Sadaka ile huzur bulasınız

Ey aşk tuzağındaki can,
Ve birinize ölüm gelip çatmadan ve derken o da Rabbim, beni yakın bir zamana dek öldürmeyip bıraksaydın da ben de sadaka vermeye çalışsaydım ve temiz kullardan olsaydım demeden önce sizi rızıklandırdığımız şeylerden harcayın. [Münâfikûn, 10]

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!
Mezarda geçer akça neyse, onu biriktir!


Makam sahiplerinden destûr alıp başlayalım söze, hakikat denizinden beslenen muhabbet ve safa ehline selam olsun…

Hicri takvim itibariyle tövbe aylarının ilki olan Cemaziyelevvel’in son günlerini idrak ediyoruz ki üç aylar denen mübarek mevsimde, gönül aynasında sırlara mazhar olmak, feyz-i ilahiye muhatab olmak dilersen ey talib, geçmekte olan günler tövbe pınarından gözyaşı suyu ile aynayı gaflet kirinden temizleme, aşk ile cilalama vaktidir.

Her nefeste işledik yüz bin günâh,
Bir günâha etmedik hiçbir gün âh!
Bakma yâ Rab, günâhımıza,
Nazar et, cân-u dilden âhımıza…

Cân û dilden yükselen âhımıza bir de Nihâvend makamından kulak vermek dilerseniz Cümle Kapısı’ndan buyurun efendim… [241. Mestmp3]

Mektubun başındaki ayeti aşk ile bir daha okumanızı istirham ederek başlayalım sohbete: Ey can! Şimdi düşün ki vefât ettin ve dünyâya geri gönderildin. O heyecan hâlini bir düşün! O hâlde bugün günah ve mâsiyete kat’iyyen yaklaşma ve sakın ola ki, bugünün bir ânını bile boşa geçirme! Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir.

Bu vesile ile tövbede muvaffak olmamıza, dua ve istiğfarımızın kabulüne vesile olacak, Hakkın rahmetini celbedecek bir müjde vermek isteriz sizlere: “sadaka”

Sadaka vermeye devam edenin rızkı artar ve duası kabul olur! [Hadis-i Şerif, İbni Mace]

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Kaç zamandır gelemedin derslere erenler! Halin nicedir?
– Evlâd u iyalin devam eden hastalıklarından dolayı aksattık, kusurlar affola

– Pek sık gider oldunuz doktora! Efendimiz’in bir hadisinden bahsedeyim sizlere: Peygamber Efendimiz; “Ey yiğit!” diye buyurdu, “Sadakalar belayı defeder, kovar, hastalığını sadaka ile tedavi et!” Bunun içindir ki doktora gitmeden önce bir yoksulun gönlünü kazanmaya bak. Bilir misin Asr-ı saadetten beri Medine halkı bu âdeti yaşatır. Hastaneye, doktora gitmeden önce sadaka vermeyi ihmal etmezler.

– Ahh efendim, Sadaka bedenin hastalıklarını tedavi eder, hasta kalbimize bir şifa sunmaz olur mu!

-Bir misal arzedeyim: Şu elimdeki 100 liranın 50 lirasını sana veriyorum. Şimdi görünüşe göre 50 Liram kaldı, yani param eksildi. Öyle mi?
– İşlemi hesap makinası ile yaparsak öyledir

– Elbette öyle ama gel gör ki hesap makinesinin “bereket hanesi” var m’ola? Kalan 50 Liram bereketlendi. Bunun farkında mısın? Evde pek çok lüzumsuz masraf çıkacaktı, belki masanın üstündeki cam sürahi kırılacak, belki telefonumu kaybedip yenisini almak zorunda kalacaktım ya da basit bir soğuk algınlığı olan hastalığım yanlış ilaçlar yüzünden bronşite kadar ilerleyecek, eczaneye daha fazla para verecektim, sahi siz hiç paranızı düşürmez, cüzdanınızı kaybetmez misiniz? Hemen hepsi gelebilirdi başıma.. Ama sadaka vererek, muhtaç olana karşılıksız yardımda bulunarak, kendimi korumuş oldum.

Mal sadaka vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan kurtarır. [Hadis-i Şerif, Tirmizi]

Harcamakla, yoksullara ihsanda bulunmakla bereket artar, gelir çoğalır! Bu sebepledir ki, kurtuluş ve saadet sultanı Mustafa; “Ey zenginler! Ey himmet sahibi olanlar; biliniz ki cömertlik kârdır, kazançtır.” diye buyurmuştur. Şunu iyi bil ki, bedenden, maldan, mülkten kaybetmekte, ziyâna uğramakta rûha fayda vardır, onu vebâlden kurtarır. Mal; bağışlamakla, infâk etmekle, görünüşte elden çıkar gider ama, onu verenin gönlüne yüzlerce mânevî hayat gelir! [Hz. Pir Mevlana]

– Erenlerim, hani bizim yolumuz, “tarik-i fakr” idi. Canların ekserisi bi-nisâb (üzerine zekat düşmez) fukaradır. Pes fukaranın dahi sadakası olur mu?
– Evet, her şeyin bir sadakası vardır. Zenginlerin sadakası mallarını fakirlere infak etmektir (vermektir) Fukaranın sadakası, kalplerinden zenginlere karşı olan beklenti ve itimadı çıkarmalarıdır. Aşıkların sadakası, ruhlarını Mevla muhabbetine bezletmektir (esirgemeden bol bol vermek) ve ariflerin sadakası, etrafındakileri sohbet ve irşad ikram buyurmalarıdır.

– Üzerimizdeki her nimetin için bir sadakası gerekmez mi?
– Her nimetin sadakası kendi cinsindendir. Mangırın nimet için vermekle, sıhhat ve afiyetin nimeti için ihtiyaç sahibine yardım etmekle, ilim nimeti için öğretmek sureti ile sadaka verilir. Hangi nimetin sadakasını verirsen ona bereket kazandırmış, ziyadeleştirmiş olursun.

– Hepsi tamam ama para vermek gücümüze gider. O kadar çalışmış kazanmışız ama kolay mı vermek?
– Kimin malını kimin verdiği sağlıkla çalışarak kazandın ki! İnsanın fıtratında cimrilik vardır. Hal böyle olunca sadaka, nefse en ağır gelen ibadetlerdendir. Ama doğru söyledin vermek kolay değildir. Akıl hep çıkar peşinde koşar, almak ister, vermek isteyen aşıktır. Bak Resulu Kibriya: “Bir adam yetmiş şeytandan kurtulmadıkça, sadakadan bir şeyi elinden çıkaramaz.” buyurdu.

Sen, varını yoğunu, malını mülkünü ver de, bir gönül al, al da, o gönül mezarda, o kapkara gecede sana ışık olsun, nur versin! [Hz. Pir Mevlana]

– Hem sadece para değil ki her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman ve kendi kabından kardeşinin kabına su boşaltman bile iyilikten sayılır. Gönlü zengin kimselerin bir tebessümü bile sadaka yerine geçer. Çünkü, gönül zengini, tebessümünün sevgisi ile ferâhtır ve etrafını da ferâhlatır. Ve gerçekten bu hâl, ne kadar güzel bir infâktır. Bunun aksi olarak gönül fakîri olanları ise, hiçbir şey zenginleştiremez.

– Hani “hüzün ki bize en çok yakışandır” buyurmuştunuz vaktiyle… Derviş mahzun değil midir?
– Cevabını Hz. Ali (kv) Efendimizden alasın: “Mü’minin tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir.” Hak Teala cümlemizi yaratılan her şeye şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilen, ince ruhlu, kâmil mü’minlerden eylesin. Kalplerimizden îman muhabbetini, yüzlerimizden İslâm’ın güler yüzünü eksik etmesin…

– Peki tasavvuf erbabı nasıl bakar sadakaya?
– Îmânın ilk meyvası merhamettir. Ondan uzak bir gönül hayat sâhibi değildir. Her hayrın başı olan besmele ve fâtiha, Allâh’ın Rahmân ve Rahîm (merhamet eden) isimleri ile başlar. Aşk yolunda sadaka, “el-Rezzak” esmâsının fiilî zikridir. Mahlukata merhamet nazarıyla bakmaktır. Tarik-i Mevlevîyye’de sadaka yerine “nezr” vardır, adak ya da hediye manasına… Mevlevîler birine hediye verecekleri zaman, “Nezr-i Mevlânâ – Mevlânâ’nın Hediyesi” diye takdîm ederler. Böyle sunulan hediye reddedilmez, alınır. Malum Canlar, kimseden bir şey istemez, sadaka kabul etmezler. Ancak dileyenler dergâha veya mensûblarına hediye verebilirler. “Nezr” veya “niyâz” denen bu bağışlar, Nezr-i Mevlânâ yani dokuz veya dokuzun katları miktarınca olurdu. Mevlevi Tarikatında, el açmak (dilenmek) yasaklandığından, Mevlevi Dervişleri sunulan niyazı (Nezîr-Hediye), Hak’tan bilerek teberrüken (mübarek görerek) kabul ederlerdi. Mevlevîlerden her kime, ‘Nezrimdir, kabul eder misin?’ dense, o Mevlevi ‘Amin’ deyip almak zorundadır. O Mevlevi, şeyh de olsa, padişah da olsa budur bu. Almamak çok, ama çok büyük bir ayıptır.

– Ayıp demişken sadakanın da bir adabı var mıdır peki?
– Sadaka, muhtaç kişiye, o istemeden, ihtiyacı kadar verilendir. Hattâ verenin kimliğini bildirmemesi keyfiyeti de var. Sadakayı alan, vereni bilmeyecek ki, verene medyun olmaya, kendini borçlu hissetmeye. Vaktiyle biz de dedemizden işitmiştik. Eski güzel insanların verişi bir başka edep ölçüsü içerisindeydi. Sadakaları o kadar güzel bir İslami üslup, nezaket ve zarafet içinde yaparlardı ki kime ne kadar verecekse onu güzel bir zarfın içine koyar ve üzerine de uygun bir hitaptan sonra şöyle yazarlardı:

“İkramımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.”

– Yani, “Sadakaları Allah alır.” [Tevbe, 104] ayeti mücibince verdiğini doğrudan doğruya Hakka verebilme gayretindeydiler.

Helâl maldan verilen her bir sadakayı, Rahmân olan Allah (kudret) eliyle alır ve kabul eder. Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer. [Hadis-i Şerif, Müslim]

– Elbette, infakta asıl muhâtap, Allah’dır. Bu yüzden infakta derin bir gönül vecdi içinde bulunmak îcâb eder. Fânîlerden iltifat ve tebrik beklemeden, riyâ, şöhret ve gösterişten uzak durarak, nefsi araya sokmadan, dünyevî bir maksat taşımadan; «yâ Rabbî, sadece ve sadece Sen’in için» diyerek, infâk edebilmek îcâb eder. İnfakta ihlâsın esâsı budur.
– Bizlere bir de dua infak etseniz, sadaka niyetine…

Ey Rabbimiz önce, bizi adam et, aşka layık bir can haline getir! Sonra bize dua nimetini sun, duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Amin!” diyene de lutfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir! Rabbimiz, bizlere gayret-i dîniyye ihsân eyle. Edep ve nezâket ölçüleri içerisinde, sırf rızâ-yı ilâhîyi ümîd ederek infâk edebilmeyi gönüllerimizin huzur ve saâdet hazînesi kıl! Kalplerimizden îman vecdini, ruhlarımızdan cömertlik neşesini, vicdanlarımızdan sadaka huzurunu eksik eyleme!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Duru suyu bulandırma

Kendini bilene,
Ve (yine) onlar, çirkin bir iş işledikleri veya (günahlarla) kendilerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Zaten, Allah’dan başka kim günahları bağışlar ki? Bir de onlar, işledikleri (günah ve hatalı işleri)nde bilerek ısrar etmezler. [Âl-i İmrân, 135]

Sen, duru bir su gibisin; bu duru suyu, yaptığın kötülüklerle bulandırma, gönlünü örtme! Gönül gözünün önüne günah perdesini çekme; yapma bu işi.Tertemiz kişiler, gönül erleri, gönlünü seyretmek için onun etrafında toplandılar! Bu temiz insanlara karsı sen de utanç içinde kalma; sen de tertemiz ol, gönlünü utandırma!..Bak Gönül; “Fanî güzellere âşık olmaktan kendini çek!” diye nara atıyor! [Hz. Pir Mevlana]

Malumâliniz Efendimiz’in neseb-i şeriflerinde yer alan Hz. Adnan’ın torunlarından Hz. Mudar tarafından bugünkü isimleri verilen arabî aylardan ilk bahar anlamına gelen Rebiülevvel ayı temam oldu ve bugünlerde Rebiülahir’e (ikinci bahar) erdik elhamdulillah…

Dünya ikliminde bahar, güneşin yüzünü göstermesi, ağaçların çiçeğe durması, toprağın yeniden hayat bulması ile olur ya insan ruhunun baharı da Resulu kibriya efendimizin teşrifi ile olur; dolayısıyla ruhun baharı hep Rebiülevvel’dedir. İsterse gökten buz yağsın, yerde diz boyu kar olsun; gönlünü ısıtabilirsin Habib-i Kibriya’nın teşrifi ile… Ol sebepten kış ortasına da gelse Rebiülevvel bizim baharımızdır. O’nun cemali ile can bulan baharın akabinde gelen Rebiülahir’de dahi nebevi iklimden gelen gül kokularıyla mestiz erenler, kusurlarımız affola…

Yanarsam nâr-ı aşkınla yanayım Ya Resûlallah
Ezelden bağrı yanmış bir gedâyız Ya Resûlallah
Hevâ-yi nefsime tabî olup pek çok günah ettim.
Huzûra hangi yüz ile varayım, Ya Resûlallah
Şu kâfir nefsin elinden bu dil-i biçâreyi kurtar,
Yeter cürm-ü kabahatten usansın Ya Resûlallah
Kulun Leylâ’yı mahşer günü ehline eyleme rüsvay,
Bu dünyada günahından utansın Ya Resûlallah [236. Mestmp3]

Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme,
Günahkar olma Fahr-i âlem-i zî-şânı incitme

Ümmetinin günahlarından incinen bir kutlu nebînin hatrını gözetip şu cisimlerimizin ateş-i aşkıyla yanmaklığı niyazıyla


[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Maksadı âşıkların menzili cânân olur
İsmini yad eyleye vâlih ü hayran olur
Fani cihandan kesil ayine-i kalbi sil
Arsa-i mahşerde bil bir ulu divan olur
Etse tecelli eğer vuslata erişe er
Kafire kılsa nazar mazhar-ı imân olur
Aşk ile kim âh ede kalbini âgâh ede
Azmini dergah ede ol ulu sultan olur
Nakş-i âşık sana aşk haberin ver bana
Menkıbe-i evliyâ reşki gülistan olur

İbrahim Nakşi hazretlerinin (1641-1702) bir nutk-u şerifi ile başlasak perdeleri aralamaya cânım efendim?
Hayhay efendim… Ahmed er-Rifâî hazretleri yakınlarına “Sakın bana küfretmeyin!” dedi. Müritlerinden biri: “Aman Efendim, size nasıl küfredebiliriz?” deyince “Benim yapmadığımı yaparsanız bana küfretmiş olursunuz” buyurdular. “Maksadı âşıkların menzili cânân olur” diyoruz. Yani sevdiğin nerede, hangi haslette, hangi meşrepte konukluk etmişse SEN DE EĞER ÂŞIKSAN aynı hasletlerde konukluk etmen icâb eder.

Esasen aşk tam olduktan sonra bunların hepsi kendiliğinden hâsıl olmaz mı? Aşığın gözü sevgiliden gayrısın görür mü ki?
Malum yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbiseye HİL’AT derler. Ve aşk, mâşuk (sevilen) tarafından giydirilen öyle bir nurani hil’attir ki, mâşûkun onu giydirmesi âşıkın bunun içinde pişip maşukun cemâliyle hallenmesi, nefsine ait her nesi varsa yakıp atması içindir. Bu güzel elbise onda bulunduğu müddetçe pişip ayn-ı mâşuk olarak çıkmalı, aşk olarak zuhur etmelidir ki ondan bu hil’at kaldırılınca, kendisiyle kalmayıp mâşûkun sıfatlarıyla muttasıf olmuş (haliyle hallenmiş) ve nefsine müteallik (nefsiyle alakalı) her ne varsa cümlesinden geçmiş bulunmalıdır. Çünkü bu aşk senin malın değildir; ihsânîdir.(lütuf, bağış) Bu ihsan olan hil’at günün birinde senden alınınca altından ham olarak çıkarsan, işte o vakit, bunun kadrini bilememiş hem günahların bir büyüğüne dalmış olursun.

Harîm-i ravzanâ sürmüş iken ruy-ı siyahım ah
Yine cürm ü günaha mübtelâyım, Yâ Resûlallah
buyurduğu gibi Leyla Hanım’ın… Aşk elbisesinden sonra günahkâr kalmak !? Peki günah nedir üstadım?
Günah “Hududullah”ı yani “Allah’ın insan için belirlediği hayat çerçevesini, ilahi sınırları” çiğnemektir. Bu hal günahkârın dahi kalbini tırmalayan, iç huzurunu gideren ve başkalarınca da bilinmesi istenmediği bir haldir.

Aaah efendim bir de günaha alışmak var ki sormayın!
Günaha alışmak, hükümdarın sınırlarını yol geçen hanı yapmak demektir. Dünya nazarından düşünsek kim cür’et edebilir buna? Gelirler ve yakasına yapışırlar insanın. Hesabını sorarlar. Ama insan, Mutlak Hükümdarı unutuyor. Şah damarından daha yakın olanı, her an kendisi ile birlikte olanı, her an nazarları altında yaşadığı varlığı ve O’nun hesap gününü unutuyor….

Göz baka baka alışıyor. Kulak dinleye dinleye alışıyor. Dil konuşa konuşa alışıyor. Ağız yiye yiye alışıyor. Gönül katlana katlana alışıyor. Hayat yaşana yaşana alışkanlığa dönüşüyor. Bir de bakıyorsunuz sınırlar kaybolmuş, hayat günaha dönüşüvermiş …

Bir de zaman zaman günah işleme özgürlüğünden söz ediliyor. Bütün insanlar günah işleme özgürlüğüne sahip olsalar nasıl bir dünya doğardı?
Nasrettin Hoca yolda giderken eşeği başlamış pislikleri koklamaya. Hoca da hemen onları eşeğin torbasına doldurmuş ve boynuna asmış. Eh demiş ne yapalım madem sen beğendin, biz de esirgemeyelim. Hocanın bu tavrı eşekler için uyar da, eşref-i mahlukat olan Hazret-i insan için uyar mı bilinmez. İnsanın vücudu hasta olduğu zaman en güzel gıdalara bile sırt çeviriyor, olmadık şeyleri canı istiyor. Ama yakınları, sevenleri onlara zorla da olsa acı ilaç içiriyorlar, yararlı gıdalar veriyorlar. Canı ne isterse onu yesin, onu içsin demiyorlar. Eğer biz de insanları seviyorsak, onların içinde bulundukları hastalık hallerine karşı bigâne davranamayız.

Ey gönülden günah işlemeye istekli olan, nefsânî arzularını gizlice tazeleyen kişi, sen, imanı tazele, fakat yalnız dilinle söyleyerek değil de kalbinle tazele. Nefsânî istekler, şehvânî arzular tazelendikçe iman tazelenmez, çünkü şehvetin, nefsin dileğine uymak Hakk kapısını kapar, kilitler. [Hz. Pir Mevlana]

Bu hayat imtihan dünyasıdır, soruları yanlış anladığı aşikar olan canları uyarmak lazım dersiniz…
Bu hayat imtihan dünyasıdır. Altından kendini gözetmek gerek! Zehiri teneke kupa içinde sunmazlar. Günahı da şeytan öyle güzel bir ambalaj içinde takdim eder ki sana, için gider böyle: – Bak ne güzel! hadi yap şunu, işle şu günahı! böyle için gider, nefsin kışkırtır içerden; işte imtihan, orda belli olur

Hal böyle iken insan neden günaha devam eder ki?
Çünkü her günah tatlıdır, zevklidir, hoş gelir nefse… İmam Gazali de, Kimya-yı Saadet’te insanların “günaha yönelme – ondan kopamama” hallerini tahlil etmiştir. Hazretime göre göre canların günahlara müdavim olma sebepleri şunlardır:

– Ahirete hakkiyle inanmıyor veya şüphe ediyordur.
– Şehveti o kadar kuvvetlenmiştir ki, arzularının terkini ona söylemeye gücü yetmiyordur. Lezzet ve zevk, kendini o kadar kaplamıştır ki ahiret işinin tehlikesinden onu gafil tutmaktadır.
– Ahiret borç senedi gibidir, dünya ise eldeki nakit paraya benzer. İnsanın yaratılışı ise peşin paraya yatkın olup senedin vadesi gözüne uzak gelir. Gözüne uzak olunca kalbine de uzak olur.
– Mü’min olan her gün tevbe etmek azmindedir, ancak yarına kadar tehir eder. Önüne çıkan her arzusu için bunu yapayım, başka yapmam der.
– Günahın cehenneme götüreceği muhakkak değildir, belki afvolunabilir. İnsan genelde hüsnü zan sahibidir, şehvet kendisini kaplayınca “Allahü teala affeder” deyip rahmet ümid eder.

Bütün bunlar insanın kendi kendini aldatmasıdır. Günahına kılıf uydurmak için, kendi kendini ikna için icad ettiği suret-i Haktan görünen delillerdir.

Gaflet pamuğunu kulağından çıkar! Kurtuluş sesi geliyor. Günahın kara suyuna dalma, ab-ı hayat geliyor. Aşıkların ruhlarına yüzlerce salavat geliyor. Günahlardan arın da baştan başa mana balı ol, süt ol! Kendinden, kendi benliğinden fakir ol, yok yoksul ol! Çünkü ancak fakir ve yoksul olunca padişahtan vergi gelir, zekat gelir. İnsanın maddî varlığı olan balçık, gönül olmayı ister durur. Bu istek Hakkın rahmetindendir. Kuluna acıdığındandır. İnsanın namaz kılmayı arzu edişi, oruç tutuşu, hep Hakk’ın kulunu kendine çekişindendir. [Hz. Pir Mevlana]

Nefsi kulluk görevine çağırırsan tembellik eder. Fakat günah işlemeğe gelince çevikleşir. En iyisi bu yaramazı zindana atmak, her ne derse tersini yapmaktır. Onu kulluğa boyun eğdirmek için, açlık ve susuzluktan başka çare yoktur. Deve gibi yola gel de yük taşı, kulluk yükünü Allah kapısına çek. Deve kuşu gibi yükten kaçan kişi, hayat gülistanında ömrünün yapraklarını döker.

Eşref saatine yaklaşıyoruz, sizlerden dua bekleriz efendim?
Kalplerimizden mâsiva ihrac ola, gönüllerimiz ilhamat-ı rabbaniye havale buyrula, Ahlak-ı rezilemiz ahlak-ı hamideye tahvil ola…

Mevlam, bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri, kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti, yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin. Rabbimiz, bu hassâsiyetleri gönüllerimizden eksik etmesin! Yüreklerimizi, içinde bütün mahlûkâtın huzur ve sükûn bulduğu bir şefkat sığınağı ve rahmet dergâhı eylesin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Haftaya bayram olan, sebeb-i gufran olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim