Sabahlar Yâ Resûlallâh

“Şâzelî, Bedevî, Rifâî, Sünbülî, Şâbânî, Celvetî, Bektâşî, Bayrâmî ve Sa‘dî, Kādirî, Nakşibendî, Mevlevî, Gülşenî, Uşşâkîyiz” hissesiyle Câmiu’t-turuk Abdullah Selâhaddin Uşşâki Hazretleri (v. 1783) gülzârından bir âteşîn gül:

Müşkilin kimseye zâhirde Salâhî sormaz
Hâce-i bâtına sordu soracak esrârı

bir_sabah_medine

Gönül fikr-i hayâlinle sabahlar yâ Resûlallâh
Olur şem’-i cemâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Alîl-i pister-i hicrin enîn ü zâr edip dilden
Temennî-i visâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Seherlerde gönül teşrifin özler dîde-i câna
Tenezzül ihtimâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Ziyâ-yı ruhsârın nihân olur ise dilden
Hayâl-i zülf ü hâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Leyâlî-i tahayyül içre dil bezm-i tasavvurda
Cemâl-i bî-misâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Şeb-i gamda girişse bî-nevâ dil-hân-ı vaslınla
Ümîd-i hûn-ı nevâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Hadîs-i zülfünü tahdîs ederse leyle-i hicran
Salâhî kıyl ü kâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Gönül, hayalinin fikriyle sabaha kavuşur zaten gece de ancak senin cemâlinin ışığı, güzelliğinin ilâhi nuru ile karanlıktan aydınlığa erişir, tâ böylece sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılığın hasta yatağında iken gönülden acı ve sızıyla inleyerek ağlayıp sevdiğine kavuşma temennisiyle sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül seher vakitlerinde, can gözüne şeref vermeni özleyip tenezzül buyurup seni görme ihtimalinle  sabahlar yâ Resûlallâh. Senin yüzünün ışığı gizlenirse gönlümden, o güzelim hâlinin hayaliyle  sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül, geceleri senin hayalinde canlandırarak, zihinde şekillendirme meclisinde iken misâlsiz güzelliğinle  (bazen de rüyâ aleminde seni göremeden) sabahlar yâ Resûlallâh. Gam gecesinde, gönülden, sessis sedâsız söyleyese sana kavuşma arzusunu, nasibine kana bulaşmış ümidi düşer de öyle sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılık acısıyla dolu gece, senin güzelliğinin taze hikâyesinden bahsetmek nimetine, memnûniyetini sözle ifâde edip teşekkür ederse, SALÂHÎ, gül cemâlinde mahrum bir halde, senin ancak lafını ederek, senden bahsederek, sözlerinden tesellî bularak  sabahlar yâ Resûlallâh.

Reklamlar
Dinle Şems remizlerinden bir remiz

Dinle Şems remizlerinden bir remiz

Ey Dost,
Bugün cuma… önce bir vahdet dükkanına uğra hele: http://atesiask.com
sonra dinle Şems remizlerinden bir remiz:

“Gerçekten de Allah’ın verdiği rızklardan başka rızkları da vardır; onlar Levh’e yazılmıştır; onları Cuma günü isteyin.”

cuma

Şimdi şu Cuma, ne hizmette bulundu ki başka günler, o hizmeti etmediler. Fakat Allah, ona lûtfetmiş; bu yücelik ona nasib olmuş.

Şu kâfirler küfür içindeler ya, küfür zahmeti içindeler, amma bir bakarsak görürüz ki o zahmet de lûtfun ta kendisi. Çünkü o, esenlik zamanında Allah’ı unutur, zahmete düştü mü hatırlar. Şu halde cehennem, kâfirin tapınağıdır, mescididir. Çünkü Allah’ı orada anar; hani zindanda, hastalıkta, diş ağrıyınca anarlar ya, onun gibi. Zahmet geldi mi, gaflet perdesi yırtılır, Hakkı ikrar eder, sızlanmaya, ağlamaya koyulur; Yâ Rabbi, ey merhametli Tanrım demeye başlar. İyileşti mi, gene gaflet perdeleri gerilir önüne; nerde Tanrı der; bulamıyorum, göremiyorum ki; neyi arayacakmışım? Zahmet, meşakkat vaktinde gördün, buldun ya; fakat şimdi görmüyorsun. Mâdem ki sıkıntıya düşünce görüyorsun, sıkıntıyı musallat eder sana da Tanrıyı anarsın. Cehennemlik, esenlikte Alah’tan gâfildi, O’nu anmazdı bile. Cehennemdeyse gece-gündüz Hakkı anar.

Allah, âlemi, göğü, yeri, Ayı, güneşi, dolaşan yıldızları, iyiyi, kötüyü, halk, kendisini ansın, kulluk etsin ona, noksan sıfatlardan arı olduğunu söylesinler diye yarattı ya; mâdem ki kâfirler, esenlikte anmıyorlar; yaratılışlarından maksat da O’nu anmaları; öyleyse yine O’nu anmaları için cehenneme atılırlar.

İnananlara gelince: Onlara sıkıntı vermeye hâcet yok; onlar, bu esenlikte o sıkıntıdan gâfil değiller; o sıkıntıyı, o zahmeti boyuna önlerinde görmedeler; akıllı çocuk gibi hani. Akıllı çocuğu bir kez falakaya yatırırlar, yeter; falakayı unutmaz o. Fakat ahmak çocuk unutur; bu yüzden de onu her solukta falakaya yatırmak gerek. Zeki at da böyledir; bir kere mahmuz yedi mi, bir daha mahmuzlamaya hâcet yoktur onu. Fakat ahmak ata her solukta mahmuz gerek. Zâti insanları taşımaya lâyık değil, pislik yüklerler onu… 

Bugün Cuma, açıldı cennetin bâb-ı nesimi, bu ne güzel koku öyle… O’nun bir nefesiyle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari O’nun âmin dediği niyazlara…

Sultân-ı Aşk

Aşk sözü dertsiz olunca meyve vermez; hevestir… yalnız ağızdan çıkar yalnız kulağa varır. Bilmiyorlar aşıklar hayalinin tasvirini rüyalarında görseler yaşlı gözlerinden nice seller akıtırlar. Ey yârenler, canı aşka bırakın da bütün ruh kesilsin, sonra o aşktan gül bahçesine renk sadaka edin… [Hz. Pir-i Destgîr-i Münir]
sultaniask

Cemâline edip insanı mir’at, kemâl-i hüsnünü seyran eden Dost’un, Osman Kemâli Efendi (v.1954) Hazretleri dilinden zuhur eden manasını övmekle değil dilimizin, özümüzün, ömrünüzün dâhi aciz kaldığı Risaletpenah Hazretlerinin, Mevlid-i Şerifleri münasebetiyle ehibbaya ikramımız olsun.

Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultân-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl ya’ni açıldı kân-ı aşk
Çıktı bir gevher o kândan bîmisâl ü bîkıyas
Zerre-i nûrunda kılmış bin güneş pinhan aşk
Gevher-i nûr-i Muhammed, mâye-i tohm-i vücud
Kim anınla âşikar oldu bilindi şân-ı aşk
Aşk edip andan zuhûr, ol aşkın oldu mazharı
Eyledi ta’zim ü tekrim, nice bin yıl anı aşk
Öyle bir gevher ki, “mâkâne mâyekûn”un kânesi 1
Öyle bir gevher ki olmuş vasfının hayranı aşk
Akl-ı kül etti zuhûr hem şûle-i nûr oldu ruh2
Neşr-i câm-ı feyz-i akdesle kılıp devrân aşk
Nûr içinden bir kalem çıktı cihan bir noktası
Levh olup cümle yazıldı serbeser fermân-ı aşk
Sabit oldu suhf-ı âlem kıldı aşk sırrın ayân
Ahmed-i Muhtâr’ı mahbub eyledi i’lân aşk
Oldu bir derya Muhammed’le muhabbet pür hikem
Kaynayıp âlemleri oldu muhît ummân-ı aşk
Ol cemâl-i hüsne karşı neş’esinden aşk-ı pâk
Hâk-i pâye nezr kıldı âlem-i imkânı aşk
Zîr-i pâyine döşendi nüh felek arz u semâ
Eyledi zâhir sırat ü mahşer ü mîzanı aşk
Haymegâhı arş olup kürsî ana bir tahtgâh
Nur içinde kendi kendin eyledi seyran aşk
Çok sıfat verdi ana çok isim ile kıldı nidâ
Metn-i hüsnünde kırâat eyledi Kur’anı aşk
Aşktan geldi zuhura âb ü ateş, hâk ü bâd
Açtı esrar-ı vilâdı rahmet-i bârân-ı aşk
Oldu ol nûrun şuâatı melâik bîhisab
Oldular fermanber-i tesbih ü medhihân-ı aşk
Doğdu ol nurdan nice eflâk ü eşbah ü nücum
Eyledi pürzevk ü pürşevk âlem-i ekvanı aşk
Cem’ olup ruh u melâik kıldılar aşka sücûd
Tard edüp ol aşktan vehmeyleyen şeytanı aşk
Kendi kendine hicap olunca gördü nûru nâr
Ol sebepten kıldı zâhir cennet ü nîranı aşk
Nûrdan vehmeyleyen nâra düşüp çekti azab
Nûrunu fehmeyleyenler oldular cânân-ı aşk
Suret-i zîbâsını izhar için aşk âleme
İntihâb etti Cenab-ı ekmel-ül insan-ı aşk
Döndürür dâim Muîd ismi Muhammed aynını
Perde-i aşkı açanlar oldular kurbân-ı aşk
Âşık u ma’şuk u mahbub u habib bir nûr iken
Kesret-i esmâ sıfatta kaldılar nâdân-ı aşk
Kenz-i aşkın masdarı Ahmed Muhammed Mustafa
Cem’ü tafsilinde anın “nezzelel furkan”-ı aşk 3
Aşk ile olsun salât ile selâm ol nura kim
Nûr-i vechini görenler oldular sûzân-ı aşk
Hem Raûf u hem Rahîm u sahibü’l hulk-ı azîm 4
Şems-i hüsnünde ayandır hüsn-i bîpâyân-ı aşk
Hâk-i pâyinde Kemâlî can veren aşıkların
Hâk-i pâyinde kurulmuş çeşme-i hayvan-ı aşk

rakimefendi_salavat

Aman Ya Fahr-i Alem sen ki mihrâb-ı nübüvvetsin
Vücûdunla vücûhunla serir-ârâ-yı vahdetsin
Şefia’l müznibînsin nûr-i rahmet mahz-ı şefkatsin
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahrem-i esrâr-ı vuslatsın
Sen ey mahbûb-i akdes ism-i vasfınla Muhammedsin
Meded Ya bâis-i hilkat eyâ rûy-i kelâmullah
Nebîler serveri hem hâtem-i bünyâd-ı beytullah
Sana ümmet olan kuldan geçer mi Hazret-i Allah
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahzen-i mirâc-ı vuslâtsın
Sen ey mahbûb-i akdes, ism-i vasfınla Muhammedsin

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Evvelki mektubunuzdan payımızı aldık, edebimizle hal hatır sual edelim? Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah?
“Ni’met-hâr-ı rahmânım, fermân-ber-i şeytânım” derler ya her dem hatadır kârımız; Hakkın ekmeğini yer, şeytana itaat ederiz.

Aman efendim öyle demeyiniz… Saçtığınız nutku şeriflerle bir anda dört bir yanı mis gibi bir koku sardı…  Lakin, cahiliyye devrimizde dinlediğimiz, bilmeden tempo tutup zıpladığımız, dış kaynaklı müzik parçaları misali pek bir zevklendik… Gel gör ki manadan bîhaberiz. 

Madem siz biraz gayret edip merakla lugate bakmayacaksınız, o halde güzelim efsunu bozmak pahasına manayı parçalayalım:

Amen ey kâinatın övünme sebebi olan, sen ki peygamberlikte yüceliğinden güzelliğinden, üstün niteliklerinden dolayı kendisine yönelinen makamdasın. Hem bedenin hem yüzünle her yönden vahdet sarayının tahtının süsleyen hükümdarsın. Günahkarların şefaatçisi, merhamet nuru, sırf koruma ve esirgeme makamısın. Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın. Sen ey pek temiz, mukaddes sevgili, seni tarif eden isminle müsemmâsın (Muhammed:övülmeye değer, en güzel huylara sahip) Bizlere yardım eyleye ey varlığın yaradılış sebebi ve ey Kurân-ı Kerim’in insana bakan yüzü (O’nun ahlakı Kur’andır hadisi şerifine telmih). Peygamberler güneşi hem Kâbe-i Muazzama binasının son inşa eden, en müstesna parçasını yerleştirensin. Sana ümmet olan bir kuldan vazgeçip Cehennemine atar mı Allah ki sen Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın.

Ya nice bir yanmışlar Sultân-ı Aşk’dan…. acep nasıl bizim de bir nâsibimiz olur?

Vaktiyle bir mürid, erenlerimin dergahına varıp ondan marifet ilmini öğrenmek istemiş. O sırada deniz kenarında bulunuyorlarmış. Arif, ilme talip olana demiş ki: “Şu kevgiri al, denizden doldur.” Mürid çok denemiş, fakat başaramamış. Kevgiri denize daldırdığında içi su doluyor, fakat çıkarır çıkarmaz boşalıyormuş. Erenlerim nihayetinde dayanamamış: “Dur da göstereyim,” demiş. Kevgiri elinden kaptığı gibi, denize fırlatmış. Kevgir dibe batmış. Efendisi müride dönmüş: “İşte, kevgiri suyla doldurmanın yolu ancak budur.”

Bir kevgir olan varlık vehmini, nefs kalıbını kırmadıkça Hakikat sarayına ermek ne mümkün… Alıp beni benden, kayd-ı bedenden, aslımı bildir, vaslına erdir ya huu

Tahtgâh etdi vücûdum milkini sultân-ı aşk
Dil sarâyında kurulmuş bir aceb divân-ı aşk
Ey Gafûrî ermek istersen eğer cânânına
Terk-i cân eyle tecellî eylesin sultân-ı aşk

Dua buyursanız sultanım…

NİYÂZIMIZDIR: 
صلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم
الَهي بجاه نبيك سيدنا محمد (صلى الله عليه وسلم) عندك ومكانته لديك, ومحبتك له, ومحبته لك, و بالبر الذي بينك وبينه أسألك أن تصلي وتسلم عليه وعلى اَله وصحبه, ضاعف اللهم محبتي فيه, وعرفني بحقه ورطبه و وفقني لاتباعه, والقيام بأدبه وسنته, واجمعني عليه و متعني برؤيته, وأسعدني بمكالمته, وارفع عني العوائق والعلائق والوسائط والحجاب, واجعلتني اتمتع معه بسماع لذيذ الخطب, وهيئني للتلقي منه, وأهلني لخدمته واجعل صلاتي عليه نورا نيرا, كاملا مكملا, طاهرا مطهرا, ناهيا عن كل ذي ظلم وشرك, وكفر و زور و وزر واجعلها سببا للتمحيص, وارزقني لأناب بها على مكارم الاخلاص والتخصيص حتى لا يبقى في نفسي ربانية لغيرك, وحتى أصلح لحضرتها وأكون من أهل خصوصيتك متمسكا بأدبه وسنته (صلى الله عليه وسلم) مستمدا من حضرته العالية في كل وقت وحين. يا الله يا نور يا حق يا مبين وصلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم

Efendimiz Muhammed’e(sav), ailesine, ashâbına Allah salât ve selâm eylesin. Allah’ım! Efendimiz Muhammed (sav)’in senin yanındaki kıymeti, yeri, O’na sevgin, O’nun sana sevgisi ve seninle O’nun arasındaki gönül hürmetine senden O’na, ailesine, ashâbına salât ve selâm eylemeni istiyorum. Allah’ım benim O’na olan sevgimi artır. O’nun hakikatini ve derecelerini bana öğret. O’na uyma, O’nun edebini ve sünnetini uygulama yolunda beni muvaffak kıl. Beni O’nunla bir arada buluştur. Bana O’nu görmeyi nasip eyle. O’nunla konuşmak nimetiyle beni mesud eyle. Aradaki engelleri, bağları, aracıları ve örtüleri kaldır. O’nunla beraber kulağıma senin hitabının lezzetini tattır. Bana O’nunla buluşmayı nasip eyle. Beni O’nun hizmetine layık et. Benini duamı, O’nun üzerine parlak, tam, mükemmel temiz ve pak mahzâ nûr eyle. Zulmeden, şirk koşan, küfreden, iftirada bulunan ve günah işleyen herkesi engelle. Duamı günahlardan temizlenmeye vesile kıl. Onunla ihlâs ve tahsis makâmlarının en üstününe ulaşmamı nasip eyle ki bende senden başkasına bir rablık (düşüncesi) kalmasın ve onunla ıslah olayım. Peygamber (sav)in edebi ve sünnetine bağlı kalarak, O’nun yüce varlığından her an ve her zaman yardım alıp senin hususiyetinin ehlinden olayım. Ey Allah’ım! Ey Nûr! Ey Hakk! Ey Mubîn!

_______________________________________________________________
“mâkâne mâyekûn”un kânesi : Olmuş ve olacakların özü olan “Nur-u Muhammedi” En-Nûr: Esma-yı Hüsnâ’dan biri olup Allah’ın ez-Zâhir ismi ile tecellisi, kâinattaki suretlerde kendini göstermesidir. Nur-u  Muhammedî, âlemin yaratılışının kaynağıdır.  Çünkü O, Allah’ın hiç bir şey yaratmadan önce yaratmış olduğu ve herşeyi kendisinden yarattığı “Nur”’dur.  Nur-u Muhammedî, bu yaratılıştan evvel idi. Kâinat ise O’na hazırlıktan ibarettir. Evet, ağacın dikilmesi, dalı, budağı, yaprağı, çiçeği meyveden önce gelir fakat o dal budaktan maksat meyvedir. İşte Resulullah’tan evvel zuhura gelmiş şu mevcudattan da murat Nur-u Muhammedî’dir. Hasılı herşeyin meyvesi kendi tohumudur.

2  Akl-ı kül: Allah’ın her şeyi bilip, her şeyi kuşatan tedbir ve tasarrufu; Hakikât-ı Muhammedî. Cüz-i aklı, Küll-i Akla peygamberler ve veliler bağlar. İnsan-ı kamil’in aklı da Akl-ı küll’in gölgesidir.  Burada tasavvuftaki devir, devran ya da devriye kavramına atıf vardır. Kainat, Allah’tan gelmiş ve Allah’a dönecektir. Bu sürekli hareket, bir daire ile temsil edilir. Bu daire bir inen yay (kavs-i nüzul), bir de çıkan yaydan (kavs-i uruc) oluşmaktadır. Vücûd-i Mutlak’tan ayrılan bu ilâhî nûr’un mertebeleri sırasıyle Akl-i Küll (Te’ayyün-i Evvel, Hakikat-i Muhammedîye), Ukül-i Tis’a, Eflâk-i Tis’a, Anâsır-i Erba’a, insan’dır. İniş kısmında Muhammedi veya İlahî nur’dan; önce Akl-ı Evvel (ilk akıl), sonra da sırasıyla Nefs-i Kül (evrensel nefs), Tabiat, Heyula (ilk madde), Cism-i Kül (evrensel beden), Suret (şekil) ve Arş yaratılmıştır. İniş yayı devam eder : Kürsi, Dokuz Felek (gök) ve Dört Unsur (ateş, hava, su, toprak). Burada iniş kavsi sona erer ve çıkış kavsi başlar. Topraktan Maden’e, sonra sırasıyla Bitki, Hayvan, Cin, Melek, insan ve sonunda Hak’ka vasıl olan İnsan-ı Kâmil’e varılır. İnsân-ı Kâmil mertebesine erişebilmişse tekrar aslına rucû eder. İnsân-ı Kâmil mertebesine yükselebilmek ancak seyr-i süluk ile elde edilebilir. Sulûk sâyesinde Tevhid ve Fenâ, Tevhîd-i Efâl, Tevhid-i Sıfât, Tevhîd-i Zât ve en sonunda Bekâ ma­kamlarını geçerek halk ve Hak mertebelerini câmi olanlar bu dâireleri ta­mamlayabilmişler demektir. 

3  تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَىٰ عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا [Furkan:1]   “Ne yüceler yücesidir…” Yani hayrı çoktur “Furkan’ı indiren…” “O” Allah’ın. Ve hayrı artmıştır. Çünkü Furkan’ın indirilmesi furkanî aklın, kendisine mahsus, bütün âlemler içinde kâmil ve başka hiç kimsede benzeri bulunmayan istidadıyla tek kıldığı kuluna izhar etmesi mânâsınadır. Dolayısıyla onun furkanî aklı, külli akıl olarak isimlendirilen kuşatıcı akıldır. Bu da ancak yüce Allah’ın bütün sıfatlarıyla Muhammedî mazharda zuhur etmesi ve onun da farklı istidatlarıyla birlikte bütün mahlukata yansıtması ile gerçekleşir. İşte bu zuhur, hayrın çoğalması ve artmasıdır ki, ondan daha büyük çoğalış, daha fazla artış yoktur. “Âlemlere uyarıcı olsun diye” buyurmasıda bu yüzdendir. Yani O’nu bütün âlemlere genel bir uyarıcı olarak göndermiştir. Çünkü Onun dışındaki cümle enbiyanın risaletleri, insanlar içinde istidatları uygun olan kimselere özgüydü. O’nun risaleti ise; herkesi kuşatan umumî, cihânşümul bir risalettir. Hatemül enbiya, nübüvvetinin sonuncu nübüvvet olmasının manası da burda mahfuzdur. O’nun ümmetinin en hayırlı ümmet olması da bundan ileri gelir…

4  لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ [Tevbe:128]  Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.  وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ [Kalem:4] Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.”

Dert değil

Dert sahibine,
Ve Meleklerin de Arşın çevresinde dönerek Rablerini övgü ile andıklarını görürsün… [Zümer, 75]
Neler olur neler bize, andığımız zaman seni
Yanar yanar kavruluruz, andığımız zaman seni
Döner döner savruluruz, andığımız zaman seni
Aşkın bizi kör eyledi, yaktı yıktı kül eyledi
Canımızdan geçtik billah aşkın bizi kul eyledi

Bir dertliyim derdim vardır
Ya ben nice dönmeyeyim
Her dem işim âh û zârdır
Ya ben nice dönmeyeyim

Ah efendim, bu gece dertli varlığımızdan öyle bir kan ırmağı akmaktadır ki, onun nereden nereye aktığından bizim bile haberimiz yok. Neyleyelim, ırmağa; “Ey ırmak akma!” mı diyelim? Onunla nasıl başa çıkılır? Haydi, sen deniz kenarına git de, denize; “Ey deniz, coşma, dalgalanma, köpürme!” de; deniz seni dinler mi?

Bunda can kulağımıza düşen nefeslerin de payı yok değil hani:
Derdim çoktur hangisine yanayım
Ah yine tazelendi yürek yaresi
Ben bu derde kande derman bulayım
Meğer dost elinden ola çaresi
Benim uzun boylu servi çınarım?
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası
Didâr ile muhabbete doyulmaz
Muhabbetten kaçan insan sayılmaz
Münkir üflemekle çerağ söyünmez
Tutuşunca yanar aşkın çırası
Pir sultan Abdalım yüksek uçarsın
Selamsız sabahsız gelir geçersin
Aşkı muhabbetten niçin kaçarsın
Böyle midir yolumuzun töresi [270. mestmp3]
Yoksa siz işitmediniz mi? Demek sonlarına yaklaşıyorsunuz.. Pencûgah makamından inleyen kemençeyi de duymuşsunuzdur o halde; işte o kemençenin nevasında saklıdır bu haftaki cümle esrarımız…

Merhum Hafız Kani Karaca’yı sırrımızı fâş eder bulduk, işitmez misiniz 1989 Eylül’ünden bir konser kaydında halimize tercüman olmuş da âh u efgan eyliyor:
İlahi senin aşkınla mecnunum ve lakin iştiharım yok,
Günah deryasına daldım, olanları suya saldım
Hevayı nefs ile kaldım elimden hiç tutanım yok.
Bu suzî şöyle nalandır, Cemali yare hayrandır,
Gönül gayet perişandır Amandan gayri kârim yok,
Medet ya İlahel alemin…

Allah, kuluna; “Ey kulum!” diye buyuruyor; “Dön, yine kapımıza gel, kulağından gaflet pamuğunu çıkar da göklerden gelen: “Haydi, artık orada durmayın gelin.” sesini duy!” Ey zavallı, ne zamana kadar, dünya dikenliğinde yalınayak koşup duracaksın? Ey ölüler arasında yaşayan diri oğlu diri! Ölülerin kokusu ile nasılsın? Ne haldesin? Şu yaşayan ölüler, şu pis kokular, senin içini sıkmıyor mu? Seni iğrendirmiyor mu? Biz, öteki alemde, gül bahçelerinin kapılarını senin için açtık. Canı ben yarattım ama ona bir de dert verdim. Derdini veren, elbette onun dermanını da verir. [Hz. Pir Mevlana]

[Nev-Niyaz ve Dedesi]

– Allah derdini arttırsın erenlerim.
– Ne bu şimdi dedem, durup dururken beddua ettin!

– Alınma hemen dervişim, aşığa edilen duadır o. Senin gibi güzelim canların aşk ve cezbeye dair tezahürü görülürse dedegân bu cümleyle dua eder. Dert, aşk ve ihlas, teslim ve vefa, neşe ve iştiyak mânâsındadır.
– İyi bişey söylediniz yani yoksa ehl-i dünya nazarında dert pek makbul değildir de…

– Malum ehl-i dünya için hayat, cefâsı sefâsından çok bir alemdir. Hatta meşhurdur ki dünyayı keçiboynuzuna benzetirler.
– Fesubhanallah bir yaşımıza daha girdik, keçiboynuzu!?

– Keçiboynuzu yemek, yarım dirhem şeker için bir okka odun çiğnemektir. Dünyanın taliplisi üzerinde mihneti, meşakkati çoktur ne biter, ne tükenir… Rahat yurdu değil bu alem…

Rahatiyle istedim vaslını kahr etti bana
Derde düşüp ağlayınca güldü cananım benim

– Ama sen Derd-i Hakka talip ol dermana erem dersen…
– Öyle ya öğrendik artık derdimiz aşk derdi.

– Ve aşk yolunda mihnetlere razı olmak gerektir.
– Ah efendim aşk her şeye hürmetkâr da neden nefs değil?

– Çünkü nefsin vazife ve istidadı, uzaklaşmak kaçmaktır. Onun kabiliyeti çekmek değil, itmek, def eylemektir. Ruhunki ise cazibedir, yaklaşma ve çekmedir. Fakat ruh da nefis de vazife ve kabiliyetleri cihetinden haklıdır. Birinden müspet, diğerinden ise menfi kuvvet zahir olmuştur. Ancak bunlar birleştiği vakitte aşk nuru peydâ olur. Nasıl ki negatif ve pozitif akımlar bir araya gelmeden elektrik şulesi hasıl olmazsa, yalnız müspet ve yalnız menfiden o şule hasıl olmadığı gibi nefis ve ruhun birlik üzere anlaşması olmadıkça da o dediğin hürmet ve muhabbet duyguları uyanmaz. Arif olmak gerek…

– Arifin hali ya nice gerektir?
– Arifin uzleti nefsinden kalbine hicret etmektir. Kalbinden de içeri ruhuna gitmektir ve nihayet ruhundan sırrına, sırrından Mevlasına yetmektir. Uzlet hakikatte hayvani sıfatlardan kurtulmakla olur.

– Kısayoldan söylesen dedem derman nerdedir?

Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Ban taşrada arar idim ol can içinde can imiş

Kendi özünüzde de nice âyetler var; hâlâ görmeyecek misiniz? [Zâriyât, 21]

– Dert de derman da sendedir erenlerim. Tenin diriliği neyledir, canladır. Canın diriliği neyledir, cananladır.

…Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir… [Hadîd, 4]

– Demek ki bunların hepsi sende mevcut o sana senden yakın.

İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız. [Kaf, 16]

– Göremiyorum dedem, göremiyoruz…
– Ama sen onu zuhurunun kesretinden ve yakınlığının şiddetinden göremiyorsun. Sorarım sana beni ne ile görmektesin? Işık ile Nur ile değil mi? Ya güneşin ya ayın ya da bir çerağın nuru ile… Eğer karanlık olsa burada olduğum halde göremezsin. O halde mevcut olan bu nuru bana göster.

– Aciziz görmekten ve bilmekten…

Münferit vasıta-i rü’yet iken
Göremez kendisini dîde bile

– Seninle her bir uzvun ve her bir zerrenle olduğu halde onu yakınlığının şiddetinden dolayı göremiyor ve Şu Nurdur! diye ayırt edemiyorsun. Beni o nurla gördüğün halde, ruh ve candan her şeyle mukayyet olduğu halde şuradadır diyemiyorsun… Karşısında mürşidi varken, kamil insanı nerde bulalım diye sual edenler vardır. Bu atım nerdedir? yahut güneş nerdedir? Demek gibi değil midir?

– Öyledir dedem, öyledir… Aşk olsun, aşk derdimiz ziyade olsun da kurtulalım.

Aşk efsane vü efsun değildir
Aşk sanatı her dûn değildir
Her aşk davasın eden âşık olmaz
Her muhabbetten dem uran sâdık olmaz
Herkes merd-i aşk olmaz ve değme kalpte derd-i aşk bulunmaz

– Ne diyelim cümle dertlerden sıyrılıp derdini derd-i aşk eyleyenlere, bulanlara, yolunda duranlara aşk olsun…

Gerçek âşıklara salâ denildi
Dertli olan gelsin dermânı buldum
Âh ile vâh ile cevlân ederken
Cânımın içinde cânânı buldum
Akar gözlerimden yaş yerine kan
Zerrece görünmez gözüme cihân
Deryalar nûş edip kanmaz iken cân
Âşıklar kandıran ummânı buldum

Kalk âşık! Kalk! Acele et biraz. Bak su sesi geliyor. Sen susuzsun ve uyuyorsun. [Hz. Pir Mevlanâ]

İlahi biliyoruz ki ilaç, iyileştirmek için, hasta ve yaralı kimseler arar. Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Nerede alçak ve çukur yer varsa, su oraya akar. Bizim de halimiz perişandır. Hiç ummadık yerden derdimize dermanı gönder, bizi bizden azad eyleyip kendine kul eyle… Yâ Rabbî! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretinden nasîb alabilmemizi lutfeyle!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Evvel(de) Estağfirullah

Yağmurlar yağdıran, fakirliği gideren, kurtuluşa erdiren, gönülleri açan “bir mübarek kelime”ye dair mülâhazalar

Sizin hastalığınızın ve şifânızın ne olduğunu söyleyeyim mi? Hastalığınızın günahlar, ilâcınızın da istiğfar olduğunu unutmayın! [Ramûz el-Ehâdis]

Bir sabah gözümüzün nuru Resûlullah (sav) kalktı ve Bilâl’i (r.a.) çağırttı: Ey Bilâl sen hangi amel ile cennette önüme geçtin? Dün, rüyamda cennete girdim, bir de baktım ki senin ayak seslerin benim önümde. Hz. Bilâl dedi ki:

– Ey Allah’ın Resûlü hangi günahı işledimse mutlaka iki rekat namaz kıldım ve istiğfar ettim,ne zaman abdestim bozuldu ise hemen abdest aldım, cihanı abdestsiz dolaşmadım…

Hasan-ı Basri (ks) hazretlerine gelen bir kişi kuraklıktan şikâyet eder, O da;
– “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Çok geçmeden fakirlikten, geçim derdinden şikâyet eden birisi gelir. Hazret ona da; – “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Çocuk sahibi olamadığından yakınan üçüncü kişi için de hazret:
– “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Hasan Basri hazretleri ektiği halde mahsul alamamaktan yakınan kişi için de;
– “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Orada bulunanlar hazretin cevaplarının hikmetini sorunca Hasan Basri hazretleri onlara şu ayeti kerimelerle karşılık verir:

Çok affedici olan Rabbinize istiğfar edin ki, üzerinize bol bol yağmur yağdırsın; Size mal ve evlât nasip etsin, bağlar yeşertsin, ırmaklar akıtsın [Nuh, 10-12]
Son iki nimet, Kur’an’da “içinden ırmakların geçtiği bahçeler” ile sembolize edilen öteki dünyadaki mutluluk haline işaret olsa gerektir.

– Gönül genişliği, güzel bir hayat mı istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun:

Ve Rabbinizin mağfiretini isteyin sonra O’na tevbe edin! O’na dönün ki belirlenmiş bir ömür süresinin sonuna kadar sizi nimetleriyle yaşatsın ve faziletli bir hayat sürenlere, lütuf ve fazlından mükâfatlarını versin. [Hud, 3]

– Belalardan, musibetlerden, azaptan korunmak mı istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun;

Oysa sen onların içinde bulundukça Allah, onlara azab edecek değildir ve onlar istiğfar ederlerken de Allah, onlara azab edecek değildir. [Enfal, 33]
– Kusurlarının bağışlanmasını, sevaplarının artmasını, derecenin yükselmesini mi istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun;

Yine hatırlayın ki: …. “Bizi bağışla” deyin ki, biz de suçlarınızı affedelim; iyilik yapanların mükâfatlarını daha da artıracağız.[Bakara, 58]

Gam ve telaştan sıyrılıp kurtuluş ve esenliğe mi ermek istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun;

… Hepiniz Allah’a tevbe edin ey mü’minler ! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz. [Nûr, 31]

İşte hitâm-ı misk bâbından bir müjde: O kullarının tevbesini kabul edip, onların kusurlarını affeden ve ne yaptıklarını bilendir… O, iman edip güzel işler yapanların dualarına cevap verir; lütfuyla onlara istediklerinden fazlasını da verir. [Şûrâ, 25-26]

Müslümanın hayatında Kur’ân’ı okuyup anlama ve yaşamanın ayrı bir değeri vardır. Özellikle sekülerleşen günümüz dünyasında hayatı Kur’ân’la yaşama gayreti ayrı bir anlam kazanmaktadır. Kur’ân, doğumdan ölüme bütün hayatı kuşatan hükümler vaz‘ etmektedir. “Bu dünya işi, bunun Kur’ân ve dinle ne alâkası var?” diyebileceğimiz bir alan hemen hemen hiç yoktur. Çünkü Kur’ân her nefesimizin düzenleyicisidir.

Ey karanlık geceyi uykuda geçiren mümin! Dua zamanı geldi; haydi, kalk! Ey kötülük etmeyi adet edinmiş nefis; ibadet etme, iyilik etme zamanı geldi! Pencereden bak; tövbe kapısını aç! Evi tertibe koy, düzelt! Haydi, durma; bizim nöbetimiz geldi! Suçtan, kötülüklerden neden temizlenemiyorsun? Günahlardan ellerini yıka, yüzüne su vur; abdest al, namaza durma zamanı geldi! Seni mezara koydukları, lahitte yüzünü kıbleye döndürdükleri zaman, hayatta su karşında duran kıbleyi hatırlarsın ama, namazını kılamadığın, kazaya bıraktığın için içinin yanmasından eline ne geçer? Sen şimdi hayatta iken bu kıbleden bir nur, bir ışık ara, bir ışık elde et de o nur, o ışık senin kabrini ışıtsın, aydınlatsın! Allah’ın nuru gelince kabir, bir gül bahçesi olur! [Hz. Pir Mevlana]

Gelin birbirimizi uyaralım, Hakk’a varalım, bey’at kılalım. İtaatkar kimse, bu haliyle kibirlenip kendinde varlık hissedecek olursa asî olur. Asî tevbe ederse mutî olur, tevbe ibadetten öncedir. Çünkü tevbesiz ibadet sıhhatli olmaz. Nitekim Hak Teala: “Tevbe edenler, ibadet edenler” [Tevbe, 112] ayetinde tevbeyi ibadetten önce zikreder.

Estağfirullah Ya Rabbî, Yâ Rabbî! Bizleri, Kur’ân saâdetinden mahrum kalarak sefâletlerini saâdet zanneden bedbahtların hüsrânına düşmekten koru. Endişelerimizi, kederlerimizi izale et. Gönüllerimizin sıkıntılarını gider. İşlerimizi kolaylaştır. Dinin üzerine yaşat bizleri. Bize zor gelen her şeyi kolaylaştır. Gizli de ve açıkta ömrümüz boyunca aşkın ile yaşatıp takva üzerine sabit kıl. Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyle! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretine nâil buyur! Ya Rabbi bizleri Hak Nebi’nin şefaatine, meleklerin de dua ve istiğfarına mazhar eyleyiver.

Hâmiş niyyetine: Canlar, hanelerimizin, gün, yıl ve ömürlerimiz bereketine vesile olsun diye 1432’nin ilk gününde un yağ tuz şeker gibi bereket timsalleri ile pazar eyleyelim, gönül hanelerimize hediyyelerle dönelim erenlerim… Mevlam, şu gelen yeni vakitlerde, hallerimizi aşkına müşteri bir hale tebdil eylesin, her halimizi tevhide ve rızasına uygun eyleyip, dertlerimize misilsiz şifalar ihsan eylesin. Âmin ya Mûin…


Kainatın kalbinden bâki muhabbetle
Ümit AKDEMİR

Buyur Allah’ım buyur

Ey Sevgili!
Zincire hürriyet, müştâka su, canlara cânân olan ey!
Sevdiklerin hatırına, gelecek olan gün geldiğinde, bizleri de hatırlar mısın?


Hak Teala ömrümüzün tamamını kendisine hizmetle geçen bir ân-ı vâhid kılsın,
o anı da bayram eyleyiversin, vakitler aşk ile dolsun ki Akibet bayram ola, huu

Hazır kurbanın gölgesi üzerimizde iken bir elimizi aşk ile Hazreti Pire sunalım:
“Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.”

Ve avare âşıklar gibi düşelim yollarına;
Varalım kûy–ı dilârâya gönül Hu diyerek
Gidelim kûyuna yârin bir içim su diyerek.

Arayalım sonunda izini, izinin tozunu, tozunun…

Pervaz vurup Hakka çağıran bir Hac nasib oldu ki fakire sormayın efendim
Malum hac seferi bir ahiret yolculuğudur. Evinden çıkarken kendini ölmüş bileceksin.
Herkesle helalleşerek öyle çıkacaksın. Bindiğin vasıtayı tabuta benzeteceksin.
Gasilhaneye götürülüp temizleneceğini düşüneceksin diye işitmiştik vaktiyle dedemizden.

Bu 1430 haccımızda el-hak öyle oldu; Terviye günü (8 zilhicce çarşamba) bir davet ile çıktık yola, lakin ahiret yolculuğumuz tam bir facia ile kesildi,yaşadığımız şehirde gözümüz önünde bir afet cereyan etti ki sormayın; yüzlerce aracın kibrit kutusu misali ters düz oluverdiği; insanın acziyetin dibini bulduğu bir sele maruz kaldık, yol yarıldı ve sel yutuverdi yüze yakın can göçtü bu alemden (Ruhu Tayyibeleri için el-fatiha)

– İhram giymeni kefen giydirilmiş gibi kabul edeceksin. Bütün dünyevî elbiseleri çıkardığın gibi içindeki kötü huyları da atmağa çalışacaksın. Nefsi kayıt altına alıp zincire vuracaksın. Çünkü o belde şerefli bir beldedir. Allah’ın evi, hacc ibadetinin merkezi Ka’be oradadır. Orası harem ilan edilmiştir. Emin belde gösterilmiştir. Herkes orada hürdür. Ruhlar da hür olmalı değil mi?..

-“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk (220.mest mp3)Buyur Allah’ım buyur” diyerek Mekke’ye gelişini, aşkına tutulmuş bir sevgiliyi arayışına benzeteceksin. O aşkla telbiye getireceksin ve Kabe’yi görünce sevgilinin cemalini görmüş gibi telbiyeyi bırakarak, sesin soluğun kesilmiş bir vazıyette, donup kalacak ve aşk deryasına dalacaksın.


– O aşkla, arşın etrafındaki melekler gibi tavafa başlayacaksın. Kapısını aramak için sevgilinin evinin etrafında dönerek, boynu bükük rahmetine gireceksin.
Varalım kûyuna cânânı ziyâret edelim
Dâhil-i cennet olup lâyık-ı dîdar olalım

Aklı terkeyleyelim ışk ile şöhret bulalım
Sûreta mest olalım, ma’nide hüşyâr olalım

Hak nasib eyleyip aşk kapılarını açtı da bir yol bulup dahil olduk ve Arafe gününe (9 zilhicce perşembe) dua ettik kardeşlerimize:

Ey kullarına kurtuluş yolu bahşeden Mevlam, Üzerinde bulunduğumuz bir ucu Rıza-i ilahiyyene varacak bu yolu bize aç ve bu aşk yolun üzre ömür sürmeyi bizlere kolaylaştır. Ey mahzun gönülleri sevindiren Mevlam, Lütf û kereminle kadr û kıymetimizi yücelt, işlerimizi kolaylaştır, işlerin dağınıklığını ve tembelliklerimizi giderip fakr û zaruretimizi zenglinliğe tebdil eyle, Hayırlı ömürlerimizi ziyade eyle! Ya ilahi, bizleri bütün gam ve kederden, karamsarlık ve elemden koru ve kurtar ne olur!

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma, Kurban olana bayram

ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim
(Huzur’da olmadan huzur bulunmuyor)

Bir nefes boyunca

Ey â tâlib,
“Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: Benim rızam için, benim aşkıma birbirini sevenlere, Benim rızam için oturup sohbet edenlere, Benim rızam için birbirlerini ziyaret edenlere ve birbirlerine harcamada bulunanlara muhabbetim haktır. [İmam Malik, İbn Hıbban]

…ve ey â âşık,
Sevgilinin hasretiyle seherlerinde ah ederek göz yaşı döktüğün geceler miktarınca,
aşkın sana kutlu olsun!..

Hâcemiz aşk-ı ezeldir bize andandır hitâb
Dersimiz ilham-ı Hakk’dır gönlümüz ümmü’l kitâb


Nutk-ı şeriflerinde: “Hocamız ezel aşkıdır, bize hitap ondandır. Dersimiz Hak ilhamıdır. Gönlümüz kitabın anasıdır.” diye ifade buyuran Kütahyalı Hz. Gaybî Sun’ullah Efendi’nin bu güzel sözleriyle sohbetimize başlıyoruz.

Günü ve mektubu sabahın ilk nuruyla uyandırıyoruz; sanki donmuş, uyuşmuş bir hayatın üzerine, ruh üfleniyor ya her sabah ılık ılık… Kim farkında? Ezanlarla başlıyor her sabah uyanış. Bu seslerle doğuyor yeni bir gün. Tevfik Fikret’in dediği gibi: Bütün tabiat o dem / Kıldı secde-i şükran. 

Kâinat ayakta, insan yatakta. Olur mu hiç?  Uyur idik uyardılar ölü idik diriye saydılar La fahre … Bir Hüseyni beste çıktı Şah Hatayi nefesinden 217.mestmp3 diye göründü, can dostların payine sunuldu; şifa olsun…

Madem uyardılar önce duraklayıp derin bir nefes alalım da bu nefes boyunca kendimizi dinleyelim; duraklayıp nefes almak birlikte yol aldıklarından bir süreliğine olsun ayrılmaktır; tamamen ayrılmamak için bir süreliğine ayrılmaktır.

Ayrılmak yolda yalnız kalmak demek… yalnızlığın o muhteşem sessizliğine gömülüp o sukunet içinde hayatı, yapıp ettiklerini düşünmek, gözden geçirmek dünya yolunun yolcularına verilen en büyük nimet olsa gerek…

Çünkü yalnız kalamazsan kendine dönemezsin, sürekli etrafı seyretmekten yorulmuş gözlerini kendine, bizzat özüne çeviremezsin. Kalabalıklar arasında yavaş yavaş erir gidersin. Bir kez bile kendinle sohbet etmeye, kendinle başbaşa kalmaya zaman bulamadan “yolculuğun sona erdiğini sana söyleyecek olanlar” gelir ve bu sefer ebedi istirahata çekilirsin. Bu bakımdan yalnızlık büyük bir lütf-ı ilahidir. İnsanların bunca hay-huy içinde çırpınıp durmaları da en nihayet biraz olsun yalnız kalabilmek, kendilerine vakit ayırabilmek için değil midir? Yoldaki canlar ise henüz imkan varken, kendilerini gam ve telaştan uzak tutarlar; yalnız kalabilmek için hay-huya gömülmek yerine kendilerini o hay-huyun taleplerinden uzak tutarak, daha mütevazı bir hayatı seçerek daha yolun başındayken yalnızlık lütfuna gark olurlar.

Durup nefes almak, kendiyle yalnız kalmak her zaman o kadar kolay değildir hani; hayatın dizginleri zaman zaman insanın elinden çıkar, durmak istersin duramazsın, kenara çekilmek istersin ama yapamazsın… Bizzat insanın kendine muktedir olamadığı anlardan bir andır bu da… İşte o an Cenab-ı Hakk’ın yardımı gelir ve seni usulce kenara çeker, “Biraz nefeslen, kendine gel” demek ister… Artık bir türlü frene basmak, durmak, dinlenmek, hayatını gözden geçirmek iktidarını kaybettiğinden Kadir-i Mutlak’ın iktidarından yardım alır kişi, eğer o da nasibi varsa…

Cümle ihvana böylesi bir halvet ile kendine geliş nasib ola amma unutmamalıki Hakk’a varan yolda kurda kuşa yem olmamak, türlü eziyet ve belâlara mâruz kalmamak için yol arkadaşlarına da ihtiyaç vardır: Sen de ey can dünyaya döndüğünde Hazreti Pir’in bu hitabını unutma:

“Yol, nasıl yoldur? Gidenlerin ayak izleriyle dopdolu bir yol… Dost nasıl dosttur? Akıl ve tedbir merdiveniyle seni yücelten dost. Diyelim ki ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama, topluluk olmadıkça o neşeyi bulamazsın ki! Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla, yoldaşlarla giderse, birken yüz olur. Eşek bile emsâliyle gezip dolaşsa, bir canlılık ve sevinç elde eder. Kervandan ayrılıp, yalnız başına yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece yorulur. O çölü yalnız olarak aşıncaya kadar kaç sopa fazla yer, kaç kere fazla nodullanır. O eşek sana der ki: “Eşek değilsen, yola böyle yalnız düşme!” Sen de bu öğüdü iyi dinle! Yolu gözeterek tenhaca ve güzel güzel giden, şüphe yok ki dostlarla daha güzel gider.” [Mesnevi VI/43-44; Nahîfî Terc VI/118-119]

“Sus (kâfi), zira şiir senin etrafına perde çekmeye başladı.”

Ya ilahi! Gönüllerimiz, hayâllerin, vesveselerin ayakları altında kalmış, çiğnenip dümdüz olmuş, katılaşmış; başarı yağmurlarıyla, ibâdetler Hızır’ıyla beze de kızarmış, kızgın bir hâle gelmiş tabiat sacımızı, taş yüreklilerin delmesinden koru. Ölüm çağında, can kuşumuzun, beden kafesinden çıkacağı zaman, ona yemyeşil kutluluk ağacının dallarını göster de onları dilesin, istesin; o dilekle, o istekle bir hoşça kanat çırpsın, ürkmeden, sevinçle kafesten uçup gitsin. [Hz. Pir Mevlana]

Ya ilahi! Tevhid etmenin yaşantısıyla, zevk u safasıyla büyük, sonsuz lütuf ve kereminin karşısında aşkla zevkle kemâl-i edeple eğilir, kulluğumuzu ispat için, kullukta sultanlığı yaşamak için, râbıtamızın telkin ettiği zevk u safayla Allah deriz, Hak deriz, Hû deriz.

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim