Büyüklere şiirler I

[ELLERİMİZİN BÜYÜK BOŞLUĞU]
Burası dünya.
Gece, gece, gece …
Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
araguler_cocuk


Oyun bitti, zifiri karanlıkta belalar uçuşuyor
Dünyanın yalanları, uçakları ve bombaları arasında
solup giden ömrümüzü
Kuşa çeviren yasalardan, yönetmeliklerden,
nizamnamelerden sıkıldık.
Telefon seslerinden, akıp giden televizyon görüntülerinden,
bilgisayar tıkırtılarından, gazete hışırtılarından

Alıp başımızı gitmek istiyoruz
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz

Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
Rüzgârın sesini, ırmağın sesini,
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, nanenin nane olduğu bir dünyayı yeniden isterken
Seni istiyoruz aslında Bunu söyleyemiyoruz

Her yer gece, çok gece
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim
Çok yenildik yetmez mi
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında
Büyütüp durduk siyahı

Kuşlar gibi bakarken
Kuşlar gibi vurulan çocuklarla
Çok yenildik yetmez mi
Bir mermiyle değişirken dünyamız
Kulağımızda uluslararası bir kınama
Büyük büyük yokluk yurdunun uğuldayan sorusuyla
giriyoruz toprağa
Dünya değişti ama kapı nereye açılacak
Biteni biliyoruz şimdi ne başlayacak

İşaretler ortadayken çöllere daldık
Kalp verdin korkunç yaralandık
Akıl verdin, iyiliği esir aldık
Ekranda kıtadan kıtaya atılan bir füze
Gazetede karşı kaldırıma geçerken çiğnenen bir adam
Durmadan dönen bir dünyada nerede olunabilirse
Orada bile değiliz ve bilmiyoruz böyle nasıl
Çamur olabilir kan olabilir karanlık olabilir böyle nasıl
Ele geçirir dünyayı gece
Gece gece gece
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi
Bilmiyoruz
Çünkü
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şu an
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları

Bu olanlar! Çok şey şüphesiz
Ama vaktimiz kalırsa oturup düşüneceğiz
Yusuf’u düşüneceğiz, Ya’kub’u, Musa’yı
İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini
Ve Efendimizi
Efendimiz

Kuyular, kuyular, kuyular kazdık
Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık
Kestik kendimizi deldik yaktık
Sonra sana değil dünyaya aktık
Dünya ki mescittir, biz ona otel yapmışız
Kalktık ki yenilmişiz, değişmişiz, azmışız
Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız

Bir çocuk oyuncağını alamamış
Bir kız sevdiğini saramamış
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Bir adam paramparça… bir çift göz için
Birisi ekmek götürememiş evine
Birisi aşk
Birimiz dünyayı kurtaracak
Birimiz yarını
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor
Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden, ellerini hâlâ açık sanıyor

Geldik işte bunlar ellerimiz
Açılmış bak, bilirsin ne diye
Ki bilirsin, biz bu ellerle neler işledik
Açtık işte bunlar ellerimiz
Burası dünya
Şu biziz
Bunlar da ellerimiz
Öyle açık, öyle acemi, öyle boş
Öyle mahcûb, öyle dalgın, öyle boş
Öyle boş

Senin değil miyiz hepimiz
Senin değil mi her şey
Alırsın kime ne, verirsin kime ne
Ve bu açtığımız eller senin değil mi
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim
Bir yıldız, bir ağaç, bir buğday tanesi kadar

Bize dokun
Dokunmazsan uçacağız tozlar gibi uzayın derin soğukluğuna
Kahire’den Bombay’a, İstanbul’dan İsfahan’a, Kudüs’ten Paris’e
Sensiz neye baktıksa örgütlü bir yalnızlıktı
Ne yaptıksa sensiz, bir şarkısızlıktı
Hayatın bir durağından öbür durağına
Bir sevgili olmadan yürümek!
Bunu yapamıyoruz
Kundağı çıkarıp kefeni giymeden önce
Adına hayat dediğimiz o büyük sarhoşlukta
Bir ölüm adımıyla geçerken dünyanın bütün içlerinden
Ellerimizi açmış bekliyoruz
Açmış bir çiçeğin değil miyiz senin

Haber göndermedin mi bize
Şahitlerin değil miyiz
Müziğin değilsek bu sesler ne

Kimsesiziz, kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak bir şey arıyoruz, kime
Merhamet istiyoruz, kime
Bağışlanmak istiyoruz, kime gidelim
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin
Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde, kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu, yol olduk sana geldik
Ne getirdin deme bize, senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur
Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu

Altı yönüm harab, beş duygum harab
On parmağımda on acı Ya Râb
Denize dalan bir testi nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma.

Bağışla bizi diyebilir miyiz bilmiyoruz
Dilimiz varır mı buna
Affet bizi diyebilir miyiz
Bunu deniyoruz şimdi
İçimizin ve dışımızın bütün cehennemlerinin uzağında bir bekleyiş bizimki

Büyük bir kapının önünde bir karınca, vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak, yoksa niye var
Rahmet örtecek günahı
Geride kalacak gazabın adımları
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz
Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz
Değil mi
Değil mi
Değil mi

Ol dedin olduk senden
Gel dedin geldik sana

Yaptıklarımız için
Yapmadıklarımız için
Elimizi
Dilimizi
Allah’ım
Bağışla bizi
Bağışla bizi

Başımız yerde
Açtık elimizi sevgilinle birlikte
Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
Yabancıysak dost ol bize, senden ayrılmayalım
Elimiz açık, başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
Sevdiklerin aşkına, sevenlerin aşkına
İnşirah inşirah inşirah
Ayetin değil miyiz senin Yâ Allah
[Mevlana İ. Z. ]

Eğer bir gün “O” geliverirse

O’nu gözleyene,
Oysa, sen onların içlerinde iken Allah onlara azab etmez. Onlar bağışlanma dilerlerken de elbette Allah azab edecek değildir. [Enfâl:33]  

Ya topla yaralı kırlangıçları
Ya da bu vefâsız şarkıyı bitir!…

Eğer bir gün Peygamber ziyaretimize gelse, yalnızca bir kaç günlüğüne… Aniden çalsa kapımızı, doğrusu merak ediyorum neler yapacağımızı… Ama biliyorum böylesi şerefli bir konuğa evimizin en güzel odasını açacağımızı, yemeklerimizin en iyisini sunacağımızı ve inandırmaya çalışacağımızı, O’nu evimizde görmekten dolayı duyduğumuz hazzı…

Ama söyleyin bana, Peygamberi evinize doğru gelirken gördüğünüzde, onu kapıda mı karşılayacaksınız yoksa onu içeriğe davet etmeden önce o sabah aldığınız gazeteleri dergileri çabucak toplayıp kanepenin altına mı atacaksınız. Peki, açık mı bırakacaksınız pembe dizi oynayan televizyonunuzu.

Kim bilir belki de ağzımızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdik gün içinde ediverdiğimiz bir sürü yalanın ve hakaretin. Peki ya kasetlerimizi, hızlı müziklerimizi, yeni çıkan starların son albümlerini de ortalıktan kaldıracak mıyız bir çırpıda. Belki de onların yerine yıllardı raflarda boynu bükük bekleyen kitaplardan mı serpiştireceğiz ortalığa.

Peki, hemen evimize girmesine izin verecek miyiz yoksa ne olur bir dakika diye yalvararak kapıda hangisini kaldırayım, neyi yok edeyim nasıl gizleyeyim diye koşuşturacak mıyız evimizin içinde bin bir telaşla.

Merak ediyorum eğer Peygamber bir kaç günlüğüne bizimle birlikte yaşasa yapmaya devam eder miyiz her zaman yaptığımız işleri. Mesela götürebilecek miyiz yanımızda her gittiğimiz mekâna, O’nu da? Tanıştırmaktan onur duyacak mıyız, en yakın arkadaşlarımızla? Şöyle diyelim ya da, O gelince bir kaç günlüğüne değişmeli mi planlarımız ve hayatımız?

Şimdi söyleyelim birbirimize açık yüreklilikle, kalmasını ister miyiz hayatımızın sonuna kadar bizimle yoksa rahat bir nefes mi alırız, ziyareti bitip çabucak gidiverdiğinde?

Gerçekten bilmek ilginç olabilirdi değil mi? Eğer bir gün peygamber aniden ziyaretimize gelse, yapacağımız şeyleri?

… Onca günahlarımıza, bize yakışmayan kusurlarımıza rağmen, Senin büyüklüğün kadar büyüttük umutlarımızı. Dağlar kadar günahlarımız olsa da Sen kadar umutlarımız var. Sen olmasaydın eğer, taşlardan daha katı yüreğimizde hiç yeşerir miydi yepyeni umutlarımız! Kabul eder misin bizi Efendim, ashabının kıtmiri olarak?

Zira Efendim, “Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım” diyerek başımızı koyduğumuz olmuştur yastığa, tutunduğumuz an olmuştur düşlere. Ne olur;

“Gel ey Muhammed (sav) bahardır
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır
Hac’dan döner gibi gel
Mirac’dan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır”

Kendine gel ey yolcu!

Bir nasihat tâlibine,
Ben size iki vâiz (nasihatçi) bıraktım. Biri susar diğeri konuşur; susan nasihatçi ölüm, konuşan ise Kur’ândır. [Tirmizi, Menakib, 31]

Yeni bir yıl ile giderek yaklaşmakta olan, susan nasihatçimiz ölüm, taliplileri için ten kafesinden kurtulmak, Yusuf gibi kuyudan çıkmaktır. Kâfire idam sehpası gibi gözüken ölüm mü’min için ölümsüzlüğe açılan kapıdır. Hz. Pir Mevlana ölüm neşesini şöyle anlatıyor:

Kuşa, kafesini bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar hürriyete ait güzel güzel hikâyeler söylerler. Kafesteki kuş onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı ne de kararı. Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur, ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O kuşun gönlü de dışarıdadır, canı da. Böyleyken kafesi açıversen ne yapar?

Ey seher vakti esen, ötelerden gelen!
Ey hoş haberler getiren rüzgar! Müjdeyi ver de gönlümü al! Ey müjdeci! Elimde bir canım kaldı, o da sana feda olsun, onu da al!

Ey ısıracak dişleri kalmayan kahır!
Ey kötürüm olduğu için yanımıza gelemeyen gam! Ey yüzlerce defa güldükçe gülen lütuf! Canlar zafere kavuştuğu için can da gülmede, cihan da!

Gaflet gömleğini yırtarak dünyanın gerçek çehresini gören büyük ruhlar için hayat bir imtihan, ölüm ise bir şeb-i arus, yani “vuslat” tır. Hak Teala bu Şeb-i arûs ve yeni yılın ilk günü vesilesiyle amellerimizi ve ahlâkımızı yağmur gibi temiz ve berrak bir rahmet, bereket ve hidayet vesilesi eylesin! İçinde yaşadığımız dünyadaki kir-pastan arınarak semâlara yükselen su gibi rûhumuzu ve gönlümüzü de tertemiz olarak yüce huzûruna erdirsin.

Ey Hak âşıkı! Sen güzellik Yûsuf’usun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allâh’ın takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. [Hz. Pir Mevlana]

Mevlânâ Hazretleri de, ölümün eşiğinde yaşayan, buna rağmen günlerini; hem dünyâ ve hem de âhirette fayda vermeyecek boş işlerle hebâ eden insana şöyle seslenmektedir:

“Kendine gel ey yolcu! Kendine gel! Akşam oldu; ömür güneşi batmak üzere… Gücün kuvvetin varken; şu iki günceğizde olsun cömertlikte bulun, iyi işler yap… Elde kalan bu kadarcık tohumu, yani ömrünün geriye kalan son senelerini iyi ek, iyi harca da; şu iki nefeslik şu fânî dünyadan sonsuz bir cennet ömrü elde edesin… Aklını başına al da; bu işi yarına bırakma. Nice yarınlar geldi geçti. Hemen tövbe ve istiğfar ile işe başla ki, ekin mevsimi, iyilik günleri büs bütün geçmesin. Öğüdümü dinle, nefis güçlü bir bağdır. Bizi iyilikten alıkoyar. Hak yolunda sana engel olur. Yenileşmek, kendini tamir etmek istiyorsan, eskiyi çıkar at; bedene ait isteklerden vazgeç; rûhânî zevkleri, mânevî heyecan ve lezzetleri ara…

Her ihlâs sahibinin sevgisini perçinle,
Kalbinde âriflerin muhabbetini dinle…
Gitme ümitsizliğe; ümit kapısı vardır;
Güneşler parlıyor bak; karanlık kapı, dardır..
Gönlün seni çekiyor ârifler meclisine;
Bedeninse, seni sokar çamura yine..
Aklını başına al gönüldaş sohbetinde;
İkbâl sahibi verir bahşişi servetinden…
[223. Mestmp3 Gitme Ümitsizliğe…]

Mâdemki, her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda ölümü tadacağı muhakkaktır ve O’ndan kaçılacak hiçbir yer yoktur; o hâlde cümle canlar: “(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun…” [Zâriyât, 50] sırrından nasib alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak edinmelidir.

Bu gelen, yeni bir yıldır. Ya Rabbi, kovulmuş şeytanın şerrinden bu yıl muhafaza olmayı istiyoruz. Ve içimizde, bize kötülüğü emreden nefislerimizle mücadelemizde senden yardım diliyoruz. Bizi sana yaklaştıracak meşguliyetleri nasîb et, ey celâl ve ikram sahibi Rabbim. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl! Gönül âlemlerimizi, Hz. Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi Peygamber vârisi Hak dostlarının feyz,rûhâniyet ve irşadlarıyla âbâd eyle!

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma, Hazret-i Pir’e bayram olan Şeb-i Arûs
canları aşka vardıracak yeni bir yıl, ömür ve şahsiyetlerimiz
, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Âzâd iken esir olun inşallah!

Ey (aşk ile kulluk yolunda) yolcu,

Âzâd iken esîr idik Allah’a çok şükür

Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâhlarız

190ask


12 Rebiülevvel 1430 (8 Mart 2009) itibariyle, beraberce bir Mevlid-i Nebi’ye daha şahid olduk,
Resulu Kibriya, aleyhi ekmelittehaya Efendimiz’in;

Dünyaya Doğumu: 12 Rebîulevvel 571 Pazartesi

Hicreti (Kuba’ya varışı): 12 Rebîulevvel 622 Pazartesi

Hicretin başladığı gece, canına kast etmek isteyenlerin bile,
emanetleri O`nda durmakta. Bu derece el-emin.

Ahirete Doğumu: 12 Rebîulevvel 632 Pazartesi

Bir şehre, bir ülkeye yahut dünyaya değil, âlemlere rahmet olarak gönderilmek ne demektir; bunun anlamını bir ömür düşünsek yeri. Çünkü O’dur ancak, alemlerin (dikkat müslümanların değil!) Rabbi olanın en sevgilisi…

Bu vesile ile Mevlam bizleri de ahlak-ı hamidiyye civarına hicret ettirsin nazındayız. Ve böyle devam edecektik hasbihalimize lakin aşk ülkesinin padişahından uzatılan billur kâseyi ikram etmeyi seçtik, afiyet olsun erenler:

Âzâd iken esîr idik Allah`a çok şükür / Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız

Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan…

Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak…

Aşk, evvela Allah’tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah’ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah’ı tanımak ancak aşk ile mümkündür. Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah’ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah’a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin “hür insan, mal mülk sahibi olan kişi” anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa “köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan” anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah’a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle “Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan” söz edilebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde abd (kul) kelimesi “Allah’a iman eden, O’nun sevdiği kişi” anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.

Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili’nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır. Nitekim sufiler abd’in âbid (ibadet eden); ubûdiyet’in de ibadet’ten üstün olduğunu söylerler.

Hz. Peygamber de “abd” olmasını, “rasul” olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de “abd” vasfı, “rasul” vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur. Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar.

Tasavvufta “âbid”in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade “abd”in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur. Hani koca Yunus’un, “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni” demesi gibi.(Nasıl dediği 190. Mestmp3’ün şiir/ilahi suretinde buradan nûş edilebilir)


Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çok dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. Âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez.

Bunun için aşk meş’alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah`a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda fenâ (Sevgili`de yok olma) makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbidlik ise en kötüsüdür.

Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!

Şükrettirene şükürler olsunki, bu haftada sözümüz yine O’nu anmakla kıymet kazandı. Ümmetin olduğumuz izzet yeter / Hizmetin kıldığımız devlet yeter

Güzel(i) düşünün, hoşça kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Size kapıyı açacak olan kimdir?

Ebedi âşık-ı sâdıklara,
Sûz-i dilden bî-haberdir sanmayın cânâneyi
Mum gibi arzû eder o şûle-i sûzâneyi
Aşk odu evvel düşer âşıka sonra mâşuka
Şem’i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi

Size kapıyı açacak olan kimdir? Hangi yol sizi felaha kavuşturur
Hangimizin hayatı eyvahlarla keşkelerle dolu değil?
Bildiğiniz yol aslında hiç bilmediğiniz bir yolsa?
Kendinize bir yol seçin; Hakkın emrinde insanlığın hizmetinde.
Başınızda en yüksek ve en asil fikirler,
Kalbinizde en ılık, en tatlı, en müşfik duygular bilgili, şuurlu ve vakûr adımlarla
Ebediyyete doğru ilerleyeceğiniz ideal bir yol … Aşk yolu

Gerçi şerh olandan, (tarife gelenden) olmayan yeğdir amma
İbrahim Sadri EREN’in dilinden AŞK’ın tarifi haftanın eseridir, burdan buyrun
188. mest mp3

Aşk, hesap günü kargaşasında anaya yavrusunu unutturan neyse
Herkesi ve herşeyi öyle unutturan.

Aşk, en çok ağlamayı kendine yakıştırmak.
Aşk, Mevlana, bütün evliyaların gizlediği,
bütün abdalların izlediği, bütün dervişlerin içlerinden geldiği gibi

Denizler tutuşturulduğunda, dağlar yürütüldüğünde, yıldızlar semadan birbir döküldüğünde
herkesin herşeyi, herşeyin herkesi unuttuğu günde Aşk; unutmamak . . .

Aşk, gözükaralık, aşk yalnızlık…
Aşk, öksüz şehirlerin kapısında Bağdat’ta, Gazze’de, Kandahar’da, İstanbul’da
Isırdıkça kanayan dudaklardan dökülen sözlerle havanın nasıl, saatin kaç olduğunu sormak

Aşk, hiçkimsenin hiçkimseyi bu kadar sevmemesi.
Aşk, hiçkimsenin hiçkimseyi bu kadar güzel beklememesi. . .

Vakitler aşk ile dola, akibet hayrola efendim, huu