Ayna ayna söyle bana

Aynadaki aksime,

Ya senin aynan niçin vermez akis
Çünkü tutmuş üstü kat kat pas ve is
Pas ve isten kurtarırsan aynanı
Parlatır nûruyla aynan her yanı


Ser-levhamız bir hadis-i şeriften mülhem: “El-mü’minü mir’atü’l-mümin – Mümin müminin aynasıdır” manasında… Hadisin tam metni şöyledir: “Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir. Gerektiğinde onun geçimine yardım eder, gıyabında onu himaye eder, savunur.” [Ebu Davud, Edeb, 49]

Bu Hadis-i şerif ile ikram olunan nebevi ikâzlar pek mühim:
Evvelen, Risalepenâh Efendimiz tavsiye buyuruyorlar ki: Birbirinizin kusurlarını başkaları fark etmeden görün ve onların düzeltilmesi için birbirinize yardımcı olun. Akabinde, mümin kardeşiniz size kusurlarınızı söyleyince, ondan rencide olmayın, ona kızmayın, hatta ona teşekkür edin. Çünkü o size bir nevi ayna olmuş oluyor ve kendinizi ıslâh etmenize imkân sağlıyor.

Erbâb-ı safâya eyle kalbin me’nûs
Tâ keşf ola sırr-ı ittihâd-ı nüfûs
Mir’ât ile mir’atı mukâbil tutsan
Birbirine hem âkis olur hem ma’kûs

Safa sahiplerine kalbini dost kıl ki nefislerin birliği ortaya çıksın, tevhid sırrı aşikar olsun. Aynayı aynanın karşısına tutsan bunlar hem yansıyan olur hem yansıtan…

Görünür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle
Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle
Mütekâbil iki mirât-ı musaffâya adîl
Aks eder hâlet-i ahyâr gönülden gönüle

ayna

Kişi gönül aynasını temiz tutmalı ki başkalarına ayna olsun, ayrıca gönül aynası tertemiz olanları kendine dost edinmeli ki, kendi hatâlarını görsün. Mânevi olgunlaşmanın yollarından biri de, kusurlarımızı, noksanlarımızı bize bildirecek, kâmil bir insanın, bir mü’minin arkamızda olmasıdır, insanın kendi kusurlarını görebilmesi nâdiren mümkündür. Bize kusur ve meziyetlerimizi gösterecek sahih aynaya sâhip olmak bir nimettir. Kâmil insanlar tıpkı bir ayna gibi insanların hakikatini yansıtırlar. Hatâlarımızı görmenin yollarından biri de mü’min kardeşlerimize bakmamızdır.

Kültürümüzde ayna benzetmesinin çok zengin bir kullanımı vardır, “Gönül, kalp aynası” bunlardan biridir. Kalp temiz, berrak bir ayna olarak yaratılır. Sonra kötü huy ve davranışlar kalp aynasına birer leke bırakır. Evdeki aynamızın üzerine konan lekeleri küçük sayıp mühimsemezsek bir süre sonra toz tabakasından görünmez hâle gelir. Kalp aynası da böyledir, en ufak kire bile tahammül edemez. O, dâima rahmet damlalarıyla, tövbe ve istiğfar suyuyla silinip temizlenmelidir. Bu takdirde hak ve hakikatin iyi bir yansıtıcısı olabilir.

Dilhanesi mir’ât-ı Hak,
Sırr-ı cemalullah’ı gör.
Maksûd olan keşf-i sebâk,
Seyr-i cemalullah’ı gör.
Âdemdedir kenz-i ezel,
Gayre bakub etme zelel.
Dil zevkine verme halel,
Fikr-i cemalullah’ı gör.
Cümle bilir Sen’sin ayan,
Ancak cemâlindir nihân.
Oldu Nasuhî gark-ı ân,
Bahr-ı cemalullah’ı gör.

Şöyle güzel bir yorum da vardır: “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadisindeki birinci “Mümin” kelimesi, Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından olan “Mü’min” dir. Mânâsı emniyet ve güven bahşedici demektir. “Mü’min” olan Hak Teala kalbi saf olan müminde, bu isimle zâhir olduğu vakit, onu şüphelerden uzaklaştırır, onda yakîn hâsıl olur. Demek ki kalbi saf olmayana İlâhi sırlar açılmaz.

Hadisteki ikinci “Mü’min” kelimesi Allah’a izâfe edildiği takdirde şu anlaşılır: Mü’min kul Allah’ın aynasıdır. Zîra insan en çok ilâhî tecellîye mazhar olan varlıktır. Allah’ın isim ve sıfatları başka mevcûdatta daha mahdut ve parça parça iken, insanda daha çok ve topluca bulunmaktadır. O eşref-i mahlukattır. Bu hâliyle Hak Teâlâ’nın aynası sayılır.

İsmâil Hakkı Bursevî Şerh-i Usûl-i Aşere’de özetle şöyle buyurur: “Beni anın ki ben de siz anayım” [Bakara:152] âyeti kerimesinde zikreden ve zikredilenin birbirine ayna olması sözkonusudur. Âyete göre zâkir ve mezkûr (zikreden ve zikredilen) hem kul hem de Hak Taâlâ oluyor. Zâkiri (kulu) göz önüne getirirsen mezkûru (Hakk’ı) bulursun, zîra zâkir Hak’ta fânidir. Mezkûru düşünürsen zâkiri (kulu) bulursun, zîra o Hak’la bâkîdir. Yâni biz ikimiz birliğe yetmişiz ve birbirimize ayna olmuşuz. Kulun aynası Hak’tır, nitekim kudsî hadiste “… Benimle işitir, benimle görür” buyrulur. Hakk’ın aynası da insandır.

Allah peygamberinin (kulunun) diliyle “Semi Allahü limen hamideh” der. [Müslim, Salat:62]

Şeyhül Ekber İbn-i Arabi’ye göre; âlem dümdüz, ruhsuz, cilâsız bir halde iken Allah Âdemi yaratınca yokluk aynası da denilen âlem cilâlanmış oldu. İnsan aynasında Allah, öbür varlık aynalarında olduğundan daha ziyâde tecellî etmiştir.

İnsan-ı kâmilin en büyük örneği ve Nûr-ı Muhammedi’nin hâmili olan Resûl-i Ekrem efendimiz ise aynaların en parlağıdır.

Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim

Birgün Ebu Cehil Resulullah’ı görüyor, -Ne kadar çirkinsin ya MUHAMMED (sav) diyor. Hz.Peygamber(sav) -Doğru söyledin, güzel diyor. Ardısıra Hz. Ebu Bekir (r.a.) geliyor. -Ne kadar güzelsin Ya Resulullah, sana baktığım da kainatı seyrediyorum diyor. Ona da -güzel diye cevap veriyor… Bu iki olaya da şahit olan sahabi soruyor. -Ya Resulullah sana çirkin diyene de güzel dedin, güzel diyene de güzel dedin hikmeti ne ola ki? Resulullah (sav): -Biz bir aynayız bize bakan kendini görür. Ebu Cehil baktı kendi çirkinliğini gördü. Ebu Bekr baktı kendi güzelliğini gördü …

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür

İşte böyle efendim.. Habibi Kibriya’ya Hz. Ebu Bekir(ra) bakınca Allah Resulünü gördü, Ebu Cehil bakınca Abdullah’ın yetimini gördü.

Vaktiyle Sargon Erdem’den dinlemiştik, belki bir hayra vesile olur: “Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm. Daha önce de görmüştüm ama hiç bu kadar güzel bir halde değil hattâ tam tersi, çirkin ve şahsına yakışmaz hallerde gördüğüm dahi olmuştu. Hemen kendimle yorumlamıştım o halleri. Çünkü Mümin müminin aynasıdır ve aynaların en temizi, en net göstereni Hz. Peygamberdir. Bu nedenle rüya tâbircileri onda görülen çirkinlikleri rüyayı gören kişide ararlar ve bunları, kendini düzeltmesi için ona yapılmış birer uyarı sayarlar.”

Ayna kendimizi görmeye hatâ ve savâbımızı farketmeye yarar. Kemal yolunda ilerlemek için böyle bir ölçüye her zaman ihtiyaç vardır. Bu yolda şöyle durumlar söz konusu olabilir:

  • Mü’min kendini, karşısındaki mü’minde seyreder, onun iyi halleriyle kendini kıyaslar ve kendine çekidüzen verebilir.
  • Mümin kişi, kardeşine bakınca onda birtakım kusurlar görebilir. Bu yüzden onu kınamak yerine dönüp kendine bakmalı. “Acaba karşımdaki kişi kendi kusurlarımı seyrettiğim bir ayna mıdır? Bende de o kusurlar var mıdır?” diye sormalı. Hattâ ben neden kusur görücü oldum diye kendi kendini sorguya çekmeli.
  • Mü’min muhâtabı olan mü’mine ayna olmalı ve onun hatâlarını uygun bir dille, gönlünü incitmeden hatırlatıp düzeltmesine yardımcı olmalı.
  • Birisi bize böyle davranınca o mümine kızmamalı, aksine teşekkür etmeli. Zîra o aynalık yapmıştır. Aynalara kızılmaz.

Mü’min mümine ayna olunca, karşısındakinde hoşlanmadığı bir huy gören akıllı insana düşen, hemen kendine dönüp düşünmektir. Kendisinde de o kötü huyların benzeri varsa düzeltme yoluna gitmektir. Böylece “ayna” hayırlı bir hizmet görmüş olur.

Kendimizden âşina olduğumuz kusur, bir başkasında ne kadar da tanıdık geliyor değil mi! İnsan bir başka insanı görünce, kendi sıfatları neyse, onda da o sıfatları görüveriyor. Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.

“Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!”

Bakmasını bilen için Hak dostları kâmil insanlar düzgün gösteren birer ayna gibidir. Onlara bakıp kıyaslamalar yaparak kendi hâlimizi görebiliriz. Böylece kusurlarımızı düzeltme yoluna gidebiliriz. Niyâzî-i Mısrî Hazretleri ne güzel buyurmuş;

Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendin görür ger yahşi ger yaman görür

Hz. Pir Mevlânanın FîhiMâfih’teki şu sözleri dikkat çekicidir: “Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan, o sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. “Mü’min mü’minin aynasıdır.” Sen o ayıbı kendinden uzaklaştır. Bir fili sulamak için pınarın başına getirdiler. Fil suda kendini görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendinden ürktüğünü bilmiyor. Sende zulüm, kin, haset, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün kötü huylar olduğu halde bundan üzülmüyorsun. Bir başkasında görünce üzülüp ürkersin.”

“Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve mîdesi bulanmaz. Fakat yemek yiyen bir başkasının etinde çıban veya yara görse, o yemekten iğrenir. İşte kötü huylar da yara ve çıbanlara benzer. İnsan kendinde olunca onlardan fazla rahatsız olmaz, fakat başkasında görünce nefret eder.”

Konya’da Mevlana Müzesinde yer alan 1292 tarihli “İzzet” imzalı bir hat levhasında “ayna” kelimesi şöyle ilgi çekici bir ifadeye şahid olduk: “Etme mir’âtı şikeste seni yüz surete kor.”

Yâni: “Aynayı kırmayasın, yoksa seni yüz şekle sokar” Düzgün bir aynadan beklenen, karşısındakini olduğu gibi göstermesidir. Fakat aynayı kırdığınız takdirde her parçasından ayrı ayrı ve parça parça görüntünüzü seyredersiniz. Vahdet gitmiş, kesret ortaya çıkmıştır. Eh bu hale düşmek istemiyorsan, kırılmak istemiyorsan kimseye ayna olma!

Gönül mir’âtı kim sad pâre-i dest-i celâlindir
Yine her pâresinde cilveger baksam cemâlindir
Gönül aynası senin celalinin elinde yüz parça olmuşsa da bu haliyle bile baksam her parçasından görülen cemalindir…

Bu ayna, Hakkın kendisidir. O sanır ki ayna ondan başkasıdır. Bununla beraber aynaya dönenlere ayna da karşılık verir. Aynanın meylinden dolayı onun da aynaya karşı meyli vardır. O tersine olarak aynayı kırmış olsaydı beni de kırardı. «Ben gönlü kırıkların yanındayım,» buyurulmadı mı? Sözün kısası, aynanın kendi kendine eğilmesi ve ihtiyat göstermesi imkansızdır. O bir mihenk taşı ve terazi gibidir; meyli de daima Hakka doğrudur.

Kalp de bir aynadır. Bir mü’minin veya karşındakinin kalbini kırıp parçaladığın takdirde, sen kendini orada aslî hüviyetinle göremez olursun, onun kırgınlığı sana da yansır. Yâhut da o seni kırılan kalbiyle doğru dürüst tanıyamaz, incinmiş, parçalanmış bir kalpten sağlıklı ve düzgün bir algılayış ve görüş beklenemez.

Mürşid-i kâmil âdemi câm-ı cihân-nümâ eder
Câm-ı cihan-nümâ nedir âyine-i Hudâ eder

Mürşid-i kâmil insanı cihanı gösteren bir cam kadeh eyler, cihanı gösteren kadah de ne oluyor ki? İnsanı Hakk’ın aynesı kılar…

Hâsılı Hak dostun sohbetiyle bereketlenen gönlünü ilahi ahlaka ayna kılana aşk olsun, Kur’ân’ı kendine ayna yapıp onu Efendimizin aşkı nuruyla okuyan o aynadan kendini müşahede eyleyene müjdeler olsun ya huu

Reklamlar

Necmeddin-i Kübrâ

Türkistan ulularından Ahmed bin Ömer (1145-1221)
Ebû’l-Cennab Necmeddin-i Kübrâ el-Hivakî el-Harezmî
“Allah’a ulaştıran yollar, mahlûkâtın nefesleri adedincedir.”

Ticaretle meşgul bir ailenin çocuğu olarak 1145 yılında Harezm’in Hive şehrinde dünyaya geldi. Harezm, Nîşâbur, Hemedân, Isfahân, Mekke ve İskenderiye gibi o dönemin ilim ve irfan merkezlerinde tahsil ve terbiyesine devam eden Kübrâ, İskenderiye’de iken rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine “Ebu’l-Cennâb” (dünyanın cazibedar güzelliklerinden ve ahirette rüsva olmaktan kaçınan) künyesini vermiş, hadis ilmiyle meşgul olduğu için kendisine iltifat etmiş ve gecelerini Kur’ân okumaya ayırmasını tavsiye etmiştir.

Yaşı kırka yaklaştığında medrese ve tekke ilimlerinin tevhidini yapmış seyr û sülukunu tamamlamış kamil bir mürşid olarak tekrar Harezm’e dönmüştü. Dergahında öğrendiklerini öğretmeye tecrübelerini aktarmaya başladı. Vaaz ve irşadları büyük bir rağbet gördü.

Türkistan bölgesinin en meşhur sufilerinden biri olan Ahmed bin Ömer ikinci lakabını “Şeyh Veli-tıraş” (Veli yetiştiren şeyh, Allah dostu yetiştiren mürşid) oldu.  Şöyleki Necmeddin Kübra Hazretleri bazen manevi coşku ile kendinden geçerler; bu sırada mübarek nazarIarı her kime ilişirse, onu “Velilik” mertebesine eriştirirlerdi.

Necmeddîn-i Kübrâ Hârizm’de irşâd faaliyetlerini sürdürürken, Moğollar Hârizm’i istila eder ve katliamlara girişir. Bunun üzerine Kübrâ, altı yüz kadar mürîdini toplar, ölüm tehlikesinden dolayı şehri terk edip, kendi ülkelerine giderek Allah yolunda hizmete devam etmelerini emreder. Kendisi ise, ilerlemiş yaşına rağmen ülkesini savunmak üzere düşmanla savaşmaya karar verir. Hârizm’in merkezi olan Gürgenç (Köhne Ürgenç)’in istilası sırasında, orada kalan bir grup mürîdiyle birlikte düşmana karşı savaşırken şehit düşer. Böylece, nefis ve şeytana karşı ömrü boyunca gerçekleştirdiği “manevî cihâd”ın, büyük cihadın yanında, “küçük cihâd” denilen, dış düşmana karşı vatan savunmasını da bilfiil icra ederek, şehitlik payesiyle Rabbi’nin huzuruna çıkma bahtiyarlığına ulaşır.

Moğollarla “dişe diş” mücadele ederken harp meydanında şehit olan hazretin son anlarını tarihçiler şöyle naklederler:

Moğol askerini saçından yakalayan Kübrâ, bir üçüncü kişinin kılıç darbesiyle şehid olurken hiç kimse elini açıp askerin saçını kurtaramamıştır. Nihayet saçının kesilmesiyle hedeflerine ulaşabilmişlerdir. Hz. Pir Mevlânâ da şu beytiyle bu olaya telmihte bulunmuştur:

Bir elden nûş edip iman şarabın
Bir elde perçem-i kâfir tutarlar

Na’şı harab olan Dergah’a defnedilmiştir. Daha sonra kabir ve dergah külliye haline gelmiştir. Günümüze ulaşan Köhne Ürgenç yakınındaki türbesi Türkistan bölgesinin en çok ziyaret edilen mekanlarından biridir. Necmeddin-i Kübra, Türkistan’daki insanların dini hayatlarına yön verirken şeriat, tarikat, hakikat dengesine özellikle dikkat etmiş, tartışmalı konular girmeden rehberliğin gereklerini yerine getirmiştir.

Sohbetlerinden:

Veli, riyazet veya daha değişik mücahede yollarıyla, beden ve cismaniyetini aşıp, kalb ve ruhun hayat mertebesine, dolayısıyla da Hak yakınlığına ulaşan, derken şahsı adına fenâ bulup yeni bir mânâ ile bekâya eren Allah’ın hususî iltifat, ihsan ve teveccühlerine mazhar hak eri demektir. Böyle bir hak dostu, bu pâye ile bulacağı her şeyi bulmuş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir.

Şeriat gemi gibidir, tarikat deniz gibidir, hakikat inci gibidir. Kim inciyi elde etmek isterse gemiye biner, denize açılır ve inciye ulaşır. Bu sıralamaya tâbi olmayan inciyi elde edemez.

Zikirle ilgili ayet ve hadislere temas ettikten sonra sözü kalp gözüne getiriyor: “Zikir bir nurdur. Kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalp gözünü nurlandırır. Böylece daha önce görmesine engel olan karanlık yerlerde bile eşyayı bu kalp gözü ile görebilir. Nitekim ölüm döşeğindeki bir kimse yanında hazır olanların göremediklerini görebilir. Bu konuda Hak Teala şöyle buyurmuştur. Andolsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir. [Kaf, 22]

İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir. Şeyhlerden biri müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir.Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır. “Âh” deyin. Bu Allah’ın ismidir. “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir. Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah”der. Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)

Herşeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu herşeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm.

Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”.

Necmeddin-i Kübra, havatır-ı nefs olarak bilinen nefsin mesaj ve telkinlerini açıklarken şöyle buyurur: “Müridlere gelen havâtırın en şiddetlisi budur. Çünkü nefs insanın iç dünyasının kralı gibidir. Ordusunu ise şehvet, hevâ, heves, hayvanî ruh meydana getirir. Mürid ise o anda kördür, tehlikeleri göremez. İyi ile kötüyü birbirinden ayırt edemez… Nefis, insani bünyede domuz hırsı, köpek düşmanlığı,  panter kızgınlığı, kurt fesadı, tilki hilesi, maymun ihtirası, eşek şehveti, öküz arzusu, şeytan hilesi ve hased ateşi ile dolu olarak bulunur. Ya ilahî tabiatımızdaki bu Hayvanî sıfatları melekî sıfatlara yükseltiver, halimizi en güzel hale tebdil eyleyiver…”

Necmeddin-i Kübrâ, Kübreviyye yolunun tohumlarını attıktan sonra her insan gibi o da alem-i cemâl’e intikal etti. Geriye iki tür tohum ve meyveleri kaldı: Eserler ve müridler.

Pek çok kerameti bulunan Necmüddın Kübra Hazretleri’nin mübarek nazarlarıyla kemale eren ve başkalarını kemale erdirecek dereceye erişen mensuplarından, Kübreviyye’ye mensup gönül mimarlarının en kıdemlileri, tanınmış olanlarını şunlardır:

Şeyh Necmeddin Dâye (1177-Rey 1256-Bağdad)
Şeyh Mecdüddin Bağdadi (1161-1210)
Şeyh Sadeddin Hammûye (v. 1252)
Şeyh Razıyyüddın Ali Lala (v. 1244)
Şeyh Alâüddevle Simnânî (v. 1336)
Şeyh Ali Hemedânî (v. 1385)
Şeyh Baba Kemal Cendî (v. 1385)
Şeyh Seyfeddin Baharzi (v. 1259)
Şeyh Bahauddin Veled-i Belhi (1151-Belh 1231-Konya)
(Hz. Pir Mevlana Celaleddin Rumi’nin peder-i âlileri)

Necmeddin Kübra’dan ve halifelerinden feyz alanların sayısını çoğaltmak mümkündür. Çünkü yetiştirdiği insanlarla ilgili verilen rakamların en küçüğü altmıştır.

Zamanının çoğunu mürîd yetiştirmeye adayan Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.), eser telif etmekten de geri durmamıştır. Varlığı bilinen ve nüshaları günümüze kadar ulaşan başlıca eserleri şunlardır:

el-Usûlü’l-Aşere: Hacmi küçük olmasına rağmen, en meşhur ve etki alanı en çok olan bu eseri, Akrebü’t-Turuk adıyla ve daha başka adlarla da bilinmektedir. Kübrâ bu eserin girişinde, Allah’a ulaşmanın üç farklı yolundan(tarîk) bahseder.
– Tarîk-i Ahyâr: ibadet ve amel-i sâlih ile dindarlığı gerçekleştirenler.
– Tarîk-i Ebrâr: riyâzet ve mücâhede ile iç dünyalarını imâr edenler
– Tarîk-i Şuttâr: Aşk ve cezbe ile manen Allah’a doğru seyir halinde olanlar.
Devamında tasavvuf yolunun on temel esasını (usûl-i aşere) ele alıp izah eder ki, bu esaslar da şunlardır: Tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, devamlı zikir, Allah’a teveccüh, sabır, murâkabe, rızâ. Bu tasnif daha sonraki yüzyıllarda sufiler arasında çok yaygınlık kazanmıştır. Bu eser, XVII. asırda İsmail Hakkı Bursevî tarafından “Te’vilât-ı Necmiyye” adıyla tercüme ve şerh edilmiş, böylece Osmanlı sınırları içinde şöhreti daha da artmıştır.

Risâle ile’l-Hâimi’l-Hâifi min Levmeti’l-Lâim: Bu eserin baş tarafında zâhir ve bâtın temizliği yapılmadan Rabbânî huzura çıkılamayacağını anlattıktan sonra, bu temizliğin gerçekleşmesini sağlayacak olan şu on husus üzerinde durur: Beden temizliği (tahâret), halvet, devamlı susma, devamlı oruç, devamlı zikir, teslimiyet, hatıra bir şey getirmeme (masivayı düşünmeme), kalbi şeyhe rabtetme, mecbur kalınca uyuma, yeme-içmede orta yolu izleme. Bu eserde tarîkat mensubu mürîdlerin riayet etmeleri gereken prensipler ve onların önemi üzerinde durulmuştur.

Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl: Kübrâ, bu mühim eserinde, manevî hayatında yaşadığı şahsî tecrübeler ve derunî müşahedeler üzerinde durmuş ve bu çerçevede tasavvufî düşüncelerini aktarmıştır. Bu özelliğiyle eser, bir dervişin kaleminden nakledilen orijinal bir “tasavvuf psikolojisi” hüviyeti taşır. Bundan dolayı olacak ki, Batı dünyasında en çok tanınan tasavvufî eserler arasında yer almaktadır.

Kübrâ’nın bu üç eserinin, -el-Usûlü’l-Aşere’nin Bursevî şerhiyle beraber- Türkçe tercümesi, Mustafa Kara tarafından Tasavvufî Hayat adıyla neşredilmiştir (İstanbul, 1980).

Bunların dışında, onun Âdâbu’s-Sûfiyye, Risâle-i Necmüddîn, Sekînetü’s-Sâlihîn ve Risâle-i Sefîne adlı eserlerinin de varlığı bilinmektedir.

Türkistan sufilerinden Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri’nin Tarikat Silsilesi

Seyyid-i Kainat Muhammed Mustafa (SAV.)
Hazret-i Ali bin Ebi Talib
Hz. Hasan
Hz. Hüseyin
Hz. Zeynelâbidin
Hz. Muhammed Bâkır
Hz. Cafer-i Sadık
Hz. Musa Kazım
Hz. Ali Rıza
Hz. Maruf Kerhî
Hz. Serî Sakatî
Hz. Ebu Ali Ruzbarî
Hz. Ebu Osman Mağribî
Hz. Ebu Kasım Gürkanî
Hz. Ebu Bekir Nessâc
Hz. Ebu’n Necib Sühreverdi
Hz. İsmail Kasri
Hz. Ammar bin Yasir / Rûzbihan Baklî
Hz. Necmeddin Kübra (Tarikat Piri)
(Allah Onlardan razı olsun ve sırlarını yüceltsin)

Tasavvuf tarihinde ve Türk Tasavvuf düşüncesinde derin izler bırakmış olan Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.), sahip olduğu engin manevî tecrübelerinin yanında, Ehl-i Sünnet itikadına ve şer’î kurallara sıkı sıkıya bağlı, zâhir-bâtın bütünlüğü ve dengesini esas alan ve mürîdlerini de bu istikamette yetiştiren bir tasavvuf büyüğüdür. O, Allah’a ulaşma konusunda, insanları belli kalıplar içine sıkıştırmadan, her insanın kendi meşrebine uygun olan bir yolu benimsemesi gerektiği anlayışındadır. Nitekim, el-Usûlü’l-‘Aşere’nin daha başında, “Allah’a ulaştıran yolların, mahlûkâtın nefesleri sayısınca olduğunu” ifade etmekle, bu hususa dikkat çekmektedir.

Necmeddin-i Kübra bölge insanına yeni bir ufuk açmış, dini hayata yeni bir coşku getirmiş, aşk ve muhabbet merkezli yeni bir dünyanın temellerini atmıştır. bir taraftan Yesevî dervişleri diğer taraftan Nakşibendî dervişleri ile beraber canların gönül dünyasını mamur hale getirilmiştir. Bu tohum o kadar güçlü olmuş, bu gayretin kökleri o kadar derinlere inmiştir ki, bin yıla yaklaşan süre içinde hayatiyetini hiç kaybetmemiştir. Bugün bölge insanı Ahmed Yesevî, Bahâeddin Nakşibendî  ile birlikte Ahmed bin Ömer’i tanımakta ve rahmetle anmaktadır.

Mevlam cümlemizi cümlesinin şefaatına mazhar eyleye…
Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretlerini bu vesileyle rahmetle yâd ederken sözlerimize onun el-Usûlü’l-Aşere’sini şerh eden İsmail Hakkı Bursevî’ hazretlerinin, mezkûr şerhte yer alan güzel ve hikmetli bir manzûmesine de yer verelim.

Gel beri gel, mâsivâdan uzlet et.
Ba‘dehû Mevlâ ile var sohbet et.
Basmak istersen bisât-ı kurbete,
Nefsine bas, işbu yolda gayret et.
Sırr-ı Hakk’a mess ise âhir murâd,
Bâtını tathîre evvel himmet et.
Ger “yedu’llâh” sırrına vâkıf isen,
Mürşid-i kâmil elin tut bey‘at et.
Âb-ı feyz-ı Hak ile pâk olmağa,
Pâklarla gece gündüz ülfet et.
Mâsivâ efkârını dilden gider,
Hakkıyâ Hak ile üns et, râhat et!

Necmeddin-i Kübra’nın yaklaşık sekiz asır önce kaleme aldığı “Fevâihu’l-Cemâl”inin son satırları ise bizim de son satırlarımız olsun:

“Bütün bu anlatılanlar Allah’a yönelmek isteyenler için bir misâldir. Böylece bu tadı alanların zevki, aşıkların aşkı, ariflerin nuru, sevenlerin aşk ateşi, özlem duyanların sür’ati, vecd halini yaşayanların vecdi, mücahede hayatı yaşayanların, keşf ehlinin meyveleri, dua ve münacaatta bulunanların sırlarıyla kurtuluşa erenlerin üslubunu kavramak mümkün olur.

Bu kitaba Allah’a yönelenler için bir ibret vesilesi olsun, ihlaslı olanlara da yol göstersin diye “Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl” adını verdim.
“La ilahe illallah Muhammedurresululah” diyen herkese, cümle ümmet-i Muhammede dünya ve ahirette af, afiyet, mağfiret ve rahmet, cümle yaradılmışa da hidayet niyaz ediyorum. Allah Kerîm, Mennan, Mecîd ve Hannân’dır. Allah’a hamd, seçtiği mümtaz kullarına da selam olsun!”

Bu sofradan tadanlara, zevk alanlara afiyetler, bu şerbetten nûş edenlere sıhhatler olsun.

Sırlar örtülsün

Ez-Zâhir ve’l-Bâtın

Bu iki ism-i şerif bir konuda toplandı. Çünkü birbirine nisbetle anlaşılan izâfi işlerdendir. Bunlar da derin külli isimlerdendir ki pek çok sırları şâmil olmuştur. Hakk Teala’nın zâhir olması vücudu hasebiyledir; zira açık delilleri çoktur. Bâtın olması hakikati itibariyledir. Çünkü zatın künhüne akıllar ve fikirler eremez, keşf sığmaz…

… Nitekim ehlullahın vasfı hususunda gelir: “Görüldüğünde Allah hatıra gelir.” Yani bir kimse onlara hakiki nazar ile nazar etse elinde olmadan “Allah” diyerek yere düşer. Çünkü, onlar Hakk’ın sıfatının heybeti ile zahirdirler.  Şayet görenin bakışında illet veya kalbinde inkâr olsa bu surette perdenin arkasından nasıl görür? Görse de kendine kıyas edip beşer yüzünü göster. Ayna kirli olursa bir nesneyi salimen göstermez olur.

… Erkekler ve oğullar zahir ismine dahillerdir. Onun için zahir şeriat gibi perdesizdir. Kadınlar ve kızlara gelince bâtın ismi altındadırlar. Onun için şeriatın bâtını olan tarikat gibi örtülüdürler. Nitekim Kur’an’da gelir: “Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş hûriler vardır.” (Rahman, 55/72) Yani cennete olan hûriler, hakikat erbabının gizlenmiş sırları gibi izzet ve gayret çadırlarında gizlenmişlerdir. Binaenaleyh, cennette de hanımlara yabancılardan dolayı örtünmek vardır. Ancak bu, teklif yoluyla değildir. Çünkü cennet teklif sınırının dışındadır. Ancak ilahi gayret yoluyladır. Çünkü her mü’minin haremi kendisinin sınırıdır. Böylelikle yabancı ve aileden olmayanlardan korunmuştur. Bu sebeptendir ki dünyada kafirler arasındaki kadınların perdesi yoktur.   Çünkü onlar sır erbabından olmamalarının dışında kıskançlıktan da mahrumdurlar. Zira gayret ve kıskanma imandandır, onlarda ise iman yoktur. Mü’minde gayret olmasa imanın şubesi nâkıstır ve sırlardan yoksundur. Onun için büyük şehirlerden aşağı olup memleketin en uzak yerlerinde ve dağların zirvelerinde cuma ve cemaatten habersiz olanlarda ilahi sır zuhur etmemiştir…

Ve’l hâsılı zâhir ve bâtınlarınız nûr olsun, Mevlam sizleri zahir ve batını itidal üzerine birleştiren kemâl ehli kullarından eylesin, cümlemizi zahirde kalan ham ervahtan muhafaza buyursun. Âmin Yâ Mûin.

Ne var ki (ne) yok

Ey benim kararsız gönlüm,
… O’nun (ebedî) Zâtı’ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkûmdur; Hüküm (ve mutlak hâkimiyet) sadece O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz. [Kasas, 88]

Ey aşk padişahına yenilen, ona mat olup kalan! Bu hale üzülme! O’na karşılık verme! Yokluk bağına gel de, kendi ölümsüz canında cennetleri seyret! Eğer sen kendi varlığından, benliğinden birazcık olsun ileri gidersen bunların ötesinde bu mana göklerini seyredersin. Ayrılığa fazla dayanamadığı için dağlardan köpürerek, ağlayarak, feryat ederek, başını taştan taşa çarparak aslına doğru koşan sel, denize kavuşunca ne olur? Heyhat artık onun varlığı kalır mı? [Hz. Pir Mevlana]

Hâsılı benden çıkıver, benliği virân ediver
Canda beni ister isen benliği at cân oluver

O Allah’a hamdolsun ki insana bilmediğini öğretti, Âdem’i âleme halife kıldı. Mahlukatı yarattı. Onlara nimetlerini fenâ ve fakr (yokluk) vasıtasıyla ulaşmaları için sevdirdi. Kendi nurundan bir parça aldı. O nurdan ruh-u Muhammedi’yi yarattı. O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risâlet vazifesiyle seçkin kıldı. Bizleri de âlem ağacının tohumu ve Alemlere rahmet olan Hazret-i İnsan’ın ümmeti kıldı. Ve yine O Allah’a şanına yakışır şekilde hamd olsun ki şu geçip giden satırlar vasıtasıyla aramızda muhabbeti var eyledi, can kulaklarınıza mana şarabını sunmamıza müsaade etti: [250. Mestmp3]

Tevhid etsin dilimiz, Pâk olsun hem kalbimiz
Sırlar görsün gözümüz, La ilahe illallah hu La ilahe illallah
Canından her kim geçer, Elbet maksuda irer
Zevk û sefasın surer, La ilahe illallah hu La ilahe illallah

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Lisan-ı Arabî’den biraz mürekkep yalamışlığımız varya mektubun ifade-i merâmında münasip buyurduğunuz ayette “fenâ bulma” olayının ism-i fail vezninde bir kelimeyle belirtilmiş olması nedendir?

– Fenâ bulma, yok olma işinin istimrarını yani geniş bir zaman dilimi içinde devamlılığını belirtmektedir. Haddi zatında Hakk’ın dışındaki varlıklar, kendi vücudları ile kâim olmadıkları ve “kaim bi-nefsih” (varlığı kendinden) bir zatın varlığına muhtaç bulundukları için sanki yok hükmündedirler. Bu yüzden O’nun dışındaki herşeye fenâ libâsı giydirilmiş; bakânın sadece O’na ait olduğu sarahaten belirtilmiştir.

– Tam da buradan tasavvufa da bir yol olsa gerek?

– Olmaz mı! İlk devir sufilerinden Cüneyd-i Bağdadi’ye göre tasavvuf “Hakk’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi” dir. Böylece “Fenâ (kendi varlığından geçerek yok olma)” nın en üst derecesini yaşayan sâlikin teslimiyyet ve sükunet halini, elest bezmindeki sükunete benzetir Hazretim.

– Tasavvuf yolunun yolcularının kendilerinden bahsederken “fakir” tabirini kullanmalırında bu fena-yokluk ile bir bağı var m’ola?

– Nâzarım bugün tesbitlerin pek bir isabetli… Meydan terbiyesinde en ayıp sözlerden biri “ben” demektir. Dervişin “ben” diye söze başlaması ta başında kabahat etmek demektir. “Ben” sözü lisânına bile yerleşmeyecek ki benlikten kurtulabilesin. Günahların bir çoğu hayalde ve dimağda kendisini meyil olarak gösterir ve bu meyil kalbe, kalbden de lisana tesir eder. Ben demenin hata olduğunu bilen derviş benlik sevdasından uzaklaşmakla kalmaz, aldığı terbiye ile öyle bir noktaya gelir ki ben demeyi ve benliği unutur. Ben kelimesini benliği unutmak için bırakıp yerine “fakir” tabirini kullanılır. “Fakir” benliğim dahil her şeyi terk ettim. Ne benliğimden ne de başka kimseden bir şey ümid ettim, ben ancak Allah Tealaya muhtac ve talibim demektir.

– Derviş bu kemalde olmasa da “fakir” tabirini kullanmalıdır?

– Elbette… Bilmez misin ki sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzere azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyazının neticesine erişir. Yani fakir, fakir diyerek inşallahu Teala o da Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine dahil olabilir, Peygamber efendimizin “el-fakru fahri” buyurduğu sırra nâil olabilir.

Ey insanlar, siz Allah’a karşı fakir; yani muhtaçsınız. Allah ise ganîdir; yani herşeyden müstağnidir. [Fâtır, 15]

– Yani fakir olduğumuz Hakk’ın ayeti ile de sabit dersiniz…

– Bu “fakr” ki Hakkın varlığıyla var olma ve fani varlıktan sıyrılmadır ki tam ihtiyaçsızlıktır. Bu “fakr” ile sıfatlanabilmek için bütün dünya ve dünyayla ilgili şeyleri terketmiş, cennet arzusundan sıyrılmış olan bir Hak dostuna, hüsn-ü zannından dolayı BİR KESE ALTIN sunmak isteyen cömert bir zengin şu irfanlı cevapla karşılaşmıştır: Ben gınanın (zenginliğin, ihtiyaçsızlığın) aynı olan bu fakrı; dünyayı, ukbâyı ve kıymet biçilmez pek çok mal ve mülkten geçmekle satın alabildim. İnsaf et, şu bir kese dirhemine mukâbil onu nasıl satabilirim?

Allah’ım beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle, kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme! [Hadis-i Şerif]

– Cümle işlerde olduğu gibi “fakr ve fena” bahsinde de zirve, numune-i imtisalimiz olan Hz. Peygamber…

– “Fakr” makamında da zirve ancak O’dur. Resulu Kibriya Efendimiz’in ne dünya nimetlerinde ne de ukba süslerinde gözü yoktu. Bu da ayet ile sabittir.

Gözü ne şaştı, ne haddinden aştı. And olsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. [Necm, 17-18]

– Bu demektir ki Hz. Peygamber’in (sav) miracında kendisine melekut ve ceberut aleminin hazineleri gösterilmiş fakat o gönlüyle de gözüyle de hiçbirine iltifat etmemiştir. Yedi kat göklerdeki ruhlar onu görmek için koşmuşlar hurilerle birlikte semaları doldurmuşlardı. O baksın, görsün ve beğensin diye bütün güzelliklerini önüne sermişlerdi. Fakat O, tek bir dosttan başkasına bakacak halde değildi. Gönlü Hakk’ın azameti ve celaliyle dolu idi.

– Bir insan olarak bizler bu yakınlığa nasıl ulaşabiliriz?

– “Fenâfillah” makamında… Sen de mirac’dan hisseyâb olmak dilersen Hazret-i Peygamber’in şahsında aşk ile eri, O’nun şahsiyetinde fenâ bul! Hz. Peygamber’e duyulan muhabbet, ilâhî aşkın hem başı, hem de sonudur. Bu da başta Hz. Peygamber modeline uyma şeklinde ortaya çıkar. Sonunda bu sevgide istiğraka erip Allah’da fanî olmak şeklinde gerçekleşir. İlâhî aşk, sabır ve sebat ile Hz. Peygamberin davranışlarını taklide bağlıdır. Rasulullah’ın sıfat ve ahlakını benimseyip taklid ile başlayan bu iletişim ilahi sırların kapılarını açar. Ardından taklid, tahkîk vadisine erer. Kalbi fenâ bulmuş kimse, ilahi fiillerin tecellilerine mazhar olur. Vahdet denizine garkolan sâlik, o denizden başka birşey göremez, kendisini bu denizin damlası olarak görür. Yâni ibadet, aşk ve birlik haline gelince de Allah’ı sevmekle Rasulü sevmenin aynı şey olduğu ortaya çıkar.

Zâtıma mir’ât edindim zâtını
Bile yazdım adım ile adını

– Varlık bahsinde riâyet etmemiz gereken ölçü yine Hak Nebi dilinden;
Dünyâya gönül bağlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin. [Hadis-i Şerif]

– Eğer ilâhi güzelliğin hele ilahi varlığın senin yüz ve gönül aynanda da tecellisini istiyorsan yokluğu seç. Varlıkta yok olmanın sırlarını ara bul ki o güzellik (hüsn-i mutlak) senin de saf aynanda tecelli zevki bulsun.

– Her şeyin kendi zıddı ile meydana çıkması bir hakikattir. Acı olmasa tadın, çokluk olmasa birliğin manası, kıymeti elbette bilinmez. Varlık da ancak yoklukta görünür.

– Zengin, zenginliğini ortaya koyabilmek için fakire muhtaçtır. Nitekim nur olmasaydı karanlık nedir biz bilmeyecektik. Aslında uçsuz bucaksız karanlık bir alem olan dünyamızda gördüğün her şey, güneşin saldığı ışıktandır. Bir yerde ki noksan vardır, yokluk vardır, orası mutlaka bir hünerin aynası olur. Çün bir sanatkârın hünerini meydana koyması için o yerde eksiklik lâzımdır. Demek ki kemâlin aynası noksanlıktır. Bu sebepledir ki kendinde bir kusur, bir erme ve bütünleme ihtiyacı olmayan kimse Allah’ı aramaz ve anmaz. O biçare kendisini tam ve mükemmel zanneder. Kendi aczinden hatta kendi yokluğundan haberi yoktur. Kendisini var sanır.

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;
Zaman döne dursun, o güne hasret;
Ruhumsa zamanın üstüne hasret;
Ebediyet boyu bir an… Olmaz mı?

Bu yokluğu gidererek varlığa ulaşmak, gerçekten var olanda sonsuzlaşmak için hiçbir gayret sarfetmediği, kendi ruhunu bu dünya meydanında olgunlaştırmadığı için de “bir gün sahiden yok olduğunu anladığı zaman” iş işten geçmiş olur.

– İşte bu yokluğumuzu bildiğimizde kendimizi bilmiş olmaz mıyız? Kendini bilen Rabbini bilmez mi sultanım?

– Bu gün ârif ve mana sultanı sen oldun ya nâzarım… Kapı buradan açılıyor; Varlığı, varlık iddiasını terketmek. Cümle kâinatın yaratılması, salt bir yaratma değil bir zuhurdur. Hal böyle olunca kâinat Hüsn-i Mutlak olanın bir görüntüsünden ibarettir. Hüsn-i Mutlak ve Hayr-ı Mahz olan Vücud-i Mutlak’ın bilinmesi hakikatte var olmayan (la mevcud) insan ile gerçekleşir. Adem, lâ-hüsn ve lâ-hayr demektir. Adem, müstakil olarak mevcut değildir, varlığı zaruri olarak Vücud-i Mutlak’ta dahildir. Adem bir hayalden ibarettir; tecelli dolayısıyla muvakkat (geçici) bir süre için varlık evreninde bulunur. Adem, vücud ile karşılaşınca, vücud bir aynada aksetmiş gibi yansır. Bu akis gerçekte hayalden öte bir şey değildir. Durgun bir göle akseden güneş gibi, göz makamında olan insanda da Hüsn-i Mutlak akseder. Bu sebepledir ki insan, adem unsurunu mümkün olduğu kadarıyla yok etmeli (mâsiva), Hakk’ın visâline ulaşmak için Hak ile Hak olmalıdır. İşte bu “fenafillah” makamıdır. Fenâ ancak nefsi, adem, kubh (dünyada zemme, ahirete azaba mahal olan kabahat) ve şirkten arındırmakla mümkün olacaktır. Bunun yollarından biri de aşktır. Hüsn-ü Mutlak aşk ile görülür. Böylece tabii (mecazi) aşktan hakiki aşka geçilir. Tabii aşk insana duyulan aşktır; karanlıklarla doludur. Oysa aşk-ı hakiki, hakikat dünyasıdır. Bu saadete ermek uzunca bir yolculuk (seyr) gerektirir. Aşık için lazım olan taallüm (ders okuyarak ilim öğrenme) değil tahalluktür. (huy edinmek, güzel ahlak ile hallenmek) Bu yol söz ile değil hâl ile katedilir. Hal ise çoğu zaman bir insan-ı kâmilin yol göstermesiyle kazanılan bir meziyettir. Bu yolun sonunda insan mutlak hakikatle yüzleşip kainattaki umumi ahengin derin sırlarına vâkıf olur.

Fakr ve Yokluk Allah’ın bir lütfudur! Kendinden geçiş, benlikten kurtuluşda öyle sırlar vardır ki, bunları bilseydin, sence bütün varlık, yokluk olurdu! Dünya bir hiçtir; biz de hiçleriz! Dünya da, biz de hayalden, rüyadan ibaretiz! İş böyleyken, dünyalık elde etmek için çırpınır dururuz! Uyuyan kişi uykuda olduğunu bilseydi, rüya gördüğünü anlasaydı hiç üzülür müydü? Şu uykuya dalmış kişi, bir hayal görür, düşüncelere dalar! Şu dağınık uykudan sıçrayıp kalksa rüyadaki sıkıntıların gittiğini ve nimetler içinde olduğunu anlardı! Birisi, rüyada kendini gam zindanına düşmüş görür, birisi cennet bağı’na ulaşmış! Uyandıkları zaman ne zindan kalır, ne de cennet bağı! Yokluk evi olan şu dünyada, bir çok varlar, varlıklar görünmektedir. Halbuki gözlerimizi iyice oğuşturur da bakarsak,çoğu yoktur, yok! Dünya, var gibi görünen bir yokluktur. [Hz. Pir Mevlana]

– Hayret vallahi, nihâyete ererken mektubun mânâsın pek örttün erenlerim..

Cihân, bir hâne-i ibrettir ey can
Bu işin âhiri hayrettir ey can

– Sofraya oturacaklardan başkalarının görmemeleri için, asil yemek kaplarının üstlerinde kapaklar vardır!.. Can ehlinden, gönül ehlinden başkalarına kapalı olan bu tabakların içindeki yemekleri herkes merak eder; “Bu tabaklarda ne var?” diye sorarlar! Soranlara, hal dili ile derler ki: “Eğer herkes bu sırlara mahrem olsaydı, tabağın örtülmesine ne lüzum vardı? Herkes bilsin ki, can gıdası, can gibi gizlidir; ten gıdası, beden gıdası da, ekmek gibi meydandadır!”

– Can bahçesine rahmetinin ilkbaharı gelince, dikenler ya güller arasında kayboldu, yahut da bütün dikenlerim gül halini aldı! Beni yokluktan var eden, beni yaratan, her an beni söyletmede! Sonunda da, beni söyleten kerem buyurdu da cümle sözler, O oldu!

– Bu VARLIK zannından kurtulmak istiyorsan yalnız gören ve görünen gözünle değil gönlünle de yanıp ağla ki ıztırap ve gözyaşı bahâsına ruhuna benlik davasından kurtulmanın ferahlığı ve tesellisi dolsun.

Hak söyliyecek sende senün ortada nen var
Âlemde hemân ben didiğündür sana noksan

Vaktin bir ucu sabaha ermede, seher vaktinde cümle aminlere müşteri niyazlarınızı bekleriz.

Duâya her ne dem tevfik ederse Hak seni ey can
Bunu bil ki murâd etmiştir elbette sana ihsan

Ey seven ve sevilen Allah’ım, benim de yoklukla aramı uzlaştır, beni onunla barıştır. Ben de sende yok olmak arzusundayım. Ekmek, yemek, midede yanar yok olursa, o zaman akıl olur, can olur, hasetçilerin bile hasret çektikleri bir hale gelir. Geri kalanları benden gizli olarak, sana aşk söylesin! Sen, Ashab-ı Kehf gibi hem uykudasın, hem de uyanık! [Hz. Pir Mevlana]

Ya Rabbi bu duaya AMİN diyen canları YOKLUK tâcı ile mürîd iken murâd eyleyiver (İrade etmeyip bırakıp Murâd-ı ilahiye râm olanlar zümresinden kılıver)

Ya Rabbi cümlemizi, bütün ilâhî isim ve sıfatları üzerinde lâyıkıyla tefekkür eden, onların gerektirdiği güzel ahlâk ile yaşayan ve böylece ilâhî muhabbet ve dostluk iklîmine vâsıl olan kullarından eyle! Ya Rabbi bizleri sevip sevdirdiğin bahtiyar kullarından eyles! Kendinden gayriye, yâni mâsivaya karşı gönlümüze nebevî bir istiğnâ ihsân buyurup bütün rağbet, alâka ve bağlılığımızı yüce aşkına ve emr u fermânına tahsîs eyle!

Yâ Rabbî Habibinin ayı olan Şaban-ı Şerifi hakkımızda mahza hayr ve bereket kıl, Habibinin güzelliğinden kalblerimize bir hâl nasîb eyleyip lütf û inâyetinle, aşkına mahkum olacağımız nice Ramazanlara eriştiriver…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim