Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘john frederick lewis’

… Yiyiniz, içiniz fakat isrâf etmeyiniz. Şüphesiz Allah isrâf edenleri sevmez. [A’râf:31]
sofra
Başlığa aldanıp Tevfik Fikret’in aynı adlı şiirinden esinlenerek
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
diye devam edeceğimizi sananlara
Aşık isen cân baş üzre gel beri
Münkîr isen bak kapıdan dön geri
diyerek şöyle bir yol verelim…

İy Mîr-î âb biğşâ on çeşm-i revanrâ
Tâ çeşmhâ guşâyed zeşkûfe bûstanrâ

Ey suyun başını tutan, o akan rahmet çeşmesini, ilahî çeşmeyi aç, aç da gönül bahçeleri uyansın, aşk çiçekleri gözlerini açsın.

İnananların sofrasında yemekten sonra şükür bâbından edilen dualar umumiyetle serlevha olarak sunduğumuz ayet-i kerime ile başlar ve sofra sahibinin zevkine, meşrebine göre devam eder. Biz dahi kendi yolumuz üzre sofra usülünden bahsetmek dileriz.

… Yemek pişer pişmez canlar kabı yere indirirler ve Kazancı dedenin gülbangine aminhân oldukları halde: “Tabh-ı şîrîn ola (pişirilmesi, hoşa gidecek niteliklere sâhip, sevimli, iç açıcı ve tatlı olsun) Hak berekâtın vere, yiyenlere nûr-i imân dola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Sırr-ı Ateşbâz-ı Velî, kerem-i İmâm-ı Ali Hû diyelim…” uzunca bir nefes müddetince hep beraber Hûû çekilir.

matbah

Yemek vakti gelince matbahın, yemek yemeye mahsus olan kısmında sofralar kurulur. Sofra, müdevver büyük bir tahtadır. Birbirine geçme tahtadan bir iskemle üstüne konur. Sofranın çevresine postlar serilir. Kaşıklar, yüzleri sola, sapları sağa gelmek üzere sofranın kenarına, yüzleri yere gelmek şartıyla konur. Sûfiler, kaşığı açık korlar, “duâda” derler. Mevleviler kapalı korlar; “niyazda” derler. İşin esâsıysa, kir göstermemek, ayıp örtmektir. Kaşıkla yenen yemekte herkes, kaşığından çorba, yahut herhangi bir şey içince, her defasında, kaşığını yüzü koyun kor. Kaşıklar dizildikten sonra herkesin önüne bir tutam tuz konur. Su verecek canlar, testileri, bardakları hazırlarlar. Yemekler kaplara kotarılır ve matbahın yemek yenmeye mahsus olan sofasının sekisine dizilir. Yemek vaktini haber vermeye memur olan derviş, önce şeyh dairesinin önünde, sonra hücrelerin bulunduğu koridorda, ayaklarını mühürleyip baş keserek, yüksek sesle, «Hû… Somata salâ» diye, «Hû» yu biraz, «salâ»yı soluk miktarı çekerek nidâ eyler.

Hücrelerden çıkanlar matbaha varıp kapıda baş keserek sağ ayaklarıyla içeriye girerler. Şeyh de gelir; beraberce sofraya oturulur ve sofrayla görüşülür. Ortaya çorba gelir. Yemek, bir kaptan yenir ve yemekte hiç konuşulmaz. Herkes, şahadet parmağını önündeki tuza banıp tadarak yemeğe başlar. Kaşık, dâima kapalı ve sola müteveccih olarak konur. Yemek yenirken ağız şapırdatmak, sağa – sola bakmak, başkasının önünden yemek câiz değildir. Herkes diz çökmüştür. Çorba bereketlenince, hizmete memur olan derviş, kabı alırken, bir diğer derviş öbür yemeği kor. Kalabalığa göre iki, üç can, ayakları mühürlü olarak, sol ellerinde testi, sağ ellerinde bardak beklerler. Su isteyenleri gözetirler. Su içmek isteyen, bir lokma ekmek koparır, sağ elindeki lokmayı sol omuz hizasında tutar ve su verecek can bakar. Can, hemen su dolu bardağı alt tarafıyla görüşerek su isteyene sunar. Suyu alan, içinceye dek herkes, yemekten el çeker, bekler. Suyu içince şeyh, sessizce su içene «Aşkolsun» der gibi elini kalbinin üstüne koyup hafif bir baş keser; o da aynı tarzda mukabelede bulunur ve bardağı gene alt tarafıyla görüşüp sâkiye sunar. O da alıp gene aynı tarzda görüşerek yerine gidip testiden su doldurur ve ayağını mühürleyip eskisi gibi durur. Pilav, gelince herkes düzelir. Şeyh, şeyh yoksa aşçıbaşı, şu gülbangi çeker:

“Mâ sûfiyân-ı râhîm mâ tabla-hâr-ı şâhîm
Pâyende-dâr yârab în kâserâ vu hanrâ” *
Salli ve sellim ve bârik alâ es’adi ve eşrefi nûrı cemi’-il enbiyâi vel mürselin; vel hamdü billâhi rabbil âlemînel Fâtiha.»

Fâtiha’dan sonra;

«Nân-ı merdân, ni’met-i Yezdân, berekât-ı Halil’ür – Rahmân. Elhamdü lillâh, eşşükrü lillâh; Lokma nûr, sofra zuhûr. Bu gitti ğânisi gele, Hak berekâtın vere; yiyenlere nûr-ı iman ola; Erenlerin hân-ı keremleri, nân-u nimetleri müzdâd, sâhibül – hayrât-ı güzeştegânın ervâh-ı şerifeleri şâd ü handân, bâkıyleri selâmette ola; demler, saflar ziyâde ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Ateş – bâz-ı Veli, kerem-i imam-ı Ali Hû diyelim.»

Elhamdülillahi hamden kesiren tayyiben, mübareken, Allahümme barik lena fima rezaktena va’ğfir lena ver’hamna ve et’ımna hayran minhü, Allahümme’ec-alha ni’meten meşkureten muttasılaten ila ni’met’il-cenneh, Allahümme zid ve la tenkus bu hurmeti-Seyyid-il Mürselin, velhamdü lillahi Rabb-il Alemin.
Güzel, bol ve temiz hamd ancak Allah’a mahsustur. Allahım! Bize verdiğin rızkı bereketli kıl, bizi bağışla, bize merhamet et, daha güzel nimetler ihsan et, üzerimizdeki nimetini tamamla. Allahım! Bu sofrayı, şükrü edâ edilmiş ve bir ucu cennete kadar uzanan sofralardan eyle. Peygamberlerin Efendisi hürmetine arttır Alahım eksiltme! Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

* Bu işin âdâbı böyledir lakin pilav gelince çekilen gülbange takılıp kaldık erenlerim. Manası bir ummandı “Biz vahdet yoluna düşmüş sûfileriz. Biz pâdişahın (Hakk’ın) sofrasına oturmuşuz; O’nun nimetini yiyenleriz biz. Yarabbî, şu kâseyi, şu sofrayı, nîmeti ebedî kıl” Bu beyitleri Dîvân-ı Kebîr’in birinci cildinde bulup (Gazel no: 186; Terc. I, 226) ilgili gazelin öncesine ve sonrasına da bakalım dedik ve yandık, buyrun efendim bir ucunu da size uzatalım:

• Ben-i Âdem’in cümlesi, oynaya oynaya şu besbedava sayısız dünya nimetlerine şükretmek için Hakk’ın dergahından gelmiş sufîleriz. Hak aşıklarıyız.
• Bize ikram edilen çeşit çeşit nimetlere yalnız şükretmek değil, can versek yerindedir. Zaten şu bol bol hazineye karşı sufînin canının ne kıymeti olurki!
• Şu cihan nimetlerinin konduğu kabın kapağı göktür. Sofrasından nasıl bahsedeyim, bu dilin harcı mı o bahis! (Bütün canlılara, insanlara, hayvanlara, kuşlara, balıklara ikram edilen bu umumî dünya sofrasında ikram edilen nimetlerin konduğu büyük kabın kapağı göktür. Bu sofranın ihtişamından, ikram edilen çeşitli yemeklerin nefis oluşundan, tatlarından, kokularından, renklerinden, güzel oluşundan nasıl bahsedeyim?Dilim dönmüyor, konuşamıyorum.)
• Biz Hakk yoluna düşmüş süfîleriz. Biz padişahlar padişahının nimetlerini yiyenlerdeniz. Ya Rabbi! Bu kaseyi, bu sofrayı ebedî kıl, kıyamete kadar yaşat.
• Padişahlar padişahının kâsesindeki nimetleri elde etmek için boş kaseden başka bir şey getiremedin. Biz yoksul kişileriz. Amelimiz yok, ibadetimiz yok. Dilenciler gibi boş kâselerimizi o nimetlere uzatmaktan başka hünerimiz, karımız yok. Zaten her ham kişi de bu kaseyi, bu ekmeği elde edemez.

Yazının sonuna geldiğimiz şu demde han-ı yağma, (yağma sofrası) nerde kaldı dediğinizi duyar gibiyiz. Biraz sabır erenlerim. “Yağma sofrası” herkesin faydalandığı nîmetler, tabiatın herkese bol bol verdiği ihsanlar manasında kullanılıyor. Burdan mülhem olsa gerek eskiden büyükler ve zenginler tarafından düğün, bayram gibi günlerde kurulan yemeğin sonunda örtü, çatal, kaşık vb. bütün eşyânın diş kirâsı olarak yiyenler tarafından kapışıldığı büyük ziyâfet sofrasına da “hân-ı yağma” denir imiş.

Mektubun sonuna sakladığımız inciyi nihayet çıkarıyoruz Nef’i kaleminden:
Veliyyü’n-ni’met-i âlem desem haktır sözüm zîrâ
Sımât-ı cûdu dünyâya çekilmiş hân-ı yağmâdır

Alem, Hakkın, canlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden lutufta, ihsanda bulunduğu, keremini serdiği kerem sofrası sanki bir “hân-ı yağma”dır. Alem, Hakkın velinimetidir, nimetinden faydalandığımız, bir çok şeyini kendisine borçlu olduğumuzun ikramıdır hâsılı “Veliyyü’n-ni’met-i âlem” desem doğrudur sözüm.

Şahane bir tecelli, enfes bir zuhur olan kâinât sofrasında, can ikramıyla, O’nun lokmasını yiyip O’na isyân etmeyene âşk olsun ya huu

Reklamlar

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: