Ne var ki (ne) yok

Ey benim kararsız gönlüm,
… O’nun (ebedî) Zâtı’ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkûmdur; Hüküm (ve mutlak hâkimiyet) sadece O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz. [Kasas, 88]

Ey aşk padişahına yenilen, ona mat olup kalan! Bu hale üzülme! O’na karşılık verme! Yokluk bağına gel de, kendi ölümsüz canında cennetleri seyret! Eğer sen kendi varlığından, benliğinden birazcık olsun ileri gidersen bunların ötesinde bu mana göklerini seyredersin. Ayrılığa fazla dayanamadığı için dağlardan köpürerek, ağlayarak, feryat ederek, başını taştan taşa çarparak aslına doğru koşan sel, denize kavuşunca ne olur? Heyhat artık onun varlığı kalır mı? [Hz. Pir Mevlana]

Hâsılı benden çıkıver, benliği virân ediver
Canda beni ister isen benliği at cân oluver

O Allah’a hamdolsun ki insana bilmediğini öğretti, Âdem’i âleme halife kıldı. Mahlukatı yarattı. Onlara nimetlerini fenâ ve fakr (yokluk) vasıtasıyla ulaşmaları için sevdirdi. Kendi nurundan bir parça aldı. O nurdan ruh-u Muhammedi’yi yarattı. O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risâlet vazifesiyle seçkin kıldı. Bizleri de âlem ağacının tohumu ve Alemlere rahmet olan Hazret-i İnsan’ın ümmeti kıldı. Ve yine O Allah’a şanına yakışır şekilde hamd olsun ki şu geçip giden satırlar vasıtasıyla aramızda muhabbeti var eyledi, can kulaklarınıza mana şarabını sunmamıza müsaade etti: [250. Mestmp3]

Tevhid etsin dilimiz, Pâk olsun hem kalbimiz
Sırlar görsün gözümüz, La ilahe illallah hu La ilahe illallah
Canından her kim geçer, Elbet maksuda irer
Zevk û sefasın surer, La ilahe illallah hu La ilahe illallah

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Lisan-ı Arabî’den biraz mürekkep yalamışlığımız varya mektubun ifade-i merâmında münasip buyurduğunuz ayette “fenâ bulma” olayının ism-i fail vezninde bir kelimeyle belirtilmiş olması nedendir?

– Fenâ bulma, yok olma işinin istimrarını yani geniş bir zaman dilimi içinde devamlılığını belirtmektedir. Haddi zatında Hakk’ın dışındaki varlıklar, kendi vücudları ile kâim olmadıkları ve “kaim bi-nefsih” (varlığı kendinden) bir zatın varlığına muhtaç bulundukları için sanki yok hükmündedirler. Bu yüzden O’nun dışındaki herşeye fenâ libâsı giydirilmiş; bakânın sadece O’na ait olduğu sarahaten belirtilmiştir.

– Tam da buradan tasavvufa da bir yol olsa gerek?

– Olmaz mı! İlk devir sufilerinden Cüneyd-i Bağdadi’ye göre tasavvuf “Hakk’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi” dir. Böylece “Fenâ (kendi varlığından geçerek yok olma)” nın en üst derecesini yaşayan sâlikin teslimiyyet ve sükunet halini, elest bezmindeki sükunete benzetir Hazretim.

– Tasavvuf yolunun yolcularının kendilerinden bahsederken “fakir” tabirini kullanmalırında bu fena-yokluk ile bir bağı var m’ola?

– Nâzarım bugün tesbitlerin pek bir isabetli… Meydan terbiyesinde en ayıp sözlerden biri “ben” demektir. Dervişin “ben” diye söze başlaması ta başında kabahat etmek demektir. “Ben” sözü lisânına bile yerleşmeyecek ki benlikten kurtulabilesin. Günahların bir çoğu hayalde ve dimağda kendisini meyil olarak gösterir ve bu meyil kalbe, kalbden de lisana tesir eder. Ben demenin hata olduğunu bilen derviş benlik sevdasından uzaklaşmakla kalmaz, aldığı terbiye ile öyle bir noktaya gelir ki ben demeyi ve benliği unutur. Ben kelimesini benliği unutmak için bırakıp yerine “fakir” tabirini kullanılır. “Fakir” benliğim dahil her şeyi terk ettim. Ne benliğimden ne de başka kimseden bir şey ümid ettim, ben ancak Allah Tealaya muhtac ve talibim demektir.

– Derviş bu kemalde olmasa da “fakir” tabirini kullanmalıdır?

– Elbette… Bilmez misin ki sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzere azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyazının neticesine erişir. Yani fakir, fakir diyerek inşallahu Teala o da Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine dahil olabilir, Peygamber efendimizin “el-fakru fahri” buyurduğu sırra nâil olabilir.

Ey insanlar, siz Allah’a karşı fakir; yani muhtaçsınız. Allah ise ganîdir; yani herşeyden müstağnidir. [Fâtır, 15]

– Yani fakir olduğumuz Hakk’ın ayeti ile de sabit dersiniz…

– Bu “fakr” ki Hakkın varlığıyla var olma ve fani varlıktan sıyrılmadır ki tam ihtiyaçsızlıktır. Bu “fakr” ile sıfatlanabilmek için bütün dünya ve dünyayla ilgili şeyleri terketmiş, cennet arzusundan sıyrılmış olan bir Hak dostuna, hüsn-ü zannından dolayı BİR KESE ALTIN sunmak isteyen cömert bir zengin şu irfanlı cevapla karşılaşmıştır: Ben gınanın (zenginliğin, ihtiyaçsızlığın) aynı olan bu fakrı; dünyayı, ukbâyı ve kıymet biçilmez pek çok mal ve mülkten geçmekle satın alabildim. İnsaf et, şu bir kese dirhemine mukâbil onu nasıl satabilirim?

Allah’ım beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle, kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme! [Hadis-i Şerif]

– Cümle işlerde olduğu gibi “fakr ve fena” bahsinde de zirve, numune-i imtisalimiz olan Hz. Peygamber…

– “Fakr” makamında da zirve ancak O’dur. Resulu Kibriya Efendimiz’in ne dünya nimetlerinde ne de ukba süslerinde gözü yoktu. Bu da ayet ile sabittir.

Gözü ne şaştı, ne haddinden aştı. And olsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. [Necm, 17-18]

– Bu demektir ki Hz. Peygamber’in (sav) miracında kendisine melekut ve ceberut aleminin hazineleri gösterilmiş fakat o gönlüyle de gözüyle de hiçbirine iltifat etmemiştir. Yedi kat göklerdeki ruhlar onu görmek için koşmuşlar hurilerle birlikte semaları doldurmuşlardı. O baksın, görsün ve beğensin diye bütün güzelliklerini önüne sermişlerdi. Fakat O, tek bir dosttan başkasına bakacak halde değildi. Gönlü Hakk’ın azameti ve celaliyle dolu idi.

– Bir insan olarak bizler bu yakınlığa nasıl ulaşabiliriz?

– “Fenâfillah” makamında… Sen de mirac’dan hisseyâb olmak dilersen Hazret-i Peygamber’in şahsında aşk ile eri, O’nun şahsiyetinde fenâ bul! Hz. Peygamber’e duyulan muhabbet, ilâhî aşkın hem başı, hem de sonudur. Bu da başta Hz. Peygamber modeline uyma şeklinde ortaya çıkar. Sonunda bu sevgide istiğraka erip Allah’da fanî olmak şeklinde gerçekleşir. İlâhî aşk, sabır ve sebat ile Hz. Peygamberin davranışlarını taklide bağlıdır. Rasulullah’ın sıfat ve ahlakını benimseyip taklid ile başlayan bu iletişim ilahi sırların kapılarını açar. Ardından taklid, tahkîk vadisine erer. Kalbi fenâ bulmuş kimse, ilahi fiillerin tecellilerine mazhar olur. Vahdet denizine garkolan sâlik, o denizden başka birşey göremez, kendisini bu denizin damlası olarak görür. Yâni ibadet, aşk ve birlik haline gelince de Allah’ı sevmekle Rasulü sevmenin aynı şey olduğu ortaya çıkar.

Zâtıma mir’ât edindim zâtını
Bile yazdım adım ile adını

– Varlık bahsinde riâyet etmemiz gereken ölçü yine Hak Nebi dilinden;
Dünyâya gönül bağlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin. [Hadis-i Şerif]

– Eğer ilâhi güzelliğin hele ilahi varlığın senin yüz ve gönül aynanda da tecellisini istiyorsan yokluğu seç. Varlıkta yok olmanın sırlarını ara bul ki o güzellik (hüsn-i mutlak) senin de saf aynanda tecelli zevki bulsun.

– Her şeyin kendi zıddı ile meydana çıkması bir hakikattir. Acı olmasa tadın, çokluk olmasa birliğin manası, kıymeti elbette bilinmez. Varlık da ancak yoklukta görünür.

– Zengin, zenginliğini ortaya koyabilmek için fakire muhtaçtır. Nitekim nur olmasaydı karanlık nedir biz bilmeyecektik. Aslında uçsuz bucaksız karanlık bir alem olan dünyamızda gördüğün her şey, güneşin saldığı ışıktandır. Bir yerde ki noksan vardır, yokluk vardır, orası mutlaka bir hünerin aynası olur. Çün bir sanatkârın hünerini meydana koyması için o yerde eksiklik lâzımdır. Demek ki kemâlin aynası noksanlıktır. Bu sebepledir ki kendinde bir kusur, bir erme ve bütünleme ihtiyacı olmayan kimse Allah’ı aramaz ve anmaz. O biçare kendisini tam ve mükemmel zanneder. Kendi aczinden hatta kendi yokluğundan haberi yoktur. Kendisini var sanır.

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;
Zaman döne dursun, o güne hasret;
Ruhumsa zamanın üstüne hasret;
Ebediyet boyu bir an… Olmaz mı?

Bu yokluğu gidererek varlığa ulaşmak, gerçekten var olanda sonsuzlaşmak için hiçbir gayret sarfetmediği, kendi ruhunu bu dünya meydanında olgunlaştırmadığı için de “bir gün sahiden yok olduğunu anladığı zaman” iş işten geçmiş olur.

– İşte bu yokluğumuzu bildiğimizde kendimizi bilmiş olmaz mıyız? Kendini bilen Rabbini bilmez mi sultanım?

– Bu gün ârif ve mana sultanı sen oldun ya nâzarım… Kapı buradan açılıyor; Varlığı, varlık iddiasını terketmek. Cümle kâinatın yaratılması, salt bir yaratma değil bir zuhurdur. Hal böyle olunca kâinat Hüsn-i Mutlak olanın bir görüntüsünden ibarettir. Hüsn-i Mutlak ve Hayr-ı Mahz olan Vücud-i Mutlak’ın bilinmesi hakikatte var olmayan (la mevcud) insan ile gerçekleşir. Adem, lâ-hüsn ve lâ-hayr demektir. Adem, müstakil olarak mevcut değildir, varlığı zaruri olarak Vücud-i Mutlak’ta dahildir. Adem bir hayalden ibarettir; tecelli dolayısıyla muvakkat (geçici) bir süre için varlık evreninde bulunur. Adem, vücud ile karşılaşınca, vücud bir aynada aksetmiş gibi yansır. Bu akis gerçekte hayalden öte bir şey değildir. Durgun bir göle akseden güneş gibi, göz makamında olan insanda da Hüsn-i Mutlak akseder. Bu sebepledir ki insan, adem unsurunu mümkün olduğu kadarıyla yok etmeli (mâsiva), Hakk’ın visâline ulaşmak için Hak ile Hak olmalıdır. İşte bu “fenafillah” makamıdır. Fenâ ancak nefsi, adem, kubh (dünyada zemme, ahirete azaba mahal olan kabahat) ve şirkten arındırmakla mümkün olacaktır. Bunun yollarından biri de aşktır. Hüsn-ü Mutlak aşk ile görülür. Böylece tabii (mecazi) aşktan hakiki aşka geçilir. Tabii aşk insana duyulan aşktır; karanlıklarla doludur. Oysa aşk-ı hakiki, hakikat dünyasıdır. Bu saadete ermek uzunca bir yolculuk (seyr) gerektirir. Aşık için lazım olan taallüm (ders okuyarak ilim öğrenme) değil tahalluktür. (huy edinmek, güzel ahlak ile hallenmek) Bu yol söz ile değil hâl ile katedilir. Hal ise çoğu zaman bir insan-ı kâmilin yol göstermesiyle kazanılan bir meziyettir. Bu yolun sonunda insan mutlak hakikatle yüzleşip kainattaki umumi ahengin derin sırlarına vâkıf olur.

Fakr ve Yokluk Allah’ın bir lütfudur! Kendinden geçiş, benlikten kurtuluşda öyle sırlar vardır ki, bunları bilseydin, sence bütün varlık, yokluk olurdu! Dünya bir hiçtir; biz de hiçleriz! Dünya da, biz de hayalden, rüyadan ibaretiz! İş böyleyken, dünyalık elde etmek için çırpınır dururuz! Uyuyan kişi uykuda olduğunu bilseydi, rüya gördüğünü anlasaydı hiç üzülür müydü? Şu uykuya dalmış kişi, bir hayal görür, düşüncelere dalar! Şu dağınık uykudan sıçrayıp kalksa rüyadaki sıkıntıların gittiğini ve nimetler içinde olduğunu anlardı! Birisi, rüyada kendini gam zindanına düşmüş görür, birisi cennet bağı’na ulaşmış! Uyandıkları zaman ne zindan kalır, ne de cennet bağı! Yokluk evi olan şu dünyada, bir çok varlar, varlıklar görünmektedir. Halbuki gözlerimizi iyice oğuşturur da bakarsak,çoğu yoktur, yok! Dünya, var gibi görünen bir yokluktur. [Hz. Pir Mevlana]

– Hayret vallahi, nihâyete ererken mektubun mânâsın pek örttün erenlerim..

Cihân, bir hâne-i ibrettir ey can
Bu işin âhiri hayrettir ey can

– Sofraya oturacaklardan başkalarının görmemeleri için, asil yemek kaplarının üstlerinde kapaklar vardır!.. Can ehlinden, gönül ehlinden başkalarına kapalı olan bu tabakların içindeki yemekleri herkes merak eder; “Bu tabaklarda ne var?” diye sorarlar! Soranlara, hal dili ile derler ki: “Eğer herkes bu sırlara mahrem olsaydı, tabağın örtülmesine ne lüzum vardı? Herkes bilsin ki, can gıdası, can gibi gizlidir; ten gıdası, beden gıdası da, ekmek gibi meydandadır!”

– Can bahçesine rahmetinin ilkbaharı gelince, dikenler ya güller arasında kayboldu, yahut da bütün dikenlerim gül halini aldı! Beni yokluktan var eden, beni yaratan, her an beni söyletmede! Sonunda da, beni söyleten kerem buyurdu da cümle sözler, O oldu!

– Bu VARLIK zannından kurtulmak istiyorsan yalnız gören ve görünen gözünle değil gönlünle de yanıp ağla ki ıztırap ve gözyaşı bahâsına ruhuna benlik davasından kurtulmanın ferahlığı ve tesellisi dolsun.

Hak söyliyecek sende senün ortada nen var
Âlemde hemân ben didiğündür sana noksan

Vaktin bir ucu sabaha ermede, seher vaktinde cümle aminlere müşteri niyazlarınızı bekleriz.

Duâya her ne dem tevfik ederse Hak seni ey can
Bunu bil ki murâd etmiştir elbette sana ihsan

Ey seven ve sevilen Allah’ım, benim de yoklukla aramı uzlaştır, beni onunla barıştır. Ben de sende yok olmak arzusundayım. Ekmek, yemek, midede yanar yok olursa, o zaman akıl olur, can olur, hasetçilerin bile hasret çektikleri bir hale gelir. Geri kalanları benden gizli olarak, sana aşk söylesin! Sen, Ashab-ı Kehf gibi hem uykudasın, hem de uyanık! [Hz. Pir Mevlana]

Ya Rabbi bu duaya AMİN diyen canları YOKLUK tâcı ile mürîd iken murâd eyleyiver (İrade etmeyip bırakıp Murâd-ı ilahiye râm olanlar zümresinden kılıver)

Ya Rabbi cümlemizi, bütün ilâhî isim ve sıfatları üzerinde lâyıkıyla tefekkür eden, onların gerektirdiği güzel ahlâk ile yaşayan ve böylece ilâhî muhabbet ve dostluk iklîmine vâsıl olan kullarından eyle! Ya Rabbi bizleri sevip sevdirdiğin bahtiyar kullarından eyles! Kendinden gayriye, yâni mâsivaya karşı gönlümüze nebevî bir istiğnâ ihsân buyurup bütün rağbet, alâka ve bağlılığımızı yüce aşkına ve emr u fermânına tahsîs eyle!

Yâ Rabbî Habibinin ayı olan Şaban-ı Şerifi hakkımızda mahza hayr ve bereket kıl, Habibinin güzelliğinden kalblerimize bir hâl nasîb eyleyip lütf û inâyetinle, aşkına mahkum olacağımız nice Ramazanlara eriştiriver…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Reklamlar

Pınarbaşında susuz kalanlara

Ey tâ ezelden tanışıp âşinâ olduğumuz cân,
 (Biz bu satırları, sadırlara varsın diye [201.mestmp3] olarak Neyzen Kudsi Erguner yorumuyla Şehzade Seyfettin Efendi’nin bestesi Hüzzam Peşrevi dinlerken yazdık, siz dahi öylece okursanız hemhâl olmaya başladık demektir erenler, ne diyelim Mevlam tesirini halkeyle…)

Ruhlar sıralanmış  asker toplulukları gibidirler. Ruhlar aleminde tanışıp anlaşanlar (dünyada) anlaşırlar. Buna karşılık ruhlar aleminde anlaşamayanlar dünyada da anlaşamazlar.  [Müslim, Birr ve’s-Sıla, 49]

Şeyh Ümmi Sinan Hazretlerinin tavsiyesine uyup bu Cuma’da geldik kapınıza
Erenlerin sohbeti ele giresi değil, İkrar ile gelenler mahrum kalası değil
İkrar gerek bir ere, göz açıp didar göre, Sarraf gerek gevhere nâdân bilesi değil
Bir pınarın başına bir destiyi koysalar, Kırk yol anda durursa kendi dolası değil
Ümmi Sinan yol âyan olubtur bellü beyân, Dervişlik yolu hemân tac ü hırkası değil

Geldik ama gözümüz yaşlı erenler, her dem hatadır kârımız, gözyaşı siler günahı deyip hâli pür melâlimizi arz edelim yârâna:

201Her yeni günahla yürek usulca pas tutar, işlenen günahlar, hata ve gafletler tastamam yazıldı deftere. Peki ya yapmaya çalıştığımız ibadetler, iyi ve güzel haller Riyadan uzak ihlas üzere mi? Makbul mu? Kusurdan uzak mı? Hak razı mı? İşte ziyanın ta kendisi bir yanda dağlar gibi günahlarım, diğer yanda pek az itaat azığım! AĞLA GÖZÜM AĞLA  Hz. Şeyh Cüneyd-i Bağdadi (ks)

Küçümsediğim, ayıplarını gördüğüm her insandan sonra imân ve irfanımda azalma hissederim. AĞLA GÖZÜM AĞLA  Hz. Pir İbrahim Düsûki (ks)

Kişinin cemaatten uzak kalması, günahlarının çokluğundandır. Değil mi ki bir edepsizliğin cezası bir hayrı işleyememektir. AĞLA GÖZÜM AĞLA Hz. Şeyh Halil Necatioğlu (ks)

Eli İslam’da gözü isyanda; AĞLA GÖZÜM AĞLA

Ve Dua, gözyaşlarıyla dua, Harem-i Pâkinden bir dua (her fırsatta, bütün kardeşlerime): Günahlarımızın affına elbet duacıyız lakin Sen bizleri günaha girmekten koruyup günah kişi, mekan, hal ve sözlerden uzak eyleyiver Rabbi! İbadeti, seccade üstüne, cami duvarı arasına, üç aylara, ramazana hapsedenlerden değil de ibadet ile hayat bulup her mekan ve zamanda senin hoşnutluğunu gözetenlerden eyle ya Rabbi!

Ey baha değil bahane Allah’ı olan Mevlam, şu bizim halimizi müslümana yakışır hale terfi ettir ya Rabbi, zilletten, hor ve hakir görülmekten, tevazu namı altında izzetsizlikten sana sığınıyoruz, bizi bu halden de kurtar Ya Rabbi, Her tür zilletten halas eyleyib “Evet, Ben müslümanım” diye alnını aça aça, göğsünü gere gere yaşama hürriyetine eriştir bizi ya Rabbi!

Gemisini kurtaran kaptan eyleme bizi, koyun gibi kendi bacağından asılanlardan eyleme, Madem tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur, Bizi insan eyle, bir başka canın gözyaşından muzdarib olacak gönül ihsan eyle Rabbi!

Tembellikten, korkaklıktan, cahillikten kurtarıp Rızkımızın sende olduğunu bize öğretiver ya Rabbi!

Bize Medet Eyle Ya Rabbi, bize inayet eyle Ya Rabbi! bizi kendine lâyık kul, Sevdiğine layık bir sevgili  ümmet eyle Ya Rabbi! liyakatla değil elbet lütufla bekliyoruz, lütfuna muhtacız, lutfeyle Ya Rabbi!

Matlûbunu cânân edene aşk olsun! Her zerrede seyrân edene aşk olsun!
Maksûd olan bildiğine ermekdir, îmanını ihsân edene aşk olsun!

Vakt-i şerif, Receb-i Şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da

huzur bulasınız efendim 
Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR