Olanla Yetinmeyenler

Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı. Onlar ise, ne zaman bir mu’cize görseler yüz çevirir ve “Bu eskiden beri devam eden bir sihirdir”  derler. [Kamer:1-3]

muvassal_ahmet_refet

Çekil izzetle, uzlet kûşesinde; azîz ol, derd-i şöhretden cüdâ ol

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Dedem hoş safalar getirdiniz meclise, destur verirseniz geçen gece, “sonunda şiir diye yazdırdılar” diye başlayan sayıklamalarımızı ikramla feth-i kelâm eyleyelim…

Hayhay efendim, buyrun

Baba elinin sıcaklığını hiç tatmadın sen,
Ben de aynı soğuk sahipsizlikten tattım.
Sen, daha sağlığında 6 evladını toprağa vermişsin,
Benden önceki kardeşlerim için annem de aynını yapmış.
Annemin ettiği dualar, babamı özlediğim ömrüm hatrına
Bir kez olsun tutsan, “ayn-ı torun” diye elimden sultanım…

İşte böyle erenlerim! an gelir hakikat çarpar insanı… Lakin eksik kalan bir yanı var gibi, sonunu getirseniz zamane naat-ı şeriflerine bir katkı olurdu…

Aman sultanım, fakirin pür taksir hayatında yegane tamam olan şey, ancak eksikliğin ta kendisidir. Daha fazla kendimizden bahs ile suyu bulandırmayalım… Girişe asmışsınız gene levhanızı.

Buyrun okuyunuz kendi anadilinizde yazılmış; Sami Efendi talebelerinden Ahmed Re’fet Efendi’nin  (v. 1949) sülüs levhâsıdır…

Şöyle bakınca çıkardığımız kelimeler var ama, sanki hazretim kemal yıllarından evvel meşketmiş bu levhayı

Sen gülsün ben bülbülüm hey Nebiyy-i mu’teber,
Hikmet-i ilmin senin kılmış şahım şak’kı kamer,
Muttasıl hattile beyti muntazam kılmak hüner
Lütf-ı Hak kılmış muhassıl ilmi hattı mu’teber,

Parmağa değil, işaret ettiği hakikate, zarfa değil zarfın içindekine geçiniz. Şair-i muazzam “Muttasıl hattile beyti muntazam kılmak hüner” yani sadece bitişik harfleri kullanarak beyitleri düzenlemek hünerdir diyor, dediğini de ayniyla icra ediyor. Malumâliniz olduğu üzre lisan-ı Arabî de bazı harfler kendinden sonra gelen harflerle birleşmezler; bu levhada “Muvassal” derler  hususi bir san’at gösterilmiş. Beyitlerde Risaletpenah Efendimiz hatrı sayılır itibarı gibi hüsn-i hat sanatının da pek muteber olduğundan bahsediliyor.

Bir de Efendimizin ayın yarılması “şakk’ul kamer” mucizesine atıf var değil mi?
Olmaz mı… Lakin söyleyen kimdir dehânından ezel esrârını…

Dehân kelimesi bize yabancı geldi…
Ah işte kültür genleriyle oynanmış neslin hali… derdimi söylesem dehâna sığmaz. İyisi mi  dehân-beste olalım, ağzımızı bağlayıp, susalım…

Affola sultanım aldık payımızı, devam buyrun.
Madem öyle size ev ödevi olsun, dehanınız alışsın,


Nev-be-nev şakku’l kâmer esrârını işrâb eder
Çarh-ı dilde mâh-ı tâbân-ı dehân-ı Mustafa

üstüne bir de Hz. Selâmî’nin naat-ı şerifinden nûş eyleyegörün şifâdır:

Öyle bir Sultân-ı a’zamdır ki Fahr-ı kâ’inat
Anın için halk olundu bu cemi’-i ka’inat
Ümmeti vü çâkeridir âsuman üzre melek
Rûy-ı arzda nev’-i ins ü cinn ü eşcar u nebât
Her nebâtı selsebil-i cennet idi gûyiyâ
Dest-i pâkinden içerdi teşneler âb-ı hayât
Bir işaretle felekde mâhı etmişdi dü-nîm
Var idi her parmağında nice dürlü mu’cizât
Ey Selâmî hürmetine afv eder Mevlâ seni
Cümle ahvâlinde olsa nice yüzbin seyyiat

Artık lugate bakmak vacib oldu…
Mutlaka alın tavsiye isterseniz; işte eser: İlhan Ayverdi’nin Kubbealtı Lugatı derler, “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” Emin olun iyi gelecektir, hayra vesile olacaktır.

Bizim de çocukluğumuzda dinlediğimiz Mevlitlerden bir nağme düştü aklımıza

Çün işâret kıldı ol mahbûb-u Hakk
Parmağîle ay oldu iki şak
Dikti hurmayı hem ol şâh-ı cihân
Diktiği saat yemiş verdi hemân

hasanriza_levha

Nâm-ı Âhmed nusha-i icâda Bismillahdır
İki şakk olmuş yed-i icâz ile bir mâhdır

İşte böyle erenlerim, bu toprakların mayası sağlamdır… kurtsa kurt, itse it; herşey döner aslına

Yûsuf-ı gerçi görenler ellerini kesdiler
Gün yüzün gördü senin şakk oldu bedrin ayası
Beyitlerde bahsi geçen “ayın yarılması” mucizesinden bir fasıl açarsınız artık…

Aslında daha oraya gelmeden, nübüvvetin evvelinde Kureyş müşriklerinin yaklaşan hac mevsiminde, halkın İslam’a rağbet etmesine mâni olmak için, Risaletpenah hazretlerine kötüleme hususunda ağız birliği ettikleri meclise gitmek gerek. İslam davetinin Arapların kalbinde tesir bırakmaması için, Hac vesilesiyle akın akın gelen heyetlere mutlaka Muhammed (sav) hakkında bir şeyler söylemeleri lazımdı. Bu meseleyi görüşmek üzere Velid b. Mugire’nin evinde toplandılar. Velid dedi ki: “O’nun hakkında tek görüşte birleşin. Ayrı ayrı şeyler söylemeyin ki birbirinizi yalanlamış, birbirinizin sözlerini reddetmiş olmayasınız.”
-O halde sen söyle, dediler. Velid:
-Hayır … Siz söyleyin, ben dinleyeyim, dedi. Dediler ki:
-Kahin diyelim. Velid:-Hayır, Allah’a yemin ederim ki o kahin değildir. Biz kahinleri gördük. Onun sözü ne kahinlerin süslü kelamına, ne de secîli sözlerine benziyor, dedi.
-Mecnun diyelim, dediler. Velid:-Mecnun da değil o. Mecnunları da biliyoruz. Onda ne delilikten ne de vesveseden bir eser var, dedi.
-Şair diyelim, dediler. Velid: -Şair de değil. Şiirin bütün vezinlerini biliyoruz. Onun söylediği şiir de değil, dedi.
-Sihirbaz diyelim, dediler. Velid: -Sihirbaz da değil. Sihirbazları da yaptıkları büyüleri de gördük. Onun ne düğü mü var, ne de üfürükçülüğü dedi.
-Peki…o halde Sen ne diyorsun? dediler. Velid uzun uzun düşündü: -Allah’a yemin ederim ki, onun söylediği söz tatlıdır, sözünün başı üzüm salkımı gibi tatlı, sonu da altın gibi güzeldir. Siz bunlardan hangisini söyleseniz sözünüzün asılsız olduğu anlaşılır. Onun için yinede en uygun söz yine de sihirbaz demenizdir. O evlat ile baba, kardeş ile kardeş, karı ile koca, kişi ile yakınları arasını açan bir sihir getirdi, dedi. Velid’in bu sözü üzerine dağıldılar.

Demek Peygamber Efendimizi yabancılara tanıtırken, sihirbaz olduğunu söylediler…
Öyle dediler… Hazreti Mustafa (selam üzerine olsun), dolunaylı gecede Kabe’nin etrafını tavâf ederken (Mekke’de aşırı sıcak yüzünden çoğu insan gece dolaşırdı) Ebu Cehil onu görüp de öfkelenmiş, hasedi kabarıp köpürmüş de , “Allah bilir, bu sihirbaz yine ne hile peşinde?” demişti. Hz. Mustafa (selam üzerine olsun), “Hile nerede, ben neredeyim?”. Ben insanları senin gibi yolunu kaybetmişlerin, sapıkların hile ve tuzaklarından kurtarmak için geldim!” diye şefkat yollu bir cevap vermişti. Ebu Cehil “Peki sihirbaz değilsen, avucumda ne olduğunu söyle” demişti. O, avucuna kasıtlı olarak çakıl taşları almıştı. Cebrail yetişip demişti ki “Ey Muhammed, Hak sana ‘Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey peygamber’ diye selam ediyor ve diyor ki ‘Hiç dert etme; sana onlar varsın sihirbaz desinler. Biz sana güzel isimler taktık’ Bunların kimilerini insanlara söyledik, kimilerini de “İnsanlarla akılları ölçüsünde konuş.” [Deylemi, 1406:I/398] hükmünce, insanların anlama güçleri olmadığı için söylemedik:  O kim oluyor da sana ad takabilsin? Sihirbaz desin. Hem köleye ad koymak efendinin kârıdır. Dışardan gelmiş aşağılık köleye mi kalmış efendiye ad koymak? Taksa bile onun koyduğu adı onun kendi boynuna asarlar da cehenneme yollarlar. Avucumda ne var diye Seni mi sınıyor… Ona cevap olarak de ki “Hangisini istersin; ben mi avucunda ne olduğunu söyleyeyim, yoksa avucundakiler mi benim kim olduğumu söylesin?”

Hz. Mustafa (selam üzerine olsun), “Bismillahirrahmanirrahim” deyip bu kutlu adı dile getirerek onu cevapladı. Ebu Cehil, “Hayır. Benim avucumda olanın senin ne olduğunu söylemesi daha iyidir.” Allah’ın tertemiz adı sayesinde Ebu Cehil in elindeki her bir taş parçası ses verdi, dile geldi: “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın Elçisidir” . Bu olay üzerine bir grup insan iman etti. Ebu Cehil söylediğine çok pişman olup öfkesinden çakıl taşlarını yere çaldı ve “Gördün mü” dedi, “kendi elimle ne yaptım?”. Yine kendini toparlayarak inatla dedi ki “Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki bu da sihirbazlıktır!”.

Dikkat buyur erenlerim buradaki mucize taşların dile gelmesinden ziyade Habibi Kibriya Efendimizin, vakıaya şahit olanların gözünden gaflet perdesini kaldırması, kulaklarından gaflet pamuğunu çıkarmasıdır. Yoksa zaten “Yedi gök, yer ve onların içinde her ne varsa O’nu tesbih eder. O’na hamd ederek, tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Fakat, siz onların tesbihini anlayamazsınız.”[İsrâ:44] hükmü bâkidir.

Allahuekber…
Biz Asr-ı saadete dönelim… Ebu Cehil in kimi arkadaşları kendisine dediler ki; “sihir yere etki ederde göğe etki etmez. Gel onu bununla sınayalım”… Peygamberimize gelip “Bu yaptığın sihir değil hakikatse ve Allah’tan ise şu dolunayı yar. Çünkü sihir göğe etki etmez.” Cebrail, anında yetişip dedi, “Endişelenme. Ezeli ve ebedi kadim Rabbin kutlu adını anıp “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla” de. Şu iki kutlu parmağını birbirinden ayrı tut da kudretimizi görsünler.

O da öyle yaptı ve “Saat yaklaştı ve ay yarıldı” hükmü üzere ay anında iki parça oldu. Bir yarısı Peygamber in sağdaki parmağına doğru, bir yarısı da soldaki parmağına doğru gidiyordu. Korkunç bir ses geliyordu. Öyle ki şehirde ve çölde nice hayvan öldü. Geri kalan hayvanlarda ot yiyemez olmuş titriyordu. Bir çok insan hastalandı. Kimilerinin karınları kanla doldu. Hepsi, “Allah aşkına çabuk ayın parçalarını birleştir ve eski durumuna getirip düzelt. Yoksa anında bütün dünya altüst olur.”


Envâr-ı Muhammed doğuben tuttu cihânı
Şakku’l kamerin mûcize parmağı göründü
Uşşake dahi dostunun otağı göründü

sakki_kamer_falname

Ne mu’cizsin ki tâ yerden mâhı şakk eyledin gökde
Ne bürhân-ı celîl-i Kibriyâsın Yâ Resulallah 

Peygamber (selam üzerine olsun), “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek yine bu kutlu adı andı ve iki parmağını bitiştirdi. Allah’ın emri ve bu cana can katan adın bereketiyle ayın iki parçası birleşti. Böylece bir grup insan daha iman getirdi. Şu hali gören Ebu Cehil mel’unu bağırarak “Hâzâ sihrun mustemirr” dedi, üzüntüsü daha bir arttı. Kendini kaybetti. İnatla kendini toplayarak dedi, “Bu doğruysa, göz boyacılık değilse, kulaklarımızı bağlamadıysan, aklımızı, fikrimizi çelmediysen, başka şehirlerin de bundan haberi olması gerekir!”

Derken memleketin her yanından dostlardan dostlara, adamlar, kervanlar, haberciler, mektuplar gelmeye başladı. “Gökleri ve yeri yaratan” [Yusuf:101], bu kubbede bu iki mumu “güneşi ışıklı, ayı parlak kıldı” [Yunus:5] hükmünce tutuşturup karanlıkların perdesini bu iki mücevherin ateşiyle yaktığından beri atalarımızdan, dedelerimizden hiç kimse bu tuhaf ve garip olaya benzer olayı kesinlikle anlatmamış ve hiçbir kitap buna benzer bir olay yazmamıştır” diyorlardı. Etraftan mektup üstüne mektup geliyordu. Ebu Cehil ve benzerlerinin yüzü “Kalplerinde hastalık olanlarınsa pisliklerine pislik katarak küfürlerini arttırdı” [Tevbe:125] hükmünce her an daha bir kararıyordu. İman etmiş olanların yürekleri ve imanlarıysa “İmanlarına iman katsınlar diye…” [Fetih:4] hükmünce her geçen gün daha bir güçleniyordu…

Neşr-i envâr edince ay, köpek havlamaya başlar
Bunda ayın ne suçu var? Köpeğin huyu böyle.
Ecram-ı asuman ay ile iftihar ederken
Köpek de kim oluyor, yeryüzünde leş yiyen!

Demek kıssa burda tamam oluyor. Lakin serlevha’nın altında düşen şiire bir anlam veremedik, bilesiniz.
O beyit Üsküdar Mevlevihanesinden Ahmet Remzi Dedemindir. Zaman içre bu kadar edebi sanatlardan bahsettik, dehân içre lebdeğmez bahsine lebdeğdirmeden olmaz değil mi? Vaktiyle aşıklar dudaklarının arasına, dik pozisyonda bir iğne yerleştirip zuhurata tabi bir vaziyette, içinde b, f, p, m, v dudak harfleri bulunmayan sözcükler kullanarak hem çalarlar hem de söyleşirlermiş.

Bu mektubun ilk cümlesi yaklaşan saatten, geceye remiz aydan bahsediyordu o yüzden satırlar uzayıp gitse de mânâda da kısalık aramayasın! Bu mektup yoldan saptıran düzenbazların canına çekilmiş kılıca benzer; uzadıysa uzadı zararı yok; kılıcın uzun oluşu bir kusur sayılmaz.

Gelen gün, günlerin efendisi cuma’dır diye aşktan yana bir de dua istesek sizden?
Dervişler için “gün” mefhumu yoktur. Onlar için her gün hem bayramdır hem de Cuma. O hatıra ile ne bayramlık halleri eskir, ne de Cuma’ları. Her gün onlara bayram olunca, bayram gününe layık giyinirler, kuşanırlar; ama yünden örülmüş, süslü elbiseler giymezler. Ey benim canım! Onlar, Hak Dost’un güzelliğiyle güzelleşenler, kendi nurlarının aleme yansımasıyla alemi de bir hoş eylerler. Hem sen dua istiyorsun amma hürmetine var edildiği dünyayı yakan aşkın, sîneleri delen iştiyâkı yüzünden hiçbir dua eden yokken âlem âmin sesiyle dolmuş…
Ya Rab aşıkların deminden bir kulak nasib eyle de, o sesi can kulağımızda duyalım, ölüp de uykudan uyanmadan evvel perdeyi kaldıralım aradan…

– Gene mânâya dokunan bir kelam ettiniz efendim,

–  Vallahi ben aslında hiç ağzımı açmadım!

Sus, sözü kısa kes, o ay yüzlüyü seyre dal… öylesine aydır ki O, aya göründü mü nurundan gökyüzünde ikiye bölünür ay. [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

Reklamlar

13. Mektup

13. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onüçüncüsüdür.

1mursidinmektuplari

Alemler yaratılmadan evvel âlem-i kübrâ kılmak üzere insanı yaratmayı murad eden Rabbü’l Alemin, Cenâb-ı Zü’l-celâl, Ve’l-cemâl, Ve’l-kemâl Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâ olsun. O Allah ki biz yaratılmadan evvel kendisine olan talebimizi bizler talep etmeden bizlerde var eden, hamd ü senayı, tevhidi her hâl üzre bahşeden Hâlık i Zü’l-celâldir.

Nûr-ı evvel, ba’s-i âhir, hem nebiler sonuncusu amma enbiyânın imâm-ı zübdesi, nûr-ı evveli, beşeriyetin ve beşeriyetin efendilerinin efendisi, Rahmeten li’l âlemin ol şemsüd-duhâ vel bedr-üd dücâ, nûri’l Hüdâ, Hazreti Fahr-i Alem ve sebeb-i îcâd-ı âlem, Efendimiz’e, âlemler adedince salât ve selâm olsun. Bu salât ü selâmın berekâtmdan, füyûzâtından ve envârından âline, ashabına, etbâına dahi ikram ve ihsan kılınsın.

Allah Teâlâ’nın rahmeti, bereketi, inayeti, maddî ve manevî saadeti üzerinize olsun İhsan Efendi oğlum,

Evlâdım, hem gonlümün muradı İhsan Efendi oğlum, âhir ömrümde senin gönderdiğin mektuplarla sohbet ederek Cenâb-ı Hakk’ın  aşkını, Resûlullah Efendimiz’in muhabbetini meşk etmeye gayret ediyoruz. Allah ve Resul yolunun fakîri olan bu zâtı sen nasıl sevindirdiysen, Cenâb-ı Hak da sana inşaallah hem dünyada hem âhirette en büyük sevinçleri, saadeti ikram eylesin. Senden pek hoşnudum. Biz, sana şeyhinin himmetiyle mürebbî olduk. Sohbet şeyhliği derler ya, öyle oldu. Bize yazmış olduğun mânâların(rüyaların) tâbirlerini tek tek vermektense bilinmesi gereken malûmatı sana arz edeyim. Böylece hem mânâlarının tâbirine hem de bu yolun mânâlarının tarifine vâkıf olasın.

Hep ağlamak olmaz ya, seni güldüreyim. A oğlum, sadece sen rüya görmüyorsun ya! Biz de rüya görüyoruz. Elhamdülillah ki, Cenâb-ı Hak, bildikleriyle amel edenlere bilmesi lâzım gelenleri öğretiveriyor. Âlem-i mânâda sen fakiri gördüğün gibi bizlere de seni gösteriyorlar. Lâkin sana bu rüyaları anlatmayacağım. İbret nazarıyla bakman için bir başka mânâ anlatacağım. Hem sualine cevap hem maksat hâsıl olsun.

Mânâmda fakirin eski dervişlerinden biri zuhur ediyor. Güzel bir mekânda buluşuyoruz. Ben onu gördüğümde neşeyle karşılıyorum, lâkin o biraz dertli, benim verdiğim selâmı dahi duymadan ve “Aleyküm selâm!” demeden, dedi ki: “Efendi şeyhim, sultanım, bizler senden muhabbet haberlerini alamıyoruz. Bazı kimselerden muhabbet müjdelerinizi, mânâda görüşmelerinizi, veyahut haberleşmelerini duyuyoruz. Ama bizde böyle hâller olmuyor. Hatta huzurunuzda sohbete eriştiğimizde bize iltifat da buyurmuyorsunuz. Yakınlaşmak istediğimiz hâlde etrafımızdaki yakînler gibi olamıyoruz. Sebebi nedir?” Fakîr de ona cevaben diyorum ki: “Evlâdım, mürşidler hava gibidir. Herkes kendi miktarınca onu teneffüs eder. Sen hiç havanın bir kimseye yakın, diğer bir kimseye uzak olduğunu düşünebilir misin? Ciğerlerin müsaade ettiği kadarını içine çekersin. Göğsün tıkalı, nefes darlığın varsa bunun eksikliğini havada aramazsın, ciğerinde ararsın. Hem sonra biz bir kandil gibiyiz. O kandile yaklaştıkça kendin nurlanırsın, uzaklaştıkça kendin zulmette kalır, aydınlanamazsın. Sen kendin bize yakınlaşmayı talep et ve şeyhin hakkında “Şeyhim en çok beni sever.” diye kalbinde hüsn-i zan et, bu güzel düşünceni başka bir kimseye de söyleme. Sonra bakarsın ki sen de rahat teneffüs ediyorsun, sen de aydınlanıyorsun ve şeyhine hâlen yakınlaşıyorsun.

İşte böyle. Allah u âlem, bu rüyanın tâbire ihtiyacı yok. Meşhur bir misaldir; bir kişi mânâda ‘Rabbin kim?’ diye suale maruz kalsa, o kişi de “Rabbim Allah’tır.” dese soran kim söyleyen kim? Bir de gören var. Ya gösteren? İşte mânâ böyle acayip bir hâldir.” Neyse bu bahis uzar gider. Fakır mânâdan anladım ki bu kardeşimizin böyle bir basit şüphesi var. Cenâb-ı Hak ufak tefek evham ve şüphelerden dolayı bizleri feyiz çeşmelerimizden uzaklaştırmasın. Kişiye fütuhat nasip olduktan sonra kalbindeki putlar bir bir o aşkın ve nurun tesiriyle yıkılır gider. Tevhidin nuru bir gönülde bir kez doğdu mu o kişide artık ebedî olarak şirk hâli zuhur etmez. Amma burda bir sır vardır. Bu sırrın izahı da Fahr-i Âlem(s.a.v.)’in veda haccmda beyân ettikleri sırdır. O fasîh-ul-lisân Efendimiz(s.a.v.) insanlara buyurdular ki, artık şeytan bu beldede ve Kabe’de ebcdiyyen putlara tapılmasından, şirk koşulmasından ümidi kesmiştir. Ancak bazı ufak işlerde ona uymanız onu sevindirecektir. İşte bir mürşid-i âgâhm huzurunda tevhidin berekâtını, Allah ve Resul aşkını gönlünde parlatan mürîd, şirkten beri olsa da evhâmıyla, vesvesesiyle, hatta mürşidinden şüphe etmekle şeytana ve nefsine bazen tâbi olacaktır. Mürşidler mürîdlerinin derecelerine göre kâh tatlı tatlı izah ederek, ikna ederek kâh şiddetli şekilde onları ikaz ederek bu nev’î hâllerden çekip çıkarır. Amma müride lazım olan mürşidinden elini çekmeye ki, mürşidi onu çekip çıkara.

Himmetli, hizmetli İhsan Efendi oğlum. “Şöhret âfettir.” sözü hadîs-i şeriftir demişler. Mânâ cihetinden hadîs-i şerîf olduğu şüphesizdir. Biz metin üzerinde münâkaşa etmiyoruz. Mânâ cihetini tutuyoruz. Lâkin sen böyledir deyu sohbeti ve vazifeli olduğun dersleri bırakmayasın. Burada bir nezaket vardır. Evvel olarak bil ki, mürşidin sana bu yolda ne emrediyorsa cân-ı baş üzre kabul edip mucibince amel et. O amelle derece mi katedersin, hayır mı işlersin, sevap mı kazanırsın, şöhret mi elde edersin? Bunlara bakma. Saniyen(ikinci olarak) şöhreti sen istemedikten sonra şöhretli olmak dahi nefse muhalefettir. Amma böyle meşhur olmayı sen dileseydin hiç şüphesiz bu insanı helak eden bir âfettir. Salisen (üçüncüsü) nasıl şöhret bulduğuna nazar etmek îcâb eder. Bu adam Allah velîsidir veyahut çok sâlih bir kimsedir diye meşhur olmak ayrı bir dava, bu adam sanki kendisi çok makbul de bir de insanları irşâd ediyor denilerek kınanmak ve böylece şöhret bulmak ayrı bir dava. Evlâdım, şimdiki zamanda melâmet, kendini saklamak, dini yaşamakla oluyor. Dînî sohbet yapanlar, Allah ve Resul ahlâkından bahsedenler istihza ediliyor. Dünya ehli, “Bu zamanda bunlar olur mu? diyor. Kendilerini âşık zannedenlerse “Biz bunları geçtik, aşkımız bize yeter.” diyor. Binâenaleyh senin bu şekilde kınanman nefsinin hoşuna giden bir hâlden ziyâde nefsine ağır gelen bir hâldir. İnsanlara hizmet ve sohbet ederken kendini onlardan âli görmeyesin. Böyle olduktan sonra senin heybetin, vakarın kibir ve ucûb değildir. Yerli yerince bir ameldir. Hâdisenin başka cihetleri de var.

Meselâ şöhret sadece tanınmak, herkes tarafından bilinmek değildir. Şunu da nihaî olarak arzedelim ki: İnsan tanınmadığı ve bilinmediği zaman bazı günahları işlemeye içinden heves ettiğinde daha rahat hareket eder. Lâkin; bilindik, tanındık bir zât, içinden günaha meyletse de halkın bilmesi onu zapteder. Mesuliyetin farkında olur, insanlara örnek olması gerektiğini bilir. Daha dikkatli hareket eder. Cemiyetin insanı hayır yoluna sevk etmesi ve onu hayırlı görmesi böyle kimseler için Cenâb-ı Hakk’ın lûtfudıır. Bu riyâ değildir. Aynı, imamın camide namaz kıldırması gibi. Şöyle ki: İmam efendinin cemaat içerisinde namazı daha dikkatlice edâ etmesi riyâ değildir. Zîrâ imam cemaate örnek olmak mecburiyetindedir. “Ben halkın yanında namazın âdabına riayet etmezsem fitne çıkartır, kötü örnek olurum.” diyerek dikkatlice namaz kılsa ecir kazanır. Amma cemaatten olan kişi sair vakitte hiç dikkat etmediği namaz âdabına camide insanlar görsün diye dikkat ederse riyakâr olmuş olur. Üzerinde düşün tefekkür et. Arif zâtlar şöyle demişlerdir: Bir kişi ya Allah’tan korkar ya halktan utanır veyahut cezadan çekinir. Eğer bu üç korku ve utanma hasleti bir kişide yoksa her türlü kabahati eder. Dolayısıyla seni dînî dikkate sevk eden bir cemiyetin oluşu rahmettir. Sohbet açman, maddî ve manevî müşküller için insanlara hizmet etmen ve bunu alenî yapman cenk meydanında zülfikârı kuşanarak çıkman gibidir. Kendi nefsine pay çıkartmadan, mürşidinin sözünden çıkmadan hareket edersen neticesi ya şehâdettir ya gaziliktir.

Cenâb-ı Hak bizleri her türlü cihâdda muvaffak ve muzaffer eylesin. Halvetî tarîkinin ulu pirlerinden Şemseddîn-i Sivasî Hazretleri meşhur nutkunun son beytinde der ki: “Hakka makbul olmak ister, halka menfur olmadan.” Mânâsı malum ya, biz yine teberrüken verelim. Yani der ki Hz. Pîr: Hakikati söylemek halkın nefretini mûcibdir. Hâlbuki Hak Teâlâ, kullarında ve kâinatta hakkın kaim kılınmasını murâd eder. Hakkı kaim kılmaya çalışanlar Allah’ın sevgilileridir. Amma hakka riayet edemeyenler Allah’a “düşmanım” diyemezler, Allah’ı anlatanlara düşmanlık ederler. Diş ağrısından inleyen bir çocuk hekime gittiğinde kendisini tedavi eden zâtı nasıl düşman olarak görür, ondan kaçmak ister, “Hain kişi, neden bana bunu yapıyor?” der ve idrâk etmez? Oysa hekim o hâldeyken zâlim değildir. Hatta mazlumdur. Nefsine ağır gelen işi hakkı kaim kılmak için hizmetle meşguldür. Amma çocuk anlamaz. Ruhları buluğa ermemiş olan câhil kimseler de kendilerini böyle redaviye kalkışanları anlayamazlar. Hâlbuki bilmezler ki o fedakâr kişiler nefislerine ağır gelen bir işle meşguldürler. Derde derman olmak için bir istedirler. Çocuklar büyüdüklerinde kendilerine hizmet eden hekimleri şükran ve minnetle anarlar amma çoğu zaman o zâtları yanlarında bulamazlar. Aynı bunun gibi, o kişiler de, ruhları buluğa erip de idrâk ettiklerinde kendilerine yapılan hizmeti fark ederler amma çoğu zaman o mürebbîlerini göremezler. Eğer insan olma yolunda müstakîmlerse hiç olmazsa şükran ve minnetle yâd ederler. Evlâdım, sen de bu yolu tut. Mürebbîlik ayrı şeydir. Şeyhlikse kolay bir şeydir. “Şunu tut, bunu yap, şöyle et!” demek kolay şeydir. Karşıdakini ikna etmek, terbiye vermek için meşakkate maruz kalmak ayrı bir iştir. Hem şeyh hem mürebbî olmak lâzım. Her şeyh mürebbî değildir. Bu dahi Allah’ın tecellîlerindendir. Bazı şeyhler terbiyenin mânâsını etrafındaki seçtiği kimselere dağıtırlar. O mânâya mazhar olan kişiler şeyhin dervişlerine mürebbîlik yapar. Yani o mürebbîlerin dahi himmetleri şeyh-lerindendir. Erenlerin silsilesine baktığında büyük makam sahibi olan zâtların hepsi hem mürebbîdir hem şeyhtir. İnşaallah Cenâb-ı Hak seni şeyhinin terbiyesiyle edeplenen ve bu edeple insanlığa hizmet eden mürebbîlerden kılar.

Vakıa şöyle bir cilve de vardır ki: Mürebbîlerin ekserisi terbiye verdikleri zâtların olmuş hallerini göremezler. Aynı, hurmayı fidanken diken çiftçinin o ağacın meyvasını göremeden âhirete gitmesi gibi. Bu cihetten düşünürsen mürebbîlik gayba îmân gibidir ve kendi nefsine pay almadan Allah için yapılan hizmet nev’îdir. Bu hizmet pek ulvîdir. Fahr-i Âlem ne buyurdu: “Kıyametin kopacağını bilsen, elindeki fidanı dik.” O fidanı sadece ağaç mı zannedersin? Hizmetin neticesini göremesen de hizmete memursun vesselam. Seyr û sulukta mânâlar dervişin hatasını, sevabını, derecelerini, makamını, hizmetlerinin şeklini hatta bazen neticesini bildiren haberlerdir. Cenâb-ı Hak hayatını bu yola vakfedenlere baş gözüyle neticeyi göremese de kalp gözüyle veya mânâ yoluyla akıbeti gösterir. Zîrâ gayba îmân zevkini alanlara Cenâb-ı Hak meçhulü malûm eder. Onlar da terbiyelerini o ilim üzere inşâ ve ikmâl ederler. İşte bu sebepten terbiyeyi veren de alan da muhakkak mânâ dersinden okurlar. Seyr u sülûkun bidâyetinden(başlangıcından) nihayetine kadar mürşid de mürîd de mânâlardan hâlî değildir. Bir de bu âlemi rüya âlemi gibi tâbir eden kâmiller vardır ki inşaallah onu başka bir mektupta yazarız. Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum, Balkanlardaki hâli görüyorsun. Müslümanların hâlini de müşahede etmektesin. İnsanlar taklit belâsına tutulmuşlar. Hem de öyle bir belâya maruz kalmışlar ki hem velîleri taklit etmekteler hem de Allah düşmanlarının veremeyeceği zararı maddî ve manevî vermekteler. Hak yoluna gidenleri kandırarak kendilerine ve halka maskara ettirmekteler. Cehalet, küfür ve ahlâksızlık rahatlıkla yayılmakta iken senin “Acaba şöhret afet midir?” deyu hizmetten kaçman hiç de iyi bir hâl değildir. Allah Teâlâ faal olan kulları, mü’minleri sever. Âtıl olan battal mü’minleri sevmez. Bu sahada hizmete o kadar ihtiyaç var ki riyâ ile hizmet etsen de, aman hizmetten geri kalma. Ve nefsine de ki: ‘Yanarsam ben yanayım ama Allah için bir kişiyi kurtarayım.” Bunu düşünmen dahi İhlasın başka bir şeklidir. Tefekkür et. Ancak, insan insana hizmet eder. Hizmet aşkı hayvanda yoktur. Melek dahi emir aldığı için hizmet eder. Aşkla hizmet elmek Hz. tnsan’a mahsustur. Hak Teâlâ hizmetini, aşkını, himmetini, muhabbetini ziyâde eylesin. Cenâb-ı Hak seni erenlerin hizmetine, sâlihlerin devletine, nebilerin sırrına, velîlerin yollarına ve onların himmetlerine naîl eylesin. Büyüklerin muhabbet nazarlarından düşmeyesin. Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle sırât-ı müstakimden ayağın kaymasın. Her ne türlü güzel amel eyledi isen Hakkın lûtfu olduğunu hep idrâk eyleyesin. Sana ettiğim dualar sâdık velîlerin eylediği niyazlara ilhak edilerek kabul olunsun.

Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesıfun vesalamün alel mürselin velhamdülillahi Rabbi’l Âlemin.

14. Mektupta görüşmek üzere …