Mazeretim yok!

Ey yolcu,
… Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler… [Mâide, 54]

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım,
Elemim bir yüreğin karı değil paylaşalım.

Ey o akıl almaz, eşsiz varlığı anlamaya çalışan, sezmeye uğraşan! Ey göklere âşık olan kişi! Merdivenden bahsedip duran arifle dost ol, onunla iyi geçin! Herkes evden bahseder durur. Fakat “O evde bulunan güzel nerede? O nasıl bulunabilir?” diyen yok. Bir yaz günü sıcakta bir ağacın gölgesine sığınan herkes gölgeden, gölgeyi düşüren ağaçtan bahseder ama o gölgeyi düşürten güneşten, güneşin nurundan kimse bahsetmez. Bütün bu zorlukları bilmekle beraber, dilin ona dair, onun hakkında söylediği birkaç sözle bütün kulaklar da mest oldu, akıllar da… Zavallı dil bir iki kırıntı buldu da ona daldı. Asıl kaynağı, madeni bıraktı. Hâlbuki aşığın canı o kırıntılardan utandı da, pazarı da bıraktı, dükkânı da bıraktı gitti… [Hz. Pir Mevlana]

Ey cânıma cânânım, ey derdime dermânım.
Âlemlere sultanım, Medet Allah’ım medet.
Bu derdim onmaz gibi, Azrail gülmez gibi.
Umduğum olmaz gibi, Medet Allah’ım medet.
Dünyayı bâki sandım, gaflet içinde kaldım.
Ölüm var imiş bildim, Medet Allah’ım medet.
[245. Mestmp3]

Mektubun başından sızan ayet var ya sözün özü, dinin özü dervişliğin özü bu olsa gerektir… Her yol bu hana çıkar, her kapı bu meydana açılır. Bu devlete ulaşabilmek için yola düşmek, yola girmek gerekir. Böylesi bir yolculuğa çıkmadan kurtuluşa ermek de mümkün değildir. Evet, yola girmek, sabır ve teslimiyetle yolun bütün sıkıntılarına katlanmak gerekir. Yolun adı bellidir. Sırat-ı mustakim: Dosdoğru yol. Çünkü iki nokta arasındaki en kısa yol “dosdoğru” yoldur. Bu yolun bir adı da “tarîk” dir. Bu yol üzerindeki canın adı “sâlik” yolculuğun bir adı ise “seyr u sülûk” dur. Yoldaki cümle işlerimizin makbul olma şartlarından biri de: mazeret, bahane, itiraz çukuruna düşüp kirlenmemiş olmasıdır.

Yine yola düşmek gerek, hasretin yaman efendim
Köz oldu sinede yürek, Aah, duman duman efendim…

Hep ağlamak olmaz ya, sizleri biraz da güldürelim; askerlik günlerimizin iskele-sancak sırasıyla gelen çarşı izinlerine dair bir fıkra kalmış hatırımızda:

Vâkıa, bizim Temel’in askerlik zamanlarından. Bölükteki 40 erin çarşı izninden tam vaktinde dönmeleri emredilmiş. Geç kalanlara çadır hapsi verilecek diye sıkı sıkıya tembih etmiş komutanları. Ancak iyi bir mazeretleri olursa affedilecekler. Ne var ki 40 kişiden 39 u da geç kalmış, mazeretleri ise hep aynı:
– Atla istasyona celeydum. Koşmaktan at çatladı, tren kaçtı, geç kaldum.
Derken sıra bizim Temel’e gelmiş. Komutan,
– Senin de mi atın çatladı, diye sorunca.
– Hayır, demiş. Yoldaki 39 at leşini geçemedum.

İşte böyle efendim, mazeret böylesi bir illet. Dünya ile olan hallerimizde bir işin, herhangi bir geçerli sebep yüzünden yapılamadığı durumlarda mazeret; bilinçli olarak yapılmayıp bu yapılmayışın gizlendiği durumlarda da bahaneye sığınırız… Peki Hak ile olan münasebetimizde mazeretin yer nedir? Ne bizi kulluğumuzda ne mazur gösterebilir? Hangi bahane bizi kurtarabilir?

Şu dünyada gördüğümüz her şey, hepsi bahanelerdir. Ne varsa aşktan ibarettir. Aşk, Allah evidir. Ey Hakk aşığı, sen de o evde oturmaktasın. [Hz. Pir Mevlana]

Bu mazeret tarihi insanlık tarihi kadar eskidir erenler… Hak Teala, Hz. Adem’e secde emrinden sonra mazhar-ı kelam olsun diye şeytan’a sual eyler. – Neden secde etmedin? ilk kıyası yapıp (Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm) üstünlük arz ettikten sonra diyor ki: Sen beni nasıl azdırdıysan ben de insanları öyle azdıracağım… [bknz. A’râf, 12-16]

Şeytan, aklın tesiriyle kendi mazeretini öne sürerek azgınlığını Allah’a nispet ediyor. İşte varlık aleminin ilk bahanesi, mazerete bak… Aşk ehli olan bunu söyleyebilir mi efendim? Ne söyler peki;

… Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz… [A’râf, 23]

Onlar, “Ben nefsime, kendime zulm ettim, haksızlık ettim, yazık ettim deyip acziyeti beyan ederler. İşte günahlardaki payını nefsine yükleyip sevdiğine zerre kusur kondurmamayı atamız Hz. Adem’den alırız. Tecelliler ve olaylar karşısında mazeretleri öne sürmeden sahibini hatırlayıp O’na teslim olan insanlar Hz. Adem evladı Hz. İnsan’dır.

Fakat her yaptığı hadisede, başarılara benlikle sarılıp “ben yaptım” diye sarılanlar, bozuk hadiseleri, başarısızlıkları Allah’a mazeret şeklinde beyan edenler ise tevbeden uzak kaldıkları sürece, henüz Adem(as) evladı olamamış canlardır..

Mazeret terazisinin tartamayacağı günah yoktur…

İnsan ile ezelden kavgalı şeytanın önemli hilelerinden biri de, insana hatalarını kabul ettirmemesi, onu hata ve kusurlarına bahane aramaya itmesi ve meseleye bir mazeret bulma yoluna sevk etmesidir yani kendi kusurunu insana satmasıdır. Eğer bir insan, yaptığı hataların kendi hatası olduğunu kabul etmiyor, onlara dışarıdan sebepler arıyor, “şundan dolayı yaptım, bundan dolayı yaptım” diyerek mazeretler arkasına sığınmaya çalışıyorsa, o hiçbir zaman hatalarını telafi edemez. Hatalarını telafi edemediği gibi, günahtan uzaklaşıp “tevbe” ile temizlenemez de…

Dünyevi sıkıntılar, ekonomik krizler, çoluk çocuk, hastalık, geçim derdi,okul, imtihan, iş-güç… mazaret, bahanelerin ardı arkası da hiç kesilmez; Mazeret, “özür dilerim” ifadesindeki duruluğu kirletendir yahu bu mazereti bırakıp acziyetini kabul et! Hem Mevlam “Sen bana varlığını emanet ettin de bizim elimizden mi çıktı?!” buyurursa ne cevap verirsin. Âgah olalım, sığındığımız her mazeret aleyhimize şahit olacak!

Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir. [Kıyâmet, 14-15]

Kıyamet günü, artık iş işten geçmiş olacak, ileri sürülecek mazeretler bir fayda sağlamayacağı gibi, yapılanlardan pişmanlık duyma, tevbe etme yoluyla Allah’ı hoşnut etmeye çalışmamız da bizden istenmeyecektir.

Bir gündür o gün ki kendilerine zulmedenlerin mazeretleri de kabul edilmeyecek o gün, tövbe edip yaptıklarından vazgeçmeleri de istenmeyecek artık. [Rum, 57]

Say ki, mühlet verilenlerdensin ve bugün geriye kalan ömrünün, sana tanınan ek sürenin ilk günü… Acziyet ve teslimiyet üzere bir anlaşmaya var mısın?

Ey nefsim! Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince bütün sermâyem gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allâh Teâlâ bugün de bana ömrümü bağışlayarak ikramda bulundu. Eğer benim ölmemi takdîr etmiş olsaydı, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı sâlih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O hâlde bugün günah ve mâsıyete kat’iyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir ânını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen ve geri gelmeyen bir nîmettir.

Bir görseydin o günaha batmış olanları: Rab’lerinin huzurunda, mahcupluktan başları önlerine eğilmiş şöyle derken:”Gördük, işittik ya Rabbenâ! Ne olur bizi dünyaya bir kere daha gönder! Öyle güzel, makbul işler yaparız ki! Çünkü gerçeği kesin olarak biliyoruz artık!” [Secde, 12]

Ey nefsim! Seninle huzur-ı ilâhide ahd ü misâk edelim ki; bundan sonra kendimizden ednâ (aşağı mertebede) bir mahlûk görmeyelim. Günahlarımıza gözlerimizi dikelim, aczimizi elimize alalım, aman kapısından aman dileyelim, “rahmet-i ilâhiye”yi bekleyelim, Allah rızâsını elde edelim ve bu ahd ü mîsak üzerine sebat edelim. Ve bir de nefsim! Şayet bizi bir yerde methederlerse sakın bu methi üzerimize almayalım; “Nakış methi, nakkaşa râcidir” diyelim. Zemmederlerse “Elbet bizde bu hal mevcut olmayaydı söylemezlerdi” diyelim; “Allah onlardan razı olsun ki, bizim kulağımıza bunları duyurdular” diyelim.

Evet azizler, Bu cuma ile Receb-i şerifin gölgesi düştü üzerimize… Ziyadesiyle ihtirama layık dört haram ayın ve mübarek üç ayların kesişiminde müstesna bir yeri olan Receb’ül Ferd, rahmetin sağanak halde yağmasına nisbetle “Receb’ül Esabb” diye de bilinir. Durun kalabalıklar bu yol çıkmaz sokak!” nidasına kulak verip “yola girmek” için ne eşsiz bir fırsat, ne münasip bir vakit…

Cenâb-ı Hak lutf u keremiyle cümlemizi son nefesinde yüzünü güldürdüklerinden eylesin. Rabbimiz, bu hikmet ve ibretlerle nefislerimizi muhâsebe edip hâlimize çeki-düzen verebilmemizi, son nefesimizde ebedî vuslatı tadarak kıyâmet gününe bir bayram sabahının huzur ve saâdetiyle, korku ve hüzünden âzâde bir şekilde varabilmemizi nasip ve müyesser eylesin!

Ya Rabbi mazeretim yok, öyle bir günahkârım ki hiç tutar yanım yok, ama sen, sana layık olan halinle muamele eyleyip mahşerde “Bu da benim asi kulumdur” buyurmaz mısın?

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Reklamlar

Hak’tandır o, reddetme

Ey insanoğlu,
Sana güzellikten her ne şey nâsib olursa şüphesiz Allah’tandır. Ve sana kötülükten her ne şey isabet ederse kendi nefsindendir… [Nisâ, 79]

Bir şeyi murâd etme,
Olursa inad etme,
Hak’tandır o
reddetme,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

Cümle işler Hâlik’ındır, kul eliyle işlenir.
Hakk’ın emri olmayınca sanma bir çöp deprenir

Her sohbet bir vuslattır ve bizler bu vuslatın neşesiyle mestiz; gerçi bu satırların yazarının idrak ve temsil kıtlığı sebebiyle, irfan ve hikmet cevherleri siz güzelim canlara nakletmede kusurluyuz lâkin “Her zerrede bir nur, her katrede bir zuhûr vardır” müjdesi ile teselli bulmaktayız.

Her Cuma, ber vech-i mûtad, evladımızı da alıp Harem-i pâkinde, Kabe-i Muazzama’da cem oluruz. Bir safa dahil olduktan sonra sağ baştan 18. Candan başlayarak nezri Mevlana niyetine gül kokuları ikram eyleriz. Yine böyle bir hafta mahdumumuz daha ilk gül sunduğu cemaatten haşin bir red cevabı alıp geri çevrilince, pek bir kırılıp, gücendi, mahzun oldu. Onu mesrur eylemek için bir suretini çektiysek de nâfile…

Haftanın mestmp3’ü bu meyanda Dede Efendi’nin Şehnaz bir bestesi oluverdi: Sana ey cânımın cânı efendim, kırıldım, incindim, gücendim [240. Mestmp3]

Talib-i Hak olan siz güzelim canlara kestirme bir yoldan bahsetmek dileriz: “La talebe ve La Redde”

Kimseden hiçbir şey istemezsin olur biter; istemek yok (la talebe) verilirse reddetmek de yok ve (la redde). Onu nerden çıkarmış olsa gerek büyüklerimiz: Bir gün Resul-u Kibriya Efendimiz Abdullah ibni Ömer (r.a) hazretlerine bir ikramda bulunmuş o da Ya Resulallah benim ihtiyacım yok, bir başka muhtaç kardeşime ver der gibi kabul etmek istememiş verilen şeyi. Efendimiz cevaben buyurmuşlar: Ey delikanlı sen dilemediğin halde Allah sana bir şey verirse al REDDETME buyurmuş. Çünkü o, Allah’ın sana gönderdiği bir rızıktır, lütf-u ilahidir.

İstenmediği halde kendi gelen suyu ZEMZEM sayıp içen halk bilgeliğinde bir deyiş vardır:
Deh demeden yürürse at,
İstemeden bir bardak su verirse evlat,
Bir de hayırlı çıktı mı avrat
Düğün evinde işin ne; neşe senin evinde!


İrfan geleneğimizde ise “İstersem dilimi, almazsam elimi kessinler” düsturu hep aynı hakikate işaret eder. Hiç şikâyet etmemek, razı olmak manasınadır. Bu razı oluş belki de duaların kabulü, en güzel dua halidir.

İstemek yok verilirse, geri çevirmek, reddetmek yok. Bu “istemeyin” hadisi şeriflerinde o kadar tavsiye olunmuş ki birisinin devesinin üzerinde iken kamçısı yere düşse kimseden istememiş. Halbuki deve yüksek inmekte zor binmek de.. İstememeye bu kadar riayet etmişler. Hz. Peygamber(sav)’in yere düşen kamçısını bizzat inip alarak kimseye yük olmamasını örnek gösteren Hz. Pir Mevlânâ, bizlere şöyle nasihat eder:

Hz. Peygamber (sav): “Allah’tan cenneti istiyorsan Kimseden bir şey isteme ki kimseden bir şey istemezsen, Ben kefilim Cennete de girersin, Allah’a da kavuşursun” buyurdu. Hz. Peygamber bir gün ata binmiş gidiyordu, elinden kamçısı yere düşüverdi, hemen inip kendisi aldı, kimseden istemedi. Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü, özgür ol, Cenaze gibi kimsenin boynuna binme, halka yük olma!

Bu dünya tatlıdır, şirindir, güzeldir yemyeşildir. Çoğunuz bu cezbeye kapılıp gidebilirsiniz. Fakat istemeden size verilirse mübarek olur. İstediğinizden dolayı verilirse size yük olur ve minnet altında kalırsınız. Sakın istemeyiniz!

Kenân Rifai Hazretleri’nin dâim hatırlattığı bir söz vardır. “Bâr olma, yâr ol” der. Kimseye eziyet verme, kimseye sıkıntı verme, kimseden bir şey bekleme. Ahmed’er Rifai Hz.leri ise bizim yolumuz istememek, esirgememek ve biriktirmemektir buyurur.

Tasavvuf yar olub bar olmamaktır
Gül-i gülzar olub har olmamaktır.

Madem reddetme düsturu ruhumuza işledi. Hakkın bize bir atâsıdır, En sevgili Mustafa’sından, ikramını reddetmek ne kelime, can baş üzere buyur edeceğimiz, müjdeli bir hadis-i şerif:
Ey insanlar, ben ancak size hediye edilmiş rahmetim [Dârimi, Mukaddime:3]

Biçaredir ümmetlerin, isyanına bakma
Red eli vurup hasret ile düzaha yakma
Rahmet et aman, ateş-i hicranına yakma
En başta kulun Galib’i pür-cürmü bırakma

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Haktan bize Sultân-ı müeyyedsin Efendim

Ya Rab, hediye ettiğin peygamberin aşkından, rahmetinden ve şefaatinden mahrum etme bizleri. Hem Denizler bu aşk yüzünden coşar köpürür. Kuşlar bu yüzden öter. Onların hepsinin de dileği bu aşk tuzağına her an yeni bir avın düşmesidir.

Aşkından gayrısına iltifatımız yok. Bedenimizi tamamıyla can haline koy, bizleri hakîkat madenindeki inciye çevir; bağımı, bahçemi neşelerle sulayan bir çeşme lütfet, Maksudumuz ancak sensin, bizi iki alemin gamından kurtaracak bir aşk lutfet !

İkramı kabul edip izi üzre, mucibince amel edene aşk olsun, ya huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da

huzur bulasınız efendim