Önce nasibine sonra kendine bak

Ve hiçbir şey yoktur ki, kaynağı Bizim katımızda olmasın ve Biz hiçbir şey indirmeyiz ki, kusursuzca belirlenmiş bir ölçüye, bir uyuma dayanmasın. [Hicr, 21]
tasti

Hikmet yağmura benzer. Kaynağında sonsuzdur fakat ne kadar gerekse o kadar yağar. Kışın, baharın, yazın, güzün miktarınca; baharın biraz daha çok yahut az. Amma geldiği yerde sonsuzdur o. Şekerciler şekeri, attarlar ilâcı kâğıda sararlar. Fakat şeker, kâğıtta olduğu kadar değildir. Şekerin ve ilâçların menbaı sonsuzdur; kâğıda nerden sığacak?

Kur’an-ı Kerim Risaletpenâh Hazretlerine neden ayet ayet iniyor da sure sure inmiyor demişlerdi. Efendimiz buyurdu ki: “Bunlar ne söylüyorlar öyle? Bana tam olarak birden inseydi erirdim, kalmazdım ki.” Çünkü bilip anlayan, azdan çoğu anlar, bir şeyden birçok şeyleri, bir satırdan defterleri. Bu şuna benzer: Bir topluluk oturmuş, bir hikâye dinliyordu. İçlerinden biri, anlatılanı tam olarak biliyordu, o olayın içinde bulunmuştu. Bir işaretten olayın hepsini anlıyordu. Sararıyordu, kızarıyordu, hâlden hâle giriyordu. Başkaları, duydukları kadar anlıyordu, çünkü o hâllerin hepsini bilmiyorlardı ki. Fakat bilen, o kadarından pek çok şey anlamıştı.

Gelelim sözümüze: Evet, aktarın yanına geldin mi şekeri çoktur amma kaç parayla geldin, ona bakar ve o kadar şeker verir. Burada da gümüş para himmet ve itikattır. İtikat ve himmet miktarınca kelam nazil olur. Şeker almaya geldin mi çuvalına bakarlar, ne kadar alırsa o kadar tartarlar ve bir kilo yahut iki kilo verirler. Fakat adam, tutmuş da deve katarları getirmişse birçok çuvallarla gelmişse hamalların gelmelerini isterler. Çünkü bu iş uzun sürecek, çabuk savulmayacak, hamal lazım derler, hamalları getirirler. Böylece bir insan vardır, ona denizler bile yetmez. Bir insan da vardır, birkaç katre yeter ona, fazlası ziyan verir. Bu, yalnız âlem-i manada, ulûm ve hikmette böyle değildir. Mallarda mülklerde, altınlarda, madenlerde vs. her şeyde böyledir. Hepsi de sınırsızdır, sonsuzdur fakat adamına göre sunulur. Çünkü insan, fazlasına dayanamaz, deli divane olur.

Görmez misin Mecnun’u, Ferhat’ı ve diğer âşıkları? Bir kadının aşkı yüzünden dağlara ovalara düştüler. Çünkü onlara dayanamayacakları kadar kuvve-i şehvet verildi. Görmez misin Firavun’u? Ona fazla mal mülk verildi, Tanrılık davasında bulundu. “Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.” Yani, iyiden ve kötüden hiçbir şey yoktur ki katımızda, hazinemizde sonsuz defineleri bulunmasın;fakat biz, onu ancak ihtiyaca göre, şekil, miktar, konum, vakit olarak belli bir ölçüyle, belli bir mahalle ve bu vakte özgü belli bir istidada indiririz, herkese dayanacağı kadar göndeririz, çünkü uygun olanı da budur.

Yola düş, yol al… Efsaneyi bırak da sana aşina olanlar da senden bigâne gönüller de “Senin göğsünü açıp genişletmedik mi” nurundan, şerhe muhtaç olmadan bir kapı bulsun, o nura herkes kavuşsun. Şimdi Sure-i İnşirâh’daki “göğsünü açıp da genişletmedik mi?” ayet-i kerimesini bir daha oku da, Habibi Kibriya hazretlerinin fazl u kıymetini iyice anla…

Ne mutlu O’nu gönlüne yerleştirene; gönül de O’nun aşkıyla yatışır zâti… Yolundan giderek eren kullarına lütuf olarak göğüslerini genişletti, Sırrını almaya izin verdi gönüllerine…

Madem sen de bana kulak verdin; Allah gönlünü genişletsin; işini kolaylaştırsın, senden usancı, gamı, kederi uzaklaştırsın. Ruhü’l Kudüs ile kuvvetlendirsin seni… Bil ki “Es-Settâr” esması sadece ayıpları değil tahammül edemeyeceğimiz güzellikleri de örtmek içindir. Mevlama sana O tahammülü lutfeyleyip güzeli gösteriversin, “Es-selâm” esmasının rahatlığı ile selametiyle rahatlığa erdiriversin. Öyle olsun ey alemlerin Rabbi! Allah’ın rahmeti, iyi işlerde imam olan, keremlere, kerametlere düzen veren Hazreti Mustafa’ya(sav), bütün soyuna, sahabesine, yolundan gidenlere olsun…

Dil-i mecruhuma rahm eyle kalsın dâm-ı zülfünde,
Şikeste-bâl olan murgu edip âzâd neylersin…

Yel beni size götürseydi,
Yellerin eteklerine sarılırdım.
Sizi öylesine özledim ki
Kuştan daha tez uçar gelirim size;
Ama kanadı kırık kuş, nasıl uçabilir

Esenlikler size

Hele bir davran ey yücelikler dileyen, derdinden, gamından yağdan kıl çeker gibi çek kendini, aç onun sırlarını bize, esenlikler size, السلام عليكم Ne diye bizimle kaynaşmıyorsun? Ne diye suyla yağsın âdeta bizimle? Bir selâm bile vermiyorsun, ne olur yâni bir esenlikler size, السلام عليكم desen. Esirge bizi, lütfet, kerem buyur, başını salla, elini uzat, mırıldan ve esenlikler size, السلام عليكم de, bir selâm ver.
Evin kapısını açtı mı baştan geçenleri söylemeye kalkışma, gir kapıdan içeriye, esenlikler size, السلام عليكم de de gir eve.
kapidaniceri

Yüzünü ekşitirse sus, hiçbir şeycikler söyleme, yalnız esenlikler size, السلام عليكم de, gir içeriye de öfkesi yatışsın. Bir hayal yol keserse bakma sakın ona, yürü, ta tapısına kadar var da esenlikler size, السلام عليكم de. Bu mahallede ne hırsızlardan biri var, ne bekçilerden biri; sen yalnız şu sözü söyle, yalnız şu sözü, bu kâfidir: esenlikler size, السلام عليكم.  Tuzaktan da sıçra, kurtul, yemden de; insanı mat eden şu tuzaklardan geç, göklerden gelen sesi duy: esenlikler size, السلام عليكم. Seni esirgedikçe esirgerse lütfeder, bir kılavuz verir, kendine yol gösterir, derken gönlünden baş çıkarır da seslenir: esenlikler size, السلام عليكم. Şekilden, sûretten çıktın, mânevî duraklara vardın mı altı yönden de esenlikler size, السلام عليكم sözünü duyarsın. O hücreye sığamazsan kaçma, çırpınmaya kalkışma; yoklar- yoksullar gibi yere baş koy da esenlikler size, السلام عليكم de. Padişah, iyide, kötüde bana yardım etmese bile dudağından şu sözler çıkar ya: esenlikler size, السلام عليكم. Hileyi, hüneri bırak, keleğin bundan haberi bile yoktur, biz ancak bu kadarını yeriz onun; esenlikler size, السلام عليكم. Ey ay yüzlü güzel, hele bir davran, öyle her akrebin gönlünü elde etmeye bakma, sen gazelini söylemeye bak, esenlikler size, السلام عليكم.

Hele ey ümmetlerin acınmışı, hele ey himmet sahibi, suçunu günahım bağışladık, giderdik; esenlikler size, السلام عليكم. Zahitlerin beyisin, ibadet edenlerin Ay’ı, övüncü; onun için şimdi güzellerden duy: esenlikler size, السلام عليكم.
Zehrinizi şeker ederim, taşınızı inci haline getiririm, işinizi altın yaparım; esenlik size. Bedeninizi can haline korum, gönlünüzü gençleştiririm, ayıplarınızı örterim; esenlikler size, السلام عليكم.  Yokluktan koşup gelmişsin, gönüle doğru bir hayli koşmuşsun, göklerden çok defa duymuşsun: esenlikler size, السلام عليكم. Mademki ümidin bizde, kuzgunu tutsan devlet kuşu kesilir; bütün özürlerin vefa sayılır; esenlikler size, السلام عليكم.

Yeşillikte kızıl güle dönersin, yanağın, çenen, betin benzin kızarır, parıl parıl yanar, yaseminlere bakar, seyrana dalar da esenlikler size, السلام عليكم dersin. Bağlar bahçeler yeşil elbiseler giyince damlardan gelen sesleri duy: esenlikler size, السلام عليكم. Fidanlar, reyhanların, lâlelerin yüzünden gülmeye başlayınca kuşların feryatlarını dinle: esenlikler size, السلام عليكم. Sarhoşlukla söze başladım mı gam bile hasedinden kaçar, görünmez olur; böyle olmasaydı zaten, esenlikler size, السلام عليكم demezdim.
Dudağın kimden, söz kimden geliyor? Ol emrini veren padişahlar padişahından; sen de ona yüz çevir de esenlikler size, السلام عليكم de. Söyleyen ben değilim amma gene de susayım; söz senindir, halkın sözleri, senin sesindir ancak…

Ey Sevgili, hele gel de hay-huylarımızı duy; candan, gönülden duru ama harfsiz bir sesle, esenlikler size, السلام عليكم dememizi işit.

Ben de olsaydım

Geldiği yerlerin hasretiyle yanan cana,
Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke’deki (Kâbe)dir. [Âli İmrân:96]

Her kim aslından uzak düşse arar
Asla dönmek için bir uygun gün arar

Benim kötü huyum var, sen beni mazur tut, hoş gör! Sevgilim senin güzel yüzün olmadıkça, benim bu kötü huyum nasıl güzelleşir? Sen olmayınca, ben kış mevsimi gibi soğuk bir hal alıyorum. Halk benden hoşlanmıyor, benim yüzümden azaba giriyor amma seninle beraber olunca hoş bir hal alıyorum. Güllük gülistanlık kesiliyorum, huyum bahar huyuna dönüyor. Sensiz olunca aklım başımda değil, melûlum, yaşamaktan usanmış, bezmiş bir hale geliyorum. Ne söylesem ters düşüyor, kötü oluyor. O zaman ben akıldan utanıyorum, akıl da senin yüzünün nurundan utanıyor. Bozulmuş, kokmuş bir suyun kullanılır bir hale gelmesi için ne yapmalı? Onun tekrar ırmağa karışması lazımdır. Kötü huyumun düzelmesi, güzelleşmesi çaresi nedir; tekrar sevgilinin yüzünü görmektir. Can suyunu bu beden girdabında hapsedilmiş görüyorum da, hakîkat denizine yol açayım diye toprağı kazıyorum. Senin ümitsiz zavallılara gizli olarak sunduğun bir şarabın mevcut olduğunu sezdikleri için ümitsizlerin hasretle feryadı göklere yükseliyor. [Hz. Pir Mevlana]

Hak dost, o güzelim sevgili boğazımı tuttu da “Ne istiyorsun?” dedi. işte dedim bunu istiyorum:

Ne tac isterim ben ne taht! Tapında toprağa düşüp kapanmayı isterim ancak, aşınsa da alnım secde yerinde… Seher yeline sırlarımı söylemek onu kendime haldaş etmek isterim amma ihrama girilen yerin halkasına yapışmışım haremdeyim, afetlerden emin olmuşum. Senin testini taşıyan kişi nihayet padişahın işret haremine girer… Artık altın gibi senin haremindeyim, senin hazinende… Mührünü basasın diye sızmışım erimişim, mum  haline gelmişim a benim canım yüzüğündeki nakşı istemekteyim…

Medet ya huu

Hangi şiiri okumalı

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devredilir elden ele… 

Şüphesiz şiirlerin bazısında hikmet bazısında sihir vardır. [Hadis-i Şerif]

Bütün şairler şiir söylemek hususunda söz meclisinde, Elest bezminde aynı kadehten sarhoş oldular. Ama bazılarının şarabına SÂKÎ’nin nazarının tesiri de karıştı… [Ârif]

Şol şi’r kim sâmi-i giryân u sekrân eylemez,
Yok halâvet anda hîç atşânı reyyân eylemez.

Ehl-i hâle ehl-i hâl şi’ri verir zevk u safâ,
Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez.

Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş,
Hem mukallid sözleri uşşâkı hayrân eylemez.

Ehl-i hâlin kalbine ilhâm eder şi’ri Hudâ,
Ehl-i zâhir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez.

Ehl-i hâlin sözleri îkaz eder gafilleri,
Ehl-i zâhir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez.

Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak’tan söyler ol,
Ehl-i zâhir sözleri teşvîk-i yârân eylemez.

Var nice şi’r-i fasîh mevzûn, belâgatli, rakîk,
Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez.

Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl,
Âşıkın bağrın yakıp ışk ile biryân eylemez.

Bî-tekellüf söylenen söz aşıka hâlet verir,
Külfet ile söylenen işfâ-ı ‘atşân eylemez.

Ehl-i hâlin şi’ri kulûba ok gibi te’sîr eder,
Ehl-i zâhir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez.

Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti,
Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez.

Hal ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi,
Mâsivâ hubbuyla âbâd gönlü vîrân eylemez

Öyle şiirler vardır ki dinleyenin ne gözünü yaşartır, ne başını döndürür ve bir tadı da olmadığından ne de susuzları suya kandırır. Hâl ehline ancak hâl ehlinin şiiri zevk ve sâfa verdiği için onlar zâhir ehlinin sözlerini pek delil olarak almazlar. Başkalarını taklid edip duran şâirlerin sözleri bu âşıkları kendilerine nasıl hayran bıraksın ki? Zâhir ehlinin şiirlerinde ne aşk ne de cezbe bulunduğundan onların sözleri yârânı irşad da etmez, sevk de getirmez. Zira şâirlerin kalpleri Hakk’ın hazineleridir. Hak ancak hâl ehlinin kalbine ilham eder, şiir de böyle. Hâl ehlinin sözleri hep Hakk’tan dem vurduğu için haktırlar ve gafillere ikazlar içerir. Hiç şüphesiz pek çok fâsih, vezinli, bêlağatli ne incelikle kurgulanmış şiirler vardır ama okuyanlar da dinleyenler de maalesef bunlardan bir irfan kesb edemezler. Mesela iyi eğitim almış bazı kimseler şiirlerini bilgideki ve edebiyattaki güçleriyle söyleyebilirler ama o sözler âşıkların bağrını yakıp da kebaba çevirmez. Tekliften uzak söylenen sözler onlara bir çare olmaz. Hâl ehlinin şiiri kalplere ok gibi saplanırken zâhir ehlinin şiiri kalbe dostu çağırmaz. Gerçi birçok şiirin söyleyiş güzelliği bulunmaktadır ama bir iç lezzeti bulunmadığı için insanın aklını başından alıp kendisini perişan etmez. Hâsılı hâl ile söylenmeyen sözler Hakk’tan başka şeylerin sevgisiyle süslenmiş bu gönül kâşânelerimizi târumâr edecek güçte değildir. Ahmed Kuddûsî Hazretleri (1769-1849) Divanından)Reftîm bakıyyerâ bekaa bâd
Lâbud bireved her on ki û zâd

Biz gittik, kalanlar sağ olsun;
Doğan eninde sonunda ölür.
Gökkubede oturanlar iyi bilir,
Damdan bir taş atıldı mı, düşer.
Hırsı bırak, kendini boş yere harcama.
Şu toprak altında çırak da bir, usta da.
Hiç naz etme, a güzel,
Bu mezarda ne Şirinler var, ne Şirinler,
Ferhat gibi yok olup gittiler.
Direği yelden yapı, a güzel,
Dayansa dayansa, ne kadar dayanır.
Kötü idiysek, geçtik gittik kötülüğümüzle,
İyi idiysek, hayırla anın bizi.
Zamanın tek eri olsan bile
Bir gün gidersin sen de tek tek gidenler gibi.
Yok olmayı istemiyor musun,
İyi şeylerden evladın olsun.
İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan,
Odur dünyaya direk olanların canı.
Şu akıp giden kum seline bak,
Ne durması var, ne dinlenmesi,
Bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur,
Nasıl atar bir başka dünyanın temelini.
Bu kupkuru yerde ben Nuh’un gemisi.
Ömrümün sona ermesi de Tufan.
Girdik susanlar arasına, yattık uyuduk.
Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa.
Hz Pir Mevlana (ks)

Eğer bir gün “O” geliverirse

O’nu gözleyene,
Oysa, sen onların içlerinde iken Allah onlara azab etmez. Onlar bağışlanma dilerlerken de elbette Allah azab edecek değildir. [Enfâl:33]  

Ya topla yaralı kırlangıçları
Ya da bu vefâsız şarkıyı bitir!…

Eğer bir gün Peygamber ziyaretimize gelse, yalnızca bir kaç günlüğüne… Aniden çalsa kapımızı, doğrusu merak ediyorum neler yapacağımızı… Ama biliyorum böylesi şerefli bir konuğa evimizin en güzel odasını açacağımızı, yemeklerimizin en iyisini sunacağımızı ve inandırmaya çalışacağımızı, O’nu evimizde görmekten dolayı duyduğumuz hazzı…

Ama söyleyin bana, Peygamberi evinize doğru gelirken gördüğünüzde, onu kapıda mı karşılayacaksınız yoksa onu içeriğe davet etmeden önce o sabah aldığınız gazeteleri dergileri çabucak toplayıp kanepenin altına mı atacaksınız. Peki, açık mı bırakacaksınız pembe dizi oynayan televizyonunuzu.

Kim bilir belki de ağzımızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdik gün içinde ediverdiğimiz bir sürü yalanın ve hakaretin. Peki ya kasetlerimizi, hızlı müziklerimizi, yeni çıkan starların son albümlerini de ortalıktan kaldıracak mıyız bir çırpıda. Belki de onların yerine yıllardı raflarda boynu bükük bekleyen kitaplardan mı serpiştireceğiz ortalığa.

Peki, hemen evimize girmesine izin verecek miyiz yoksa ne olur bir dakika diye yalvararak kapıda hangisini kaldırayım, neyi yok edeyim nasıl gizleyeyim diye koşuşturacak mıyız evimizin içinde bin bir telaşla.

Merak ediyorum eğer Peygamber bir kaç günlüğüne bizimle birlikte yaşasa yapmaya devam eder miyiz her zaman yaptığımız işleri. Mesela götürebilecek miyiz yanımızda her gittiğimiz mekâna, O’nu da? Tanıştırmaktan onur duyacak mıyız, en yakın arkadaşlarımızla? Şöyle diyelim ya da, O gelince bir kaç günlüğüne değişmeli mi planlarımız ve hayatımız?

Şimdi söyleyelim birbirimize açık yüreklilikle, kalmasını ister miyiz hayatımızın sonuna kadar bizimle yoksa rahat bir nefes mi alırız, ziyareti bitip çabucak gidiverdiğinde?

Gerçekten bilmek ilginç olabilirdi değil mi? Eğer bir gün peygamber aniden ziyaretimize gelse, yapacağımız şeyleri?

… Onca günahlarımıza, bize yakışmayan kusurlarımıza rağmen, Senin büyüklüğün kadar büyüttük umutlarımızı. Dağlar kadar günahlarımız olsa da Sen kadar umutlarımız var. Sen olmasaydın eğer, taşlardan daha katı yüreğimizde hiç yeşerir miydi yepyeni umutlarımız! Kabul eder misin bizi Efendim, ashabının kıtmiri olarak?

Zira Efendim, “Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım” diyerek başımızı koyduğumuz olmuştur yastığa, tutunduğumuz an olmuştur düşlere. Ne olur;

“Gel ey Muhammed (sav) bahardır
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır
Hac’dan döner gibi gel
Mirac’dan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır”

BİR OLsun

Ey kendini arayan dost,
… O’nun Zât’ından (ve rızâsına uygun olandan) başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve hepiniz O’nun huzuruna götürüleceksiniz. [Kasas:88]

Gören candır yine canan yüzünü
Temaşa kendi eder yine kendi özünü


Gören ve görünen oldur hakikât
İşiten, söyleyen oldur sözünü

Zaman zaman içindeydi, ben zamânın içinde, yerin göğün bilmediği devrân benim içimde… Gönül gönül içindeydi, ben gönülün içinde. İns ü cinnin bilmediği hicran benim içimde…

O zamandan, o devrandan hâsılı yerinden ve yurdundan ayrılan bir canın feryadıdır nağmenin başı, nâmenin sonu… [291. Mestmp3]

Saymaya kalkışsak 291 Cuma geçmiş ilk mektuptan beri ama şimdi de gönlüm bana öfke ile bakarak diyor ki: “Artık sözü kısa kes, sözlerimdeki binlerce nükteden hiç olmazsa birini dinlesen ne olur?” Gönül ile aşk, Muhammed (sav) ile Hz. Ebubekir(ra) gibi beden mağarasının dostları. Mağara dostlarının canları bir olduğu halde adları ayrı olursa ne çıkar? Tatlı bir narın içindeki taneler bin olmuş, bir olmuş ne önemi var? Nar sıkılınca onların hepsi bir olur ya, bu yüzden taneyi saymak ne işe yarar? Sayının değeri kalır mı?

Şems-i Tebrizî bunu bilir
Ahad kalmaz fenâ bulur
Bu âlem külli mahvolur
Hemân bâki kalır Allah

Burası kâinatın kalbi, bu şehrin diğer adı Ümmül Kura (Şehirlerin anası)… Burada yaşarken kendimizi hiç yabancı bir ülkede hissetmedik bilakis ana kucağında saydık kendimizi, anasını bulan kimi arardı artık…

Bir resim çektirdik ve dönüyoruz, samimi pozlar verdik ve dönüyoruz… (Kendisi için sefere çıkılabilecek) Üç mescidde namaz kılmaya gelmiştik, huzurda niyaza durduk, şimdi dönüyoruz… Anladık ki Hüküm O’nundur… O’na (hakikatimiz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürülüyoruz!

Anladık ki bu topraklarda müslümanca yaşamak “suya girmiş balık olmak” gibidir… Ayrılık vakti geldi ve o söz aslına döndü: “sudan çıkmış balık” oluyoruz…

Bu topraklarda her içtiğin su zemzem, ayrılığı matemdir, en azından her Cumanız harem, Harem-i pâkinde bir bayramdır…

Yıllar var ki Cuma mektuplarını bu topraklarda aşk ile bes(te)ledik, yeniden karar kılana, ayağımız yere basana dek ara veriyoruz…

Gamlara, kederlere batmayayım, yine sevgilinin bulunduğu yere gideyim. O cennete, o gül bahçesine, o yeşilliğe varayım. Zamanımızın, yaprak döken, ayrılık sonbaharına doydum, bıktım, usandım. Bir sonsuz gül bahçesine, o solmayan zevalsiz bağa gideyim. Balık, suya kanmaz, ben ne yapayım? Ben su gibi secdeler ederek ırmağa doğru gidiyorum. Aşkın gamı, önünde sonunda beni çeke çeke götürecek. İyisi mi, ben şimdi kendiliğimden gideyim. Padişahların padişahlığı bile aşk eseri, aşkın bir lütfu. Aşkın peşinde koşmayayım da hangi işin peşinde koşayım? [Hz. Pir Mevlana]

Megû ashâb-ı dil reftend u şehr-i ışk şod hâlî
Cihan pür Şems-i Tebrizî mürîdî kû çü Mevlânâ
Gönül ehli gitti de aşk şehri boş kaldı deme
Cihan Şems-i Tebrizî ile dolu, Mevlânâ gibi mürid nerde?

Ağzımızdaki dil, gönül kapısının halkasıdır; hep konuşup durarak neden kapı halkası olup kalıyorsun? Sus, konuşma; cana kavuşmak için kapıyı kır da içeri gir! Mademki biz benlikten, senlikten kurtulunca hep bir oluyoruz. Yeter sus! Sen bu sözleri kime söylüyorsun? Bir olmak; kesretten kurtulup vahdete gelmek, tevhide ulaşmaktır. Bu dünyadan ne bekliyorsun? Eğer sen bizden isen, gönlünü bize bağlayanlardan isen aşk meyhanesinin köşesine gel!

Ya ilahi geçmekte olan dem, Cuma, Şehrullah-ı muazzam, ömrü aziz hürmetine halifetullah olduğumuzu idrakle noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf, ahlak-ı hamide olan Habibullah Efendimizin yüce ahlâk ve rûhâniyetinden kalblerimize hisseler nasîb eyle! Kulluğumuzu ve haddimizi bilip vazîfe ve mes’ûliyetlerimizi kemâl-i edep üzre, aşk û şevk ile îfâ edebilmemizi müyesser eyle!

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Şehrullah olan Receb-i Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

HAMİŞ: Ahvâl-i tevhid ile hallenip BİR OLMA provaları yapmak için Ramazan 1432 itikâfına, sevgili ile aynı kubbe altında, aynı nefesi solumaya bekleriz efendim… Sakın ha cennet bahçesinde nasıl buluşuruz diye gam yemeyin, gönülden gönüle ince bir yol vardır, yol üzerinde sabırla bekleyin…

Ne var ki (ne) yok

Ey benim kararsız gönlüm,
… O’nun (ebedî) Zâtı’ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkûmdur; Hüküm (ve mutlak hâkimiyet) sadece O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz. [Kasas, 88]

Ey aşk padişahına yenilen, ona mat olup kalan! Bu hale üzülme! O’na karşılık verme! Yokluk bağına gel de, kendi ölümsüz canında cennetleri seyret! Eğer sen kendi varlığından, benliğinden birazcık olsun ileri gidersen bunların ötesinde bu mana göklerini seyredersin. Ayrılığa fazla dayanamadığı için dağlardan köpürerek, ağlayarak, feryat ederek, başını taştan taşa çarparak aslına doğru koşan sel, denize kavuşunca ne olur? Heyhat artık onun varlığı kalır mı? [Hz. Pir Mevlana]

Hâsılı benden çıkıver, benliği virân ediver
Canda beni ister isen benliği at cân oluver

O Allah’a hamdolsun ki insana bilmediğini öğretti, Âdem’i âleme halife kıldı. Mahlukatı yarattı. Onlara nimetlerini fenâ ve fakr (yokluk) vasıtasıyla ulaşmaları için sevdirdi. Kendi nurundan bir parça aldı. O nurdan ruh-u Muhammedi’yi yarattı. O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risâlet vazifesiyle seçkin kıldı. Bizleri de âlem ağacının tohumu ve Alemlere rahmet olan Hazret-i İnsan’ın ümmeti kıldı. Ve yine O Allah’a şanına yakışır şekilde hamd olsun ki şu geçip giden satırlar vasıtasıyla aramızda muhabbeti var eyledi, can kulaklarınıza mana şarabını sunmamıza müsaade etti: [250. Mestmp3]

Tevhid etsin dilimiz, Pâk olsun hem kalbimiz
Sırlar görsün gözümüz, La ilahe illallah hu La ilahe illallah
Canından her kim geçer, Elbet maksuda irer
Zevk û sefasın surer, La ilahe illallah hu La ilahe illallah

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Lisan-ı Arabî’den biraz mürekkep yalamışlığımız varya mektubun ifade-i merâmında münasip buyurduğunuz ayette “fenâ bulma” olayının ism-i fail vezninde bir kelimeyle belirtilmiş olması nedendir?

– Fenâ bulma, yok olma işinin istimrarını yani geniş bir zaman dilimi içinde devamlılığını belirtmektedir. Haddi zatında Hakk’ın dışındaki varlıklar, kendi vücudları ile kâim olmadıkları ve “kaim bi-nefsih” (varlığı kendinden) bir zatın varlığına muhtaç bulundukları için sanki yok hükmündedirler. Bu yüzden O’nun dışındaki herşeye fenâ libâsı giydirilmiş; bakânın sadece O’na ait olduğu sarahaten belirtilmiştir.

– Tam da buradan tasavvufa da bir yol olsa gerek?

– Olmaz mı! İlk devir sufilerinden Cüneyd-i Bağdadi’ye göre tasavvuf “Hakk’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi” dir. Böylece “Fenâ (kendi varlığından geçerek yok olma)” nın en üst derecesini yaşayan sâlikin teslimiyyet ve sükunet halini, elest bezmindeki sükunete benzetir Hazretim.

– Tasavvuf yolunun yolcularının kendilerinden bahsederken “fakir” tabirini kullanmalırında bu fena-yokluk ile bir bağı var m’ola?

– Nâzarım bugün tesbitlerin pek bir isabetli… Meydan terbiyesinde en ayıp sözlerden biri “ben” demektir. Dervişin “ben” diye söze başlaması ta başında kabahat etmek demektir. “Ben” sözü lisânına bile yerleşmeyecek ki benlikten kurtulabilesin. Günahların bir çoğu hayalde ve dimağda kendisini meyil olarak gösterir ve bu meyil kalbe, kalbden de lisana tesir eder. Ben demenin hata olduğunu bilen derviş benlik sevdasından uzaklaşmakla kalmaz, aldığı terbiye ile öyle bir noktaya gelir ki ben demeyi ve benliği unutur. Ben kelimesini benliği unutmak için bırakıp yerine “fakir” tabirini kullanılır. “Fakir” benliğim dahil her şeyi terk ettim. Ne benliğimden ne de başka kimseden bir şey ümid ettim, ben ancak Allah Tealaya muhtac ve talibim demektir.

– Derviş bu kemalde olmasa da “fakir” tabirini kullanmalıdır?

– Elbette… Bilmez misin ki sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzere azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyazının neticesine erişir. Yani fakir, fakir diyerek inşallahu Teala o da Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine dahil olabilir, Peygamber efendimizin “el-fakru fahri” buyurduğu sırra nâil olabilir.

Ey insanlar, siz Allah’a karşı fakir; yani muhtaçsınız. Allah ise ganîdir; yani herşeyden müstağnidir. [Fâtır, 15]

– Yani fakir olduğumuz Hakk’ın ayeti ile de sabit dersiniz…

– Bu “fakr” ki Hakkın varlığıyla var olma ve fani varlıktan sıyrılmadır ki tam ihtiyaçsızlıktır. Bu “fakr” ile sıfatlanabilmek için bütün dünya ve dünyayla ilgili şeyleri terketmiş, cennet arzusundan sıyrılmış olan bir Hak dostuna, hüsn-ü zannından dolayı BİR KESE ALTIN sunmak isteyen cömert bir zengin şu irfanlı cevapla karşılaşmıştır: Ben gınanın (zenginliğin, ihtiyaçsızlığın) aynı olan bu fakrı; dünyayı, ukbâyı ve kıymet biçilmez pek çok mal ve mülkten geçmekle satın alabildim. İnsaf et, şu bir kese dirhemine mukâbil onu nasıl satabilirim?

Allah’ım beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle, kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme! [Hadis-i Şerif]

– Cümle işlerde olduğu gibi “fakr ve fena” bahsinde de zirve, numune-i imtisalimiz olan Hz. Peygamber…

– “Fakr” makamında da zirve ancak O’dur. Resulu Kibriya Efendimiz’in ne dünya nimetlerinde ne de ukba süslerinde gözü yoktu. Bu da ayet ile sabittir.

Gözü ne şaştı, ne haddinden aştı. And olsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. [Necm, 17-18]

– Bu demektir ki Hz. Peygamber’in (sav) miracında kendisine melekut ve ceberut aleminin hazineleri gösterilmiş fakat o gönlüyle de gözüyle de hiçbirine iltifat etmemiştir. Yedi kat göklerdeki ruhlar onu görmek için koşmuşlar hurilerle birlikte semaları doldurmuşlardı. O baksın, görsün ve beğensin diye bütün güzelliklerini önüne sermişlerdi. Fakat O, tek bir dosttan başkasına bakacak halde değildi. Gönlü Hakk’ın azameti ve celaliyle dolu idi.

– Bir insan olarak bizler bu yakınlığa nasıl ulaşabiliriz?

– “Fenâfillah” makamında… Sen de mirac’dan hisseyâb olmak dilersen Hazret-i Peygamber’in şahsında aşk ile eri, O’nun şahsiyetinde fenâ bul! Hz. Peygamber’e duyulan muhabbet, ilâhî aşkın hem başı, hem de sonudur. Bu da başta Hz. Peygamber modeline uyma şeklinde ortaya çıkar. Sonunda bu sevgide istiğraka erip Allah’da fanî olmak şeklinde gerçekleşir. İlâhî aşk, sabır ve sebat ile Hz. Peygamberin davranışlarını taklide bağlıdır. Rasulullah’ın sıfat ve ahlakını benimseyip taklid ile başlayan bu iletişim ilahi sırların kapılarını açar. Ardından taklid, tahkîk vadisine erer. Kalbi fenâ bulmuş kimse, ilahi fiillerin tecellilerine mazhar olur. Vahdet denizine garkolan sâlik, o denizden başka birşey göremez, kendisini bu denizin damlası olarak görür. Yâni ibadet, aşk ve birlik haline gelince de Allah’ı sevmekle Rasulü sevmenin aynı şey olduğu ortaya çıkar.

Zâtıma mir’ât edindim zâtını
Bile yazdım adım ile adını

– Varlık bahsinde riâyet etmemiz gereken ölçü yine Hak Nebi dilinden;
Dünyâya gönül bağlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin. [Hadis-i Şerif]

– Eğer ilâhi güzelliğin hele ilahi varlığın senin yüz ve gönül aynanda da tecellisini istiyorsan yokluğu seç. Varlıkta yok olmanın sırlarını ara bul ki o güzellik (hüsn-i mutlak) senin de saf aynanda tecelli zevki bulsun.

– Her şeyin kendi zıddı ile meydana çıkması bir hakikattir. Acı olmasa tadın, çokluk olmasa birliğin manası, kıymeti elbette bilinmez. Varlık da ancak yoklukta görünür.

– Zengin, zenginliğini ortaya koyabilmek için fakire muhtaçtır. Nitekim nur olmasaydı karanlık nedir biz bilmeyecektik. Aslında uçsuz bucaksız karanlık bir alem olan dünyamızda gördüğün her şey, güneşin saldığı ışıktandır. Bir yerde ki noksan vardır, yokluk vardır, orası mutlaka bir hünerin aynası olur. Çün bir sanatkârın hünerini meydana koyması için o yerde eksiklik lâzımdır. Demek ki kemâlin aynası noksanlıktır. Bu sebepledir ki kendinde bir kusur, bir erme ve bütünleme ihtiyacı olmayan kimse Allah’ı aramaz ve anmaz. O biçare kendisini tam ve mükemmel zanneder. Kendi aczinden hatta kendi yokluğundan haberi yoktur. Kendisini var sanır.

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;
Zaman döne dursun, o güne hasret;
Ruhumsa zamanın üstüne hasret;
Ebediyet boyu bir an… Olmaz mı?

Bu yokluğu gidererek varlığa ulaşmak, gerçekten var olanda sonsuzlaşmak için hiçbir gayret sarfetmediği, kendi ruhunu bu dünya meydanında olgunlaştırmadığı için de “bir gün sahiden yok olduğunu anladığı zaman” iş işten geçmiş olur.

– İşte bu yokluğumuzu bildiğimizde kendimizi bilmiş olmaz mıyız? Kendini bilen Rabbini bilmez mi sultanım?

– Bu gün ârif ve mana sultanı sen oldun ya nâzarım… Kapı buradan açılıyor; Varlığı, varlık iddiasını terketmek. Cümle kâinatın yaratılması, salt bir yaratma değil bir zuhurdur. Hal böyle olunca kâinat Hüsn-i Mutlak olanın bir görüntüsünden ibarettir. Hüsn-i Mutlak ve Hayr-ı Mahz olan Vücud-i Mutlak’ın bilinmesi hakikatte var olmayan (la mevcud) insan ile gerçekleşir. Adem, lâ-hüsn ve lâ-hayr demektir. Adem, müstakil olarak mevcut değildir, varlığı zaruri olarak Vücud-i Mutlak’ta dahildir. Adem bir hayalden ibarettir; tecelli dolayısıyla muvakkat (geçici) bir süre için varlık evreninde bulunur. Adem, vücud ile karşılaşınca, vücud bir aynada aksetmiş gibi yansır. Bu akis gerçekte hayalden öte bir şey değildir. Durgun bir göle akseden güneş gibi, göz makamında olan insanda da Hüsn-i Mutlak akseder. Bu sebepledir ki insan, adem unsurunu mümkün olduğu kadarıyla yok etmeli (mâsiva), Hakk’ın visâline ulaşmak için Hak ile Hak olmalıdır. İşte bu “fenafillah” makamıdır. Fenâ ancak nefsi, adem, kubh (dünyada zemme, ahirete azaba mahal olan kabahat) ve şirkten arındırmakla mümkün olacaktır. Bunun yollarından biri de aşktır. Hüsn-ü Mutlak aşk ile görülür. Böylece tabii (mecazi) aşktan hakiki aşka geçilir. Tabii aşk insana duyulan aşktır; karanlıklarla doludur. Oysa aşk-ı hakiki, hakikat dünyasıdır. Bu saadete ermek uzunca bir yolculuk (seyr) gerektirir. Aşık için lazım olan taallüm (ders okuyarak ilim öğrenme) değil tahalluktür. (huy edinmek, güzel ahlak ile hallenmek) Bu yol söz ile değil hâl ile katedilir. Hal ise çoğu zaman bir insan-ı kâmilin yol göstermesiyle kazanılan bir meziyettir. Bu yolun sonunda insan mutlak hakikatle yüzleşip kainattaki umumi ahengin derin sırlarına vâkıf olur.

Fakr ve Yokluk Allah’ın bir lütfudur! Kendinden geçiş, benlikten kurtuluşda öyle sırlar vardır ki, bunları bilseydin, sence bütün varlık, yokluk olurdu! Dünya bir hiçtir; biz de hiçleriz! Dünya da, biz de hayalden, rüyadan ibaretiz! İş böyleyken, dünyalık elde etmek için çırpınır dururuz! Uyuyan kişi uykuda olduğunu bilseydi, rüya gördüğünü anlasaydı hiç üzülür müydü? Şu uykuya dalmış kişi, bir hayal görür, düşüncelere dalar! Şu dağınık uykudan sıçrayıp kalksa rüyadaki sıkıntıların gittiğini ve nimetler içinde olduğunu anlardı! Birisi, rüyada kendini gam zindanına düşmüş görür, birisi cennet bağı’na ulaşmış! Uyandıkları zaman ne zindan kalır, ne de cennet bağı! Yokluk evi olan şu dünyada, bir çok varlar, varlıklar görünmektedir. Halbuki gözlerimizi iyice oğuşturur da bakarsak,çoğu yoktur, yok! Dünya, var gibi görünen bir yokluktur. [Hz. Pir Mevlana]

– Hayret vallahi, nihâyete ererken mektubun mânâsın pek örttün erenlerim..

Cihân, bir hâne-i ibrettir ey can
Bu işin âhiri hayrettir ey can

– Sofraya oturacaklardan başkalarının görmemeleri için, asil yemek kaplarının üstlerinde kapaklar vardır!.. Can ehlinden, gönül ehlinden başkalarına kapalı olan bu tabakların içindeki yemekleri herkes merak eder; “Bu tabaklarda ne var?” diye sorarlar! Soranlara, hal dili ile derler ki: “Eğer herkes bu sırlara mahrem olsaydı, tabağın örtülmesine ne lüzum vardı? Herkes bilsin ki, can gıdası, can gibi gizlidir; ten gıdası, beden gıdası da, ekmek gibi meydandadır!”

– Can bahçesine rahmetinin ilkbaharı gelince, dikenler ya güller arasında kayboldu, yahut da bütün dikenlerim gül halini aldı! Beni yokluktan var eden, beni yaratan, her an beni söyletmede! Sonunda da, beni söyleten kerem buyurdu da cümle sözler, O oldu!

– Bu VARLIK zannından kurtulmak istiyorsan yalnız gören ve görünen gözünle değil gönlünle de yanıp ağla ki ıztırap ve gözyaşı bahâsına ruhuna benlik davasından kurtulmanın ferahlığı ve tesellisi dolsun.

Hak söyliyecek sende senün ortada nen var
Âlemde hemân ben didiğündür sana noksan

Vaktin bir ucu sabaha ermede, seher vaktinde cümle aminlere müşteri niyazlarınızı bekleriz.

Duâya her ne dem tevfik ederse Hak seni ey can
Bunu bil ki murâd etmiştir elbette sana ihsan

Ey seven ve sevilen Allah’ım, benim de yoklukla aramı uzlaştır, beni onunla barıştır. Ben de sende yok olmak arzusundayım. Ekmek, yemek, midede yanar yok olursa, o zaman akıl olur, can olur, hasetçilerin bile hasret çektikleri bir hale gelir. Geri kalanları benden gizli olarak, sana aşk söylesin! Sen, Ashab-ı Kehf gibi hem uykudasın, hem de uyanık! [Hz. Pir Mevlana]

Ya Rabbi bu duaya AMİN diyen canları YOKLUK tâcı ile mürîd iken murâd eyleyiver (İrade etmeyip bırakıp Murâd-ı ilahiye râm olanlar zümresinden kılıver)

Ya Rabbi cümlemizi, bütün ilâhî isim ve sıfatları üzerinde lâyıkıyla tefekkür eden, onların gerektirdiği güzel ahlâk ile yaşayan ve böylece ilâhî muhabbet ve dostluk iklîmine vâsıl olan kullarından eyle! Ya Rabbi bizleri sevip sevdirdiğin bahtiyar kullarından eyles! Kendinden gayriye, yâni mâsivaya karşı gönlümüze nebevî bir istiğnâ ihsân buyurup bütün rağbet, alâka ve bağlılığımızı yüce aşkına ve emr u fermânına tahsîs eyle!

Yâ Rabbî Habibinin ayı olan Şaban-ı Şerifi hakkımızda mahza hayr ve bereket kıl, Habibinin güzelliğinden kalblerimize bir hâl nasîb eyleyip lütf û inâyetinle, aşkına mahkum olacağımız nice Ramazanlara eriştiriver…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim