Şâhâne sâdıktır

💧
Dem uram evsâf-ı evlâd-ı Ali’den kim müdâm
Mâdih-i al-i Ali müstevcîb-i ğufrân olur

image

Kerremallahu veche’nin şehâdetinin 1397. sene-i devriyesinde vesîle-i şefaat ümidiyle Ali gibi yâri olanlara selâm olsun…

Ezel peymânesin nûş eyleyen “peymân”e sâdıktır
Elest bezmindeki âdâb ile erkâne sâdıktır

Hezârân âh u feryâd etse de çarhın cefâsından
Kazây-ı Hakk’a râzîdır, dem ü devrâne sâdıktır

Şuûnât-ı tenevvü’ seyrin eyler, bîzebân, bîfem
O, “Fa’âlün limâ yürîd” e hayrânâne sâdıktır

O abd olmuştur ancak zâhiren zerrât-ı ekvâne
Velî bâtında yalnız Hazret-i Yezdân’e sâdıktır

Bahâristân-ı âlemde, eğerçi andelîb olmuş
Hakîkatte gariptir, külbe-i ahzâne sâdıktır

Baş eğmez kimseye Hızr olsa ol meydân-ı aşk içre
Seg-i bâb-ı Alî’dir…Sâhibü’l meydâne sâdıktır

Muhammed şârına bâb-ı Alî’dendir duhûl El-hak
Bu sırrın âşinâsı Hayder’e şâhâne sâdıktır

Debistân-ı hakîkatte muallîm Âl-i Tâhâ’dır
Dilâ! Tullâb-ı âşıkı ol mekteb-i irfâne sâdıktır

Muhabbet farz-ı ayn oldu azîzim Âl-i Yâsîn’e
Velî erbâb-ı irfân işte bu imâne sâdıktır

Nedir “Kenz-i Hâfî”nin sırrı hem mazmûn-i “Mâ evhâ”
Şeb-i isrâ’da şâb-ı emrede îkâne sâdıktır

Kim “er-Rahmân alel arş’ istevâ” remzin ki fehm eyler
Olan vâkıf bu sırra, rü’yet-i insâne sâdıktır

Buyurdu “Men reânî, kad reel Hak” Ahmed-i Muhtâr
Bu kavli anlayan, cân içre ol cânâne sâdıktır

Ne anlar zâhid-i hodbîn hitâb-ı “Len terânî”den
Görülmez baş gözüyle Hak…der, ol bîgâne sâdıktır

Rüsûm ashâbı “Hikmet” anlamaz mâ’nâ-yı elğâzı
Değil ilm-i ledünnî, onlara efsâne sâdıktır

Yalanmış meğer

Onu(Kıyamet) gördükleri gün öyle gelir ki onlara: Yalnız bir akşam veya bir sabah faslı kadar durdular dünyada. [Nâziât, 46]


Bilin ki, dünya hayâtı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünmedir, mallar ve evlâd husûsunda bir çokluk yarışından ibârettir. Bir yağmurun misâli gibidir ki, (bitirdiği) bitkisi, ekincilerin hoşuna gider; sonra kurur da onu sararmış görürsün; sonra da kuru bir çöp olur. Âhirette ise (kâfirler için) şiddetli bir azab ve (mü’minler için) Allah’dan bir mağfiret ve bir rıdvan (O’nun rızâsı) vardır. Dünya hayâtı ise, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir! [Hadîd, 20]

Aklı başında olan insan, ne dünya işlerinden kazandığına mesrûr olur ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da berâber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulaklarının üstünde doğmuştur. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda yerleşmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Bununla berâber, ebedî ömrün önündedir. O ömürde, bâkîde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o sonsuz bir ömürden hiç mi haberin yok! Ne olur seni ölüm sekerâtı(can çekişmesi) uyandırmadan evvel uyan!

Ah efendim uyanamadık, azalan bir ömür ve artan günahlar arasında, gaflet içinde geçmede günlerimiz… Bakın hele şehadetinin sene-i devriyyesini idrak eylediğimiz (28 Ocak 661 – 21 Ramazan 40) Hazreti Ali Efendimiz(kv), “gaflet içindeki insan”ın tarifini nasıl yapıyor bize ve “Onlar gibi olmayın” buyuruyor:

Ey insanlar! Ahiret için çalışmadan ahireti uman, uzun emeller peşinde olup tevbe etmeyi geciktiren, dünyayı sevmeyen kimselerin diliyle dünyadan bahseden fakat dünyayı sevenler gibi çalışan, kendisine verilince doymayan, verilmeyince sızlanan, kendisine verilene şükretmediği gibi daha da isteyen, kendi yapmadığı şeyleri başkalarına emreden ve yaptığı şeylerden de başkalarını yasaklayan, salih kimseleri sevdiği halde, onlardan olmayan ve kötü kimseleri sevmediği halde onlardan olan, kesin bilgilerine uymadığı halde zan ve tahminlerine uymaktan kendini alamayan, zenginleşince azıp baştan çıkan, hastalanınca sızlanıp yakınan, fakirleşince ümitsizliğe düşüp gevşeyen, Allah’ın bol nimetlerine rağmen günahlar içinde yüzen, sağlığa şükür ve belaya sabretmeyen, öğüt ve ikazlardan hiç etkilenmeyen ve ölümle korkutulduğu zaman, sanki korkutulan kendisi değil de başkası imiş gibi davranan kimselerden olmayın!

Sonra “Gözümün nuru oğlum” diyerek oğlu Hazreti Hasan (ra.)’a sesleniyor:
Dünya, bazen seni arıyormuş gibi yalancı bir iltifat gösterir. Sen onun bu gönül avlayıcı hilesine aldanma… Bazen de senden kaçıyormuş gibi yüz çevirir, döner, dolaşır, buna da ehemmiyet verme… Dünya, çok acaib bir tanıdıkdır; yâr olmaz. Visali(kavuşması) aceleci ve korkak adamların visâline benzer: telaşlıdır. Ayrılığı da sevimsiz kimselerin ayrılığına benzer: gönül kırıcıdır. Hülâsa: hayrı az, dirliği kısa; güler yüzle gösteriş, yüz çevirmesi facîa; lezzet ve visali geçici, nimet ve ihsanı fâni, günah ve vebali ise bakîdir dünyanın…
Şu halde: Müddet bitmeden, kudret elden gitmeden, perde-i gaflet açılmadan, zamanın müsaadesini, imkanın fırsatını ganimet bil de ahiretin için erzak tedarikine bak!

Ve Hazret-i Pir asırlar ötesinden elini uzatıyor bendelerine:

Ay yüzlü sevgili gelince, canın ne değeri kalır, onun yanında can kim oluyor? Gün doğunca, artık gece bekçisinin işi bitmiştir; ona gerek yok! Ayın aylık etmesi, ışıklar saçması, gökyüzünde rahatça dolaşıp durması için güneş ona lütufta bulunur, geceleri kendini gizler, görünmez olur! Ey gönül! Sen de bu dünya evinden kaç git; bu kirli ev, seni rahatsız ediyor, seni sıkıyor! Aslında bu ev, bizim evimiz değildir; bu ev bize yabancıdır! Aklını başına al da, döşemesi gökyüzü olan bir gül bahçesine, bir eyvana git! Bu dünya, yaşanacak bir yer değildir! Bu dünyada birbirleri ile savaşan insanlar ki barıştıkları zaman bile, gönülleri kinlerle doludur. Bu dünyanın sabahı bile yalancıdır! Çünkü, sabahının arkasında gece gizlenmiştir; burada sonsuz sabah yoktur! Dünyanın bu çeşit aldatıcı sabahları Hakk yolunda yürüyüp giden kervanları helak edegelmiştir!

Gençliğimizde bazı şiirler yazardık. Hz. Pir Mevlana’yı tanıdıktan sonra yazdıklarımızdan utandık, defterlerimizi yaktık. Hafızamızda kalan şu iki beyti, Mevlana’nın yukarıdaki beyti münasebeti ile bir hatıra olarak sayın okuyucularımıza arz ederiz:

Akşamların ardında sabahın sesi var
Kışlarda da bir gizli bahar müjdesi var

Vuslatların ardında ne var, sorma fakat
Hicranda senin vuslatının hissesi var!

Sen, varlıklara can bağışlayan, arkasında gece bulunmayan gerçek sabahı ara! İşte o gerçek sabahdır ki, binlerce ermişe “Mansur’un aşk şarabını” sunar, binlerce Hakk aşığına aman verir, kurtuluşa ulaştırır! Aşk ateşi yanınca gamı, kederi de yakar, yandırır! Fakat, onun yanına bir gül fidanı eksen, alevleri ile onu besler de o gül fidanı bir gül bahçesi olur! Gönlü temiz, huyu güzel Hak aşığı, insanı her türlü afetten korur! Hassas, ince, asîl ruhlu bir dosta, bir sevgiliye yüzlerce can feda olsun! Tatlı dilli bir dost, tatlı sözleri ile insanı şarap gibi mest eder! Zaten kendisi, ilahî güzellikler karşısında mest olmuş, daima Hakk’la vuslat halindedir! Rüyada kendisini gökyüzünde ayla buluşmuş gören bir kişinin bedeni, samanlıkta yatar uyursa ne gam! Allah, insanı, can kuşunun kafesinin demirden olmasından korusun! Ötelerin kuşu olan zümrüd-ü anka’nın da, şu dünyanın daracık yuvasında kalmasını Allah göstermesin! Ağzını kapa, artık sus! Sen, Hakk’ın ilham ettiği ilahî sözlere sahipsin! Sen, ölümsüz olan, sonsuz olan bir kulak, bir akıl bul da, onlara seslen! [Hz. Pir Mevlana]

Dünya bir gündür,o gün bu gündür
Bir kördüğümdür,ah burası yalancı dünya!
Bir gün güldürse bir gün ağlatır
Kolay ağlatır, ah burası yalancı dünya!
Yıllar tez geçer, canlar hep göçer
Ektiğin biçer, ah burası yalancı dünya!
Ömür dediğin, bir gül ömrüdür
Dünya bir gündür, ah burası yalancı dünya!
Gurbettir dünya, kendini yorma
Say ki bir rüya, ah burası yalancı dünya!
Yıllar tez geçer, derdi hiç bitmez
Gamı tükenmez, ah burası yalancı dünya!

Ey Rabbimiz, Gece ve gündüzden oluşan vakitlerimizi zikrinle canlandır, bizi kendi yolunda, hizmetinde tut ve amellerimizi kabul gören, rağbet edilenlerden eyle öylesine ki artık bütün amellerimiz ve zikirlerimiz tek zikir şekline dönüşsün ve bütün hallerimiz senin hoşnutluğunda, senin hizmetinde geçsin ta ki bir ucu cennet ve cemâline varana dek…

Ey Rabbimiz bizleri yalancı dünyanın, imtihan tecellîleri karşısında ihlâsını koruyan, firâset ve basîret sâhibi, takvâ ehli âşık-ı sâdık kullarından eyle! Dünya ve ukbâyı sâlih kullarına gösterdin gibi hakîkî yüzüyle görebilmemizi, her hâlükârda kalben âhirete dönebilmemizi lutf u kereminle ihsân eyle!

Ey dileyenlerin imdadına yetişen! Ey sadık kalplerin dostu! Ve ey alemlerin Rabbi! Ey ismi deva, zikri şifa ve itaati zenginlik olan! Sermayesi ümit ve silahı ağlamak olan bizlere merhamet eyle…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,

Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Veladet-i Nebi, irtihal-i Nebi, Hicret-i Nebi kokan şol Rebiülevvel-i şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Övüldüğünde övesin

Ey ırmağımız, ey bizi arayan dost!
İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Çünkü Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez. [Lokman, 18]

Ne ki mevcûd ise âlemde, güzel, doğru iyi;
Arayan fikri, bulan rûhu, seven sevgiliyi
Bize bahşetmiş olan Hazret-i Rahman’a şükür

Arş-ı Âlâ’da Ezel kasrına çıkmış yedi kat,
Geriyor hüsn-i ilâhîsine atlas perde…
En güzel vuslatı tattırmak için mahşerde
Bize, gündüz gece, zehrettiği hicrâna şükür.

Senin hayranın olarak, seni övmek, benim aklımı, fikrimi başımdan aldı. Konuşamaz oldum. Bir âh etme gücüm kaldı. Niçin âh ettiğimi, âh derdimi anlatacak bir mahrem, samîmi, yakın bir dost bulamıyorum? Ben de Hz. Ali (kv) gibi kuyuya ah ediyorum.***

Kuyu, benim âhımdan coşar da, ağzında kamış biter. O kamış da ney olur feryada başlar. Benim gönül sırlarımı etrafa yayar. Ey ney! Feryad etme, sus! Çünkü biz sana mahrem değiliz. Bu yüzdendir ki, kamıştaki şeker, bizden özür dilemede, kamıştan da özür dilemede… Beri gel, daha beri gel, daha beri. Nereye kadar aşktan uzak duracaksın, hele bir kulak ver dinle: [257. Mestmp3 Uzzal Taksim]

*** Bir rivayete göre Peygamber Efendimiz(sav) Hz. Ali’ye bazı sırlar söylemiş. Hz. Ali (kv) emanetin ağırlığına dayanamamış, bu sırları kör bir kuyuya söylemiş. O kuyunun ağzında bulunan bir kamış bu sırları duymuş. Onu kesip ney yaptıkları zaman o gizli sırları feryad ederek etrafa yaymış.

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

– Birkaç haftadır hizmet râhın güderken aynadaki aslanda neyin nesi dedem?

– İnsanların hizmet anlayışı, kaygı ve niyetleriyle alakalıdır. Himmeti dünya ve dünyalıklar olan insanın hizmeti de dünyadır ve dünyalıklardır. Bu yüzden himmet ve niyeti arındırmak lazım. Böyle olmazsa canlar hizmetinde Allah rızâsını düşünse bile çoğu zaman insanlar tarafından övülmeyi ve görülmeyi de ister. Böyle bir zaaf, karşılaştığı zorluklar karşısında insanı kolayca hizmetten alıkoyabilir. Ya da böyle biri hizmetin gerektirdiği edebi göremeyebilir. Hatta zamanla böyleleri nefsânî arzularının esiri oluverir. Nefsânî arzular frenlenmeyip salıverildikçe de, bunlar içinde en güçlüsü olan “hubb-i riyâset” yâni “baş olma sevdâsı” öne çıkar ve kişiyi yönlendirmeye başlar. Hatta bu duygu kişinin hizmet adına yaptıklarını da kendi tarafına yontarak damgasını vurur. Ardından hizmeti, nefsinin izzetine basamak yapmaya başlar.

– Hepsi bir ufacık övgüden mi?

– Ne sandın erenlerim… Gerçi dünyada övülmek ona aldananlar için lezzetli bir lokma gibidir amma bu lokmanın önce zevki sonra ateşi belli olur, dumanı sonradan çıkar. Sen o lokmayı yeme. Bu mevzuda sakın kendine güvenme! O istediği kadar beni övsün, bana
dalkavukluk etsin, ben inanmadıktan, aldanmadıktan sonra ne çıkar deme! Ben böyle sözlerle mağrur olmam diye böbürlenme! Olursun. Hem de farkına varmadan bir gurur ve büyüklenme hastalığı içinde seni kandıranlara zebûn olursun. Bunu daha iyi anlamak istersen meselenin zıddını düşün.

-Zıddı derken?

– Düşün ki onlar seni methedecekleri yerde aleyhinde söyleseler, sende olmayan, senin yapmadığın ağır kötülükleri sende varmış ve yapmışın diye yaysalar için nasıl üzülür, bu yüzden nasıl günlerce kendini yersin! İşte tıpkı bu haksız eleştiriler gibi övgülerin de insan içinde izleri kalır. Hakikatte ikisinin de aslı yok ya… İçinde, gönlünün derinliklerinde övgülerin izi kaldı mı, bir kere ruhun bir gıda gibi methedilmeye alıştı mı, canın böyle sözler çekmeye başladı mı artık düştün demektir, zor kurtulursun.

– Hani “Sağolun, varolun, beni siz büyüttünüz, alkışlarınızla yaşıyorum” derler ya…

İnsanı iki şey helak eder: Biri nefsinin arzusuna uymak, öteki meth û senâ edilmeyi, övülmeyi sevmek. [Hz. Ali keremallahu vechehu]

– Ziyâde medihten, firavunlaşan nefsini kurtarmanın tek çaresi tevâzudur, haddini bilmektir, hamd etmektir.

– Medihten hamde nasıl geçtik dedem, kaçırdık ipin ucunu!

– Medih ne demek? Övmek demek; Türkçedeki övmenin Arapçadaki karşılığı. Bunun zıddı övmemek veya kötülemek mânâsına zem kelimesi var. İşte medih haklı veya haksız övmek demek. Bazen hayalî, bazen gerçek. Bazen yalan, yağcılılık, dalkavukluk için; bazen gerçek, doğru… Karşı tarafı övmek demek. O halde bu tam övmenin karşılığı medih. Ama hamd o değil. Hamd, medihten biraz daha dar anlamlı, yâni daha özel demek. O ne demek? Bir kemal ve hüsne, yâni bir olgunluğa, bir güzelliğe karşı, bir ikram veya ihsan etsin veya etmesin tâzim ve takdir ile yapılan övgüye hamd denir.

– Karışık bir mevzu gâliba…

– Şimdi bunu biraz daha ufalayalım: Bir kere hamd edilen kimse “kemal ve hüsn” sahibi olacak, yâni olgun, eksiksiz ve güzel olacak. Hamd eden kişi de ona karşı tâzim, yâni onu gözünde büyütme, takdir hissiyatında olacak. İsterse o hamdettiği kendisine bir ihsanda, ikramda bulunmuş olsun, isterse bulunmamış olsun… Bulunmasa da, bulunsa da onu övmeye, tazim ve takdir ile övmeye, ama haklı bir güzellik, haklı bir kemalden dolayı övmeye hamd denir.

– Yani hamdin, medh û senâdan daha özel, daha asil, daha yüksek bir mânâsı var.

– Evet, çünkü medih, dalkavukluk için de olabildiğinden bazen doğru, bazen yanlış olur ama hamd gerçek bir durum karşısında yapılan gerçek bir namuslu, dürüst, güzel bir övgü demek oluyor. Medih haksız olursa, Peygamber Efendimiz onu takdir etmiyor, yasaklıyor. Hattâ birisi size karşı sizi överse, siz ona yüz vermeyin mânâsına: (Uhsüt-turâbe fî vücûhil-meddâhîn) “Böyle meddahların, dalkavukların, medih yapıcıların yüzlerine toprak saçın!” buyuruyor.

– “Aaa, teşekkür ederim” filân demeyin. Koltuklarınız kabarmasın, şımarmayın, aldanmayın mı demek?

– Eyvallah.. Hem de “onların yalancı olduğunu bilin, yüzüne toprak saçın!” buyuruyor. Ters bir davranış, yapmasın bu kötülüğü, dalkavukluğu diye engelleyin demek istiyor.

– Hep deriz ya “elhamdulillah” diye…

– Lugatte (El-hamdü lillâh) “Hamd Allah içindir” demek olduğu kadar “Hamd Allah’ındır. O güzel, haklı övgü Allah’ın hakkıdır. Her hamdin hakîkî sahibi, hakîkî muhatabı Allah’tır.” mânâsına da gelir. (Küllü senâin yeûdü ileyhi) “Her meth ü senâ döner dolaşır, işte onu yaratan, o şeyi yaratan hâlıka, yâni Allah’a gider.” demek.

– Şimdi anladık; madem bütün övgüler O’na dönüyor. Bizi övdüklerinde de o övgü hakiki sahibini buluyor… E bu iyi bir şey değil mi?

– İşte şimdi meselenin irfan vechine geldik, onu da burada izaha gayret edelim. Malumaliniz ümmetin kıyamete dek yaşayacağı bütün haller, hadiseler asr-ı saadette bir çekirdek, nüve halinde mevcuttur.

Habibi Kibriya Efendimizin ve Ashabın hayatını can gözüyle takip ettiğimizde ne onulmaz yaralarımızın ilacının orada saklı olduğuna şahid oluruz. Bedevînin biri, kasîdeler ve şiirler söyleyerek Resûlullah’ı methedermiş. Efendimiz de hoşlanarak dinlermiş. Adamın biri bu nasıl olur? Resûlullah, hem, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyor hem de kendi meth edilişini hoşlanarak dinliyor demiş.

Efendimiz de buyurmuşlar ki: “Benim o sözlerden hissettiğim memnûniyet kendi hesabıma değildir. Ben Allah’ın Resûlüyüm. O’nun için metholunmam Allah’ıma, sahibime âittir. Sahibimin methedilmesinden dolayı memnun oluyorum. Esâsen, o kimsenin beni meth eylemesi, bende gördüğü ilahi nura, Hakkın tecellisine övgüdür. “Ne güzel bir görüşü var” diye ben o kimsenin hesâbına da memnun oluyorum. Onun mânevi kazancından dolayı da ayrıca seviniyorum.

İtiraz eden kimse işte bu noktayı bilememiş. Bize bir övgüde bulunulduğunda “Bunu sahibim nâmına kabul ediyorum. övgü sözlerini Hazret-i Pir’e ve müteselsilen Habibi Kibriya Efendimize taalluku dolayısıyla kabul ediyorum. Şüphesiz bu medh bana ait değil!” kıvamında bulunmak gerek…

Sâlikte (aşk yolcusu) şu üç hicap(perde) kalkmayınca ona devlet (saadet) kapısı açılmaz. Biri, kendisine dünya ve ahiret verilse şâd olmamak. Çünkü bunlarla sevinmek beşeri duyguların icâbıdır. İkincisi, dünya ve ahiret devletleri kendinden alınsa, bu iflastan dolayı zerre kadar gam ve telaşta bulunmamak, Hakk’ın muhabbetine zerre kadar noksan getirmemek. Üçüncüsü insanların meth ve senâsına aldanıp kapılmamak. Çünkü bu hal himmet azlığından gelir. Himmetin yüceliği ise imandandır. [Hz. İbrahim Ethem(ks)]

– Hak Teala’nın mütevazı, has kulları ne bahtiyar insanlardır. Onların nazarlarında övülmek ve yerilmek bir olmuştur. Bu güzelim insanlar Hakka aynadır. Sıkıntı ve genişilik, noksanlık ve kemâl, meth ve kötülemek, sevinç ve gam onların yanında birdir. Çünkü birlik makâmına kavuşmuş olana, zâtın kemâlini inkâr ve ikrardan zerre kadar kalbine üzüntü gelmez, mir’ât‐ı Hakk olmuştur. Meth ve zemmi, konuşanın kendi sıfatı bilir. Kemâl sahibinin kemâli ve nakısın noksanı gördüğünü bilir. Bundan dolayı, meth ve âlemin kötülemesinin onun yanında zerre kadar değeri kalmamıştır, ayn-ı Hakk olmuştur.

– Övülmeyi istemezler ama insanları da övmezler mi?

– Kendileri övülmeyi istemedikleri gibi, hiç bir şahsı yüzüne karşı övmezler, meth etmezlerdi. Hallerine göre iltifatta bulunurlar ve bazen hürmete şâyan kimselerin manevî kıymetleri bilinsin diye gıyaben methettikleri olurdu. Bilhassa zamanımızın bazı kişileri, muhataplarını lüzumundan fazla yerli yersiz methetmekle, onları gurura, ucûba kendini beğenme illetine sevk etmiş oluyorlar. Hâlbuki bu gibi hareket ve iltifatlar çok hatalıdır. Nefis daima pusudadır. Onların bilmeyerek büyüklenmelerine sebep oluyorlar. Güzel insanlar, methetmenin afetlerine bihakkın vakıf oldukları için manevi evlatlarını ne yüzlerine karşı ne de arkalarından överlerdi. Ahlak hal ve hareketlerini takdir ettikleri evlatlarına güler yüz gösterirler ve onlara daha nazikâne muamele ederlerdi.

Mürşidi kâmillerin bütün gayret ve himmetleri, salikleri şımartmadan, ucûb ve kibre düşürmeden, güzel ahlak üzere Halik Teala ve tekaddes hazretlerine vâsıl etmektir. Kibir ve ucûba düşenleri, düşmüş oldukları vartadan yani o kötü görüşlerinden kurtarmak pek zordur.

– Medih ve hamd, övüldüğünde övmek…

– İnsanlar sende bulunduğunu zannettikleri iyi huylardan dolayı seni methederler. Buna karşılık sen de nefsî huylarının gerçeğini bildiğin için onu kınayıcı, Hakkı övücü ol. Mümin methedilince, kendisinde bulunmayan vasıflarla övüldüğü için Allah’tan hayâ ederek nefsine der ki: Hak etmediğin halde övüldüğünde sen de hemen hak ettiği ve lâyık olduğu şekilde O’nu öv…

Şiir perdesinden hangi gazelle seni övmeye, senâ etmeye başlasam, aciz kalırım da gönlüm seni binlerce defa daha fazla övmeye başlar. Zaten gönlüm kim oluyor? Ben kimim? Övmek ne? Aslında ben zavallı, seni överek canımı, senin güzel kokulu reyhanlarla dolu gül bahçene çevirmek istiyorum. [Hz. Pir Mevlana]

Ey Allah’ım! Senin gazabından senin rızana sığınırım, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınırım. Sana (layık olduğun) senâyı saymaya, seni övmeye gücüm yetmez. Sen, kendini senâ ettiğin gibisin.

Ey Allah’ım, Hak dostlarının tevâzû, yokluk ve hiçlikle yücelmiş gönül iklîminden kalplerimize hisseler ihsân eyle. Kulluğumuzu ve haddimizi bilip vazîfe ve mes’ûliyetlerimizi kemâl-i edeple îfâ edebilmemizi müyesser kıl!

Ey Allah’ım! En alt kademeden en üst kademeye kadar vazîfe üstlenen bütün mü’minleri, nefsin servet, şehvet, şöhret ve makam sevgisi gibi şerlerinden muhâfaza buyur. Cümlemizi, elinden, dilinden ve gönlünden ümmet-i Muhammed’in istifâde ettiği kullarından eyle!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hayâdan hayata yayılan güzellik

Ruhlara sûkun veren bedii zevklere âşina canlara,
Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce,
Hayadan öte hayat, esası bozuk günce… [İ. Pala]

Gönülleri inceltmenin zevki selime varmanın bedii duyulara aşina olmanın yollarından biri de san’attır, musikidir. Musiki Allah’ın bedii eser yaratıcı (El-Mübdi) esmasının tecellisi ile seslerin ahenginden oluştuğuna göre; kainatın ve özellikle insan vücudunun ve tabii yaradılışın ahengine; fikirlerini, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini hemahenk edenler, zaten aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasulullah ile ve “ölmeden evvel ölme” sırrına nail olmakla, daha dünyada iken cennet hayatı yaşamaya başladıklarından, elbette her bedii seste cennet kapılarının açılışını duyarlar.

Bu seslerden bir ses bildiğimiz geleneksel Kadiri Mukabelesi’nden besmele-i şerif ile başlayalım istedik haftaya Neyzen Süleyman Yardım’ın uşşak ney taksiminden sonra Ömer Faruk Belviranlı 180. mestmp3 den sesleniyor aşina gönüllere…

Geçen hafta bir “iradi ölüm” kapısı açıldı ki daha geçmeyenler kaldı söz bahçemizde; Biri iradi diğeri tabii olmak üzere iki ölüm vardır. Nefsini iradi ölümle öldürenin tabii hayatı onun gerçek hayatı olur. İradi ölüm, kötülüğü çokça emredici olan nefsi O’nu varedenin hoşlanmadığı hallerden temizleme, ezme, etkisiz hale getirme sanatıdır. Ki bu yol: Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Ölmeden evvel ölünüz buyruğunun işaret ettiği mana da bu olsa gerektir.

Nefsin ölümü/öldürülmesi onun ilahi buyruğun egemenliği/denetimi altına alınması, canının istediği herşeyi yapmaması manasındadır. Bu pencereden bakınca hayatın kökü hayâdır. Bir insanın hayâsı ne kadar fazla ise hayatı o kadar mükemmeldir. Diğer ahlaki faziletler de hayâya tabidir, hayâ demek hayat demektir. Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır. Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde, onun hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür.

Haya duygusu kaybolan kimsenin kalbi ölür. Hz.Ali (k.v.)

Nefsi temiz kılmanın vesilelerinden biridir Allah’tan hayâ. Kendisini Rabbinin huzurunda bilen can şayet aklına mabudunun rızasına aykırı bir davranışta bulunma cesareti gelse dahi derhal hazır ve nazır bildiğinden hayâ ederek nefsin o cesaretini kırar.

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, “görüldüğümüzü ve izlendiğimizi bildiğimiz” hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz çok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtraten kerih, insana sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da alıkoyar. Kişi, hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten sakınır ve hayâsızlığı ölçüsünde aleni günah işler.

‘Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi’ endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, bizi günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. Ki, işte bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.

Hayâ âbidesi aleyhi ekmelüttehâyâ Efendimiz, bu hususta  ” Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. O(sav) ki kendisinde bulunan hayanın kemalinden dolayı hiç kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun boylu bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip kapalı bir şekilde anlatırdı. Hoşuna gitmeyen bir sözün bir kimseden çıktığını işitince: “Falan kimse, neden böyle yaptı?” demezdi; “Bazı kimseler neden böyle yapıyormuş?” demekle yetinirdi. Hz. Osman’ın bir zirvesi olduğu hayâ hali, günaha çağıran binbir kapıyla yüzyüze gelen şu zamanın biz mü’minleri için de bir kurtuluş reçetesi sunuyor olsa gerek.

Bizler de, Allah’ı Basîr (Herşeyi Gören), Semi’ (Herşeyi İşiten), Habîr (Herşeyden Haberdar Olan), Alîm (Herşeyi Bilen) gibi isim ve sıfatlarıyla tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, ayrıca hayatımızın her anında meleklerin bize yoldaş ve arkadaş olduğunu unutmaz isek, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi ne kolay, hatta nemümkün olacaktır.

Hem Hayyiyun, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sabittir, Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al a güzel! Evet O Hayâ sahibidir; yâni Cenâb-ı Hak hayâ eder, utanır. Kerem sâhibidir; yâni cömerttir, güzel bağışlarda, davranışlarda bulunucudur. Ekremül-ekremîndir hattâ,kulundan istihyâ eder, hayâ eder, utanır. Sübhànallah!.. Efendimiz böyle buyuruyor: Allah-u Teàlâ Hazretleri utanır kulundan… “O kulu, Rabbine, Allah’a iki elini kaldırmış, ellerini açmış duâ ediyor da; Allah da o duâ eden kulunun açmış olduğu avuçlarına hiçbir hayır koymuyor. Böyle yapmaktan utanır Allah…” Yâni, duâ için açılmış olan iki elini, kolunu, içine hiçbir hayır koymadan, boş çevirmez, boş çevirmeye hayâ eder. Kereminden, lütfundan, merhametinden dolayı kulu boş çevirmez. Elini boş döndürmez, avucunu boş bırakmaz. Mutlaka duâ edene lütfeder, ihsân eder. Allah-u Teàlâ Hazretleri, kulun istediğini bazen aynen verir, bazen daha hayırlısını verir, istediğinden âlâsını verir. Bâzen de en güzel mükâfat olarak, âhirette ona çok büyük sevaplar verir. Ama elini boş döndürmez, eline mutlaka bir şeyler koyar. Avucu boş dönmez. Çünkü Kulu istediği halde, onu vermemekten utanıyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.

Mevlam bizlere utanma duygusu versin, hayâ duygusu versin…
Yaptığımız eğrilikleri anlayıp, onlardan kurtulmayı nasîb eylesin…

Ey İbn’ül vakit olan Sufi,
Hak Teala geçmekte olan Vakt-i şerifin,
ömr-ü azizin kıymetini idrak edebilmeyi müyesser kıla!
Hem Muharrem’dir bugün, ister Kerbela’ya ağla ister Filistin’e
ama unutma! Neyi kaybettiğini hatırla!

Vakt-i şerif, Cuma, Muharrem ile gelen yeni sene,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim