Bir zamanlar adalet deyince

Ey Nebi, sana Allah ve müminlerden tâbi olan kimseler yeter. [Enfal:64]
Ben duanın kabul edilmemesi kaygısı taşımam. İçimde dua etme isteğinin olmaması kaygısı taşırım. [Hz. Ömer (ra)]

ScreenShot002

Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu; gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu…

Ömer ikinci dost ve âdil Hakk’ı korur, yok eder bâtıl Bâtılı ayırdı haktan, oldu Faruk Başı erişti sancağın Ayyûka Hz. Ömer’den (ra) bahsetmek, cahiliyede geçen 33 yıllık samimi bir hayattan sonra Peygamber duası ile teslim olan bir güzel insandan bahsetmek demektir. O ki küfründe bile samimiydi; İslam’la müşerref olunca Hak yolda samimiyeti daha bir ziyadeleşti. Özündeki samimiyetten olacak ki, Risaletpenah Efendimiz O’na ve dayısı olan Ebû Cehil’e müslüman olması için dua etmekteydi. “Allahım! şu iki adamdan -Ömer bin Hattab veya Amr bin Hişam (Ebu Cehil)- sana hangisi daha hoş geliyorsa onunla İslam’ı izzetli kıl” Öyle dua buyurdu, öyle yazıldı, öyle oldu… Duadaki zerafete bakar mısınız? Ne istediğini kendine hoş geldiği için istiyor, ne de istediğinin kendine verilmesini…

Hz. Ömer(ra) bu kutlu duayla müslüman olduktan sonra boyuna ağlardı ve “Ey Allah’ın elçisi!” derdi “Ya Ebu Cehil’in adını önce ansaydın da “Rabbim!” deseydin “Dinime ya Ebu Cehil’le yardım et ya Ömer’le” “Ne olurdu halim benim, sapıklıkta kalakalırdım…”

Hz. Ömer (ra) imana geldiğinde, Habibi Kibriya Efendimiz mübarek elini Hz. Ömer’in göğsüne koyup üç kere “Allah’ım! Bunun göğsündeki kötü sıfatları, hastalıkları giderip yerine imân ve hikmet ver!” buyurmuştur. Ardından Risaletpenah Hazretleri Hz. Ömer’e (ra) “Fâruk” lakabını vermişti. Hakkı bâtıldan ayırdığı ve İslâm dinini kabul edip dini kuvvetlendirdiği için bu lakap kendisine hediyye edilmiştir.

Habibi Kibriya Efendimiz’in kayınpederi (Kızı Hafsa(ra) ile Risaletpenah hazretlerinin izdivacı), Hz. Ali’nin(kv) damadı  (Hz. Fâtıma’nın (ra.) kerimeleri Ümmü Gülsûm(ra) ile izdivacı) Hz. Ömer(ra) efendimiz hakkında İbni Mes’ud (ra) buyurdular ki: “Hz. Ömer’in (ra) müslüman olması, müminlere bir fetih, rahmet ve nusret kaynağı oldu. O müslüman olmadan önce İslam dini âşikâr olmamış ve Habibi Kibriya Efendimiz dışında müminlerden hiç kimse Kabe-i Muazzama’da namaz kılamamıştı.”

Hz. Ömer(ra) Efendimizin halifeliğine daha ilk günden biat eden  Hz. Ali(kv) Efendimiz, O’nun hicretini şöyle anlatır: “Ömer’den başka gizlenmeye ihtiyaç duymadan hicret eden hiçbir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâbe’ye gitti. Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâbe’yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim’de iki rekat namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; “Yazıklar olsun size! Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin.” dedi. Onlardan hiçbiri Ömer’i engellemeye cesaret edemedi.”

Hilafeti esnasında Hz. Ömer(ra), görev yerlerine gitmeden önce valilerin bütün servetlerini kaydettirir, servetlerinde aşırı miktarda artış olanların durumlarını araştırır, gerekirse servetlerinin bir kısmına el koyardı. Devlet idaresinde âdil olunması (Mâide:8), işlerin ehline havale edilmesi (Nisâ:58) gibi Kur’an esaslarına ve bilhassa istişareye (Âl-i İmrân:159; Şûrâ:38) büyük önem vermiştir.

İşte O’nun esâslı duruşundan, her biri zamane müslümanların verdiği pozlara şamar gibi çarpan sahneler…

adaletle_hukmedin

Bir gün Hazreti Ömer (ra) mescidde oturuyordu. Bizans imparatorunun elçisi geldi. Bazı hediyelerle beraber bir doğan kuşu, bir tazı ve bir şişe de zehir getirdi. – Ey halife! Bu doğan hangi kuşu istersen yakalar, havada hiç bir kuş pençesinden kurtulamaz. Bu tazıyı, avda, hangi hayvana salarsan yakalar, karada elinden av kurtulmaz. Bu şişedeki zehirden düşmanlarına bir damla içirsen hemen ölür. Hiç bir ilâçla da tedavisi olmaz. Bunlar, acaib şeyler olduğundan bir sultanın hazinesinde bulunması icab eder diyerek imparatorumuz size gönderdi, dedi. Hazreti Ömer (ra): – Bu kuşun insana ne faydası vardır? Hâl ehli olan kuşu eline alıp da amellerini zayi etmez diyerek, doğan kuşunun bağlarını çözüp salıverdi. İnsân, köpeği ne yapsın? O mekrûh hayvanı evine koyup arkasında gezdirmeye ne lüzum var diyerek köpeğin zincirlerini açıp serbest bıraktı. İçi zehir dolu şişeyi mübarek eline aldı. Benim dünyada nefsimden azılı düşmanım yok, buyurdu. Besmele çekerek şişedeki zehrin hepsini içti. Elçi bu hâli görünce kendinden geçip düştü. Bir müddet sonra ayılınca Hazreti Ömer(ra)’in sıhhatte olduğunu gördü. Hemen Hazreti Ömer’in ayaklarına kapanıp: – Ya halife, bana imanı öğret, dedi. Hazreti Ömer, elçiye imânı, İslâm’ı öğretti. Elçi müslüman olduktan sonra, bir daha Bizans’a gitmeyip, geri kalan ömrünü Hazreti Ömer’in hizmetinde geçirdi. *** Allah O’ndan râzı olsun, Hz. Ömer’e armağanlar getirdiler, bir de zehir dolu bir kâse sundular. Bu neye yarar dedi. Dediler ki: Birisini apaçık öldürmeyi uygun bulmazlarsa bundan birazcık sunarlar ona; içer, gizlice ölür gider. Kılıçla öldürülemeyecek bir düşman varsa gizlice ona, bundan birazcık sunup öldürürler onu. Hz. Ömer, pek güzel bir şey getirdin dedi; verin bana onu da içeyim. Bende pek büyük bir düşman var, kılıç erişmiyor ona; dünyâda ondan daha düşman kimsecik yok bana. Hepsini birden içmeye hacet yok, bunun bir zerresi yeter; bu, yüz bin kişiye yeter dediler. Bu düşman da bir kişi değil dedi Hz. Ömer; bin kişinin yerini tutar; yüz binlerce kişiyi tepesi üstü yerlere yıkmıştır. Kâseyi aldı, birden başına dikti. Ömer, zehri içince orada bulunanlar, bir uğurdan Müslüman oldular; senin dinin gerçek dediler. Ömer dedi ki: Hepiniz Müslüman oldunuz da bu kâfir nefis, hâlâ Müslüman olmadı! [Hz. Pir-i Destgir-i Münir] *** Hz. Ömer’e (ra) Rum kayserinden bir elçi gelmişti. Hz. Ömer’in hanımı bir dinar borç alıp o parayla güzel kokular satın alarak bir şişenin içinde Kayser’in hanımına göndermişti. Elçi hediyeleri Kayser’in hanımına sunmuş, o da kokuları çok beğenerek şişelerin içine inci doldurup geri göndermişti. Elçi hediye şişeleri getirince Hz. Ömer’in hanımı incileri bir tabağa boşaltıp seyrederken. Hz. Ömer içeri girdi. Önündeki incileri görünce nereden geldiğini sual eyledi. Hanımının cevabına istinaden Hz. Ömer: – Eğer siz halife hanımı olmasaydınız, size bu incilerden bir tanesini bile göndermezlerdi. Size ve halifeye gelen hediyeler beytü’l mal’indir. Ancak bunların içinden, borç aldığınız bir dirhem sizindir buyurdu. Hz. Ömer incileri sattırıp içinden bir dirhemi hanımına teslim etti. Geri kalanını ise beytü’l mal’e bıraktı. *** hz_omer_umutrehberiNakledildiğine göre Hz. Ömer(ra) halka bir şeyi yasak ettiği zaman bütün ev halkını ve akrabasını toplar: – Dikkat edin; insanları düzeltebilmemiz için önce kendimizi düzeltmemiz gerekir. Şimdi bütün halkı, Hakk’ın emrettiği üzere falan şeyden men ettim. Yasakladığım işi yapmamaya sizin daha fazla dikkat etmeniz gerekir. Sizden birini o işi yaparsa başkalarına vereceğim cezanın daha fazlasıyla cezalandırırım, buyururdu. Ondan sonra o şeyi yasaklardı. Akrabaları da o işi yapmamaya daha çok dikkat ederlerdi.

***

Server-i Kâinat ve Mefhâr-i Mevcûdat Aleyhi Efdalü’s-Salavat ve’t-tahiyyat, bir gün mescidde kabir azabını, Münker ve Nekir’in heybetle nasıl sual ettiklerini beyân buyuruyorlardı. Orada hazır bulunan Hazreti Ömer (ra):

– Ya Resûlallah, kabre konulduktan sonra sual zamanında şimdiki aklımız bize verilir mi, verilmez mi? diye sordu. Server-i Alem: – Şimdiki aklınız nasılsa, kabirde de öyle olursunuz, buyurdu. Hazreti Ömer: – Böyle olduktan sonra korku ve elem çekmeye lüzum yoktur, dedi. Hazreti Ömer vefat edince, Hazreti Ali’nin(kv) aklına bu hâdise geldi. – Hazreti Ömer vaktiyle mertlik etmişti, bakalım Münker ve Nekir’e nasıl cevap verecek, davasının eri olacak mı? dedi. Gözlerini yumdu. Kalbi şeriflerini Hazreti Ömer’in hâline yöneltip, tam teveccüh ile murâkabeye vardı. Hakk Teâlâ gözünden perdeyi kaldırdı. Münker ve Nekîr’in heybetle geldiklerini gördü. Hazreti Ömer’e: – Rabbin kim? Dînin nedir? Peygamberin kim? şeklinde sorular sordular. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Münker ve Nekir’e: – Nereden geliyorsunuz? diye sordu. Onlar: – Yedinci kat gökten geliyoruz, dediler. Hazreti Ömer: – Yedinci kat gökten burası ne kadar yoldur? buyurdu. Melekler: – Yedi bin yıllık yoldur, dediler. Hazreti Ömer: – Siz yedi bin yıllık yoldan geldiğiniz halde Rabbinizi unutmadınız. Ben bugün evimden çıktım, kabire gelinceye kadar Rabbimi, dînimi, Peygamberimizi niçin unutayım? buyurdu. Melekler: – Biz senin böyle cevap vereceğini biliyorduk. Fakat bu heybetle gelip sual etmeye memuruz, dediler. Hazreti Ali(kv) Efendimiz bu hali gördükten sonra gözlerini açtı. – Yâ Ömer! Allah mübarek etsin, dâvanın eriymişsin, buyurdu. *** Geceleri sevgilinin derdiyle, korkusuyla, uyuyamayanlar korkusuzca huzur içinde ölürler… Burada ota tapan öküzlerse eşek gibi çürür giderler. Sevgilinin bakışına kapılanlar, güle oynaya feda ederler kendilerini o bakışa. Pâdişah onları lütuf kucağına alır, bağrına basar. O bakışa kul köle olan, hor hakîr bir halde ölmez. Mustafa’yı arayanlar, O’nun huyuyla huylanmak isteyenler, Ebu Bekir gibi Ömer gibi ölürler. Yokluk, ölüm uzaktır onlardan amma bunu ölürerse diye söyledim işte! [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

Hz. Ömer(ra) ‘den şöyle rivâyet edilmiştir. Resulullah Efendimiz (sav) buyurdular ki: “Günah zilletinden kurtulup da takva izzetine yükselen kimseyi Cenab-ı Hak, malı mülkü olmadan zengin eder. Hısmı, akrabası, dayısı olmadan üstün kılar. Kendisine verilen az rızığa razı olan kulun Allah da az amelinden razı olur.”

Ariflerin canlarını, itaat ve ittibâ ufuklarında uçuran, onları nehy buyruğuyla günahtan uzak tutan; aşıkların kalplerine muhabbet şerabını içirip onları mest eyleyen; gönüllere kendi zikrini sürekli ilham eden; verdiği belâya sabredene sevabının bolluğunu gösteren ve böylece belânın acısını tatlıya çeviren; zenginlik verdiği kimselere halka karşı ihsan ve iyilikte bulunmayı emrederek kendisine hamd ve şükür etmeyi gerekli kılan Allah-u Teâla’ya hamd olsun. Sevdiği kimselerin kalbini muhabbetine karargâh yapıp aşkını o kalplerin en derinlerine yerleştiren Allah ne yücedir! Tevhid ve marifetinin delillerini ariflerinin canlarına nakşedip ruhlara, cemâlini görebilmek için cennetin ortasına doğru sevinçle uçmayı ilham ederek kendisine müştak kılan Allah ne yücedir! Sahibini ilahi azap ve kahırdan koruyan bir şehadetle bilirim ve bildiririm ki Allah’tan başka tapılacak yoktur, O bir tektir, eşi, ortağı ve misli yoktur. Yine Hz. Muhammed’in (sav) O’nun kulu ve elçisi olduğunu bilir ve bildiririm ki O’nun şeriati en son şeriat olup peygamberlik mührü de O’nunla son bulmuştur. Allah-u Teâla O’na, en hayırlı aile olan ailesine, ashabına, inananlarına, raşit halifelerine, bilhassa sözünde ve inancında doğru olan, muttaki, sıddik olan Ebu Bekir’e (ra), hak ile batılı ayırt etmiş, nâki, faruk olan Ömer’e (ra), kalbini marifeti ile nurlandırdığı zekî, pâk Osman-ı zinnureyn’e (ra), ahlak ve siretinden razı olunmuş vefî, vefâlı Murtaza olan Ali’ye (ra), rahmet ve kurbiyetiyle şereflendirdiği Hasan ve Hüseyin Efendilerimize (ra), bütün Muhacir ve Ensar’a ve kendisine tâbi olan herkes üzerine bol bol salât ve selam eylesin…

Madem Hz. Aişe (ra) annemiz “Ömer anılınca adalet anılmış olur, adalet anılınca Allah anılmış olur, Allah anılınca da rahmet iner” buyurmuş, bizim dahi adını anmakla şereflenen yazımızın hitâmında, niyazımız o dur ki: samimiyet kalbininiz esası olsun ki, salihlerin duasını alabilesiniz, farukiyet aklınızın esası olsun ki, Hakkın yanında yer alıp, batılın karşısında durabilesiniz. Adalet fiillerinizin esası olsun ki, her hak sahibine hakkını iade edebilesiniz. Kuvvet elinizin esası olsun ki, Hakkın iradesinin ikamesi için otorite sağlayabilesiniz. Rahmet hayatınızın esası olsun ki, merhamet gösterip merhamet bulabilesiniz ya huu… ___________________________________________________________ Hz. Ömer (ra) Efendimiz’e dair müfîd bir okuma için şöyle buyrunuz.

BEN münâfık mıyım?

Andıkça yanan cana,
Münâfıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Namaza kalktıkları zaman da onlar gönülsüzce üşenerek, tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar. [Nisâ, 142]

Zikrimiz esrâr-ı Hakdır, cânımız hayrân-ı hû
Fikrimiz bâzâr-ı Hakdır, bağrımız püryân-ı hû
Kalbimiz ihyâ eder ol pâdişah-ı lâ-yezâl
Gönlümüz mimar-ı Hakdır, katramız ummân-ı hû



Ayet-i kerime’de zemmedilenlerden olmayalım deyu heman girelim anın zikrine (kalbin şifası, dervişin gıdası, âşık-ı sâdıkın sefasıdır) ve Hicaz ilâhi diliyle, Seyyid Nizâmoğlu Hazretlerinin haliyle, gelin cümlemiz aşk ile diyelim: [230. mestmp3]

Evvelde illallah, âhirde illallah, bâtında illallah, zâhirde illallah
Âlasın illallah, evlâsın illallah, keremi lütfu çok Mevlâsın illallah
Sultânım illallah, sübhânım illallah, günahım affeyle gufranım illallah
Mabudum illallah, mevcudum illallah, senden gayrısı yok, maksudum illallah
Nurumsun illallah, vârımsın illallah, gariplik illerde yârimsin illallah
Öldürsen illallah, dövdürsen illallah, sinemde hem dinim, imânım illallah
Ya Allah illallah, Ya Subhan illallah, ne versen razıdır Seyfullah illallah

Cemaatle namaz, mescide şevkle devam, müminle münâfığı ayıran bir ölçüdür. Hz. Peygamber (a.s.) zamanında cemaate devam etmeyen, İslâm toplumunun üyesi sayılmazdı. Münâfıklar da ister istemez mescide devam ediyorlardı. Fakat isteksiz, üşene üşene geç gelip, namaz biter bitmez hapishaneden çıkar gibi çıkmaları onların isteksiz ibadet ettiklerini gösteriyordu.

Bursa’daki altı asırlık yadigâr Camii Kebir’in (kündekâri sanatının kainata dair derin manaları içeren seçkin bir örneği olan) minberinin kafesine, bir hadis-i şerif yazmışlar. O yazı, hatırımızda kaldığına göre şöyle olsa gerektir:

(El-mü’minü fi’l mescit ke’s semeki fi’l – ma) Mümin mescitte sudaki balık gibidir. Denizdeki balık gibi zevk içindedir, camiden çıkmayı istemez. (Ve’l münafıku fi’l mescit ka’t tayri fi’l kafes) Mesciddeki münafık da kafesin içine sıkışan kuş gibi, kaçmaya çalışır iki tarafa! O hadis-i şerifi oraya yazmışlar. Münafık, dinin tadına varamamış, imanı çürük, nefsi kuvvetli, zihniyeti bozuk, kalbi kasvetli, paslı; onun için anlayamıyor. Halbuki Peygamber Efendimiz namaz için, “Gözümün bebeği, gözümün nuru…” diyor. Namazı sevemiyor bir insan, namazı zor kılıyor; demek ki hastalık var. Hastalık var ki sevemiyor. Hani bazan insan hasta oluyor da, en güzel tatlıyı çıkartıyorsunuz, ikram ediyorsunuz; “Hiç tadını alamadım, herhalde hasta olduğumdan ağzım acı!” diyor. Hasta oldu mu bir insan, güzel ibadetlerin tadını, zevkini alamıyor, kaçmağa çalışıyor. Öyle olmamalı! Bir kere ibadetleri sevmeğe çalışmalı. Sevmeyen kim?. İnsanın içinde ikinci bir varlık. “Bir ben vardır bende benden içeru” dediği gibi Yunus’un. İnsanın içinde nefsi var. Nefsi sevmez.

Madem “benden içeridir en uzun yolumuz” ben de sözü ehline bırakayım…

Ey talib ağzımızdaki dil, gönül kapısının halkasıdır; hep konuşup durarak neden kapı halkası olup kalıyorsun? Sus, konuşma; cana kavuşmak için kapıyı kır da içeri gir! Sus; sus ki, susuşta yüzlerce dil, yüzlerce anlatış vardır! [Hz. Pir Mevlana]

[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Hazır söz münafığa gelmişken gelin buradan kapılar açıp köprüler kuralım…
Arapça’da dağın içine kazılıp giden yola, tünele “nafak” derler. Yâni içi başka olmak, dışı başka olmak. Dışarıdan bakıyorsun dağ ama içinde gizli bir yol var, tünel var. MÜNÂFIK; dışında hayırlı, iyi gibi görünmek ama, içinde kötülüğü gizlemek; saman altından su yürütmek, içten pazarlıklı olmak, özü sözüne uymamak mânâsına bir kelime.

Peki öyleyse BEN münâfık mıyım? Nasıl anlarım?

İnançta duyarlılık, insan için gerçekten hayati bir konudur. “İnancım tam mı?”, “Gereğini yerine getiriyor mu?”, “Coşku üretiyor mu?” diye, eğer inancını korumak istiyorsa, kuşku duymalı, tedirgin olmalı insan! Bu suali sorman, varlığından şüphe etmen bile hayra alamet aslında. Ebû Tâlib-i Mekkî’nin Kut-ül kulûb’unda geçer: Adamın biri Huzeyfe’ye (ra) ‘Münafık olmamdan korkuyorum’ demişti. O, adama şöyle dedi: Eğer münafık olsaydın, münafık olmaktan korkmazdın. Çünkü münafık, nifaktan emin olan kimsedir!

Canım erenlerim ne dersin! Kur’an-ı Kerim’in, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere üç grupta toplamaz mı?
Tasdik ve inkar bakımından öyledir lâkin münafıkta mümin, mümin olanda da münafık hali, alameti bulunur ki tam da buna dikkat çekmektir murâdımız. Hem cennetle müjdelenmiş Hz. Ömer (r.a.) bile Huzeyfe r.a. hazretlerine kendinden sorardı. Hz. Huzeyfe (ra), Peygamber (sav) Efendimiz tarafından bildirilen birçok sırlara sahipti, bilhassa münafıkları bellemişti. Hz. Ömer onu görünce ağlar ve: Bende nifaka ait bir şeyler var mı? diye sorardı. Halbuki en büyük derecelere sahip idi. Bununla beraber nefsinden emin olamıyordu, kendini itham ediyordu.

Peki, sahabenin korktuğu münafıklık veya nifak nedir? Müslüman’ın böyle bir tuzağa düşme ihtimali var mı?
Peygamber (sav) Efendimiz sahih bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki: Dört şey, her kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıkdan bir haslet kalmış olur. (Bunlar da) kendisine bir şey emniyet edildiği zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde ahdini tutmamak, husûmet (iddiâ ve tartışma) zamanında da haksızlık yapmaktır.

Yaktın bizi cânım efendim!

“Kim daha çok uyanıksa, o daha dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa, onun, daha sarıdır benzi.” [Hz. Pir Mevlana]

Bu hadis-i şerifte söylenen kötü ameller, İslâm’a, imana, dürüstlüğe, müslümanın hâlisliğine, muhlisliğine sığmayan davranışlar, münafıkça hareketler, tabii çok büyük günahlardır. Allah-u Tealâ Hazretleri hiç birine bulaştırmasın o kötü amellerin. “Bunların hepsi bir insanda bulunursa, o insan has, halis, katıksız münâfık olur. Bir tanesi bulunursa, münâfıklıktan bir parça bulunmuş olur.” diyor. Demek ki, bir insan müslüman olduğu halde atıyor, tutuyor, yalan söylüyor, yalan yere yemin ediyorsa, işte bak bir tarafı çürük… Demek ki maya tam tutmamış münâfıklık var. Akıl, idrak ve iman aleti olan gönüllerinde hastalık var. Hak Tealâ bizi, ihlaslı mü’min olmaya muvaffak eylesin. Mü’min iken, böyle bir takım kusurlarımızdan dolayı münafık durumuna düşürmesin.

Bize başkaca alametlerini saysanız da münafıklardan bazı sıfatlar üstümüze sıçramasın, bulaşmasın diye sakınsak olmaz mı?
Allah Resulü(sav) zamanında münafıkların en önemli özelliklerinden biri de sadece kendi canlarını, makam mevkilerini, midelerini, arzularını dert edinmeleriydi. Başka dertleri yoktu. Peygamber Efendimiz’e (sav) biat etmek için bir ağacın altında toplanan sahabiler arasında bulunan münafıklardan biri, bir an ortadan kaybolmuştu. Çok geçmeden kızıl devesini kaybettiği ve onu aramaya koyulduğu anlaşılmıştı. Biat eden ashabı kiramdan bazıları; “Gel bî’at et deveni sonra ararsın” dediklerinde. “Devemi bulmam benim için bî’at etmemden dahâ iyi olur” deyivermişti. Bunun üzerine Efendimiz “Şu kızıl deve sahibinden başka hepiniz bağışlandınız” buyurdular.

İşte sana münafığa dair hadis-i şeriflerden bir güldeste:

Mü’min kardeşiyle iyi geçimlidir, güleryüzlü, tatlı sözlüdür, insanlara rahatlık verir. Münafık ise çatık kaşlı ve asık suratlıdır, insanlardan uzak durur ve kardeşine sıkıntı verir. Mümin selam vermekte atılgandır. Münafık ise, ona selâm vermek ağır gelir, büyüklük taslar, selâmı karşıdakinden bekler. Ona selâm verilmedikçe selâm vermez.”

“Mü’min affetmek için hep mazeret , münafık da kötülemek için hep ayıp arar.”

“Müminin dili gönlünün ardındadır; münafığın gönlüyse dilinin ardında.”

İnanan, bir söz söylemek istedi mi, önce gönlünden geçirir o sözü, bir düşünür, hayırsa söyler, şerse vazgeçer. Münâfıksa diline gelini söyler; hangi söz kendisine fayda verir, hangi söz zarar, düşünmez bile.

“Mü’min günahını, tepesine dikilmiş bir dağ gibi görüp üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise günahını burnuna konup beklemeden hemen uçup gidecek sinek gibi görür.”

Evet biz de Hakim Ali Tirmizî’den okumuştuk; Üç şey kalbin kötülüğünün alametidir diye; Allah’a itaatten tad almamak, günaha düşmekten korkmamak, başkasının ölümünden ibret almayıp aksine her gün dünyaya daha çok bağlanmak.

Ey nefis! Zâhidlerin söylediğini söylersin, münafıkların yaptığını yaparsın. Bu haline de Cennet ve rahmet umarsın. Heyhat! Cennet ehli öyle insanlardır ki onların yaptıkları sende yok, senin yaptığın onlarda yoktur.

Yetişir efendim, yok mu bir çâre?
Siz ey imana ermiş olanlar! Sabra ve namaza/duaya sarılarak yardım dileyin. Hiç kuşkunuz olmasın ki, Allah sabredenlerle beraberdir.
[Bakara, 153]

Bizimle münafıkların arasını ayırıcı bir alâmet, yatsı ve sabah vakti cemaatte hazır bulunmaktır. Münafıklar bu yatsı ve sabah namazlarına gelmeye üşenirler, güç yetiremezler, gelemezler!” buyuruyor Peygamber Efendimiz (sav). O zaman bizim münafık olmadığımıza göre, müslümanın münafık olmaması gerektiğine göre, bu hadisi şerifi duyunca ne yapması lâzım? Yatsı ve sabah namazlarında mutlaka camide olmaya çalışması lâzım! Memur da gelebilir, patron da gelebilir, iş sahibi, iş adamı da gelebilir, tezgâhtar da gelebilir, öğrenci de gelebilir. Çünkü yatsı ve sabah namazlarının vakitlerinde durum müsait oluyor. Hiç olmazsa o namazları kaçırmamalı! Tabii ötekileri de kaçırmamak iyi. “Her kim, kırk gün sabah namazını ilk tekbiri kaçırmadan imam ile kılarsa, ona iki tane beraat verilir. Birisi nârdan, yani; cehennemden berâ’at, birisi de münafıklıktan berâ’attır.” Bu hadis-i şerife göre, ilk “Allahu ekber!” demeyi kaçırmamak şartıyla, bir insan kırk gün namaz kılarsa, bu namazı camide cemaatle kılmaya muvaffak olursa bir insan, iki tane şehâdetnâme alacak, iki tane berat kazanmış olacak. Birisi, cehennemden azatlık beratı; “Sen cehenemlik değilsin, cehenneme girmeyeceksin, bu senin kurtuluş belgendir.” diye kendisine bir belge, cehennemden kurtuluş belgesi… Bir tanesi de münafıklıktan kurtuluş belgesi; “Sen münafık bir kul değilsin, sen has bir müslümansın, iyi bir müslümansın, al bu senin medâr-ı iftiharındır.” diye böyle bir şehâdetnâme gibi bir şey verilir diyor Peygamber Efendimiz.

Gelin biz de cemaate devam etmeye gayret edelim de her namaz duamızdan eksik etmeyelim:

Ya Rabbi, dilimizi yalandan, kalbimizi nifaktan, amelimizi riyâdan, gözlerimizi hiyanetten koru ve temizle. Şüphesiz ki , Sen gözlerin hiyanetini ve kalplerin gizlediğini bilirsin. Yâ Rabbi! Bizleri nefsimizin zebûnu olmaktan muhâfaza eyle! Sen’in râzı ve hoşnud olduğun ahlâk-ı hamîde ile gönüllerimizi tezyîn eyle!

Ya Rabbi! Kalplerimizi her türlü nifaka, münafıklığa sürükleyen hallerden koru!

Ey bizim sahibimiz! Canların gözünü, doğru yolu görmesi için nurlandır; gönlünü işin sonunu düşünme lûtfuyla gül bahçesi gibi beze. Canların ahir ve akibetlerini, hayal kurma kuvvet ve kabiliyetini, görünüp duran küfür ve günah düşmanından ve gizli olan gösteriş, şüphe, münafıklık, hased, nefret ve kin gibi düşmanlardan muhafaza buyur…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler


Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim