerif]

– Cümle işlerde olduğu gibi “fakr ve fena” bahsinde de zirve, numune-i imtisalimiz olan Hz. Peygamber…

– “Fakr” makamında da zirve ancak O’dur. Resulu Kibriya Efendimiz’in ne dünya nimetlerinde ne de ukba süslerinde gözü yoktu. Bu da ayet ile sabittir.

Gözü ne şaştı, ne haddinden aştı. And olsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. [Necm, 17-18]

– Bu demektir ki Hz. Peygamber’in (sav) miracında kendisine melekut ve ceberut aleminin hazineleri gösterilmiş fakat o gönlüyle de gözüyle de hiçbirine iltifat etmemiştir. Yedi kat göklerdeki ruhlar onu görmek için koşmuşlar hurilerle birlikte semaları doldurmuşlardı. O baksın, görsün ve beğensin diye bütün güzelliklerini önüne sermişlerdi. Fakat O, tek bir dosttan başkasına bakacak halde değildi. Gönlü Hakk’ın azameti ve celaliyle dolu idi.

– Bir insan olarak bizler bu yakınlığa nasıl ulaşabiliriz?

– “Fenâfillah” makamında… Sen de mirac’dan hisseyâb olmak dilersen Hazret-i Peygamber’in şahsında aşk ile eri, O’nun şahsiyetinde fenâ bul! Hz. Peygamber’e duyulan muhabbet, ilâhî aşkın hem başı, hem de sonudur. Bu da başta Hz. Peygamber modeline uyma şeklinde ortaya çıkar. Sonunda bu sevgide istiğraka erip Allah’da fanî olmak şeklinde gerçekleşir. İlâhî aşk, sabır ve sebat ile Hz. Peygamberin davranışlarını taklide bağlıdır. Rasulullah’ın sıfat ve ahlakını benimseyip taklid ile başlayan bu iletişim ilahi sırların kapılarını açar. Ardından taklid, tahkîk vadisine erer. Kalbi fenâ bulmuş kimse, ilahi fiillerin tecellilerine mazhar olur. Vahdet denizine garkolan sâlik, o denizden başka birşey göremez, kendisini bu denizin damlası olarak görür. Yâni ibadet, aşk ve birlik haline gelince de Allah’ı sevmekle Rasulü sevmenin aynı şey olduğu ortaya çıkar.

Zâtıma mir’ât edindim zâtını
Bile yazdım adım ile adını

– Varlık bahsinde riâyet etmemiz gereken ölçü yine Hak Nebi dilinden;
Dünyâya gönül bağlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin. [Hadis-i Şerif]

– Eğer ilâhi güzelliğin hele ilahi varlığın senin yüz ve gönül aynanda da tecellisini istiyorsan yokluğu seç. Varlıkta yok olmanın sırlarını ara bul ki o güzellik (hüsn-i mutlak) senin de saf aynanda tecelli zevki bulsun.

– Her şeyin kendi zıddı ile meydana çıkması bir hakikattir. Acı olmasa tadın, çokluk olmasa birliğin manası, kıymeti elbette bilinmez. Varlık da ancak yoklukta görünür.

– Zengin, zenginliğini ortaya koyabilmek için fakire muhtaçtır. Nitekim nur olmasaydı karanlık nedir biz bilmeyecektik. Aslında uçsuz bucaksız karanlık bir alem olan dünyamızda gördüğün her şey, güneşin saldığı ışıktandır. Bir yerde ki noksan vardır, yokluk vardır, orası mutlaka bir hünerin aynası olur. Çün bir sanatkârın hünerini meydana koyması için o yerde eksiklik lâzımdır. Demek ki kemâlin aynası noksanlıktır. Bu sebepledir ki kendinde bir kusur, bir erme ve bütünleme ihtiyacı olmayan kimse Allah’ı aramaz ve anmaz. O biçare kendisini tam ve mükemmel zanneder. Kendi aczinden hatta kendi yokluğundan haberi yoktur. Kendisini var sanır.

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;
Zaman döne dursun, o güne hasret;
Ruhumsa zamanın üstüne hasret;
Ebediyet boyu bir an… Olmaz mı?

Bu yokluğu gidererek varlığa ulaşmak, gerçekten var olanda sonsuzlaşmak için hiçbir gayret sarfetmediği, kendi ruhunu bu dünya meydanında olgunlaştırmadığı için de “bir gün sahiden yok olduğunu anladığı zaman” iş işten geçmiş olur.

– İşte bu yokluğumuzu bildiğimizde kendimizi bilmiş olmaz mıyız? Kendini bilen Rabbini bilmez mi sultanım?

– Bu gün ârif ve mana sultanı sen oldun ya nâzarım… Kapı buradan açılıyor; Varlığı, varlık iddiasını terketmek. Cümle kâinatın yaratılması, salt bir yaratma değil bir zuhurdur. Hal böyle olunca kâinat Hüsn-i Mutlak olanın bir görüntüsünden ibarettir. Hüsn-i Mutlak ve Hayr-ı Mahz olan Vücud-i Mutlak’ın bilinmesi hakikatte var olmayan (la mevcud) insan ile gerçekleşir. Adem, lâ-hüsn ve lâ-hayr demektir. Adem, müstakil olarak mevcut değildir, varlığı zaruri olarak Vücud-i Mutlak’ta dahildir. Adem bir hayalden ibarettir; tecelli dolayısıyla muvakkat (geçici) bir süre için varlık evreninde bulunur. Adem, vücud ile karşılaşınca, vücud bir aynada aksetmiş gibi yansır. Bu akis gerçekte hayalden öte bir şey değildir. Durgun bir göle akseden güneş gibi, göz makamında olan insanda da Hüsn-i Mutlak akseder. Bu sebepledir ki insan, adem unsurunu mümkün olduğu kadarıyla yok etmeli (mâsiva), Hakk’ın visâline ulaşmak için Hak ile Hak olmalıdır. İşte bu “fenafillah” makamıdır. Fenâ ancak nefsi, adem, kubh (dünyada zemme, ahirete azaba mahal olan kabahat) ve şirkten arındırmakla mümkün olacaktır. Bunun yollarından biri de aşktır. Hüsn-ü Mutlak aşk ile görülür. Böylece tabii (mecazi) aşktan hakiki aşka geçilir. Tabii aşk insana duyulan aşktır; karanlıklarla doludur. Oysa aşk-ı hakiki, hakikat dünyasıdır. Bu saadete ermek uzunca bir yolculuk (seyr) gerektirir. Aşık için lazım olan taallüm (ders okuyarak ilim öğrenme) değil tahalluktür. (huy edinmek, güzel ahlak ile hallenmek) Bu yol söz ile değil hâl ile katedilir. Hal ise çoğu zaman bir insan-ı kâmilin yol göstermesiyle kazanılan bir meziyettir. Bu yolun sonunda insan mutlak hakikatle yüzleşip kainattaki umumi ahengin derin sırlarına vâkıf olur.

Fakr ve Yokluk Allah’ın bir lütfudur! Kendinden geçiş, benlikten kurtuluşda öyle sırlar vardır ki, bunları bilseydin, sence bütün varlık, yokluk olurdu! Dünya bir hiçtir; biz de hiçleriz! Dünya da, biz de hayalden, rüyadan ibaretiz! İş böyleyken, dünyalık elde etmek için çırpınır dururuz! Uyuyan kişi uykuda olduğunu bilseydi, rüya gördüğünü anlasaydı hiç üzülür müydü? Şu uykuya dalmış kişi, bir hayal görür, düşüncelere dalar! Şu dağınık uykudan sıçrayıp kalksa rüyadaki sıkıntıların gittiğini ve nimetler içinde olduğunu anlardı! Birisi, rüyada kendini gam zindanına düşmüş görür, birisi cennet bağı’na ulaşmış! Uyandıkları zaman ne zindan kalır, ne de cennet bağı! Yokluk evi olan şu dünyada, bir çok varlar, varlıklar görünmektedir. Halbuki gözlerimizi iyice oğuşturur da bakarsak,çoğu yoktur, yok! Dünya, var gibi görünen bir yokluktur. [Hz. Pir Mevlana]

– Hayret vallahi, nihâyete ererken mektubun mânâsın pek örttün erenlerim..

Cihân, bir hâne-i ibrettir ey can
Bu işin âhiri hayrettir ey can

– Sofraya oturacaklardan başkalarının görmemeleri için, asil yemek kaplarının üstlerinde kapaklar vardır!.. Can ehlinden, gönül ehlinden başkalarına kapalı olan bu tabakların içindeki yemekleri herkes merak eder; “Bu tabaklarda ne var?” diye sorarlar! Soranlara, hal dili ile derler ki: “Eğer herkes bu sırlara mahrem olsaydı, tabağın örtülmesine ne lüzum vardı? Herkes bilsin ki, can gıdası, can gibi gizlidir; ten gıdası, beden gıdası da, ekmek gibi meydandadır!”

– Can bahçesine rahmetinin ilkbaharı gelince, dikenler ya güller arasında kayboldu, yahut da bütün dikenlerim gül halini aldı! Beni yokluktan var eden, beni yaratan, her an beni söyletmede! Sonunda da, beni söyleten kerem buyurdu da cümle sözler, O oldu!

– Bu VARLIK zannından kurtulmak istiyorsan yalnız gören ve görünen gözünle değil gönlünle de yanıp ağla ki ıztırap ve gözyaşı bahâsına ruhuna benlik davasından kurtulmanın ferahlığı ve tesellisi dolsun.

Hak söyliyecek sende senün ortada nen var
Âlemde hemân ben didiğündür sana noksan

Vaktin bir ucu sabaha ermede, seher vaktinde cümle aminlere müşteri niyazlarınızı bekleriz.

Duâya her ne dem tevfik ederse Hak seni ey can
Bunu bil ki murâd etmiştir elbette sana ihsan

Ey seven ve sevilen Allah’ım, benim de yoklukla aramı uzlaştır, beni onunla barıştır. Ben de sende yok olmak arzusundayım. Ekmek, yemek, midede yanar yok olursa, o zaman akıl olur, can olur, hasetçilerin bile hasret çektikleri bir hale gelir. Geri kalanları benden gizli olarak, sana aşk söylesin! Sen, Ashab-ı Kehf gibi hem uykudasın, hem de uyanık! [Hz. Pir Mevlana]

Ya Rabbi bu duaya AMİN diyen canları YOKLUK tâcı ile mürîd iken murâd eyleyiver (İrade etmeyip bırakıp Murâd-ı ilahiye râm olanlar zümresinden kılıver)

Ya Rabbi cümlemizi, bütün ilâhî isim ve sıfatları üzerinde lâyıkıyla tefekkür eden, onların gerektirdiği güzel ahlâk ile yaşayan ve böylece ilâhî muhabbet ve dostluk iklîmine vâsıl olan kullarından eyle! Ya Rabbi bizleri sevip sevdirdiğin bahtiyar kullarından eyles! Kendinden gayriye, yâni mâsivaya karşı gönlümüze nebevî bir istiğnâ ihsân buyurup bütün rağbet, alâka ve bağlılığımızı yüce aşkına ve emr u fermânına tahsîs eyle!

Yâ Rabbî Habibinin ayı olan Şaban-ı Şerifi hakkımızda mahza hayr ve bereket kıl, Habibinin güzelliğinden kalblerimize bir hâl nasîb eyleyip lütf û inâyetinle, aşkına mahkum olacağımız nice Ramazanlara eriştiriver…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Ere(ne) bayram

Bayrama erene,
Hangi damla denizine karıştı mı çıkmak ister ki…

Evvela siz cânım misafirlerimize bayram hediyyemizi peşin peşin ikram edelim de arzu eden canlar devam eden satırlarla buyursunlar içeri efendim..



Gerçi “pek bağla aşk zincirin boşanmasın divâneler”
buyurdun ama sultanım “şol aşkın zincirin tahrik eyleyip sen beni divane kıldın akibet”

Günü geldi diye değil hale erdik diye bayram edene aşk olsun:
Can bula cananını, bayram o bayram ola
Kul bula sultanını, bayram o bayram ola
Hüzn-ü keder def ola, dilde hicâb ref ola
Cümle günah aff ola, bayram o bayram

Erenler,
Kulun Ramazandaki ibadetlerinin Allah katında makbul olmasının alâmeti; güzel halinin Ramazan’dan sonra da bozulmadan devam etmesidir. Eğer kul Ramazan’dan sonra gene iyi müslüman ise gene ibadet ve taatlerine aynı titizlikle, aynı zevk ve şevkle devam edebiliyorsa; demek ki ibadetleri kabul olmuş, demek ki manevi maya tutmuş, fidan toprağa kök salmış, kurumamış, yaşıyor, demek ki yapraklanacak, çiçeklenecek meyva verecek inşallah!

Vakt-i şerif, Bayram, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR