Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Kaygusuz Abdal’

Ehli olana Kaygusuz Sultân’ın Öğütleri
Ey tâlib-i Hak ve hakîkat!

kaygusuz_abdal.jpg

Gel imdi kendine insâf eyle; seni ebediyyen mahv edici cehil marazlarına ilaç bul. Fırsat elde iken gece gündüz durmayub çaresini ara tâ kim ol korkulu menzillerden emîn olasın. Yoksa yâr ü yoldaşın cehil marazından kurtulub şâd ü handan selâmette olduklarını görürsün ve sen gam ve gussaların ve cehalet sebebi ile başına üşüşecek türlü belalara giriftar olub kalırsın. Ol vakit çok peşîman olursun amma fâide etmeye. Fırsat elde iken nadanlığı bırak dânâ ol. Kendini arifler ve ehli diller sohbetine ve meclisine lâyık eyle. İnsan-ı kâmile eriş tâ ki dünya ve âhiret marazlarından emîn olasın.

Mürşid-i kâmili bulduktan sonra aşkı delil edüb özün bilüb arif olub Hakkı vücudunda bulasın. İmam Ali (kerremallahu vechehu) ilk defa idi Peygamber aleyhisselâm’a sordu: Ya Resullâllah ne amel edeyim ki amelimi zâyi’ etmiş etmiş olmayım. Hz. Resul buyurdu: Hakkı istersen kendini bil! Arifleri cem edüb daima sohbet eyle. Sözünde sâdık ol. Bir dilden iki söz söyleme. Kimseye mekr ve hîle etme. Bir kimseyi rencide edüb hor ve hakir bakma zira her mevcut mutlak vücutta iktizây-ı zattır. Elinle koymadığın şeye el uzatma. Daima özünü özüne ver o halde Hakkı bulur, tecelliyâtına mazhar olursun. Ol vakit seyrin Arş ve Ferş’e kadar gider, tamam olur, ömrünü zâyi’ etmemiş olursun ve hem her beliyye ve azabtan emin olursun. Ama ey talib-i Hak, Allah yolu gayet yakındır ama gayet müşkildir.

Arif olan anladı
Hayvan olan tınmadı
Nâdâna ben ne dedim
Aceb bundan ne anladı
Anladın ise hal oldu
Anlamadın ise kâl oldu.

Yeni bir haber söyleyeyim ki anlamadın ise anlayasın. Arif isen insana karış yoksa nâdan gibi yavanlara karışma. Nâgâh bir gün vücudun şehrinden kâfile göçer her zerrâtın geldiği yere ve menzillere (çar anâsır) taksim olur, sen seninle tenhâ kalırsın. Eğer metâın dürr ü gevher ise şâd ü hürrem olub gam u gussa yok, hangi şehir ve menzîle varsan müşteri tâcirler metâından almak için kapına mülâzemet ederler. Eğer metaın hırmende ve nâkıs ise hangi şehre ve menzile varsan metâın kesad bulur, günden güne müflis bir bîneva olursun. Nice zamanlar geçer, devranlar döner, deryalar aslına gider, mâh ü encüm-ü zaman nâbedid olur, heyhat ki kâfile başı sana rahm edüb yüzüne bakmaz ta ki arif-i billâh olanlara, dürr-ü gevher kâfilesine karışırsın.

Ey tâlib! Uyanık ol ve hakîkattan haberdâr ol; başındaki sarhoşluğu gör. Hakkı taleb ederim dersen (Mûtu kable en temûtu) mazmûnuna mâsadak olup ölmezden evvel öl ki dirilesin. Dünyada harâb ol ki ma’mur olasın. Cefâya sabr et ki vefâya eresin yoksa ehli zâhir gibi ibadât yaptım diye mukâbilinde ‘ivaz ümidinde iken nâgâh bir gün işin sahibi işlediğin işi pesend etmeye. Ol vakit mürde gibi olub elin boş kala; halin kat’ı düşvâr ola; çok peşîman olursun ama hiç faidesi olmaya.

İşte gidüb size çok haber getirdim. Özün insan suretinde iken herşeyi kazanırsın yoksa her şey kayıbtır. Ne ki görürsün ana ibretle bak. Bu ne için böyle olmadı deme. Hiç bir şey için gam çekme. Bu sözlerden garaz budur ki sen dahi gönlünü cem eyle; Akl-ı mead’da mukarin ol; dünyaya apışub kalma; sonun fikr eyle.

Ey gâfil! Bu sarayın sahibi vardır. İçinde oturan Sultan’dır. Halini bil ki sonra Sultan’dan utanmayasın. Kimseye adâvet etme. Kimsenin payına el uzatma. Haklıyı haksızı, helâli haramı fark eyle. Zira helal lokma ile ehli diller sohbeti Adem’in ma’murluğudur. Haram lokma ve cahiller sohbeti de Âdem’in harablığıdır.

Andan sonra nâhak işlerden sakın. İbretle bak, hikmetle söyle. Her yerde edeb üzre olub aşağıyı yukarıyı gözleyüb tevâzu ile en geriye otur. Mürşitler ve arifler nezdinde kemâl-i âdâb ile diz çöküb otur. Bir söz ki senden sormayalar söyleme. Eğer sorarlarsa bilir isen muhtasar söyle eğer bilmez isen özünden söz düzüb söyleme. Hodbînlik eyleme. Hakk’ı her yerde seninle bil. Yâr-u sadık ve yoldaşına emîn ol. Câhile hilm ile söyle. Arifler katında sâkit olup âdâb ile dur, hürmetle sor, imtihân ile söz sorma. Eğer sorarsan söyleneni kabul et; inad ve mücadele eyleme; merdûd-ı Hak olursun zira bu sarayda Allah’ın hikmeti çoktur. Bu saray-ı bârigâh O’nundur, başkası yoktur. Eğer kul isen edeb bekle, kulluk hâlince. Eğer Sultan (İnsan-ı Kamil) isen mülk senindir, emin ol. Yoksa sen seni bilmez isen kendini bilmek için arif-i billah’ın eteğine yapış ki sen seni bilesin. Yoksa sonra çok hacalet çekersin; şermende olursun hem de Sultan yüzü görmezsin. Saray içinde oturan Sultandır. Cümle yaradılmış kullarıdır, zerrâtıdır. Her ne ister ol emr eder, hiç mânî yoktur.

Âdem dünyaya gelmekten murad heman kendini, Hakk’ı anlamaktır tâ ki meratibde Hakkı bâtıldan fark edüp ömrünü telef etmemiş ola. Çünkü, sen dahi Âdemim dersen vücudun kubbesine çık, ibretle bak. Bu sahranun düzüne ve inişine ve yokuşuna nazar eyle. Korkulu menzilleri bil tâ ki yol üzerinde korkulardan emin olasın. Onlar ki hakkı bâtıldan fark etmeyüb dünyayı dolaştılar kaldılar hâlâ dahi dolaşub kalmışlardır. Anın için her kişi kendi işine kâildir. Hak Tealâ’nın sırlarına ve hakikatına ermeyüb öz bildikleri kendilerine hicab olmuştur. Bu sebeptendir ki halk birbirlerine sorarlar ki: aceb bu kârhaneyi bünyad eden Üstad nerede ola? Hayran ve sergerdan kalmışlardır. Gökte mahluk yere bakar ki aşağıda mı ola der. Ve yerdeki mahluk göğe bakar ki yukarıda mı der şöyle mütahayyir kalmışlardır. Tâ (Elestü birabbiküm?) deminden Hz. Resul’e gelince yüz yirmi dört bin Peygamber geldi ve gitti, her biri bir söz söylediler hiçbiri bunu temyiz edemediler. Hz. Resul aleyhisselâm ve Hz. Ali ve Ehl-i Beyti dünyaya teşrif buyurdular ve bu kârhaneyi bünyad eden Üstadı yine bu kârhane içinde bildirdiler ve nişanın dahi bu eşya içinde verdiler. Eğer bu kıssadan sen dahi sual edersen bilen bilir, bilmeyen bilmez. Kime ne söyleyeyim, sen seni bilmez isen bula gör bir bir biliri. Bilmeyen ne bilir biliri.

Ma’lum oldu ki hiç kimse delilsiz Hakkı bulamaz imiş zira Hz. Resul ve ailesinden sonra gelen kâmiller dahi (Nefsini Bilen Rabbini Bilir) kudsi hadisi hakkında nice nice güzel sözler söylediler ama gaflet uykusuna dalanların hiç bir söz kulaklarına girdi mi? Biz dahi şu sözü deriz ki:

Hak Tealâ’nın evveli ve âhiri, altı ve üstü, sağı ve solu yoktur. Bir bahr-i peykerândır ki cümle mevcudânın vücudunda mevcuttur yani bilcümle mevcudat Hakkın vücudundandır ve anı ikrâh görüb hor bakanlar merduttur zira bir çırağın nurudur; nihayet sırçaları ayrıdır. Bir güneşin şu’lesidir ama pencereleri ayrıdır ve cümle mahlukatın vücudu birdir ama dilleri ayrıdır.

Biz nasihat edecek değil idik. Çünkü hakikat halka ne kadar çok söylenmiş olsa ol kadar geriye kaçarlar; yalnız ezelde nasibdâr olanlar gerilir. Bunu bildiğimiz hâlde nasihat vermek istemeyiz lâkin bu nasihatleri veren Hak’tır, bizim dilimizden Hak’tır ki söyler. Sonra, halk ukûbâta duçar olduklarında biz ne edelim. İnsan suretinde iken bize Hakkı ve hakikati bildirmediler diye zulüm isnâdına mahâl kalmasın ve El-Adl ism-i şerifinin hükmü (Fiil-i ilâhisi hükmünde ziyadesiyle adaletle lâyıkıyle zuhûr edici mânâsınadır. Ulûhiyetinin neticesi olarak zuhûr eylediği her Esmâ hassasiyetini, yaratış kastına göre hakkını veren. Haksızlık etmekten, zulüm etmekten münezzeh olandır! El- Adl olana kul olanın hazzı ise bir meleke-i râsihaya mâlik olmaktır ki onunla nefsinde tagaddî, kalbinde zühd, amelinde ihlâs, ruhunda hüsn-ü ahlâk, insanlar arasındaki muamelede sitem ve zulüm ifrat, tefritten muhafazaya muktedir olur) câri olsun içindir.

Kim bir zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görür. Kim de bir zerre ağırlığınca bir şerr yaparsa, onu görür. [Zilzâl:7-8]

İki âlemden haberdarım diyen dünya nedir
Bugünü bildinse indinde olan ferda nedir
Sende benlik bende senlik görünürken zâhidâ
İki âlem bir vücuttur deyen ile fetva nedir
Mazi müstakbel bu dem hak ki bunlar üç olur
Bunları cem eyleyüp bir eyleyen Anka nedir
İki derya bir vücut olsa ikilik mahv olur
Ya bu sen ben deyu halkın ettiği kavga nedir
Bir vücutta on sekiz bin âlem oldu bir kadeh
Bu kadeh içre dönüp raks eyleyen sahbâ nedir
Aleme nisbet gerektir dâne-i haşhaş veli
Pes derununda temevvüç eyleyen derya nedir
Der isen dam-ı beladır aşıkın başına aşk
Ma’şukun vechinde açılan gül-ü hamra nedir

Reklamlar

Read Full Post »

Biz Allah’tan geldik, Allâh (Esmâ’sının açığa çıkması) içiniz ve O’na dönücüyüz (sonuçta bu gerçeği yaşayacağız) [2:156]

Bunca yıldır misafirsin bu tende

Cehâlettir ânı bilmez isen sende

Yaşıyorum sanıyorum ama gerçekte ölüyüm çünkü sonsuzdan kopmuşum. Oysa bir parçacığım ben bütüne hasret. Sense bir bardak suda okyanus gizleyensin, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütünle bütünleşemediğim, birliği hissedemediğim sürece yaşamım daimi bir ölüm; Oysa âşık ölüdür, maşûk daim diri…

Kalk âşık kalk!

Acele et biraz

Bak! Su sesi geliyor,

Sense susuzsun

Ve uyuyorsun…

Bir katre iken kendimi ummâne düşürdüm

Hayfâ yolumu vâdi-i hicrâna düşürdüm


Bir katre iken… Ölümün hükümdarlığına gölge düşüren, ölümsüzlüğün habercisi bir okyanus. Parayı pul, zâlimi kul eden huzurun aktığı bir deniz. Yağmur damlasından büyüyen ve yine yağmur olan, “ben”de “biz”i “biz”de “ben”i saklayan bir göl. Gezgin, yârenler hası, yolculuk telâşında bir nehir. Gözü pek bir âşık-ı şeydâ, azalırken çoğalan bir şelale. Mütevazı, semazen akışlı, azimle davete icabet eden bir dere; suyun binbir yüzüdür bizim hikâyemiz.

buz_kar.jpg

Su, buz olarak kaldığı sürece uçamaz ama kaynatılıp buhar haline getirildiğinde gökler ağacaktır. İnsan da ruh haline gelebilirse, kolayca uçabilir hem melekler uçabilir çünkü kendilerini hafife alırlar, beden kaydındaki ağırlıkları yoktur. Ruh, zaten uçmaktadır. Uçan ruh nereye gider? Kendine uyum sağlayan yere gider ki, “fedhulu fî ibâdî” bu da aynı uyumu sağlayan kimselerdir. L. Filiz

Hak, değişmeden kaldığı halde halk o değişmeyen varlığın değişen ve sayılmayacak kadar çeşitlilik gösteren zuhur ve tecellisidir. İbn’ül Arabî hazretim, Hakk’ın çok çeşitli şekiller almasını, türlü donlar giyinmesini şu misal üzerinden izah eder: Su; buz, kar, buhar, dolu, yağmur, çeşme, dalga, ırmak, deniz gibi şekiller ve adlar alır. Görüntüler  farklı olsa da bunların aslı sudur. Su donup buz şeklinde taayyün eder. Buzun bu kendisine mahsûs taayyünü erimedikçe onda mahpûs olan su tam olarak deryâya kavuşmaz.  Bundan dolayı belki suyun buza iştiyâkı, kendi nefsine iştiyâkıdır. Çünkü Resûlulluah efendimiz (sav) Deccâl’den bâhis olan hadîs-i şerîfinde “Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ini müşâhede etmez” buyurdular. Şu hâlde kulun, ölüm vaktinde hâsıl olan hâs kavuşmaya iştiyâk göstermesi lâzımdır. Tâ ki Hak onun iştiyâkından daha şiddetli bir iştiyâk ile ona iştiyâk göstersin. Ve ölüm aslında tabîat perdelerinin ve kesîf beden hükümlerinin kalkmasından ibâret olan bir hâl olduğu için bu hâs kavuşma, hem irâdî ya’nî tercîhli ölümü ve hem de tabîî ya’nî kaçınılmaz olan ölümü ihâta eyler. [Ş. Ekber]

Cennet gömleği olursa çekeyim yırtayım

Kavuşma ânında perde ola gömleğim

Sadreddin Konevî, Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr Mevlâna’yı hasta yatağında ziyaret etmiş ve kendisine acil şifalar dilemişti. Bunun üzerine Hz. Mevlâna bakın ne buyurmuşlar: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Âşıkla maşuk arasında kıl kadar gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyup çıkarmalarını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz?”

Bir ucu gösterilen mânânın, âşinâ gönüllerde doğması için, Vâridat şerhinde geçen, ilim şehrinin kapısı sultanın dilinden pek müfîd bir nazım ile devam edelim.

Hz. Ali Efendimiz’nin (kv) bir nutk-u şerîfinin izâhâtı:
في تحقيقنا غير مائيه وغيران في حكمي دعته الشرائع

İmam-ı Ali kerremallahu vechehul-âli saadetle buyurur:

Ve mâl-halku fi’t-timsâli illâ ke-selcetin
Yani: Timsalde cümle varlıkların vücûtları kara benzer. Müstakil vücutları yoktur. Karın vücudu suyun vücudu olduğu gibi. Halk da böyledir. Vücutları Hakk’ın vücududur. Müstakil vücutları yoktur.

Ve ente leha’l mau ellezi hüve nâbiu
Hâlbuki sen de kar olmuş o kaynak suyuna benzersin. Su, kar sûretiyle zâhir olduğu ve karın kıyamı su ile olduğu gibi halkın zuhuru ve kıyamı dahi Hakk’ın vücududur.

Ve mâ’s-selcu fi tahkikina gayre mâihi
Hakikatte ve işin aslında kar suyun vücudundan başka bir şey değildir. Suyun kendisidir, görünüşüdür. Ancak su havanın soğukluğu ile kar sûretinde görünür. Su adı gizlenir, kar adı zâhir olur. İşin aslında aynı şey olduğu gibi halk dahi Hakkın zuhurudur. Hak Teâla her yüzden cilve-gîrdir. O cilvelerine halk adı verildi. İşin aslında Allah’ın zâtından başka zât yoktur. Cümle halk adı ile görünen kendi cilvesi, tecellisi, zuhurudur.

Ve gayre ennehu fi hükmin dâethu’ş-şerayi
Şeriatte ve zâhir ahkâmda kar ve su birbirine aykırıdır. Zira su ile taharet olunur, kar ile taharet olunmaz. Kardan başka su bulunmazsa ve karı eritecek şey yoksa teyemmüm caizdir. Karın varlığı teyemmüme engel olmaz. Suyun varlığı engel olur. Bundan malum oldu ki, karın müstakil vücudu olmadığı halde şeriatın zâhirinde kara su demezler. İsimde ve görünüşte Hakk’ın cilvesi (latif tecellisi) olan halk, Hakkın zâtından başkadır. Halka Hak denilmez. Kar suyun mazharı ve sûreti olduğu gibi halk dahi Hakk’ın mazharı ve cilvesidir. Lakin bu halka Hak denilmez. Zira ma’duma mevcut (yok olana var) denilmez.

Ve lakin yezubu’s-selcu yurfeu hükmühu
Ve yudau hükmül-mâi ve’l-emrü vâkiu
Lakin kar eridiğinde kar adı ve taharete engellik hükmü kalkar. Su adı ve taharet hükmü konulduğu gibi insan da hakiki tevhide süluk ederek Allah’ın varlığında eriyerek yok olduğunda mevcud ve bâki olanın Hak olduğunu Hak şühudu ile müşahede eder.

Tecemmeati’l-ezdadü fi vahidi’l-baha
Ve fîhi telaşet fe hüve anhünne sâtıu
Yani: Hazret-i cem makamında ef’al ve sıfatın Hakk’ın zâtı ile kaim oldukları müşahede olunur. O mertebe tadılmadan hakiki tevhid zâhir olmaz.

İşte böyle efendim, filler türlü türlü, iz takip edilirse fiillerin neşet ettiği sıfatta çeşit daha az nitekim Zat makamına varıldığında ise kesretten vahdete erilir.

O’nun aynı da ğayrı da yoktur.  Buhârın vücûdu, lâtîf oluşunun kemâlinden dolayı görünmez. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut ve bulut yoğunlaşınca su; ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Şimdi buzun esâsı buhar olmakla berâber, onun belirmesi buharın gayrıdır. Çünkü buhar, aslâ buz gibi kesîf bir belirme sâhibi değildir; o sûretsizdir. Ve aynı şekilde buz, suyun donmuş halinden ibâret olduğu halde, suyun aynı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûtları buharın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buharın aynıdırlar. Bundan dolayı bunların arasında hem aynı oluş ve hem de gayrı oluş mevcût ve gerçektir.

Buhar yoğunlaşınca su olur ve su yoğunlaşınca buz olur. Suyun ve buzun vücûdu buhârın vücûdudur. Buz eriyince su ve su buharlaşınca buhâr olur. Bundan dolayı buzun şânı helâk olmaktır. Oysa helâk olucu olan buz, buhârın indinde hem mevcût ve hem de mevcût olmayandır. Ve onun şânı, yokluk içinde varlıktır. Bununla berâber bu iniş ve çıkışta buhârın zâtı değişmiş değildir. Hakk’ın latîf olan mutlak vücûdu, her bir ismin gereklerine göre, o kesîf sûrette belirmiş ve kayıtlanmıştır. El-Latîf olan buharın yoğunlaşıp, farz edelim küp şeklinde ve diğer şekillerde dondurulması gibi. Buzun vücûdu algıda mevcût ve görülebilir ise de, latîf buharın o şekilde kayıtlanmasından ve belirmesinden oluşmuş izâfî bir vücûttur. O belirginlik ve kayıtlanma zâil olunca, mutlaklığa döner. Bundan dolayı buzun vücûdu bir hayâl olup, onda kendini göstermekte olan hakîkat latîf olan buharın mutlak vücûdudur.

İşte bu misalerle de açıkça görüldüğü şekilde bu var edilmişler âleminin hayâl olduğunu ve hakîkat yönünden Hak olduğunu zevkan ya’nî bizzat hakîkatini yaşayıp idrâk ederek anlayan kimse, yolun sırlarına hâiz ve hâlin hakîkatine vâkıf olur. Ve Allâh’ın yolunda murâdınca gitmeye muvaffak olur.

Hayır ve şer ALLAH’tandır zîra suyu buz yapan da güneştir buhar yapan da…

Hakikatte hal böyle olunca, Rabbimizin de bizden muradı O’nun büyüklüğü karşısında buz gibi olan benliğimizin erimesidir. Onun ilâhî varlığı karşısında aczimizi, mahviyetimizi anlamaklığımızdır.

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe…

Verenin şânı büyük, sen iste istedikçe…

Tevbe ile yıkayıp aslına döndürdüğümüz muhabbetimiz nefsin ve alemin dertlerine şifâ olsun niyazımızla mektubu burada sırlarken imdâd erişir feryâdımıza:
Aradığın su, düştüğün kuyudadır!


Kendi çukurunda kuruyabilir insan ummana karışamadan
Sen cansın özünü ten bilirsin

Katında su var susuz ölürsün

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, secde yerinde nabzımı yoklayanlar tek bir nefes duysa: Kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle: “Al beni benden; kayd-ı bedenden, ayırma senden”

Hümâ-yı ‘ışk-pervâz ol gel ey cân murg-ı tenden geç

‘Alâ’ikden mücerred ol yüri kayd-ı bedenden geç

Read Full Post »

İşidin ey yârenler,
Aşk bir güneşe benzer, a
şkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer…

Halka hûblardan visâl-i râhat-efzâdur garaz
Âşıka ancak tasarruf suz temâşâdur garaz
Zâhidâ terk itme şâhidler visali râhatin
Ger ibâdetden hemin gılmân u havrâdur garaz
Hûr u kevserden ki dirler Ravza-i Rıdvânda var
Sâkî-i gül-çihre vü câm-ı musaffâdur garaz
Zevksüz lâzım çıha dünyâdan ol dünyâ-perest kim
Ana dünyâdan ancak zevk-i dünyâdur garaz
Rahat olsaydı garaz dünyâda fakr isterdi halk
Gâlibâ kim halka bir bî-hûde gavgâdur garaz
Arif ol sevdâ-yı ışk inkârın itme ey hakim kim
Vücûd-ı halkdan ancak bu sevdâdur garaz
Kıl Fuzûlî terk-i ibrâm-ı tekellüm kim yeter
Sûret-i hâlün ger izhâr-ı temennâdur garaz

Hazreti Fuzulî’nin işbu gazelinin oltasına takılıp çıktık sefere. Söz mü ağır, dağarcık mı hafif demeden manayı uzatalım ki içinden lezzeti süzüp alırsak şöyle demeye gelir:
Halkın güzellerden istediği onlara kavuşup rahata ermektir. Âşığın istediği ise, onları elde etmek değil sadece seyretmektir. Ey sofu! (Bu dünyada) azaba katlanmaktan maksadın Cennetin gılmanı ve hurisi ise, (bu dünyadaki) güzellere kavuşma rahatını bırakma. Rıdvanın bahçesinde (Cennet) var dedikleri huri ve kevserden maksat gül yüzlü sâki ile saf şarap kadehidir. Dünyaya tapan o kimsenin dünyadan zevksiz çıkması gerekir (dünyayı bıraktığına üzülür). Çünkü ona dünyadan maksat dünyanın zevkidir. Halk dünyada rahat isteseydi, fakirlik isterdi. Galiba halkın isteği boş yere kavgadır(sonu ölüm olan hayat mücadelesidir) Ey bilgin! Arif ol (gerçeği bil), aşk sevdasını inkâr etme, çünkü yaratılışın varlığından maksat bu sevdadır. Fuzûli, söz söylemekte ısrar etmeyi bırak. Eğer maksadı açıklamak istiyorsan, halin, görünüşün bunu anlatmaya yetecektir.

Ve de ziyâde yaralandığımız beyit içre daha kaç kere av oluruz bilmem…
Zâhidâ terk itme şâhidler visâli râhatin
Ger ibâdetden hemîn gılmân u havrâdur garaz
Ey ham sofu, ey kendini dünya nimetlerinden mahrum etmek azabına, cennetteki huri ve gılmanın, bahçe ve derelerin visâline ermek için katlanıyorsan dünyadaki güzellerin zevkini sür bari iki cihanda da bedbaht olmayasın!

Şairin, iman ve aşkından kaynayan bir şeydâ nehir gibi, mahşer meydanına kadar akıp gidecek Su redifli kasidesinde, aynı yerden yakalandığımız bir beyit daha vardır:

Men lebün müştâkıyem zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâre su
Nasıl sarhoşa şerab içmek, aklı başında(ayık) olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlerim, sofular da kevser isterler…

Buradan âşık (belki rind) ve zâhid ülkesine bir yolculuğa davet vardır erenler. Fuzuli, rind ve zahid tipleri konusundaki görüşlerini Farsça mensur olarak yazdığı Rind ü zahid adlı eserinde net bir şekilde ortaya koyar. Zahid baba ile Rind oğlu arasındaki muhaverede Zâhid, zâhir ilimlerinin, Rind de bâtın ilimlerinin savunucusudur. Fuzûlî, aklı ve düşüncesi ile Zâhid’e bağlıdır, gönlü ve duyuşu ile de Rind’in tarafını tutar.Ne iki yüzlü menfaatçi Zâhid’i, ne de Rind’in ayıplanan taraflarını hoş görmez. Eserin sonunda Rind, Zâhid’in ibâdet ve riyâzetle uğraşıp dünyâ meylinden sakınma, nasiple yetinme, tasaya katlanma, hevâ ve hevesten uzaklaşma, çalışıp kazanma yolundaki nasihatlarını tutarak tövbe eder; Zâhid ise kendisinin hasrette, Rind’in vahdette olduğunu anlar. Riyâ tozundan temizlenir, aradan muhalefet kalkar, birlik ve anlaşma hasıl olur.

Fuzuli aralarını bulmuş olsa da edebiyatımızdaki  rind ve zahid münakaşası bitmez.

Rind, hind vezninde vaktiyle bugünkü genç gibi her ne yapsa alkışlanır bir sınıfın adı idi. Bugün, yeni edebiyatımızda yeri kalmadı. Farsça sözlüklere bakılınca “rind”in manalarının karmakarışık yazıldığı görülür. Bunların cümlesi göz önüne alınınca görülür ki (rendîden) tahatayı kazıyıp cilâlamak fiili kökünden gelen tahta kazıma aletine “rende” denir. Rende ile kazınan kazıntıya(yonga) hind vezninde “rind” denir. Mecâzen, haysiyetsiz, alelâde adamlara bizdeki “süprüntü” gibi yaygın olarak ad olmuştur. Haysiyetini gözetmeyip meyhanelerde yiyip içen, çalıp oynayan sefa düşkünü kimseye de “rind” demişlerdir. Aslında rind, zahiri melâm ve batını selim kimseye de ıtlak olunur ki arif-i laübali-meşreb, feylesof-ı lakayd-i reviş; suret-i sade, mu’tad-ı bade ve fakat nur-ı irfan ile piraste olan hakimdir. Rind, sureta tenkide açık tarafları olsa da hakikatte aldırışsız hâl ve kıyafetle gezecek derecede dünyaya değer vermeyen bilge kişilerin ortak adıdır. Sonraları şair, edib, zarif, yeme içme ve sohbete düşkün insanlara da rind denilmiştir. Daha sonra evliyaullahdan ve tarikat ehlinden lâubâli meşrebli bir mezhebe pek bağlı kalmayan ve melâmi tabir olunan gayrı mutaasıp, sermest ve aşk-ı ilahide olan ariflere de rind vasfı câiz görülmüştür.Gerçi cümlesi te’vil götürür şeyler ise de bu zatların gerek halleri ve işleri gerek şiirleri ve gidişatı salih kimseler ve zahidlerin meslek ve meşrebine zahiren uygun olmadığından halkın rind tabirini üzerlerine almış oluyorlar… Osmanlı edebiyat tarihinde şeriatın zahirine uymayan ve tasavvuf neşvesiyle şiir yazanların cümlesi kendilerinim ilahî rindler zümresinde saymışlardır.

Türk edebiyatında geçen insan tiplerini tahlil eden merhum Prof. Dr. Mehmet Kaplan bir yazısında rindi şark dünyasının yetiştirdiği en mühim insan tiplerinden sayar. Onun hayat karşısında pasif mukavemet gösterme, felaketler karşısında istifini bozmayıp zevk ve safasına devam etme, daima mest gezme, güzel sanatlara karşı ilgi duyma, maddiyata, siyasi ve idari hayata karşı mesafeli olma, fakirlikten hoşlanma gibi mümeyyiz vasıfları olduğunu bildirir. Hakiki Türk tipi olan “akıncıya” dindar ve mistiklere de tamamen zıt bir tip olduğunu söyleyip bu insan tipinin bize Farisi medeniyetinden ithal olabileceğini anlatır.

Zühd ise, Emeviler zamanındaki şiddetli yağma hareketine karşı doğan bir cereyan olsa gerektir. Bu cereyan Risaletpenâh hazretlerinin Mekke-i Mükerreme’deki şahsiyeti şahanesinden mülhemdir. Bir nazariyeden ziyade aksiyon hareketi olan zühd hareketi dünyadan vazgeçmek, zikir ve tevekkül esaslarına dayanır. Hicri II. asırdan itibaren zahidler teşkilatlı gruplar haline gelirler.

Zâhid kelimesi, başlangıçta aşağı yukarı bugünkü mutasavvıf, sufi kelimeleri ile aynı manadaydı. Bu ilk mana zamanla kaybolmuş ve sadece cennet için ibadet eden, işin özüne aşina olmayan, imanın hakikatine ermemiş, kuru öğütleri ile insanı bunaltan, dünyaya düzen vermeye çalışan, geçimsiz ve patavatsız, aşkı inkar eden, riyakar bir insan tipi haline gelmiştir. Rind; bilâ illet marifet-i zatullah talebinde iken Zâhid, cennet nimeti için talib-i Hak olmuştur. Zâhid, zahidperesttir. Ârif ise hakikatperest…

Elbet ariflerde zühd de vardır. Lakin burada zühd kalbin Hak’tan başkasıyla meşgûl olmamasıdır.
“Zühd ü takvâya yâr idim evvel
Aşk ile benden hep cüdâ düşdü”

diyen kâmiller fenafillâh bilincine ulaştıkları için zühdden eser kalmaz. Fakat, onlar fenadan farka geldiklerinde, tekrar zühde dönerler. Bu mânâda zühd, kâmillerin örtüsü konumundadır. Mânâ yolunda zühd vardır; ama bu makamda takılıp kalmak da sâlikin perdelerindendir. Buna “hicâb-ı nûr” (nûr perdesi) da denmiştir. Şu hâlde zühd bir vasıtadır, gaye değildir. Âşıklar zühd makamında fazla oyalanmazlar, onu gaye hâline getirmezler. 

Men lebün müştâkıyem zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hüş-yâra su

Bu beyitte ise yine zâhid tipine karşı çıkar. Zahidlerin sadece cenneti, onun sembollerinden olan Kevser’i istediklerini kendisinin de, sevgilinin dudağını özlediğini anlatıyor. Şâir, âşık, tıpkı bir rind gibi, bu dünyanın görünen güzellikleri ve zevkleri peşindedir. Zâhidler ise “Vâde-i ferdâ” ile meşguldur. Fuzulî bu hali “sarhoşa içki içmek, ayık insana da su içmek hoş gelir” misali ile anlatıp irsâl-i mesel sanatı yapar.

Aşık, aklı ile değil, hisleri ile hareket eder ve Divan şiirinde daima mest olarak takdim edilir. Ama o daha ziyade aşk sarhoşudur. Dudak ile şerab arasında renk alakası vardır. Aşık bu yüzden dudağa benzeyen şerabı özler. (Dudak, eski edebiyatımızda âb-ı hayata benzetilir) Aklı başında olanlar (beyitte zahidler) ise su peşinde olacaktır. Çünkü onlar vuslatın ve sarhoşluğun zevkini bilmezler.

Kevser, çokluk anlamında kesret, leb ise teklik, vahdettir. Şerab sie ilahi aşktır. Zahidler kesretin yani dünayaya ait şeylerin peşindedirler. Aşık ise dudak, şerab yani ilahi aşka taliptir. Vahdete ermek ister. Beyitte ifade edilmek isteden mana zıtlar üzerine oturtulmuştur. Zahid karşısında zımnen ifade edilen âşık, helal ve haram olmaları bakımından zıt olan su ve şerab(mey) ve nihayet mest ile hûş-yâr kelimeleri ile yapılan tezat pek sanatlıdır. Ayrıca renk ve sarhoş edicilik münasebeti olan leb ile mey, içecek helal şeyler olması münasebeti ile su ile kevser vasıtasıyla leff ü neşr (söz simetrisi) sanatının inc(elik)ileri ile de zevkyâbız efendim…

Dedemiz, fakire nasihat ederken, “vücudundaki cümle eczânın hakkını veresin” buyururdu. Meğer alemde “ruh-ı nebâti, ruh-ı hayvanî, ruh-ı insanî ve ruh-ı melekî” olmak üzere dört çeşit ruh mevcut imiş. Nebati ruhun su ile, hayvani ruhun yemekle, insani ruh ise aşk ile teskin ve tatmin olurmuş hep ondan öğrendik…

Mektubun sonuna gelirken, başlarken zikrettiğimiz ser-levha beyiti yeniden okuyalım, gönüllerin aşk güneşinden hisseyâb olmaklığına vesile sözü, dua ile tatmin eylerken duruşumuzun: “Dünyada iki tuğyan vardır: İlim ve mal. Birincisinden amel, ikincisinden zühd kurtarır.” buyuran Hüseyin Razî halinden, niyazımızın:
Kimdir bizi men eyleyecek bağ-ı cinandan,
Mevrus-i pederdir gireriz hane bizimdir.
buyuran Hazreti Nâbi dilinden olduğunu beyan ederiz.  Geçmekte olan şu demde, Hazret-i Fuzulî’den isâl olunan esrâr-ı maneviyyeler ile viran gönüllerimiz, mamûr ve âbâd ola, çerağlarımız ruşen ola, Hazreti Pir-i destgir-i münirimiz ola, bi ismi zatike ya Allah huu

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: