Beş Âlem Aynası

Biz, sâf aynalarda sırroluruz öyle gâibiz…
ayna_umutrehberi

Bu âlemde görünen her şey o âlem güneşinin yansıması gibidir. Burada duyulan sözler, duygularımızla duyup bildiğimiz şeylere delâlet eder. O yüzden evvela duyup bildiğimiz şeyleri göstermek üzere söylenmişlerdir. Mânâ âleminin sonu yoktur. Söz, onun sonunu nereden görecek, nasıl ifade edecek? Zevkten meydana gelen mânâyı söz nereden anlatacak? Gönül ehli olanlar, mânâyı anlatırken bir benzeriyle, misal yollu remizle söylerler. [Mahmûd-ı Şebüsterî]

Ey kendine tâlip, evveline yolcu!

Yaradılışın bu âlemdeki gayesi “Hakikat Hazreti”nde olmaktır. Aslında bütün şeyler hakikatin bir yansımasıdır. İsimler ve resimler O’na aittir. Bu mazharların bir sınırı olmamakla birlikte şeylerin içi bir tek hazrettir. Ancak göründüğü yere göre isim alır. O içteki hakikatin bilinmesi için mazhardan yola çıkmak ama mazhara takılmamak gerekir.

Denize bak, dalgaya düşme! Deniz O’nun zâtî ve kadîmî varlığı, şeyler ise dalgalarıdır. Şüphesiz her güzellik ondandır, onun eseridir. O’nun eserini, O’ndan dolayı sevmek O’nu sevmek demektir. Bu sebeple âlemdeki bir nesneyi seven O’nu sevmiş olur. Yolcunun görevi (sülûk etmek), yoldaki engel ve sınırları kaldırmaktır. Bu sebeple o, “Bir ben vardır bende benden içeri” diyerek adım adım ileri benden içeri “ben”e kanat vurmalıdır.

Geçeceği yollar aslında geldiği âlemlerdir. Şehâdet âleminden misâle (rüyâ âlemine) ve oradan da lâhûta ve gayba doğru inmelidir. Bu iniş sırasında varlığın düğümlerini, ilâhî hazretteki konumlarını çöze çöze gitmelidir. “Düğümleri çöze çöze, birgün ulaşılır öze” demeli nâsûtta kalmamalıdır. Bu âlem-i misâli, ilâhî temessülâtı, güzelin binbir şekil ve sûrete girdiği oyunu çözmelidir.

 

Beş âlem aynasına bir nazar

İmdi, erenler demişlerdir ki, Cenâb-ı Hakk’ın isim, fiil, sıfat ve tecellîleri sonsuz olduğu gibi bunların açığa çıktığı varlık (kevn) da sonsuzdur.

O, her ân başka bir şe’n, iş, oluş, görünüş, yaratış, eserdedir [Rahman:29]

Bu tecellîde tekrar yoktur. İşte bu ilâhî tecellîleri Kur’ân gayb, şehâdet (dünya, nâsût) ve misâl âlemleri şeklinde bildirmektedir. Erenler de insandaki bu oluş ve idrâk seviyelerini açıklarken “hazarâtü’l-hams:beş hazretler” ifadesini kullanmıştır. Bu âlemleri “gayb, misâl ve şehâdet” şeklinde açıklayanlar da vardır. Bir kısım ehlullah âlemlerimizi dörde tasnif etmiş; gayb, lâhût, misâl, dünya, beşinci âlemi hepsini içine alan insan-ı kâmil demişlerdir.

İmdi, yolcu bilmelidir ki hazretten maksat hakikattir. Hakikat tek, nokta tecellîsi çok, görüntüdür. Tecellîleleri anlayabilmek için zâhirden bâtına, geldiğimiz âleme bir iç yolculuk yapmamız gerekir. Nihayetinde ancak sülûk ile algılanabilecek olan bu âlemler bir sefer tası gibi beş mertebede toplanmıştır.

Biz, şu tende ve canda iken bedenler (nâsût) âlemindeyizdir ki, et, kemik, sinir ve kandan oluşan sıfatlarımızla yaşadığımız bu âlemde bedene hayat ve şekil veren cândan ve onun sahibinden haberimiz yoktur. Öyleyse tenden cana bir yolculuk yaparak O’na dönmemiz şarttır. Hak’tan halka, halktan tekrar Hakk’a yapılan bu yolculuktaki menziller değişik isimlerle anılmışsa da umumiyetle “Gayb-ı mutlak, âlem-i lâhût, âlem-i misâl, âlem-i dünyâ” şeklinde isimler verilmiştir.

Bu beş âlemin tafsilatı çoktur. Aslına bakarsak ilk üç mertebe gaybın yani zât âleminin açılımıdır. Bütün bu âlemler insan-ı kâmilin nefsinde ve nefesinde toplanmış olup onun hakikatidir. Eşya tabiî ki nefsimizden ayrı olmadığı için bütün şeylerin hakikati de bu âlemler içinde dürülüp bükülmüştür.

Cenâb-ı Hak “gayb-ı mutlak” hâlde iken henüz tecellîden (oluştan) eser yoktur. Buna “lâ-taayyün, ahadiyet, zuhursuzluk” mertebesi demişlerdir. Yani burada henüz bir belirtiden, bir işaretten alâmet yoktur. Bu durum ağacın çekirdeğinden önceki hâli gibidir. Henüz ne çekirdek ne de toprağın tohumla buluşması söz konusudur burada. Cenâb-ı zât, zâtında gizli olup zâtı yine zât bilir. Burada zaman yok, ân vardır. O’nunla beraber bir şey yoktur. Bu sebepledir ki gayb-ı mutlak hazretine “ayân-ı sâbite, hazret-i zât, âlem-i lâ taayyün, amâ-yı mutlak, vücûd-ı mahz, vücûd-ı mutlak, gaybü’l-gayb” da denilmiştir. Bu mertebede “Allah muhakkak ki âlemlerden ganîdir.” Cenâb-ı Hak bu âlemde “küntü kenz, yani gizli bir hazîne”dir. Oluşun sebebi, bilinme sevgisinin takazasıdır. “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yoktu.” Arif-i billah katında her an öyledir. Nitekim Şâh-ı Velâyet Hazret-i Ali “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yoktu” hadîsini duyduğunda, “Şimdi de öyledir!” buyurmuştur. Bu sözleri âdeta hadisteki nükteyi bütün kemâliyle şerhetmektedir.

Bundan sonra ceberût yani lâhût âlemleri gelir. Bunlar ilk taayyün, ilk tecellîlerdir. Taayyün bir şeyin çıktığı, belirdiği, ayan olduğu kaynak, su gözü yani pınar demektir. Bu mertebe, sıfatların belirginleştiği kaynaktır. İzâfet burada başladığı için bu ilk tecellîye “gayb-ı izâfet” veya “taayyün-i evvel” de denilir. “Hazret-i ukûl, hazret-i ervâh, âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, akl-ı evvel, hakîkat-ı Muhammediyye, rûh-ı izâfî, âlem-i ahadiyyet, kitâbü’l-mübîn” gibi isimler hep taayyün için söylenir.

Bu iki âlemin umumi olarak “hakîkat-i Muhammediyye” veya nûr-ı Muhammedî” diye anıldığını belirtelim. Varlığın yani oluşun çekirdeği budur. Eşyâ, kabiliyetine göre bu çekirdeğin açılımından ibarettir. Gâye, gaybî hakikate ayna olacak olan insanın bu nûrun içinden çıkmasıdır. Burası rûhlar âlemidir.

Bizim burada ele aldığımız konu açısından dikkatimizi iyice yoğunlaştırmamız gereken beş hakikatten en önemlisi “misâl âlemi”dir. Dünyada gaybımızdan bir bilgimiz yok, gaybda da sıfatlar âleminden bir bahis söz konusu değilse, varlığın düğümü misâl âlemiyle ilgilidir. Misâl âlemi için “âlem-i melekût, âlem-i hayâl, âlem-i berzah, sidretü’l-müntehâ, âlem-i emr” gibi isimler de verilmiştir. İsimlendirmenin çokluğu bizim gönlümüzü bulandırmamalıdır.

İmdi misâl, mesel, aslının benzeri yani numûnesi demektir. Biz buna mesela gerçeğin uykuda görünen bedensiz sûreti de diyebiliriz. Bu sebeple hikâye anlatıcılar, verdikleri örneğin kelâmı olup da sureti olmayınca o anlattıkları hikayeyi de “mesel, misâl” demişlerdir. “Darb-ı mesel” bir gerçeğin bir benzeriyle en kestirmeden ve en vurucu şekilde anlatılması olayıdır. Bu sebeple darbe kelimesiyle anlatılmıştır ki beynimizde ve gönlümüzde dank etsin diye…

Evet misâl, aslının benzeridir ve remizler de hakikatin mecâzı yani aslının benzeridir. Bir şeyin aslına gitmek için misâl âlemindeki benzerini çözmek zorundayızdır. Melekût, yani misâl âlemi, rûhlar âlemiyle cesetler âlemi arasında bulunan ve bütün varlıkların zuhûra gelmeden önceki asıllarının, maddeye bürünmemiş şekillerinin mevcut olduğu âlemdir ki rüyâ veya hayâl âlemi denmesinin sebebi de budur. Melekût âlemi için “emir alemi” de denilir. Zira şeyler buradan dünyaya tenezzül eder. “Kün!” hitabı bu âlemedir. Vücûdun “vardan var olması” bu demektir.

Varlığımızdaki beş hazretten beşinci âlem ise şehâdet (mülk) âlemidir. Beş duyu ile algılanan mülk âlemi için şehâdet âlemi, nâsût âlemi, halk âlemi, his âlemi, unsurlar âlemi, felekler ve yıldızlar âlemi, mevâlid-i selâse (maden, bitki ve hayvanlar) âlemi de denilir. İnsan-ı kâmilin vücûdundan ibâret olan yüce Arş da bu âlemdendir. İnsan bütün unsurların toplamı ve zirvesidir.

Eşyâ, suyun buz gibi göründüğü sıfatların adıdır. Ehlullah buraya kadar anlatılan hazretleri başı ve sonu olmayan dört denize benzetmişlerdir. Bütün âlemler gayb denizinin dalgalanmasından açığa çıkmış ve çıkmaktadır. Bu dalgalanma kesintisizdir ve zâtın sıfatlara olan aşkıdır. “Ey Habîbim sana âşık olmuşam!” dediği ondandır.

 

Gaybın hakikati bir tek nûrdur. Nasıl ki unsurlar da birbirlerinin hâllerini alırlar. Meselâ: hava, su; su, toprak olur. Bu sebeple bütün bunların hepsi bir nûrdur ama hâl değiştirme dolayısıyla bu nûr türlü türlü donlarda görünür. Fakat âriflere göre bütün değişikliklerde zât yine de zâtlığından ayrılıp başkalaşmış değildir, hep olduğu gibidir.

Şehâdet âleminin en mükemmel varlığı insan-ı kâmildir. Kâinâtta bulunan her şeyin insanda bir örneği vardır. Kâinât Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğu gibi kâinâtın küçük bir örneği olan insan da Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğundan Hazret-i Peygamber, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” demiştir. Bu mânâda aslına en çok benzeyen varlık insan-ı kâmildir. Hakk’ın insandaki tecellîsine “teşbîh”, hiçbir şeye benzemeyen zatî idrâkine de “tenzîh” denmiştir. İşte İnsan-ı kâmil bir yönüyle teşbîhe bir yönüyle tenzîhe bakan ikisinin tam ortasındaki varlıktır. Onun bedeni âlem-i şehâdette, mânâsı ise âlem-i gaybtadır. Bu sebepledir ki Hazret-i İnsana “Câmi-i Kübrâ: En büyük toplayan” denmiştir. O, ilk dört hazreti kendinde cem‘ etmiştir. Nitekim bir kudsî hadiste “Yere göğe sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım.” buyurmuştur.

İmdi onu misâlde algılayan kendi makamı üzere algılar. Zira onun sureti gaybın aynasıdır. O, halk içinde bir ayna olup kim bakarsa -güzel veya çirkin- kendi sûretini görür. Son merhalede şeyler insana, insan da “âdem-i manâ” yoluyla “O”na dönmektedir. İnsan eşyanın âhireti, “Âdem-i mânâ” da insanın âhiretidir.

Niyâzî-i Mısrî bir nutkunda gaybdan şuhûda bütün bu oluşumları yol tecrübelerinden hareketle “bî-misâl-i vâhid (gayb); hayâl, hüsn, cünbüş ve misâl (melekût); şekil ve heyâkil, ceng ü cidâl (şehâdet) kavramlarıyla şöyle anlatır:

Ey bî-misâl-i vâhid hüsnün misâl içinde
Ayînenin göründü bir hûb cemâl içinde

Düşdü kamu heyâkil kâmetine mukâbil
Cünbüşü gösterensin şekl ü hayâl içinde

Bu san‘atı kim bilir bu kudreti kim görür
Bu vuslatı kim bulur ceng ü cidâl içinde

Kande bulur isteyen lutfunu ey dost senin
Çün kim anı gizledin kahr u celâl içinde

Hâsılı İnsan-ı kâmil, varlığın beyni, gaybın ve mülkün toplamıdır. Görünen ve görünmeyen onun kuşatmadığı ve zâtî âyetlerin sırrıyla hükmetmediği bir şey yoktur. Hatta belki o şeyin aynısıdır. Hazret-i Alî insana hitaben “Kendini küçük bir bedenden ibaret mi zannedersin. Oysa bütün âlemler sende gizlidir.” der. Nitekim erenler “On sekiz bin âlemin bir havan içinde dövülüp macun haline getirildiğini ve ondan bir şey yapıldığını farzetsek, o nesne kâmil insan olurdu” diye misâl vermişlerdir.

Anlaşılacağı gibi bütün âlemler aslında bir tek âlemdir. O bir tek âlemin açılımıdır. Şöyle de denebilir: İnsan âlemlerin hakikatidir. Onun görevi dünya (beden) âleminden kendi sâbit aynının gizli olduğu gaybına doğru yükselmek ve aslına dönmektir. Bu iç yolculukta kendisine düşen görev, bir üst (rüyâ, misâl, hayâl) âleminden haberler getirmektir. Sonuçta melekût âlemi, kendi gaybının elbiseye bürünmüş misâllerini yansıtır bize. Bu sebepledir ki insan olarak düşüncelerimiz, hayâllerimiz ve rüyâlarımız bizim aynalarımızdır.

Âyette “O gaybı da şehâdeti de bilendir.” [Ra‘d:9 Nahl:77, Cum‘a:8] buyrulmuştur. Dolayısıyla biz maddemizden manâmıza yükseldikçe misâl âlemi de çözülecektir. Seyr ü sülûk bir mânâda da budur. Çokluktan birliğe giderken aradaki hayâllerin şifrelerini çözmek! Sonuçta alttaki âlem üstteki âlemin aynası gibidir. Alt âlemlerde bulunan her şeyin aslı üstteki âlemlerde mevcuttur.

Gaybî Sunullah der ki: “Rûh her gece berzahta yani misâl ve hayâl âleminde kendisinin hayır ve şer neyse, yaptıklarının sûretlerini seyreder. Uyanıp sonra tekrar beden hisârına girer.”

Rüyâ âlemi, yolcunun nefsine aynadır. Bütün âlemleri kendi vücûdunda topladığını ulvî veya süflî her ne ise gördüklerini anladıkça, tâbir edip kendine dönüştürdükçe dışın içe, için dışa yansıdığını anlayacaktır. Böylece ilmi ve keşfi artan yolcuya vahdet sırları en yüksek makamdan yüz göstermeye başlayacaktır. Vahdet makamındaki kişi için misâldeki remizlerin kıymeti kalmamıştır. Onlar artık yürürken rüyâ görür hâle gelmişlerdir.

alemler_tekke_umutrehberi

Hakerenler için her şey zâhir olmuştur. Zira o, yokluk zevkiyle zatın hakikatini anlamış misâl âleminin aynasından yansıyanlara ihtiyacı kalmamıştır. Fakat kendisi konuşup yazarken hakikati remiz ve mecâzlara döker. Burada bilinmesi gereken bir diğer husus daha vardır. Anlaşılmıştır ki hayâl ve tasavvur da misâl âlemindendir. Dolayısıyla Hak yolcusu (veya herhangi bir kişi) hayâl, hatıra ve tasavvur kabiliyetinden uzak olsa, o zat, kendi hâlinin gerçeğini misâl aynasına bakarak öğrenemez. Gören, (yani râî) zâhir hayatında her ne hayâl ederse hıfz kuvvesi onu kendi haznesinde saklar.

Mânâdaki suretler, hayâl âlemine yansıyan suretlerdir. Bu hayâl ve tasavvurlarımız nefsimizin derecesine göre suret bağlar. Yolcunun dünyevî olması suretleri emmâre (hayvan) nefs mertebesinden gösterecektir. Nefs-i emmâre rûha ve sırra yöneldikçe görüntü ve algı (hâl) değişecektir. Burada son olarak rü’yeti sadece gözü kapalı iken görülen sûret ve hayâller gibi algılamamak, gözü açıkken görüp durduklarımızın kendi gerçeğimiz olduğunu bilmek gerekir. Zâtiyyunun bu görüntülerle yani Mûsâ’nın Tûr’da algıladığı âteşle, İbrahim’in yıldızları, ayı ve güneşi görme şeklindeki rüyetleriyle hâllenmesi sözkonusu değildir artık.

İmdi bütün bunlar idrâk olunduysa, senin her türlü vehimden, kaygıdan, endîşeden ve yanılsamadan arınıp aşkla tevhîdle zâta yükselmen gerekir. İşin özü şudur ki, vücûd birdir. Ehlullah vücûd deyince Hakk’ı kasdeder. Bunun dışında algıladığımız veya farkedemediğimiz bütün şeyler o vücûdun hayâli ve içindekilerin yansımasıdır.

Anadolu’da bedenen görmediği halde görmüş gibi olmak bilinci için “hayalledim!” (ve hatta ağız özelliğiyle “şöyle olacağını hayâlladım!” denilir. İşte insan ete kemiğe bürününce hayâlleri hakikate dönüştürmek zorunda kalacaktır. Âlemler, mutlak vücûdun içindeki (saf) hakikatin dalgalarıdır. Aslında bu hayâl dalgaları da kendisidir. Fakat bizim bilgi seviyemiz o saf hakikati hayâllerin içinden çıkarmakta zorlanmaktadır. Şekille (sıfatla) Cenâb-ı Zât arasında kalan bu manevî suretler, gerek uykuda ve gerekse uyanıkken gördüğümüz bedenli ve bedensiz tasvirler (resme bürünmüş görüntüler), biz hiss-i müştereklerimizi terbiye ettikçe anlam kazanacaktır.

Öyleyse elbiseye bürünen bu manevî gerçekler biz kapıları araladıkça çözülecek ve oradan da bir üst seviyeye geçilecektir. Âlem-i misâl hayâllerin ve rüyâların surete büründüğü yerdir demiştik. Hayâl kelimesi aynı kaynaktan doğduğum kitapta: “Kâle bel elkûs fe-izâ hibâluhum ve ‘isiyyuhum yuhayyelu ileyhi min sihrihim ennehâ tes‘â. Dedi ki: “Hayır siz atınız. Hemen onların ipleri ve sopaları sihirlerinden dolayı koşuyormuş gibi ona tahayyül olunur oldu.” [Tâhâ:66] işâretiyle zikredilir.

Bu âyette Hazret-i Mûsâ (a.s.) Firavun’un sihirbazlarına nezâketle mukâbelede bulunarak, ellerindeki ip ve değnekleri önce onların atmasını istedi. Onlar da iplerini ve değneklerini yere bırakıverdiler. İp ve değnekler yerde birer yılan gibi hareket etmeye başladı. Hazret-i Mûsâ bunların gerçek yılan olduklarını ve hareket ettiklerini tahayyül etti. Bu tahayyül duyularına ait değil, aklına aitti. Aklının yanılsadığını anlamayıp içine bir korku geldi. Cenâb-ı Hak ona, korkmamasını, çünkü kesinlikle kendisinin üstün geleceğini bildirdi. Bunun içinse, sağ elinde bulunan asasını atmasını istedi. Asâ kocaman bir ejderhâya dönüşüp sihirbâzların kıpırdıyor gibi gözüken tüm iplerini ve değneklerini yalayıp yuttu.” İşte bu hadisede görüldüğü gibi yolcu, zanlardan ve emmâreden neş’et eden vehimlerinden kurtuldukça hayâlleri hakikate dönüşecektir. Ne var ki önce hayâl âlemleri kendisine açılmalıdır. Bu açılım, hayâlin özü (mutlak olanı) kavrama noktasına kadar devam etmelidir.

Misâlî hakikatlerin billurlaşması, benliğin arınması nefsin kalb düzeyine getirilmesiyle mümkündür. Ehlullah burada gönlü çocuğa, onu besleyen ledün ilmini de süte benzetmiştir. Süt, misâl âleminde ilmin suretidir. Yûnus’un bahsettiği “hikmet beşiğinde” içtim dediği “kudret sütü” bundan başka bir şey değildir.

Misâl (hayâl ve rüyâ) âleminin en yüksek tecellîsi, insanın Hakk’ı yani ayân-ı sâbitesini insan-ı kâmil yüzünden kendi nefsinde (cem‘) ve daha ötesinde Hak’ta seyrettiği kendi nefsini yine insan-ı kâmil yüzünden halkta (cem‘ü’l-cem‘ bilincinde) seyretmesidir. Hazret-i Peygamber’in “Beni gören O’nu görmüştür!” ve” “Şeytan benim kılığıma giremez.” Hadîsleri işte bize burada lâzımdır. Buradaki misâlî (aklî değil! terbiye edilmiş duyulara ait) algı, Nûr-ı Muhammedî yüzünden olacaktır. Unutmayalım ki Allah âdem-i mânâyı, kendi sureti üzere yaratmıştır. Hazret-i misâlde bunu yaşamaktır gaye. Bütün bunlar müşâhede hâlinin zirveleridir. Ve zât müşâhadesi hislerin bir bütün olarak terbiyesidir.

Evet, vakti geldikçe insana delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; ta ki O’nun gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi? [Fussilet:53]

Cenâb-ı Hak her sâlike kendi kabiliyetini enfüste ve afâkta göstereceği misâllerle idrâk ettirir tâ ki kendi gerçeğiyle apaçık karşılaşıncaya, yüzyüze gelinceye kadar vesselâm

Bu yolda acâip çok, sen acâip anlama
Acâip anda ola, dost yüzünü göresin

38. Mektup

38. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların otuzsekizincisidir.1mursidinmektuplari

Her an bizi diriltip öldüren, Kahhar ism-i şerifinin tecellîsiyle mevhûm varlıklarımızı mahveyleyüp kendi benliğini yani varlığının eserini, kudretiyle ve lûtfuyla kâim kılan Kâdir, Kaviy, Cebbâr, zü’l-Celâl ve’l-Kemâl ve takaddes Hazretleri’ne hamd ü senâ, Sahibu’l-Kevser, sahibu’l-mi’râc, sahibu’l-kıdem, sahibu’ş-şefaa ve sahibu’l- Makamü’l-Mahmud Hazret-i Hamîd ve Ahmed Efendimiz’e salât ve selâm olsun. Al’ü ezvâcü’t- tahirat ve ashâb-ı kirâm büyüklerimizin ruh-i azizleri bu mânâdan haberdar olup taraf-ı ilâhîyeden hissedar kılınsın. Bizler için vesile-i rahmet ve şefaat olsun.

Esselâmu aleyküm Şeyh İhsan Efendi oğlum.

Hak Teâlâ mübarek eylesin. Derecâtınızı âli eylesin. Zâhirinize giydirilen kâmiller libası, aşkınızın ve ahlâkınızın kemâline vesile olsun. Cenâb-ı Hakk sizi nazardan muhafaza buyursun. Hizmetleriniz kabul olunsun.

Efendi! Büyük bir sorumluluk omuzlarınıza yüklenmiş oluyor. Bunu evvelki mektubumda ayân beyân anlattım. “Tâc, hakikat tacıdır. Sanma gayrı tâc ola. Taklîd ile tok olan, hakikatte aç ola”…

İhsan Efendi oğlum, kişi güneşe yeryüzünden baktığı vakit onu uzaktan gördüğü için kendi âlemine nisbetle küçük görür. Hatta elini şöyle güneşe tutsa o küçük el ayası gözüne gelen ışığı kapatmaya kâfidir. Şimdi, bir de kişinin yükseldiğini ve dünya semâsını da geçip fezâya çıktığını hayal et. Güneşe yaklaştıkça onun büyüklüğünü farkeder ve aslında kendisinin ne kadar küçük olduğunu müşahede eder. Hatta dönüp de geldiği yere nazar etse yani dünyasına baksa onun bile güneş karşısında küçük ve nursuz olduğunu görür. Etrafındaki bir sürü büyük yıldızı müşahede eder ve kendi dünyasında yanıp sönen, bazen görmekte bile güçlük çektiği yıldızların dünyadan bile büyük olduğunu farkeder. Güneşe yaklaşmak ne mümkün. İnsan güneşin hem hararetinden hem heybetinden hem de büyüklüğünden hayrete düşer. İşte kişinin seyr u sülûku da böyledir.

[audio http://semazen-doc.com/mestmp3/122-ahbenolaydim.mp3]

Bak birazcık anlatayım. Kişi ilk önce dervişliğe özenir, muhabbet eder ve derviş olmanın ne kadar büyük hal olduğunu kendince tasavvur eder. Kişi derviş olmadan önce bu hale özenir ve ah bir intisab etsem der. Ham ervah intisab etse derviş olduğu zannıyla yahu o kadar da zor değilmiş diyerek hevesini tatmin eder. Amma kâmil fıtratta olan ve intisabın özünden feyz alan derviş, sülûka dâhil olduğu vakit mahcubiyeti artar, heves ettiği dervişliğin kendi bildiğinden de büyük bir makam olduğunu farkeder. Nasıl cesaret etmişim de bu nâkıs halimle derviş olmuşum diyerek mahcubiyetle ve muhabbetle sülük eder. Öte yandan bu terbiyeyi alamamış ham derviş kendince yola devam eder. Mânevi halakaya dâhil olduktan sonra, başka esmalara geçmek hevesi başlar, şu esmâya çıksam, terfi etsem diye hayal kurar. Bu hal çok makbul olmasa da kötü bir hal değildir, mazur sayılır. Zîra hâlâ çocuktur, cezaya uğramaz. Çocuğu yürütmek için karşıdan şeker veya oyuncak tutarlar. Tıfıl veled de şeker alacağım, oyuncakla oynayacağım diye yürür. Şekeri gösterenin muradı şekeri vermekten ziyade çocuğu yürütmek, korku ve vehimlerinin meşguliyetinden onu kurtarmaktır. Sevdiği bir şeyi gösterirler, çocuğu tıpış tıpış yürütürler. Bu çocukluk hali devam eder, kemâlden ve kendisini irşad edenin irfanından nasîbdâr olamazsa bu sefer aman hırka giysem, yok dallı giysem, bir de başıma tâc koysalar deyu heves eder.

Bu sözlerden zât-ı âlinizi tenzih ederim. Sizin zaten ilk esmâ değişikliğinde bu nev’î heveslerden halâs kılındığınız müjdesi verilmişti. Fakir burada ekseriya görülen ahvâli beyân ediyorum. Bunu da geçelim. Neticede başına tâc-ı şerîf, sırtına da hırka giydirildini düşünelim. Hâlâ o kimse hevâ ve heves peşinde çocukluktan kurtulmaz, sadece elde ettiği oyuncakları büyütür kendi küçük kalırsa vay haline. Zîra bu durumda o kişinin seyr u sülûku kendi istidâdına(kabiliyetine) göre tamam olur. Aynı sınıfta çocuğu bir sene okutursun, iki sene okutursun, hadi üç sene okutursun. Eşek kadar olduğu zaman hâlâ onu mektepte tutmazsın ki, eline verirsin icâzeyi, uğurlar olsun diye gönderirsin. Çünkü seyr u sülûkta adam olacak kişinin mânâ ve kemâlatı dolduracağı kabı genişletirler ve içindeki cevheri ortaya çıkarmaya çalışırlar. Hariçten bir şey komazlar ki, hariçten yapılan müdahale içerdeki cevheri çıkarmak kastıyladır. Pirlerin dediği gibi “Mürşidler kuyucu gibidir. Kuyucu suyu çıkarmak için kazar, suya mâni olan perdeleri ve toprağı yani cürûfu kaldırır atar. Herkeste bu âb-ı hâyat(hayat suyu) mevcuddur. Kiminde beş arşında, kimisinde yüz arşında çıkar amma çıkar. Sabit kadem olmak ve terbiyeyi kabul etmek lâzımdır. İşte zâhirde kalan ve mânen bulûğa eremeyen derviş müsveddesi bu mânevî kabın büyümesine şekilperestliğinden dolayı müsaade etmez. Ona verilen emanet kabdan taşmaya başlar. Terbiye kabul etmez. Cenâb-ı Hakk muhafaza eylesin.

Benlik şaibesinden geçen kişi böyle değildir. Aynı fezâya çıkıp güneşe yaklaşan kişi gibi her emanete mazhar oluşta yakîn hali geldiğinden, hayret ve mahviyeti artar. Hizmet aşkı, ibadet taat gayreti, hata yapmamak için dikkati ziyâdeleşir. Feyizli dervişler, hep böyle ermişler ve hep böyle görünmüşlerdir. Yani esmâ kimisinde ilaç, kimisinde gıdadır. Esmâda ilerlemeyi hüner sayan gâfiller hiçbir şey bilmiyorlarsa dönsünler de Şah-ı Velî Îmam-ı Ali veyahut Hazret-i Pir Cüneyd-i Bağdadî Efendimiz’in virdlerine baksınlar. Hazret-i Ali Efendimiz, iki cihan serveri Efendimiz’den bir esmâ gördü. Hazret-i Cüneyd-i Bağdadî Efendimiz ism-i Celâl ile mükaşefeye ve kemâle nâil oldu. Tabiî ki birçok esmâ var bize bildirilmeyen lâkin onların vird edindiği. Ancak bendeniz burada başka bir şey anlatmak istiyorum. Yani zâhiren telkin olunan esmâ bundan ibaretti. Adam olan daha ilk esmâda kâmillerin halini tahsil edebilir. Mes’ele ihlâs ve samimiyettir. Bendeniz çok tâc-ı şerîfli hokkabaz tanıdım. Bunlar kaşarlanmış dervişlerdir. Arkanı dönersin gıybetini yapar. Tarikattaki rütbesini fukaraya hizmet için değil, elâleme tekebbür için kullanır. Biz şeyh huzurunda çok durduk, senelerdir de tekkede bulunduk, göbek bağımız burada gömülü diyerek kendilerini oldum zannederler. Ne adam beğenir ne hizmet beğenirler. Sor bakalım, halden ne haber? Esmanın hakikatinden ne haber? Hani hüsn-i zan? Hani şefkat? Rahmet, merhamet? Hani Allah korkusundan yaşaran gözler, sararan tenler? Hani âşıklara muhabbet, ülfet? Tevâzu’, rıza, kanaat, ülfet? Dervişân karşısında mahviyetle hizmet? Bulamazsın. Zaten bulunmadığı için bugün Balkanlar cadı kazanına döndü. Hocalar va’z eder, güzel fiile sevkeder. Meşayih ise irşad eder, güzel hale sevkeder. Onlar bunu yapmazsa bu bîçare millet ne halde bulunur? Ne zâhir var ne bâtın, ne şeriat var ne tarikat. Ondan sonra avâmı da küçük görür, sanki kendileri mânâ ilmine ve haline erişmişler gibi bir de öyle kibir ederler. İşte Hak Teâlâ da böyle cemiyetlerden mânâ ilmini sıyırır, geriye böyle kabaklar kalır. Bakarsın şeyhe yalakalık var, amma şeyhin dervişânına hiç muhabbet yok.

Oğul, sen böyle halîfe olasın diye sana tâc giydirilmedi. Şayet böyle amellerle sana verilen emaneti kirletirsen bu yolun seni îdam etmesini bekleme. Önce tâcını hırkanı bir kenara koy, sonra kelleni kes, kendi kabrine kendin gir daha iyi. Sana böyle bîhaber yaşayasın ve kendini bir şey zannedesin diye bu kisve giydirilmedi. Eski meşayih ne yaparlarmış biliyor musun? Kendilerine tekbirlenen tâc-ı şerifin destarına farklı kumaştan bir parça sarık ilave ederlermiş. Böyle yapan bir zâta sormuşlar “Efendim niçin böyle ediyorsunuz?” diye. O da cevaben “Bu üzerimdeki kisve, yoluma ve büyüklerime aittir ve bana emanet olarak verilmiştir. Bende kemâle veya güzelliğe dair bir şey görürseniz yolumuzdandır. Büyüklerimizin himmetidir. Tenezzülen bizden görünmüşlerdir. Ancak nâkıslık yahut kötü bir fiil görürseniz işte bu farklı renkteki sarığı taktım, anlayın ki bu bize ait bir nâkıslık ve edebsizliktir. Bu halimi yolumuza isnad etmeyiniz demek içindir.” diye mukabelede bulunmuş. Ah dervişlik, ah teslimiyet, nerde bu zarafet, nerde zamanemizin halîfe bozuntuları. Bir adam ki yoldaki laubaliliği artıyor, dervişlikte ilerlemeyi yolun erkânıyla istihza zannediyor, o adamdan keşiş bile olmaz, keşiş! Peki niye başına tâc kondu? Anlattık ya, yeni yetişenlerle karışmasın, mektebe yeni dâhil olanları da karıştırmasın diye. Çağı geçmiş, kaşarlanmış talebe yeni gelen talebelerin ahlâkını bozar. Tabiî yeni gelen de hocasını bırakır, o eski kabakların yanında oturur kalkarsa onun da terbiyesi başlamadan biter. Tarikatta kıdem, tekkedeki nizamı ve tevhîdi sağlamak içindir. Yoksa kıdemli kişi de bunun farkında olup mes’uliyetine göre hareket etmek mecburiyetindedir. Cemaati muhafaza için konulan bu nizam, bazı ham kişiler tarafından yanlış anlaşılır. Meselâ mescide gittiğinde imam efendi namazı kıldırır. İmamın namaz kıldırması Allah Teâlâ’ya çok yakın olduğundan mıdır? Yani cemaatin içerisinde takva cihetinden ve Allah’a kurbiyyet veçhesinden daha yüksek halli kimse yok mudur? Elbette vardır. Bilemesek de böyledir. Amma cemaatin intizamı için bir kişinin imam olması îcab eder. Bir başka misal, ordudaki askerleri düşün. Kimisi paşadır, kimisi kapıkulu, kimi serasker, kimi çavuş. Şimdi sen buna bakarak “Paşanın rütbesi çavuştan daha yüksektir, ol sebebden vatanını ve milletini çavuştan daha çok sever.” diyebilir misin? Tabiî ki diyemezsin. Öyle neferler vardır ki vatanına canıyla kanıyla bağlıdır. Öyle rütbeli kişiler vardır ki vatan sevgisinden bihaberdir. Fakat ordunun nizamı için bu merâtib şarttır. Zîra hakîkî erler yine bu ordudan çıkacaktır. Bunu mukayeseden bile âciz olan bir kişi, kendisini şeyh oldum kıdemli oldum diye bir halt zannederse ağzının burnunun eğilmesini çarpılma zannetmesin. Ona çarpılma denmez. Bu yolun âşık bendegânına dil uzatmak ve bu yolun ahlâkından ve feyzinden nasîbdâr olamamak, uzaklaştırılmak… İşte en büyük çarpılma budur. Büyüklerden birine sordular: “Resûlullah(sav)’in sizce en tehditkâr sözü hangisidir?” diye. O zât-ı âli de buyurdu ki: “Fe in lem testahyi fesna’ bimâ şî’t(Şayet utanmazsan istediğini yapabilirsin.) sözüdür.” Orada bulunan kimseler “Efendim niçün bu söz üzerinde bu kadar duruyorsunuz? Başka söz değil de niçün bu söz?” dediklerinde hazret cevap vermiş: “Yahu baksanıza, bu sözle alakasını kesiyor Resûlullah. Bir kişinin Resûlullah Efendimizde alakasının kesilmesi dünyada da âhirette de hiçbir ceza ile mukayese edilmez. Daha ne olsun. Resûlullah benim terbiyemden düştün dediği anda o kul nasıl Rabbül-âlemînin huzuruna çıkacak yüz bulsun. Neûzübillah (Bu ahvâlden Allah’a sığınırız.)

İhsan Efendi, bu kisve sana tekbirlendi. Bu esmâ telkin edildi, eline icâze verildi, Fatihâ-yı şerîfe’ye mezun kılındın, sakın ha ciddiyetten uzaklaşmayasın. Zamane halîfeleri veya şeyh bozuntuları gibi, ibadet taatı, ilmi ve hizmeti hafife almayasın. Namazda laubali, dervişânla münasebette lengerendaz(Geniş, umursamaz, leğen gibi, tepsi gibi genişçe olmak mânâsına istihza vardır.) olmayasın. “Biz artık olduk, öyle yeni dervişler gibi mahcub, boynu bükük dolaşmamız için hâcet yok, bizde hata ne gezer, hatalı olsaydık hiç bu makamlara çıkar mıydık?” diyen ve bu sapık düşüncede olan edebsizler gibi olma. Yoksa büyüklerimizi bilemem amma, fakirin hakkı sana haram olsun ve iki elim yevm-i mahşerde yakanda olsun.

Şeyh İhsan Efendi, emanete riayet etmek her hafta sarığını cübbeni çıkarıp ütülemek değildir. Bu iş icâzeyle de olmaz. İcâzeni alıp misk-i amber kokuları içerisinde muhafaza etmen evet bir ta’zim işaretidir amma esas sana lâzım olan hal bu silsileye mensub olduğunu ve meşguliyetinin çok ağır olduğunu idrak etmendir. Bir zâta sormuşlar: “Efendimiz, silsileniz nereye varıyor?” diye. O da cevap vermiş: “Evlâdım, silsile ile bir yere varılmaz.” Kimisi için icâze huzurdan kovulmanın alâmetidir. Hatta bu işin erbâbı olan meşayih icâzelere bazı küçük işaretler koyar. Erbâbı halden anlayamazsa o herifin icâzesine baksın da ne olduğunu anlasın diye. Kimisi için izn ü icâze ve tâc u hırka giymek hal üzere hayatın başlangıcıdır. Eğer ihlâs ile hizmet ederse ve dâima o mahcubiyet ve muhabbetle yoluna inkıyad ederse, mukarreb kullardan olur. Uzaktan avucunu açıp güneşi kapatanlar gibi olmaz. Amma öyle bir hale gelir ki, vallahi ve billahi müşahede ile söylüyorum, avucunun içine o güneşi sığdırır ve erbâbına elinin ayasından âlemi seyrettirir, âlemlere sığmayan o mânâyı akıtıverir. Hal ehli zâtın nutkunda geçen söz işte buna işarettir. “Arş-ı rahmandan geniştir, bir elin el ayası.” Fefhem.

Şeyh İhsan Efendi oğlum. Şimdi bir nev’î kendinle baş başa kaldın. Evvelden, sana vesâyet eden, himayet eden büyüklerinin gölgesindeydin, şimdiyse hayata atıldın. Büyükler büyüklerinden aldığı terbiye üzere ve devamlı onlarla irtibat halinde olarak, âlâ hallere vâsıl oldular ve büyüklüklerini yaptılar. Şimdiden i’tibaren bu mezuniyetle siz de murâd edilen hal üzre bulunmaya gayret edin. Küçük bir çocuk, halının üstüne pislese, halıyı temizler, poposuna da iki şaplak atarlar. Koskoca bir adam bunu padişahın huzurunda yapmaya kalksa bırak def-i hâceti, yellense veya esnese cezayı mücîb olur (Ceza gerekir ve tekdir edilir.). Aman evlâdım, tâc emanettir. Hırka da o tâcın temsil ettiği mânâya hizmet etmektir. Beline kuşatılan kemer, nefse muhalefet ve mahlûkata hizmette sabit kadem olmaya işarettir. Bu hal üzre gayret et ve Hak Teâlâ’dan dâima yardım taleb et. Keramet derdinde olma. Kerâmet, adı üstünde kerem ve kerîm kelimesinden gelir. İstemeden verilen hale denir. Mucize farklıdır. Mucize, nebilerin Allah Teâlâ’dan istedikleri haldir. Nebî ve resüller mucizeyi sahiplenirler. Velîler ise istemeden kendilerine ikramda bulunulduğu için onu sahiplenmezler, sahiplenemezler. En büyük kerâmet, Efendimizin ahlâkı üzerine olmaktır. Vesselâm. Herhangi bir fiilde kasıtla Resülullah Efendimiz’e muhalefet eden kişi, uçsa ne olur su üzerinde yürüse ne olur. Şeyh baba, bu yolun büyükleri ihsan ve ikram sahibidirler. Nefsi için tarikata girip(mektûbun yukarısında bahsedilen ham ervah gibi kimseler) seyr u sülûka dâhil olana kerâmet yahut tâc u hırka, ne istiyorsa verirler. Maksûdum Allah, matlûbum da rızayı ilâhîsidir diyenlere bu yolun çeşme-i feyzinden kana kana içmek nasîb olur. Kurbiyyet ve cemâlullaha vuslat nasîb-i müyesser olur. Onlar libasü’t-takva ve Resülullah Efendimiz’in ahlâk-ı Muhammedîye’si ile taltif olurlar. Kesâfetleri letâfete inkılab olur (dönüşür), daha ne olsun. Bundan güzel hal mi vardır? Hilkatteki ve bu dünya âlemine gelişteki gaye bu değil midir? Derviş, bunu idrâk eden kişi, her şeyiyle bu ruha ruhunu feda eden kişi değil midir? Buğday isteyene buğday, himmet isteyene himmet verilir. Vesselâm. Kim ne için hicret ederse onu bulur vesselâm. Olmuş insanın, kâmilin sözünden ham ervah bir şey anlamaz. Vesselâm. Şeyh Efendi, sakın kendini bir şey oldum zannetme, dünyanın en ahmak kişisi kendisine zerre kadar değer verendir. Eskisinden daha fazla tevâzu’ ve hilmiyet üzere bulun. İlme ve sadrına nüzül eden mânâya rağbet et. Hakîkî ilimden nasîbdâr olmak için dâima rabıta-i kalb ile tefekkür et ve bu ilmi hayatına tatbik et. Sırat-ı müstakimde sabit kadem olmak için başka yol yoktur bilesin. Bu usûlü beğenmez, bundan başka yol ararsan düşersin.

Şeyh İhsan Efendi kardeşim, zât-ı âlinizin mazhar olduğu bu emanetlerin sizde hal olabilmesi ve her türlü nefsanî, şeytanî musibetlerden muhafaza olunmanız niyetiyle dört yüz bin kelime-i tevhîd sürdüm ve hatm-i hazret-i Kur’ân okudum. Okumaya gayret ettiğim bu kelime-i tevhîdleri ve hatm-i hazret-i Kur’ân’ı, Cenâb-ı Hakk sizin maddî ve mânevî muhafazanız için kabul buyursun. Bu dahî usûldendir. Vakitler hayrolsun. Şerler defolsun. Âsiler ıslah olsun. Münkîr ve münafık perişan olsun. Demler, safalar ziyâde olsun. Kalb gözlerimiz küşâd, çerağlar rûşen olsun. Taklidlerimiz tahkîk, ibadet taatımız kabul olsun. Seyran u sülûklar âsân, maddî ve mânevî rızıklar meftuh olsun. Kalplerimizden mâsiva ihraç olsun. Âşıklar vuslat bulsun. Cenâb-ı Hakk sizleri ve bizleri kendinden râzı olan ve neticede kendilerinden de râzı olunmuş kullarından eylesin. Âmin. Vesselâmun ale’l mürselîn. Velhamdülillahi Rabbi’l âlemîn. El Fatihâ

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû.

39. mektupta buluşmak üzere…

Bir nefes boyunca

Ey â tâlib,
“Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: Benim rızam için, benim aşkıma birbirini sevenlere, Benim rızam için oturup sohbet edenlere, Benim rızam için birbirlerini ziyaret edenlere ve birbirlerine harcamada bulunanlara muhabbetim haktır. [İmam Malik, İbn Hıbban]

…ve ey â âşık,
Sevgilinin hasretiyle seherlerinde ah ederek göz yaşı döktüğün geceler miktarınca,
aşkın sana kutlu olsun!..

Hâcemiz aşk-ı ezeldir bize andandır hitâb
Dersimiz ilham-ı Hakk’dır gönlümüz ümmü’l kitâb


Nutk-ı şeriflerinde: “Hocamız ezel aşkıdır, bize hitap ondandır. Dersimiz Hak ilhamıdır. Gönlümüz kitabın anasıdır.” diye ifade buyuran Kütahyalı Hz. Gaybî Sun’ullah Efendi’nin bu güzel sözleriyle sohbetimize başlıyoruz.

Günü ve mektubu sabahın ilk nuruyla uyandırıyoruz; sanki donmuş, uyuşmuş bir hayatın üzerine, ruh üfleniyor ya her sabah ılık ılık… Kim farkında? Ezanlarla başlıyor her sabah uyanış. Bu seslerle doğuyor yeni bir gün. Tevfik Fikret’in dediği gibi: Bütün tabiat o dem / Kıldı secde-i şükran. 

Kâinat ayakta, insan yatakta. Olur mu hiç?  Uyur idik uyardılar ölü idik diriye saydılar La fahre … Bir Hüseyni beste çıktı Şah Hatayi nefesinden 217.mestmp3 diye göründü, can dostların payine sunuldu; şifa olsun…

Madem uyardılar önce duraklayıp derin bir nefes alalım da bu nefes boyunca kendimizi dinleyelim; duraklayıp nefes almak birlikte yol aldıklarından bir süreliğine olsun ayrılmaktır; tamamen ayrılmamak için bir süreliğine ayrılmaktır.

Ayrılmak yolda yalnız kalmak demek… yalnızlığın o muhteşem sessizliğine gömülüp o sukunet içinde hayatı, yapıp ettiklerini düşünmek, gözden geçirmek dünya yolunun yolcularına verilen en büyük nimet olsa gerek…

Çünkü yalnız kalamazsan kendine dönemezsin, sürekli etrafı seyretmekten yorulmuş gözlerini kendine, bizzat özüne çeviremezsin. Kalabalıklar arasında yavaş yavaş erir gidersin. Bir kez bile kendinle sohbet etmeye, kendinle başbaşa kalmaya zaman bulamadan “yolculuğun sona erdiğini sana söyleyecek olanlar” gelir ve bu sefer ebedi istirahata çekilirsin. Bu bakımdan yalnızlık büyük bir lütf-ı ilahidir. İnsanların bunca hay-huy içinde çırpınıp durmaları da en nihayet biraz olsun yalnız kalabilmek, kendilerine vakit ayırabilmek için değil midir? Yoldaki canlar ise henüz imkan varken, kendilerini gam ve telaştan uzak tutarlar; yalnız kalabilmek için hay-huya gömülmek yerine kendilerini o hay-huyun taleplerinden uzak tutarak, daha mütevazı bir hayatı seçerek daha yolun başındayken yalnızlık lütfuna gark olurlar.

Durup nefes almak, kendiyle yalnız kalmak her zaman o kadar kolay değildir hani; hayatın dizginleri zaman zaman insanın elinden çıkar, durmak istersin duramazsın, kenara çekilmek istersin ama yapamazsın… Bizzat insanın kendine muktedir olamadığı anlardan bir andır bu da… İşte o an Cenab-ı Hakk’ın yardımı gelir ve seni usulce kenara çeker, “Biraz nefeslen, kendine gel” demek ister… Artık bir türlü frene basmak, durmak, dinlenmek, hayatını gözden geçirmek iktidarını kaybettiğinden Kadir-i Mutlak’ın iktidarından yardım alır kişi, eğer o da nasibi varsa…

Cümle ihvana böylesi bir halvet ile kendine geliş nasib ola amma unutmamalıki Hakk’a varan yolda kurda kuşa yem olmamak, türlü eziyet ve belâlara mâruz kalmamak için yol arkadaşlarına da ihtiyaç vardır: Sen de ey can dünyaya döndüğünde Hazreti Pir’in bu hitabını unutma:

“Yol, nasıl yoldur? Gidenlerin ayak izleriyle dopdolu bir yol… Dost nasıl dosttur? Akıl ve tedbir merdiveniyle seni yücelten dost. Diyelim ki ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama, topluluk olmadıkça o neşeyi bulamazsın ki! Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla, yoldaşlarla giderse, birken yüz olur. Eşek bile emsâliyle gezip dolaşsa, bir canlılık ve sevinç elde eder. Kervandan ayrılıp, yalnız başına yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece yorulur. O çölü yalnız olarak aşıncaya kadar kaç sopa fazla yer, kaç kere fazla nodullanır. O eşek sana der ki: “Eşek değilsen, yola böyle yalnız düşme!” Sen de bu öğüdü iyi dinle! Yolu gözeterek tenhaca ve güzel güzel giden, şüphe yok ki dostlarla daha güzel gider.” [Mesnevi VI/43-44; Nahîfî Terc VI/118-119]

“Sus (kâfi), zira şiir senin etrafına perde çekmeye başladı.”

Ya ilahi! Gönüllerimiz, hayâllerin, vesveselerin ayakları altında kalmış, çiğnenip dümdüz olmuş, katılaşmış; başarı yağmurlarıyla, ibâdetler Hızır’ıyla beze de kızarmış, kızgın bir hâle gelmiş tabiat sacımızı, taş yüreklilerin delmesinden koru. Ölüm çağında, can kuşumuzun, beden kafesinden çıkacağı zaman, ona yemyeşil kutluluk ağacının dallarını göster de onları dilesin, istesin; o dilekle, o istekle bir hoşça kanat çırpsın, ürkmeden, sevinçle kafesten uçup gitsin. [Hz. Pir Mevlana]

Ya ilahi! Tevhid etmenin yaşantısıyla, zevk u safasıyla büyük, sonsuz lütuf ve kereminin karşısında aşkla zevkle kemâl-i edeple eğilir, kulluğumuzu ispat için, kullukta sultanlığı yaşamak için, râbıtamızın telkin ettiği zevk u safayla Allah deriz, Hak deriz, Hû deriz.

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim