Ne isterler? ne istemezler?

Garîb-i aşkam amma sâye-i lütfunda hoş hâlim
Beni tenhâda sanman zerre perver âfitâbım var
Aşk ile garip düşmüşsem ne gam senin lütfunun gölgesinde hoşça bir halim var, Tenhada kalmışsam ne dert zerrecikleri dahi ortaya çıkaran güneşim var.  Gedâ isem nola bâlâ-nişîn-i meclis-i kurbum
Gedâsından kaçınmaz bir şeh-i âl-i cenâbım var
Dilenciysem ne olmuş! Yakınlık meclisinin baş köşesinde oturuyorum ya! hem dilencisinden kaçınmayan, yüksünmeyen pek yüce bir sultanım var.

osman_kemali_efendi

Hayret veriyor sözlerin sırr-ı meâli
Seyrettiriyor sûret-i eşyâda cemâli
Her mısrasının noktalarından sızıyor aşk
Zevk çeşmesidir âşık’a Divân-ı Kemâlî

Melâmî, Bayramî şeyhi Osman Kemâli Efendi (v. 1954)’den
Bağdatlı Rûhi (v. 1605) Kasidesine Tahmis

Ey gönül, bil “ezelî ahde” samîm isterler
Aldığın “bâr-ı emânât”a kerîm isterler
Hâlık’ın seyrederek halka rahîm isterler
Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
Yevme lâ yenfau’da kalb-i selîm isterler

İzz ü câh, devlet ü rif’at yerine binâm ol
Merteben şâh ise de bende-i hâs u âm ol
Nik ü bed hali bırak muntazır-ı encâm ol
Berzah-ı havf ü recâdan geçegör nâkâm ol
Dem-i âhirde ne ümmid ü ne bîm isterler

Yetiş ol âleme kim olmaya anda biz, siz
Anda ne şâh u ne gümrâh ne muti’u ne hunrîz
Yokdur ol dâirede nisbet-i çiz ü nâçiz
Âlem-i bi-meh-i hurşid ü felekte hergîz
Ne mühendis ne müneccim ne hekîm isterler

Çalma ikbâl kapısın perde-yi idbâr açılır
Sohbet-i pîr ile aşıklara efkâr açılır
Ehl-i dil hâre nazâr eylese gülzâr açılır
Âlem-i keşf-i meânîde çok esrâr açılır
Giremez nefs-i gazûb anda hâlîm isterler

Gönlünü kıl heves-i nefs ü hevâdan sâlim
Kendini bil ezelî “bezm-i elest” de kâim
Iyd-i vaslı gözet ol kayd-ı sivâdan sâim
Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukîm isterler

Sıdk ile hizmet-i insâna girip insân ol
Ölmeden evvel ölüp hâtime-yi nisyân ol
Ne melâhid ü ne sofi-yi bî izân ol
Unutup bildiğini ârif isen nâdân ol
Bezm-i vahdet’te ne ilm ü ne âlim isterler

Eli boş âşıka mahbûblar el vermezler
Dikeninden çekinen ellere gül vermezler
Cân u bâş vermeyene zevk-i gönül vermezler
Harem-i ma’nide bigâneye yol vermezler
Âşina-yi ezelî yâr-i kadîm isterler

Yokluğa etme keder varına mesrûr olma
Halkı nefretle görüp âleme menfûr olma
Ehl-i irfâna kul ol nefse uyup kul olma
Cürmüne mu’terif ol tâate mağrûr olma
Ki şifâhane-yi hikmet’te sakîm isterler

Saçsa da âleme ger Nûr-i Huda pertevler
Ne gider ne götürür maksada ham peyrevler
Göremez Hakk’ı, gözü kör, dili gâfil dîvler
Kıble-yi mâ’nîyi fehmeylemeyen kiçrevler
Sehvine secde edip ecr-i azîm isterler

Her göz açtıkça bir et fâtih ile meftûhi
Hak bilir sen arama fasîd ile memdûhi
Ey Kemâlî sakın incitme dil-i mecrûhi
Ezber et nükte-i esrâr-ı dili ey Rûhî
Hâzır ol bezm-i ilâhîde nedîm isterler

Şiirin efsunkâr ikliminden dışarda mânâyı parçalamak icab ederse:
Ey gönül bilmiş ol ki ezelde ruhların verdiği sözde samimi olmanı isterler. O mecliste yüklendiğin emanet yüküne dair (iman, imtihan, akıl, sorumluluk..) vaadını yerine getirmeni isterler. Cümle mevcudata, onları vâr eden  hatrına hoşça muamele isterler.

Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halka müderris olsa da Hakk’a asidir 

Ey efendi! Sanma ki senden altın ve gümüş isteyecekler. Hayır, “Yevme la yenfau”da ancak “kalb-i selim” isterler. Beyitte Şuara suresinin 88-89. ayetlerini telmih mevcut olup يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “Yevme la yenfau malun vela benun, illa men eta’llahe bi-kalbin selim” buyurulmaktadır. Mealen “O gün (kıyamette) mal da fayda vermez, evlatlar da; ancak sağlam bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenler müstesna” demek olur ki şairce, ahirete temiz bir kalp ile gitmek gerektir.

Bırak itibar, büyüklük ve mevki, makam, devlet ve mevki yüksekliği kavgasını, adın sanın belli olmasın. Hakiki merteben yükseklerdeyse bile seçkin kimseler eşiğinde bende ol. İyi ve kötü hali bırak da işin sonunu gözle. Korku ve ümit merhalesinden geçip nâkâm olmaya bak. Yoksa son nefeste ne korku, ne de ümit işe yaramaz.

Fakr dergâhına varıp maaşının yüksekliğinden dem vurma. Çünkü orada asla ne üst düzey paşalar; ne de prensler (yüksek bürokratlar) isterler. Öyle bir âleme yetiş ki onda biz, siz, şah, şaşkın, itaatkâr, isyankâr, mazlum, zalim, meşhur ve hiç hükmünde olanın durumları aynıdır. (Gerçek) ay ile güneşlerin kaybolup gittiği şu dünyada ve gökkubbenin altında ne mühendis, ne müneccim, ne de filozof olmak kâr etmiyor.

Dünyada parlak ve yüksek mevkilere gelmek için uğraşma, talihin ters dönüverir. Hak Dost’unun sohbeti ile aşıkların gamı ve kederi, fikri ve endişesi açılır. Gönül ehli olan, dikene nâzâr eylese gül bahçesine çevirir. Manaların açığa çıktığı alemde nice sır perdeleri aralanır. Öfkeleri ve hiddetli olanlar giremez o âleme, orada yumuşak huylu isterler.  Bigâne olanları, manaların harem dairesine girmeye bırakmazlar. Oraya girebilmek için ta ezelden aşinalar ve kadim dostluklar (Allah’ı bilmek ve O’nun dostu olarak yaşamak) istenir.

Gönlünü boş heveslerden nefsin meyillerinden uzak tut, kendini bil de ezel meclisinde verdiğin sözde dur. Dost’a kavuşacağın bayram gününü gözet de Dost’dan başka şeylere bağlanmaktan sakın. Daima Hakk’ın rızasına teslimiyet dergâhında ikamet et. Çünkü bir kişiyi muradına erdirmek için “hizmette devamlılık” isterler.

Hâlis bir sadakatla insanlığa hizmete başlayıp Hazreti insân ol. Can bedenden uçmadan vücud ülkesine ruhunu hakim kılıp (ölmeden evvel ölüp) bu gaflete bir son ver. Ne Hak yoldan sapıp inkâr et ne de anlayışsız, ham, kaba bir sofu ol. Gösteriş nimetine gönül bağlayan gerçek fakirler; bir parça ekmek parasına karşılık Naim cennetlerini istiyorlar! (Garip doğrusu! Dilenciye çeyrek ekmek parası sadaka vermekle cenneti kazanılacak sanıyorlar). Eğer arif isen, bildiklerini (vesveselerini) unutup bilmezlik makamında kal. Çünkü vahdet bezminde, tevhid aleminde ne ilim ne de âlim isterler.

Sevgililer, işsiz güçsüz adama gönül kaptırmazlar. İşin zorluklarından çekinenlere işin semeresini vermezler. Kendini feda etmeyene, gönül zevkini tattırmazlar. Herkesin girmesine izin verilmeyen Mananın herkesin girmesine müsaade edilmeyen hususi kapısından geçiş için yabancılara izin yoktur. Kâdim sevgili ile ta ezelden tanış olmanı isterler.

Varlığa sevinme, yokluğa üzülme. Halkı nefretle görüp alemde nefret uyandırma. Nefse kul olacağına ehl-i irfana kul ol. Yaptığın iyilikle, ettiğin ibadetle gurulanacağına günahlarını itiraf et ki bu hikmet hastanesinde bakılmaya hasta isterler.

Eğer alemde Hak nurunu ışıltısı saçılmışsa da habersizce tabi olup, nurun peşi sıra giden ham yolcu ne kendisi hedefe ulaşır ne de başkasını hedefe ulaştırır. Gözü kör, gönlü basiretsiz şeytanlar Hakk’ı göremezler. Gerçek manalar kıblesini idrak edemeyen aykırı gidişatlılar, kazara bir secde ederler de hemen ardından (ömürleri taatle geçmiş gibi) en büyük ecirleri isterler.

Gözünü her açtığında, açanın da, açılanın da bir olduğunu anla. Kim fesatçı, bozuk tabiatlı kim övgüye methe değer, makbul kişiymiş onun peşine düşme, işin hakikatini Hak bilir. Ey Kemalî! sakın incitme, incinmiş, yaralı gönlü ve ey sen Ruhi! Gönül sırlarına ait kıssayı ezberleyip kendini hazırlıklı tut ki yârın Allah’ın huzuruna varıldığında tatlı dilli sohbet adamı (kulluğunda eksiği olmayan dost) isterler.

Vuslât-ı Hakiki

EŞYANIN HAKİKÂTİ
Üstad Fuzuli buyurur ki:

Hayâliyle tesellîdir gönül meyl-i visâl etmez
Gönülden taşra bir yâr olduğun âşık hayâl etmez

Gönlüm, sevgiliye kavuşmak için can atmıyor; bilakis hayaliyle teselli bulmayı yeğliyor. Çünkü âşık olan, sevgilisini gönlünden dışarıda bir yerde hayal etmez (dolayısıyla, zaten gönülde olan sevgili için vuslat kaygısı çekmek beyhude emektir).

Vuslat, bilindiği gibi sevenin sevdiğine kavuşması demektir. Avam için kavuşma fizikî şartlar içinde gerçekleşir; ama ârifler için kavuşma bir mânâ yolculuğu, mücerret bir lezzettir. Nitekim tasavvufta sâlikin hakikate ulaşması haline “vuslat” veya “visal” denilmiştir. Bir tür fenafillaha ererek eşyanın hakikatini hakkalyakin bilme halidir. Bunun için dervişin öncelikle vehimlerinden kurtulması, yani hakikati ve sevgiliyi arayacağı yeri iyi bilmesi gerekir. Bu bilinmeden yol yürünmez; yürünse de hak ve hakikat bulunmaz; bulunduğu zannedilse de geri dönüldüğünde emekler boşa çıkar. O halde hakiki âşığın sevgiliye visalinden maksat fiziki olmayıp ruhîdir. Bir derviş için aranacak, bulunacak veya kavuşulacak bir Tanrı yoktur; tam tersine bilinecek bir Tanrı vardır. Hz. Mûsâ’nın “Rabb’im! Bana kendini göster.” [A’raf, 143] demesinden kasıt, yarattığından ayrı, uzaklarda bir Mutlak varlık değil, eşyayı varlığıyla kuşatmış bir Allah bilgisi, yani eşyanın hakikatidir. Çünkü eşyanın hakikati görüldüğünde perde aradan kalkmış, yaratılan Yaratıcı’ya (seven sevilene) kendini terk etmiş, kendinden geçip o olmuş, visal bulmuş olur. Bu durumda vuslat derdine düşüp de sevenin sevgiliyi kendi gönlünden dışarıda araması abes, beyhude ve mantıksızdır.

Madem sevilen sevenin bütün varlığını kuşatmıştır, o halde sevenin sevgiliyi bulacağı yer kendi en değerli parçası olan kalbidir. Zaten kalpte olan bir sevgili için vuslat arzusunda bulunmak, sevgiliden gafil olmak, belki kalbin ölmesi demektir. Oysa visal, bırakınız kalbin ölmesini, mühürlenmesini, bilakis ölümsüzlüğü istemenin bir neticesidir. Ancak o vakit eşyanın hakikatine erişilebilir. Aşık Yunus

Âb-ı Hayât’ın çeşmesi âşıkların visâlidir
Kadehi dolu yürütür susamışları yakmağa
(Âşıkların vuslatı, âbıhayat çeşmesi sayılır; bu yüzdendir ki sevgili, âşıklarını yakmak için kadehi devamlı dolu sunar)” derken bunu anlatır.

Dervişin ölümsüzlük arzusuna düşmesi eşyanın hakikatini tanımasıyla mümkündür. Bunun için uzun yıllar zikir, sohbet, tefekkür ve nefis mücadelesi ile kemal ehlinin sohbetlerinde bulunup hakikatin dilini öğrenmek gerekir. İnsanlara dinin zahirini öğretecek Kur’an’ın lafzının 23 senede indirilmesi gibi kâmil insanın onun batınını, yani eşyanın hakikatini öğrenmesi de (şeraitten hakikate geçiş) ancak kademe kademe (belki de yine 23 senede) mümkün olacaktır.

Mürşitlerin, içinde ölümsüz hakikati barındıran sözleri tıpkı âbıhayat gibi müridin ölü gönüllerini diriltir ve derin tefekkürler ile onu eşyanın hakikatini düşünmeye yönlendirir. Böylece mürit, hakiki mürşidin dudağında Hakk’ı idrak sırlarını bulur. Bu sırlar dervişi aşk ile sarhoş eden şarabın ta kendisidir. Derviş sarhoş olunca daha çok şarap içmek için mürşidin dudağını âbıhayat gibi görmeye başlar. Çünkü oradan kendi kadehine (gönlüne) dolacak şarap (hakikat sırrı taşıyan sözler) onu ölümsüzlüğe (eşyanın hakikatini bilmeye) götürecektir. Bu sarhoşluk halidir ki sarhoşun vuslat için cezbelenmesine ve visali arzulamasına yol açar. Yaz sıcağında çöllerde kalmış bir yolcu için buzlu su ne ifade ediyorsa, nur âlemindeyken ete kemiğe bürünüp de aslını (eşyanın hakikatini) aramaya çalışan insan için de bir mürşidin sözleri odur. Çöl âşıkları dimağlarında hissedecekleri bir damla suyun peşindedirler; o damla yerine ulaştığında uyanırlar. Gel gelelim mürşitler susuzlara su yerine yakıcı şarap vererek onların susuzluğunu artırmaktadırlar. Aşk şarabıyla boğazları yanan âşıklar, bu yangını teskin için arka arkaya dolu talebinde bulunurlar. Bu da onların aşk yangınını artırmakta, sarhoşluklarını doruğa çıkarmaktadır. Mürşit, Hak sohbetini artırdıkça artırır, dolu üstüne dolu sunar ki âşık da içtikçe içsin ve susuzluğun ne olduğunu unutup sonunda eşyanın hakikatine erebilsin.

Dirilebilmek için nasıl ölmek zorundaysak, ayılabilmek için de sarhoş olmaya muhtacız. Visal için kemal ehli zatların dudaklarından dökülen ledünni hakikat badelerine muhtacız; ancak o feyiz dolu çeşmelerin bardaklarındaki âbıhayattır ki bize eşyanın hakikatini, kendi hakikatimizi gösterecek. Onu gördüğümüzde sevgilinin visali kaygısından geçecek O’nu içimizde bulacağız. Sokak başındaki çeşmelerden avuç avuç da içsek hakikate yürüyemeyiz. Gönlümüzden başka yerde bir sevgili bulamayacak âşıklar olmak için galiba kadehlerimizi aşk şarabı, bardaklarımızı iksir ile dolduracak rehberlere ihtiyacımız var. Hani Bizim Yunus diyor ya:

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen
Bin yıl anda durursa kendi dolası değil.


VAR OLUP DA YOKMUŞ GİBİ DURAN SEVGİLİ
Var olup da yokmuş gibi duran bir sevgili vardır. Ona bağrını açmış duran bir insan vardır.

Döşünü yumruklayan, yumrukladıkça kabaran döşünün altında büyüyen ve sonra üstlendiği acıya katlanamayarak birden düşüp ölen bir insan… Âşık… Âşıklar…

Bir Kurban Bayramı’nda kurbanlık hayvanın melül mahzun bakışında yanıp kavrulmak yok mu, işte acunun bütün acılarının toplandığı yer orasıdır.

Orası, döşüne, ciğerine sığınmış, orada yitmiş, erimiş olup da halinden haber vermeyen sevgilinin yurdudur…

Oraya sığınmış olan sevgili de, sevdiğini özler. Ancak dışarıya ses vermez. Çünkü bütün sevgiler gizlidir. Bir sevginin mahremiyetini açığa vurmak cinayettir. Hem de cinayetlerin en alçakça olanı…

Ona belki bir telefonun cılız sesiyle ulaşmak bile mümkündür. Ancak has âşık asla bu pespayeliğe başvurmaz. Asla sevgisinin kelimelerini tellerin, telsizlerin emanetine terk etme bahtsızlığını yaşamaz. Çünkü sevginin emanet edilebileceği hiçbir emanetçi olmamıştır yeryüzünden. Yalnız bugün değil, başından beri, dünya kurulduğundan ve onun üzerinde âşık ruhlar yeşerdiğinden bu yana…

Kapının menteşeleri hafiften gıcırdar.

Odada bir meltemin esintisi dolanır.

Bir fısıltının merhaba diye seslenişinin işitildiği sanılır. Bütün bunlar gerçek midir?

Onu, o anda yaşayan için elbette gerçekliğin en gerçeğidir bütün fısıltılar, tüllerin havalanıp dalgalanması… Ama böyle bir şey var mıdır, olmuş mudur, olması olası mıdır? Meçhuldür. Meçhul kalmaya devam eder.

Her şey âşıkın yüreğinde olup biter. Yüreğinde ve ciğerinde…

Kussa, o anda ortalığa yanmış, kavrulmuş ciğer parçaları savrulup dökülecektir…

Gönül dili

Dillerin bünyesinde mesleklere yahut ortak ilgi alanına yönelik bazı kelimeler yer alır. Gemicilerin, marangozların, medya mensuplarının kendi aralarında konuştukları özel bir jargonları olduğu gibi felsefenin, tıbbın yahut hukukun da kendine özgü terimleri vardır. Klasik şiirin ve bilhassa tasavvufun kendine özgü terimleri de bu kabilden bir zaruret sayılır. Sufiler, manevi yollarda ilerlerken gönüllerinde doğan sırları kendi aralarında belli bir terminoloji ile paylaşırlar. Semboller ve mecazlarla dolu bir dildir bu. O dili anlamayan yahut oradaki mecazın farkına varmayan birisi için sufilerin söyledikleri anlamsız veya saçmalık olarak algılanabilir. Sırrı layık olandan başkasına söylememek kuralı işte burada devreye girer. Hakk’ın sırlarını kabul edecek derinlikte olmayan birine o ağır yükü vermek, elbette fikri de, kişiyi de helaka götürür, topluma fitne yayar. Çünkü sırlar ve hakikatler her kaba sığmaz. Ham olan, pişmişin halinden anlamaz. İlahi hakikatlerin üzerinden örtü kaldırılırsa kargaşa çıkar. Mesela Hallac’ın başına gelenleri, mecazı anlamayanların nasıl bir kargaşa ile cihanı fitneye verdiklerini düşününüz. Bu yüzdendir ki tasavvufun meyhane (=tekke veya kâmil mürşidin gönlü) meyhaneci (=mürşid), şarap (=marifetullah), kadeh (=dervişin kalbi) veya yanak (=tecelli nuru), ben (=gayb âlemi), dudak (=Allah’ın birliği, vahdet) gibi bir mecaz dili vardır. Fuzuli üstadın,

“Hûb sûretlerden ey nâsıh beni men etme kim
Pertev-i envâr-ı hurşîd-i hakîkattir mecaz

(A nasihatçi vaiz; beni güzel yüzlülerden men eyleme ki ilahi hakikat güneşinin nurlarının ışığı o mecazda görünür.)” dediği nokta tam da budur.

Tasavvuftaki mecaz dilinin dışarıya yönelik bu “sır” maksadının dışında ikinci bir amacı daha vardır ki dervişler bu dili konuşarak kendi aralarında anlaşır, söyleşir, hakikatleri öğrenir ve kalden hale yükselirler. Yunus’un

“Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman’dan içeru”

mısralarındaki kuş dili, hayvanların dilini anlayan Süleyman peygamberin kıssası yanında, hatta ondan içeru, sufilerin konuştukları bu terminolojiyi anlatır. Nitekim tekke şiirinin bu mecazlar dünyasında geniş bir ifade alanı oluşmuş, hatta tarikat ve meşrebe göre bu mecazi dilde küçük anlam farklılıkları bile ortaya çıkmıştır. Bunun en keskin örneklerini şathiyelerde görebiliriz. Dıştan bakıldığında küfür gibi görünen bazı mısraların mecazları açıldığında nasıl derin anlamlar ifade ettiklerine hayret eder, görülen âleme ait varlıklardan ve eşyadan bahsedip enfüsi âlemin gerçeküstü tablolarını çizen bu gönül adamlarının ilahi sırlar ve hakikat manasını terennümde nasıl başarılı olduklarına parmak ısırırız. İdris-i Muhtefi’nin

“Bir mektebe uğradım kuş dilini okurlar
Sivrisinek halife, hocası pervaneden”

dediği gibi. Sufilerin “işaret dili”, “mânâ dil”i, “ağrebü’l-garâib” veya “dilsiz kulaksız sözü” dedikleri kuş dili, tekkelerde bir terbiye usulü olarak dervişin seyr ü süluk merhalelerinde kademe kademe öğretilir. Dervişin buna hazırlanabilmesi için de daha işin başlangıcında, belki de intisap ettiği günden itibaren konuşma dili yavaş yavaş halk Türkçesi’nden ayırtılarak, giderek tekkenin dilini kullanması ve bir dil terbiyesinden geçmesi sağlanır. Böylece ileride vâkıf olacağı sırları bu farklı dil ile ifade etsin, halka anlatmakta zorlansın veya o anlatsa bile halk onu anlamasın… Sırf bu sebeple, sufilerin adab kitaplarında dervişin kullanacağı kelimeler sıralanır, tarikatlara göre de bu sıralamada farklı mecaz veya kavramlar görülebilir. Mustafa Tatçı’nın kayıtlarına göre Hurde-i Tarikat adlı kitapta şöyle yazılıdır:

“Ulular demişlerdir ki her tayifenin bir dili vardır. Tarîkte olan kimselerin dili takva üzerine ola ve fiili takvaya muvafık ola. Söylenecek sözler bunlardır: Kurda yırtıcı diyeler ve tavşana kaçgan diyeler, yılana sürügen ve domuza hınzır diyeler. Karpuza yeşil yuvalak, hıyara göğün yemişi diyeler, kazığa çöp, ayakkabına izlik diyeler. Bindim demeyeler, süvar oldum diyeler, indikte ayrıldım diyeler, akçaya mangır ve altına pul diyeler; aş demeyeler taam veya çorba diyeler. Buna göre sair âdâbı ehlinden öğrene. Sen demeye siz diye, ben demeye, biz diye; bunları ziyade hıfz eyleye.”

Sufinin böyle bir dil dikkati içinde seyr ü süluka girmesi birkaç bakımdan ona yarar sağlar. Öncelikle vücut birliği içinde konuşur. Eşyanın ruhunu kabul eder ve mahluka edeple hitap eder. Hayret zamanlarında ve cezbe halinde iken halkın diliyle konuşmamış olur. Kendine emanet edilen sırra sahip çıkar, uluorta dillendirmez ve nihayet kontrollü yaşar. Böyle bir süreçte yetişip kemale erdiği vakit de mana yüzünü örter, mecaz konuşarak hakikati ham gönüllerden gizler.

“Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden örter mana yüzünü”.

Böylece sufi sükut ile konuşmayı, konuşuyormuş gibi yaparak da hakikati örtüp sükuta varmayı başarır. Tasavvufun sembolik dili de, halktan ayrı terminolojisi de işte bu yüzden önemlidir.

Bu sözleri sanma her insan anlar
Kuş dilidir bunu Süleyman anlar

Sekâhum ya Hüseyn

Bism-i Hu, Allah Allah!.. Selâmullah ya Hüseyn… Şehidullah ya Hüseyn… Cennetullah ya Hüseyn…. Erenler himmetine, er Hak Muhammed Ali’nin aşkına… İmam Hüseyn Efendimiz’in savm-ı atşanına (susuzluk orucuna) ve Kerbela’da şehid olanların ervah-ı tayyibelerine ve niyet-i matem Hz. Fatıma Zehra’nın şefaatine hu diyelim huu…

… Kerbela’da şehit olanlar gerçekten şehit oldular, şahit oldular. Onlar o gün Kerbela’da, hakikat adına, hak adına, mevki ve makama dair esirlik bağlarını kopardılar, dünya ve masivaya ait zincirlerini kırdılar. Seher-i hilafete uyanmak yerine tam da bu günlere mümasil şeb-i arusa girdiler.

İmdi ey kardeşler, bizim, onlara kuru göz yaşı akıtmaktansa yiğitliklerine gıpta ederek kendimize çeki düzen vermemiz; susuzluklarına yanmak yerine devlet sarayına uçup gittiklerini düşünüp ibret almamız da gerekmez mi? Onların şu anda Sultanlar Sultanı’nın huzurunda, saraylar sarayında güzelliklerden güzellikler içinde olduklarından şüphemiz mi var yoksa!?

Ve ey kardeşler! Gelin bu gün Hüseyin’e yas tutalım. İlla ki gelin kendimize de yas tutalım. Gaflet uykusundan açalım gözlerimizi ve akıtacak damlalarımız varsa, kendi halimize ağlayalım. Viraneye çevirdiğimiz gönlümüze, harap ettiğimiz gönüllere, duruluğunu bulandırdığımız sulara, güzelliğini bozduğumuz tabiatlara, masumiyetinden çıkardığımız ruhlara, yaktığımız canlara, zindana çevirdiğimiz dünyaya, bozduğumuz barışa ağlayalım!.. Sünni’den ve Alevi’den, kim bu gün kendine eziyet etmek, elbise yırtmak istiyorsa artık nefsine eziyet etsin, kendi nefis elbisesini yırtsın!

Sekâhum ya Hüseyn!.. 

Bir merhaba hatrına

İşidin ey yârenler,
Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini izhar etmişti de kendilerini kendilerine tanık tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘Evet (Rabbimizsin), şahid olduk’ demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir. [A’râf:172]

Ben derd-i aşkı söylemesem, başka dert olur…

– Anlaşılan gene dertlisin dedem?
– Gam halk-ı cihânındır, dert ki aşk derdi her dâim ziyade olmaklığını niyaz ettiğimiz
– Sevgi meselesi yani?
– Fark vardır aşk ile arasında; sevgi ile aşk arasındaki fark hâkimiyet derecesiyle ölçülür. İnsan, gönlündeki hâle hâkim olabiliyorsa buna sevgi denir. Ama gönlündeki hâl insana hâkim ise onun adı aşk olur. Sevgide irade vardır ama aşkta irade elden gider.
– Peki sevgimiz nasıl aşk olacak?
– Bir can anlar ki; varlık Allah’a aittir. Gerisi hep hayal ve düşten ibarettir.Bugüne dek bildiğim, bulduğum ve sahip olduğum herşey gerçekte O’ndan ibaret imiş. Zannı, hakikate yönelince sevgisi de aşk oluverir erenler. Hem ârifler demişlerdir ki: Kalp, iman, ibadet, zikir, fikir ve sevgiyle uyanır, asli sâfiyetine kavuşursa, Hazret-i insanlığını idrak ederse, Yaratıcısına ruhu ve bütün zerreleriyle verdiği sözü hatırlar, fıtratına konmuş aşk-ı Mevla’yı tadar, her şeyin O’na şahitlik yaptığını görür, kainatla hemaheng olup O’nu anmaya, adını sayıklamaya başlar.

– “Verdiği sözü hatırlar” derken neyi kastettiniz?
– Allah, dünyada hiçbir şey yok iken, dünya diye bir şey de yok iken, bilinmeyi ve sevilmeyi isteyip de kainatı yaratmayı murad ettiğinde, önce ruhlarımızı yarattı ve onları bir araya toplayıp “Elestü bi–rabbikum (Ben sizin Rabbiniz değil miyim)?” diye sordu. Onlar da “Kalû: Belâ! (Evet, şüphesiz sen bizim Rabbimizsin, dediler.)

– Yani bu evet bir kabullenme, bir ikrar?
– Bu ikrar hususu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcı olarak ilahlığını ve insanların da yaratılmış olarak kulluğunu kabullenmeyi ifade eden bir ahitleşmedir. Bunu kabul eden, ikrarında sadâkat gösterip kulluğunu hayâtı boyunca en güzel şekilde devâm ettirmekle vefâkârlık göstermiş olur. Çünkü bu vefâkârlık için sâdece ikrar yetmez. Bu kabullenişin doğurduğu bir takım aklî ve vicdânî yükler vardır. Bu da günlük hayatı kendi arzu ve heveslerine göre değil O’nun hoşnutluğu ölçüsüyle yaşamakla olur.

“Ey bülbül! Kara kış yüzünden ne vakte kadar feryâd edeceksin? Ey bülbül! Durmadan cefâdan bahsetmek revâ mıdır? Eğer gönlün, yârine gerçekten bağlı ise, gözünü aç da şükret; vefâdan bahset! Dikeni bırak, gülden bahset! Gülün sap ve köke âid sıfatlarından geç; onun zâtına bak! Şu fânî âlemle niçin bu kadar meşgulsün; yoksa varmak istediğin yer, ötelerin ötesi değil mi?” Hz. Pir Mevlana (ks)

– Hakka vefâ borcu nasıl ödenir ki?
– Hakk’a vefâ O’nun emirlerine riâyetle gerçekleşir. Çünkü yaratan, yaşatan ve kendisine her an muhtac olunan yegâne varlık O’dur. Bu cihetle ona olan muhabbet ve her nefeste onunla rabıtalı olabilmek husûsiyeti, kulluğun en yüce ufku ve vefâ borcudur.

– Aşıklar için dahası yok mudur bu vefanın?
Cânıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr,
Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim!

Buyurmuş canlardan biri, aşığın piri: ruhlar âleminde yâr ile, sevgili ile, HAKK ile ilk karşılaşma ânında sevgili “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorup hepimizden “Elbette Rabbimizsin!” cevabını aldı ya, işte o ânı, yani bir soruyla bir cevaptan oluşan o ilk karşılaşma, o ilk tanışma ânını hatırlamaya çalışıyoruz.Sevgilinin o kısa hitabı, şair için kısacık bir `merhaba`dan ibaret.

– Sonra?
– Sonrası yok! Sadece merhaba. Hepsi o kadar!

– Şair bu kadarcık bir “merhaba” dan şikayet mi ediyor?
– Aslâ. Bu kadarını bile bir lütuf olarak görüyor. Dikkat edilirse, “… sundu” diyor. Sundu, yani lutf u ihsan eyledi de bir “merhaba” olsun dedi.

– Çeşm-i yar?
– Dikkat ediniz, sevgilinin dili değil, sevgilinin gözleri, bir tek bakışı sunuyor bu merhabayı. Yani lisan-ı kaal ile değil, lisan-ı hâl ile, gözleriyle, sadece bir bakışıyla biricik sevgilinin kendisi olduğuna/olacağına dair söz alıyor canlardan.

– Göz deyince gözyaşını, çeşm deyince çeşmeyi hatırlamamak mümkün mü…
– Sevgili, acep, sırf acıdığı için (rahmetinden) bir merhaba sunmuş olmasın âşıklara?

– Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim!
– Yani bezm-i elest’te bakışlarından tattığım o ezelî merhaba’dan sonra öyle sarhoş oldum ki… kendimi öyle kaybettim ki… varlığın, birliğin beni benden öylesine aldı ki… bir daha senden gayrısının farkına varmadım, senden gayrısına yönelmedim, senden gayrı kimseyi görmez, kimseyi duymaz, kimseyi bilmez oldum. Kimseyi, kendimi bile.

– Bu da vefânın aşıkçası olsa gerek…
– Evet, böyle bakınca ne kadar güzel oluyor yaşamak. İnsana yakışan, verdiği sözü hatırlamak, o söze sâdık kalmak.

– Okuyanları kaçırmadan 213 sayılık geleneğe vefa gösterip mestmp3ümüzü ikram etsek
– Lazım oldu anlatıldı; uzadıysa da söz sahibini bulur… Bu haftaki eserimiz merhum Ali Ulvi Kurucu üstadın ilahiyatı aşıkânesinden:

Mevlam sana ersem diye aşka düşen pervâneyim
Cemâlini görsem diye aşka düşen pervâneyim
Gözyaşlarım durmaz taşar, seller gibi çağlar coşar
Vuslat ümidiyle yaşar, aşka düşen pervâneyim
Kevni temâşâ eylerim, nevây-ı aşkı dinlerim
Sensiz cihânı neylerim, aşka düşen pervâneyim

kevni temaşa: varlık alemini seyre dalmak, kainata ibretle bakmak nevâ: ahenkli ses, güzel ve intizamlı sedâ, hâl

– Hem manasını kavramak, hem zevkine ermek için buyrun o halde

Allah’a vâsıl olmuş, yakîn olmuş kulların muhabbetleri, himmetleri üzerinize olsun. Nebiler, sıddıklar, şehitler, sâlihler sana yâr olsun. Üzerinde hakkı bulunan cümle zevât-ı kiram senden hoşnûd-u râzı olsun. Allah Teâlâ’nın rızası, rahmeti ve bereketi Resulullah Efendimiz (sav)’in muhabbet nazarı, şefaati daima sizlerin ve bizlerin üzerine olsun. Amin Ya Mûin…

Vakt-i şerif, Aleme bir bayram olan Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .
Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim

Hayâdan hayata yayılan güzellik

Ruhlara sûkun veren bedii zevklere âşina canlara,
Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce,
Hayadan öte hayat, esası bozuk günce… [İ. Pala]

Gönülleri inceltmenin zevki selime varmanın bedii duyulara aşina olmanın yollarından biri de san’attır, musikidir. Musiki Allah’ın bedii eser yaratıcı (El-Mübdi) esmasının tecellisi ile seslerin ahenginden oluştuğuna göre; kainatın ve özellikle insan vücudunun ve tabii yaradılışın ahengine; fikirlerini, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini hemahenk edenler, zaten aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasulullah ile ve “ölmeden evvel ölme” sırrına nail olmakla, daha dünyada iken cennet hayatı yaşamaya başladıklarından, elbette her bedii seste cennet kapılarının açılışını duyarlar.

Bu seslerden bir ses bildiğimiz geleneksel Kadiri Mukabelesi’nden besmele-i şerif ile başlayalım istedik haftaya Neyzen Süleyman Yardım’ın uşşak ney taksiminden sonra Ömer Faruk Belviranlı 180. mestmp3 den sesleniyor aşina gönüllere…

Geçen hafta bir “iradi ölüm” kapısı açıldı ki daha geçmeyenler kaldı söz bahçemizde; Biri iradi diğeri tabii olmak üzere iki ölüm vardır. Nefsini iradi ölümle öldürenin tabii hayatı onun gerçek hayatı olur. İradi ölüm, kötülüğü çokça emredici olan nefsi O’nu varedenin hoşlanmadığı hallerden temizleme, ezme, etkisiz hale getirme sanatıdır. Ki bu yol: Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Ölmeden evvel ölünüz buyruğunun işaret ettiği mana da bu olsa gerektir.

Nefsin ölümü/öldürülmesi onun ilahi buyruğun egemenliği/denetimi altına alınması, canının istediği herşeyi yapmaması manasındadır. Bu pencereden bakınca hayatın kökü hayâdır. Bir insanın hayâsı ne kadar fazla ise hayatı o kadar mükemmeldir. Diğer ahlaki faziletler de hayâya tabidir, hayâ demek hayat demektir. Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır. Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde, onun hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür.

Haya duygusu kaybolan kimsenin kalbi ölür. Hz.Ali (k.v.)

Nefsi temiz kılmanın vesilelerinden biridir Allah’tan hayâ. Kendisini Rabbinin huzurunda bilen can şayet aklına mabudunun rızasına aykırı bir davranışta bulunma cesareti gelse dahi derhal hazır ve nazır bildiğinden hayâ ederek nefsin o cesaretini kırar.

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, “görüldüğümüzü ve izlendiğimizi bildiğimiz” hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz çok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtraten kerih, insana sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da alıkoyar. Kişi, hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten sakınır ve hayâsızlığı ölçüsünde aleni günah işler.

‘Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi’ endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, bizi günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. Ki, işte bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.

Hayâ âbidesi aleyhi ekmelüttehâyâ Efendimiz, bu hususta  ” Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. O(sav) ki kendisinde bulunan hayanın kemalinden dolayı hiç kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun boylu bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip kapalı bir şekilde anlatırdı. Hoşuna gitmeyen bir sözün bir kimseden çıktığını işitince: “Falan kimse, neden böyle yaptı?” demezdi; “Bazı kimseler neden böyle yapıyormuş?” demekle yetinirdi. Hz. Osman’ın bir zirvesi olduğu hayâ hali, günaha çağıran binbir kapıyla yüzyüze gelen şu zamanın biz mü’minleri için de bir kurtuluş reçetesi sunuyor olsa gerek.

Bizler de, Allah’ı Basîr (Herşeyi Gören), Semi’ (Herşeyi İşiten), Habîr (Herşeyden Haberdar Olan), Alîm (Herşeyi Bilen) gibi isim ve sıfatlarıyla tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, ayrıca hayatımızın her anında meleklerin bize yoldaş ve arkadaş olduğunu unutmaz isek, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi ne kolay, hatta nemümkün olacaktır.

Hem Hayyiyun, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sabittir, Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al a güzel! Evet O Hayâ sahibidir; yâni Cenâb-ı Hak hayâ eder, utanır. Kerem sâhibidir; yâni cömerttir, güzel bağışlarda, davranışlarda bulunucudur. Ekremül-ekremîndir hattâ,kulundan istihyâ eder, hayâ eder, utanır. Sübhànallah!.. Efendimiz böyle buyuruyor: Allah-u Teàlâ Hazretleri utanır kulundan… “O kulu, Rabbine, Allah’a iki elini kaldırmış, ellerini açmış duâ ediyor da; Allah da o duâ eden kulunun açmış olduğu avuçlarına hiçbir hayır koymuyor. Böyle yapmaktan utanır Allah…” Yâni, duâ için açılmış olan iki elini, kolunu, içine hiçbir hayır koymadan, boş çevirmez, boş çevirmeye hayâ eder. Kereminden, lütfundan, merhametinden dolayı kulu boş çevirmez. Elini boş döndürmez, avucunu boş bırakmaz. Mutlaka duâ edene lütfeder, ihsân eder. Allah-u Teàlâ Hazretleri, kulun istediğini bazen aynen verir, bazen daha hayırlısını verir, istediğinden âlâsını verir. Bâzen de en güzel mükâfat olarak, âhirette ona çok büyük sevaplar verir. Ama elini boş döndürmez, eline mutlaka bir şeyler koyar. Avucu boş dönmez. Çünkü Kulu istediği halde, onu vermemekten utanıyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.

Mevlam bizlere utanma duygusu versin, hayâ duygusu versin…
Yaptığımız eğrilikleri anlayıp, onlardan kurtulmayı nasîb eylesin…

Ey İbn’ül vakit olan Sufi,
Hak Teala geçmekte olan Vakt-i şerifin,
ömr-ü azizin kıymetini idrak edebilmeyi müyesser kıla!
Hem Muharrem’dir bugün, ister Kerbela’ya ağla ister Filistin’e
ama unutma! Neyi kaybettiğini hatırla!

Vakt-i şerif, Cuma, Muharrem ile gelen yeni sene,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Sözümüz cümle heman kıssa-i canan

Ey Sevgili,

Hüsn-i Kur’ân’ı görür insan olur hayran sana
Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’an sana
keski

[Günler sonra Sevgili’nin şehrinden, Medinetü’n Nebi’den dönüşümüz bir Cuma gününe rastladı diye geciken satırlardan nâşi affımızı istirham eyleriz.]


Keşki sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan

Sözümüz cümle heman kıssa-i canan olsa

terennümü ile başlayalım özrümüzü beyana.

Keşke bütün cihan halkı benim sevgilimi sevse de sevgiliden başka
konuşulacak bir konu kalmasa, her söz sevgilinin bir başka halini,
bir farklı tavrını anlatsa…

 

Divan şiirinin kalıplaşmış kurallarına göre bir âşık sevgilisini başkalarının sevmesini istemez, hatta onu kendi gözünden bile kıskanır, rakiplerinden daima sakınıp saklarken Taşlıcalı Yahya’nın sevgilinin aşkını herkesle paylaşıma açması, cümle cihan halkının onu sevmesini istemesi ilk bakışta aşk kurallarına ters gibi görünmektedir. Kulların sultanı diğer kullardan (rakiplerden) kıskandığı, hatta dervişlerin kendi mürşitlerini diğer dervişlerden kıskandığı, memurun amiri diğer memurlardan sakındığı bir menfaat dünyasında “Keşke herkes benim sevdiğimi sevse!” diyebilmek, ancak sevgilinin yüceliğiyle doğru orantılı olarak anlaşılabilir.Kudret sahibi olan (Sevgili) ile kurbet sahibi olan (âşık) bu yüceliği en ziyade hak edenlerdir…

Sevgili Vedud olan Allah (cc) ve O’nun en sevdiği olunca herkesin aynı sevgiliyi sevmesinde hiçbir mahzur yoktur.

Bu da aşkın zirve noktasıdır ki âşıkın kemaline delalet eder. Çünkü orada rakiplik ortadan kalkar, varlık tek vücut olur,benlik düşüncesi tükenir ve “bir”in iyiliği herkesin ve her şeyin iyiliği olarak düşünülür. Âşık ile maşuk, seven ile sevilen bütünleşince sevenlerin çokluğu ancak sevenin yüceliğiyle ölçülür.

 

Okuyan yâdigârım anlasın kim bir zamân ile

bu dergâha şeref nâmında bir şâ’ir de yüz sürmüş

buyuran 19.yy ‘ın Tariki Mevleviyye müntesibi aşık-ı sadık gönüllerinden divan edebiyatının klasik dönem son şairlerinden Şeref Hanım’ım bir naat-ı şerifi:

 

Günahtan gayri yok bir özge kârım yâ Rasûlallah

Geçer gafletle her leyl ü nehârım yâ Rasûlallah

Serâpâ dolmada defterler a’mâl-i kabîhimle

Kirâmen Kâtibîn’den şermisârım yâ Rasûlallah

Nide pervâz edem uçmağa ferdâ kalmışım âciz

Kemend-i nefs ü şeytâna şikârım yâ Rasûlallah

Eşiğin görmeğe bin cânım olsa eylerim kurban

O rütbe hadden aştı intizârım yâ Rasûlallah

Ölür isem gubâr-ı Ravzana yüz sürmeden tâ haşr

Döğünsün taş ile seng-i mezârım yâ Rasûlallah

Senin evsâfını kaabil midir etmek Şeref îfâ

Ne çâre elde yoktur ihtiyârım yâ Rasûlallah

 

175. mest mp3 suretinde Ömer Tuğrul İnançer’in
latif nefesinden telezzüz eyleyebilirsiniz.


Bu hafta da sözlerimizi Efendimiz ile şerefyâb eylemekle müftehiriz.
Mevlam bizleri güzel sohbetler ile merzuk eylesin (rızıklandırsın) duasıyla kalbinizin sahibine emanet olunuz efendim, huu