Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Kenan Rıfai’

KENDİMİZİ TANIYALIM
İkinci Tavır

Bu nefsin var yedi bâbı üçünde hiç de eğlenme
Sakın emmârede, levvâmede hiç durma dinlenme

Nefis mertebelerinden ikincisi “kalb-i tıfliyye”dir. Bu mertebenin nefsi “nefs-i levvâme”, makamı “kalp”, seyri “seyr-i lillah”, zikri ise “Allah”tır. Yaşadığı âlem, dünyada mucib-i şehavât olan “yevm-i berzâhiyye” nefs-i levvâme çocuk cevherindedir. Sâlikin bulunduğu  makamda ilerlemesi için “terk-i âdet” gereklidir.

levvame

Nefs-i emmâre ile kim bulsa hevâ
Zahm-i levvâmeye ol bulmaz devâ

“Kınayıcı nefs”de denilen nefs-i levvâmede kalp, az da olsa kalp nûru ile nûrlanmış ve sahip olduğu bu nur mikdarınca uyanıklık kazanmıştır. Bu mertebede nefis, gafletten bir miktar kurtulduğu için özeleştiri yapabilmekte, kendisini kınayıp günah işlemekten çekinmekte ama tamamen olgunluğa erişemediği için yine de günah işlemeye devam etmektedir. Bu mertebede nefsinin kötü sıfatlarını eleştirmeye başlayan sâlikin Kur’ân’daki emirlere karşı bağlılığı ve salih amelleri artmıştır.

Nefs-i levvâme, dâima Hazret-i izzetten çekinen ve mahzûn olan, kahra sebep olacak amellerinden imtinâ ederek, lutfa lâyık olmaya gayret eden nefistir. Bundan dolayı Hakk Teala kâsem tâcının onun başına koymuş  ve لَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ kendini kınayan nefse andolsun buyurmuştur.

Nefs-i levvâme, kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan, emmâreliği tamamıyla zâil olmamakla beraber, ara sıra pişmanlık duyan, sahibini yasaklara yöneltmekten ayıplayan bazen de hayırlı ameller ilham ederek güzellikleri fısıldayan nefis demektir.

Lâim demiyor, nefs-i lâime demiyor; levvâme diyor. Yâni mübâlağa sîgası, âmir değil, emmâre dediği gibi; levvâme… Bu sefer nefsini çok levm ediyor. Sabah akşam nefsiyle mücadelede… Diyor ki: “ – Gene beni kandırdın. Gene bana bu sabah namazını kaçırttırdın. Gene bana şu günahı işlettirdin. Sen ne kötüsün be! Senin elinden ne zaman kurtulacağım ben ya? Yâ Rabbi, sen bana güç kuvvet ver, şu nefsimi yeneyim!” diyor. Nefsinin düşman olduğunu anladı, nefisle mücadele ediyor ama, nefis kuvvetli, bu zayıf. Küt küt yere vuruyor, küt küt yere vuruyor. Yatırıyor bunu daimâ…. Bu her seferinde: “ – Ah gene nefse yenildim, eyvah gene mağlup oldum, gene günahı işledim, gene hatayı yaptım…” filân diye nefsine levm ediyor, kendisini kınıyor. “Çok kusurluyum, çok hatalıyım, pür hatayım, günahlara batmışım… Benim hâlim ne olacak?” diye. İşte bu nefs-i levvâme… Bu hâle geliyor. İlk önce nefisle bir mücadele başlıyor ve o mücadelede yenildikçe, kişi kendi kendisini kınıyor. Kendi kendisine kızıyor. “Yâ ne zaman kuvvetleneceğim ben?” diyor.

Nefs-i Levvâme’ye sahip olanlar, yine nefs-i emmâre sahibi gibi, her türlü fenalığı yapar velâkin sonradan nedamet edip nefsini levmederek yâni ayıplayarak tövbe eder. Yine tövbesini bozar, yine tövbe eder. Bu sıfata malik olanlara da nefs-i levvâme sahibi derler. Bu hal, kurtulmaya, iyi insan olmaya başlangıçtır.

Dört unsurdan ateş, zâlim (Emmare), hava, Ehl-i şeriat (levvame), su, ehl-i marifet (mülheme), toprak, ehl-i hakikat (mutmaine) remzidir.

Levvâme-i nezâfet nesîm-i nefha-i irşâd ile gubâr-ı hâk-i siyeh-i kalb mahv ile bekā bulmasıdır…

Nefsin terbiye olmaya başladığı duraktır çünkü nefs kendinde bir eksiklik hissettiğinde, bazı işlere gücü yetmediğini anladığında iş biter. Orada gemi delinir. Yani varlık gemisi o eksikliği hisseder hissetmez delinir. Bu genellikle iki şekilde olur; ya sille-i Hüdâ’yla, şefkat tokadı olacak bir sıkıntı gelir, kendi o sıkıntıyla başa çıkamayınca nefs, İbnü’l Arabî Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Yahu, hani her şeyi beceriyordun? Daha bir sıkıntını bile gideremiyorsun, demek ki sende bir eksiklik var!” der ki, eksikliğini ve yanlışlığını idrak ettiği anda dirilme başlar. Bir ölüm, doğal âfet, ciddi bir hastalık misafir olduğunda, travma sonrasında hakiki gücün karşısında acziyetini hisseder.

Yahut da bir aşk, bir cezbe gelir, bir mürşid-i kâmil ile tanışır, onun ilmine hâlime bakarken kendi eksikliğini görür ki, o zaman aczini da hisseder. Burada levmeden nefs zevkli bir nefs olsa da daha adam olmamıştır. Neden? Çünkü kendini kötüler ama hemen ardından tekrar metheder, günaha dalar. Levvâme mertebesindeki kişi, sahip olduğu ilim ile övünür ve bu ilim sayesinde baş olmak ister. Tahsil ettiği mantık, me’ânî gibi ilimler aracılığı ile halka ilim sahibi olduğunu göstermeye çalışır

Levvâme mertebesinde bulunan sâlikin vasfı “nemmâme”, sıfatları ise “yerme, kınama, heves, mekir, ucub, sem ve sekr”dir.

Ger sorarsañ nefsini levvamedür
Vasfı dahı hem bunuñ nemmamedür

Sâlik nefs-i levvâme mertebesinde bir taraftan dünyalıkları terk etmeye diğer taraftan da mevki sahibi olmaya çalışmaktadır. Oysaki rızık Allah tarafından ezelde taksim edilmiştir. Bu iki düşünce arasında sıkışıp kalmış olan sâlik, bundan kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Hırs ider bilmez ki ta vakt-i ecel
Rızk-ı maksum oldıgın yevmü’l-ezel

Böylesine bir ikilem yaşayan sâlik, bir taraftan ilmi ile övünüp makam ve mevki sahibi olmanın ve itibar kazanmanın yollarını aramaktadır. Diğer taraftan ise “kalb-i selim” sahibi olmanın etkisi ile gönlünden mâsivâyı kaldırmak için uğraşmaktadır. Sonunda yolcu ikilemlerden kurtulup kalb-i selim sahibi olmaya karar verir ve “Allah hiç kimsenin içine iki kalp koymamıştır” [Ahzab:4] hükmünden yola çıkarak nefsinin mutlak hâkimiyetinden kurtulmak için çalışır.

İki olmaz bir olur kalb bî-güman
Buna delil vardurur kavl-i Subhan.

Nefs-i levvâme mertebesine ulaşan sâlik, kötülüğü terk edip iyilik yapmaya başlar. Yalnız kendisine karşı yeteri kadar güveni olmadığı için yaptığı salih amellerin başkaları tarafından da görülüp bilinmesini ister. Nefs-i levvâme, Kur’an-ı Kerim’de daha önce yaptıklarından pişmanlık duyan nefis olarak tanımlanır ve Kıyâme suresinde şu şekilde geçer “Kendini kınayan (hakikate ters düştüğünü fark edip pişmanlığını yaşayan bilince) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).” [Kıyame:2]

İkinci tavırda sâlik, nefsinin “tasfiye” ve “tahliye”si için çabalar. Bu mertebenin hâli “muhabbet”, nûru, “kızıl”; vâkıâtı bağ, bahçe, çerağ, yıldız, gökler, gül bahçesi, mescidler, Kâbe, gökyüzü vb. dir. Nefs-i levvâmenin yıldızı “Utarit”, günü Pazar, nebîsi Nûh a.s. ve eseri “tevhîd-i ef’âl”dir.

“Kalb” makamıda denilen nefs-i levvâmede sâlik “basar” (görme) sıfatına sahiptir. Bu mertebenin özellikleri; ayıplanmak, heves, hilekârlık, kendi halini beğenme, işret, temenni ve kahırdır. Bu mertebede olan sâlik doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanır.

Bu mertebede asıl günah kibirdir. Sâir ahlâk-ı zemîme ondan nâşîdir. İnsân tekebbür etmese sâir ahlâk zuhûr eylemez. Meselâ gazap ve haset gibi…

Nefs-i emmârenin etkisi altında kalbine gelen kötü havâtırdan zevk alan sâlik, bundan kalb makamının etkisi ile kurtulmaya çalışır. Bu makamın günü, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün olan Pazar günüdür çünkü sâlikte de bu makamda manevi gökler ve yerler meydana gelmektedir. Bu makamın yıldızı “Merkür” (muhabbet yıldızı)’dür çünkü özelliği bilgi ve hüner olan Merkür gibi bu makamda da kalb, bilgi ve sadakat makamıdır. Peygamberi Hz. Nuh’tur. Hz. Nuh, ruhu simgeler, ruh ise nefse ait olan güçleri davet eder.

Bu makam Nuh makamı olarak isimlendirilir. Çünkü Hz. Nuh Allah yolunda çile ve meşakkatlere katlanmıştı. O yüzden bu makamda buluna kimseye şu tavsiyede bulunuyor: Ey bu makamda bulunan kişi, nefsini Hakk’a karşı ibadet ve kulluk yolunda güçlendir. Nefsine Hakk elbisesini giydir. Allah’a davet yolunda tıpkı Hz. Nuh’un çektiği meşakkati çek. Eğer böyle yaparsan birçok menzili birden aşarsın. Öyleyse Hakk’a teveccüh et. Rabbine dua et ve şöyle de: Allah’ım, her şeyin sahibi sensin, emir senindir kul da senin kulundur. Salik bu şekilde tazarru ve duaya devam ettiğinde kendisine şu sır bildirilir: Artık sende fenâ hali gerçekleşmiş oldu. Daha sonra Celal isminin kahrı üzerine iner ve ruhtaki gam, keder ve üzüntü ortadan kalkar. Ruhta, Nuh tufanında olduğu gibi sular yükselir ve deniz ortaya çıkar ve nefis gemisi parçalanır. Böylece Nuh’un ruhu kurtulur. Artık o ruhla beraber olan sıfatlar baki kalır diğerleri zail olur gider. Bu durumda salik, artık nefis ve vücut gemisinden kurtulmuştur. Ruh güçlenmiştir. Dolayısıyla artık bile isteye Rabbine isyan etmez.

Zikir, nefs-i levvâmeyi kendi nuru ile aydınlatır. Karanlık bir evde açılan lamba orayı nasıl aydınlatırsa zikirde kalbi öyle aydınlatır. İçindeki bütün kusurlar görünür hale geldiğinden nefis bunları kınamaya başlar ve uzaklaştırmak için çabalar.

Levvâme şehrine giren sâlik, kötü huylarını bırakmaya söz vermiştir ancak bir süre daha günah işlemeye devam edecektir. Pişman olacak ve tekrar tekrar tevbe edecektir. Bu insanın kendisiyle (nefsiyle) savaşıdır ve onun olgunlaşma yolunda melek, hayvan ve şeytandan ayrılan tarafıdır.

Heves ve mekerr ve ‘ucub ve ‘ışret ve temennâ ve ruhsat ve ibâhat Nefs-i Levvāme’nin vasf-ı mekrûhlarındandır. İşte kalbin dış tabakasına bulaşmış, henüz terbiye edilmemiş, levmedilen, ayıplanan bu sıfatlar insanı celb ederek gelin gibi cilvelendiği vakit, hemen şahıs o günahı işlemek için kendinde bir cesaret toplar bu esnada Hakk’a ve O’nu hatırlatanlara doğru yönelip kâmil akıl sahibi mürşitten feyz alarak dönüp kendi kalbinin derinliklerine bakarsa derhal pişman olup tevbe eder. Ahsenü’l-kısâs olan Sure-i Yusuf’ta misâli vardır: Andolsun ki (o kadın) Onu arzulamıştı… Rabbinin burhanı olmasaydı (aklı, duygusuna hâkim olmasaydı Yusuf da) ona meyletmiş gitmişti! Biz böylece Ondan kötülüğü (nefsanî duyguları) ve şehveti uzak tuttuk! Çünkü O, ihlâslı kullarımızdandır. [Yusuf:24] Hz. Yusuf (as)’ın ona meyletmesi, insanın fıtratında var olan, kalbin en dış tabakasındaki  tabî bir duygunun -iradesi dışında- harekete geçmesi anlamındadır. Kitabın bu âyeti bir yergi değil, övgü manasınadır çünkü  şâyet Hz. Yusuf’un kadınlara karşı fıtrî bir meyli olmasaydı, ondan uzak kalmanın övülecek bir yanı olmazdı. Mühim olan, bu gayrımeşru olduğu kadar gayrıihtiyarî olan meyli, kendi ihtiyariyle, özgür iradesiyle aklın rehberliğinde def etmektir. İşte Hz. Yusuf (as) gördüğü burhanla en doğru yolu izlemiştir.

Sâlik işlediği günahlardan sonra nefsini kınamayı başarırsa bir süre sonra zâhirî günahları işlememe konusunda terbiye olmuş demektir. Bu hale ulaştığında durum rüyalarına yansır ve artık bu şehirde konaklama süresi biter. Mürşidinin verdiği öğütlere uyarak bir üst şehir olan “mülheme”ye geçer.

Bu makamda birçok meşakkat vardır. Zira bu makamdaki nefis, sahibine vesvese vermek ve ona tuzak kurmak suretiyle onu yoldan çıkarmaya çalışarak delalet ve sapkınlığı arttırmaya çalışır. Çünkü bu makamda da nefsin kusurları çoktur. Bu makamda bulunan kimseler, sülûk yolunda sabır ve sükûnetle yol alıp maksudunun dışında başka şeylere dönüp bakmaz, onlara iltifat etmezler ve Allah’ın izni ile maksutlarına da ulaşırlar. Bunlar, tarikat yolunda tevazu yolunu seçen ve bu tevazu sayesinde de aşk şarabından içen kimselerdir. Bunlar, tevazudan dolayı daima boynu bükük bir halde bulunur ve su misali asla yüzlerini topraktan kaldırmazlar. Dolayısıyla salik, bu makamda hem şeytanın iğvasına ve yoldan çıkarmasına, hem de nefsin tuzaklarına yakındır. Bu yüzden şeriatın ipine sımsıkı sarılması lazımdır ki tarikat yolundan kaymasın, Allah’a karşı ihlas ve samimiyetini arttırsın, içindeki şüphelerden kurtulsun ve dinin hükümleri ile hükmetmeye başlasın. Bu makam, ruh makamına veya âşıkların bulunduğu makama pek yakındır.

Ayet ile hadis ile anlayana verdim cevab
Andan öte içerüye levvameye seyrân gerek

Şeriatden tarikatden içerusu sır iledir
Akıl ana ârif olmaz mülhemeye vicdân gerek

Nefs-i levvâme makâmı tehlike ve hatar üzerine idüğin bilesin ve nefs-i emmâre ile nefs-i levvâmenin ahvâlini dâima tefakkud edip murâkabe altında tut!

Levvâme sıfatı, nefs-i-emmâre’ye pek yakın olduğundan bu sıfatta olanların da akıbetlerinden korkulur, demişlerdir: Yâ Rabbî! Ey kalpleri halden hâle çeviren Allâhım, kalplerimizi, dinin ve ta’atin üzere çevir de orada sabit kadem eyle bi-hürmeti-câh-i seyyid-il-mürselîn.

EŦ-ŦAVRU’Ŝ-ŜĀNį
Fā’ilātün / Fā’ilātün / Fā’ilün

Ŧavr-ı evvel seyrini ķılduķ tamām
Tevbe vü telķįn-ile āħir-kelām
Ŧavr-ı ŝānį seyrine baśduķ ķadem
Seyr-i ila’llāhdan śoñra vü hem
Pes maķām-ı ķalb kim ikincidür
Toħm-ı ĥubbi gel aña ek incidür
Ger śorarsañ nefsini levvāmedür
Vaśfı daħı hem bunuñ nemmāmedür
Ħulķları levm ü heves daħı mekr
‘Ucb u ‘aşv vü hem daħı sem’ u sekr
Hem śabį dirler aña ey bü’l-‘aceb
Nedürür böyle dimek buña sebeb
Kim śabį meyl idiciye didiler
Her zamānda bu da meyyāl bildiler
Meyl elinden ĥāli olmaz ber-ķarār
Gāh śāfį geh mükedderdür ey yār
Meyl ider terk itmege dünyāyı hem
Ķalmaya ya’ni elinden bir direm
Meyl ider bāy olmaġa gāh uzanur
Yüz biñ ola dir fülürüm ķazanur
Ĥırś ider bilmez ki tā vaķt-i ecel
Rızķ-ı maķsūm oldıġın yevmü’l-ezel
Baĥr-i efkār ġarķ idüp anı tamām
Yapışacaķ bulamaz bir yir müdām
Gel geçelüm bu śabāvet ‘ālemįn
Gör mine’l-ķalbi ile’r-rūĥ ‘ālemįn
Hem iki dürlü olur bu ķalb daħı
Gūş-ı cān-ile işit sen ey aħį
Birisi cāna anuñ ķalb-i ‘alįm
Mübtelādur ‘ilmine olmaz selįm
‘İlmine tekyelenüp işi ġurūr
Geh tekebbür gāh ‘ucb u gāh fücūr
Hem riyāset arzū eyler bes tamām
Śadra geçmekdür işi anuñ müdām
Gāh manŧıķ gāh me’ānį gāh beyān
Ya’ni ħalķa ‘ilmini eyler ‘ayān
Geh belāġat geh feśāĥatden müdām
Dem urur bilmez nedür ammā merām
Biridür daħı anuñ ķalb-i selįm
Geçdi ‘ilminden odur Ĥaķķa ‘alįm
Kendü ‘ilmini ķılup ‘ayn-ı ‘adem
Yapışur Ĥaķķ ‘ilmine ol dem-be-dem
Mā-sivāyı maĥv ider dilden müdām
Muśĥaf’ı ķalbine yazar ħoş kelām
“Yemve lā yenfa’”da nef’į bi’t-tamām
Bes selįm olmaġ-ile buldı selām
İki olmaz bir olur ķalb bį-gümān
Buna delįl vardurur ķavl-i Subĥān*

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “ Âdemoğlunun vücudunda bir et parçası vardır. Eğer o sağlıklı olursa vücut da sağlıklı (iyi) olur. Eğer o bozulursa vücut da bozulur. Dikkat edin; o, kalptir.” [Buhârî, İmân, 39, c.1: s.19]

🔑 Nefs-i Levvâme’den geçebilmek için ism-i celâlin nuru ile tevhid kelimesinden haline ermek gerektir, gül şeklinden, gül kokusuna ulaşmak, ikilikten, “ben”i görmekten geçmek lâzımdır zîrâ kendini görmediğin her yerde Hakk’ı görebilirsin.

Kesil şimdi yürü cümle hevâdan
Nazar kat eyle külli mâsivâdan

Erip aşk-ı Hakk’a âşık olasın
Cemâlin görmeye lâyık olasın

 

Reklamlar

Read Full Post »

Ezeli olarak diri olan, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, her an bir işte, yeni tecellilerde olan [Rahman,29] Allah’a hamd olsun

bir

“Sen” der isem şirk olur, “ben” der isem küfr olur
Her ikiye bir demek Hakk’a hemen şükr olur

Pirimiz Efendimiz Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî (ks) dünya hayatının mahiyetinin bir andan ibaret olduğunu şu hadisten istidlal etmiştir: “Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Hz. Mustafa (sav) ‘Dünya bir andan ibarettir.’ buyurdu.” Her nefeste dünya yenilenir, fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilemeden haberdar olmayız. Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi görünürse ömür de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.”

Dünya hayatı fanidir, geçicidir. Bu husus herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Fakat aslında bugünkü gelişmiş fiziğin de ortaya koyduğu gibi varlık bir an var olmakta bir an yok olmaktadır. (1-0) Yani fanilik o kadar yoğundur ki kâinat bir anda fanilik bir anda varlık alanına sıçrayıp durmaktadır.

Hz. Mevlânâ bu hususa dikkat çekerek dünyaya kapılmanın ne kadar anlamsız bir şey olduğunu izah etmek ister. Üstelik insan ömrü de oldukça kısadır. Mevlânâ Hazretleri bu aldatıcılığı şöyle ifade eder: “Bu ömrün uzunluğu da Allah’ın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi, anlardan ibaret olan ömrü öyle uzun ve daimi gösterir.”

Bakmaz mısın Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil kılıyoruz? Sonra da nasıl tutup onu azar azar Kendimize doğru dilediğimiz yere çekeriz [Furkân:45-46]

Gölge öyle bir varlıktır ki, aslında yoktur. Varlık atfettiklerimiz de böyledir. Hareket, varlık; sukûn, yokluk icâb ettirir. Güneş ufuktan görününce eşyânın arkasından vurarak gölgesini önünde uzatır. Ufukta yükseldikçe gölge kısalır; güneş tam tepedeyken, görülmez. öteki taraftan ufka inerken mukabil taraftan yine uzamaya başlar. Güneş bu suretle gölgeye Allah da, bir nevi gölge olan bu kainat varlığının delilidir. Bütün mahlukat, Allah’ın zuhuruyla meydana getirdiği gölge gibidir. Bir taraftan yok, bir taraftan var ederek, bu gölge varlığı dâimi gibi göstermektedir; tıpkı parça parça olan (0-1) elektrik cereyanının, küçük zaman parçalarında kesilip tekrar geldiği hâlde, gözün ışığı devamlı görmesi gibi. Bütün varlığı bir yandan yok, öte yandan var ederek, farkına varılmadan kabz-ı yesîrle kendine çekmekte; fakat sakinmiş, duruyormuş gibi göstermektedir.

Alemin varlığı okyanus üzerindeki dalgaların varlığı gibidir öyle ki alem yoktur OL emriyle devamlı yaratılmaktadır. Değişim hep bundan OLur be ya hu

Bî-karardır felek dâim döner, durmaz hiçbir an
Dursa bir an ne yer kalır, ne gök kalır be yâ hû
O ki el-Hayy ismiyle sürekli canlılık, hayatiyet sahibidir. Her hayat sahibinin varlığı da O’nun el-Hayy isminin tecellisiyle mümkün olur; bir an dahi bu ismiyle âyân olmasa hayat ne mümkün!

Şimdi durup dururken nereden icab etti, niçin yazdık! Hüdâ’nın aşkını buldun ise bil hiç niçin olmaz! Ben gibi bir noktayım, hayrete gizlenmişim lakin Hak erenlerin boş işi olmazmış efendim…

Hayatın türlü oyunlarına insan ancak onları kendisine oynayan eli (fail-i mutlak) görünce seve seve boyun eğebilir yoksa dünyada huzur denen şeyi bulmaya imkan yoktur. (la rahate fiddunya)

Her kula mukadder bir çile vardır. Bunu azar azar verildiği zaman sabırla çekmesini bilmeyen, mecburi olarak toptan çeker… Çilesini yavaş yavaş tüketenlerden olsanız münasiptir efendim…

Read Full Post »

Ey âşık, ölürüm diye mi korkuyorsun, ölümüm ancak sûretimin gözünden kalkmasıdır, iyi bak her surette görünen benim! [Fakîrullah Zekâi Efendi]

asimbaba

[Nev-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Gene birikti sorular, size rastlamak ne saadet… bir nutk-u şeriften hatırımızda kalmış olmalı:
“Her yerde fakat ârifin kalbindedir Allah
Yoksa sen onu arz-ı semavatta mı sandın?”
tekrarıyla teselli olur dururuz, yapıştı dilimize mübârek…

– Anahtarımız ser-levhâya aldığımız sözden zuhur etsin, altına astığımız surette tam sağ üst köşede yazılıdır aslı, başa dön yavaş yavaş bir daha oku!

– Resimdeki Dede kim?

– Ankara’da, Hacı Bayramı Veli Sultân(ks) dâmeninde mukîm, Zekâi Efendi ahfadından Tesbihçi Asım Baba. Daraldıkça nefesine uğrayıp nazar alırız. “Arifin kalbi” dedin ya yâdımıza düştü hazretim… Buradan varalım kûyi dilâra’da seni yakan beyitlere; Erenlerim bilmiş ol ki kalp tasfiye olup saflaştığında hâsıl eylediği mârifet nuru sâyesinde kendisinde Hak hissedilir surette tecelli eder. Bu halde hakîkat zâhir olup şek ve şüphe tamamen zâil olur gider.

– Kalbin tasfiye olması ne demektir? Nasıl anlaşılır?
– Kalbin tasfiyesinden maksat kalpten gayriyat kir ve bulaşıklarını silip temizlemek oradan Allah’dan gayrısını, Hak olmayan suretleri def etmektir. Çünkü gerçek Beytullah müminin kalbidir. Dışarıdaki Beytullah onu temsil eden bir âlemden ibarettir. Âlemlerin Sultanı, Mekke’nin fethinde Beytullahı putlardan, cümle kirlerden temizleyip gayriyattan boşaltıp tahliye etmedi mi? Orada putların bulunması eve de ev sahibine de yakışmaz. Esasen orada putlar bulundukça ev sahibi oraya tenezzül etmez. Daha doğrusu orada ikamet ettiğini o kimseye haber vermez. Bunun için gönül hânesini tam temizleyenlerden Şemseddîn-i Sivâsi hazretleri (v. 1597) şu tavsiyede bulundu:
Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak
Pâdişah konmaz saraya hâne ma’mur olmadan

– Kalbi zikirle mi temizlemeli?
– Cümle mevcûdât zâkir, kâinât dergâhdır. İnsan olana bu ilahi koroya eşlik etmek, alemin ritmiyle hem-aheng olmak düşer. Bilmez misin ayeti?

ve in min şey’in illah yüsebbihu bi hamdihi… ve hattâ hiç bir şey yoktur ki onu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız! [17:44]
Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin. Agâh olasın bir şeyin “överek anması” için onda idrak gücü bulunması zorunludur. Hakk’ın tecelli ettiği bir mazhar kendini bilmese bile Hak o mazharda kendini bildirir. Mazhar kendini bilince kendisinde zikredenin Hak olduğunu da bilir. Kendini bilen mazharda zikir, zâkir ve mezkûr bir olur. Böylece o mazhar kendisinde Zâhir ve Zâkir olanı överek anlamış olur.

– Mazhar dedinizde Hz. Musa kıssasında geçen bir ayet var ağaçtan ses geliyor hani “Şüphesiz Ben Allah’ım…” diye?

– Ağacın “İnni ene Allah” Hiç şüphesiz ben Allah’ım (28:30) demesi belki bir ihtâr ve bir delildir. Bu söz eşref-i mahlukât olan bir insandan sâdır olduğunda bu ayetten mülhem itibar görür.

Hani diline dolanan nutku şerifin evvelinde de geçer:
Hak suretidir âlem-i imkân ile Âdem
Bundan güzeli nerede ki, cennette mi sandın?

Madem ki bütün alem Hak suretinden ibarettir. Şu halde her kim(insan) veya herhangi bir şey(ağaç) “Ben O’yum” dese şeksiz doğrudur. Çünkü buradaki Ben kelimesi âlemin bir parçası olan ve insanî nutka mazhar bulunan şahsa, nesneye değil belki âlemin sûretinin sahibi olan Hakka işaretidir.

Oraya gelince kutlu yerde bulunan vadinin sağ tarafındaki ağaçtan kendisine nida edildi: Ey Musa, şüphe yok ki ben, alemlerin Rabbi Allah’ım. [28:30]
Ayette “Ben Allah’ım” hitâbı ağaçtan sâdır olmuş olsa da nasıl ağaca izâfe edilemez ise bir insandan sâdır olduğunda o insana değil ancak Allah’a izâfe edilebilir.
Her eserde ol müessir
Her eser O’ndan eser

Çünkü ağaç da insan da Allah’ın mazharlarından olup tecelli sahibi mazhar değil ondan zuhur eden ez-Zâhir’e aittir. Bir aynaya güneş vursa, ayna ben güneşim diyebilir mi?

Mademki Allah her yerden ezelde bahşedilen yetenek ve istidâdına göre konuşur, insandan da kendi istidadına göre konuşması yadırganmamalıdır. Aslında o mazhar bilse de bilmese de her gözden gören, her kulaktan işiten Allah’tan başkası değildir. Burada açıklanan fark “bilen ile bilmeyen” farkıdır.
Tam da buraya işaret eden Mısri hazretim ne güzel buyurmuş:

Zât-ı Hakk’ı anla zâtındır senin
Hem sıfâtı hep sıfatındır senin
Sen seni bilmek necâtındır senin
Gayre bakma, sen de iste, sende bul!

Bunu bir misalle daha açıklayalım: Mehmed konuşup “Ben Mehmedim” dediğinde bu söz doğrudur. Halbuki buradaki “Ben” kelimesi bir et parçasında bulunan, dondurma yaladığımız dile değil belki Mehmed’in zatına ve hüviyetine işarettir. İşte bir insanın bir şeyin hatta her zerreden kürreye her şeyin “Ben Allah’ım” demesi de bu kabildendir. Yani bu söz dahi şeksiz doğrudur. Söz çıktığı yere değil sözün sahibine işaret eder.

Lakin şurasını hatırlatalım ki dil “Ben Mehmedim” dediğinde bu söz doğru olduğu halde başkaları bunu hikaye ederek “Bu dil Mehmeddir” veya “Mehmed o dildir” demesi doğru olmadığı gibi bir ağaç veya bir insan “Ben Allah’ım” “Enel Hak” dediğinde bu söz hakikatte doğru olduğu halde diğer bir kimsenin o şeye “İşte o Allah’tır” veya “Allah odur” demesi de doğru olmaz.

Zikri geçen Sivâsî hazretleri nutku şerifin devamında
Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan
buyurması dahi buna işarettir.

– O kadar ismi geçti “mazhar” ne demektir?
– Bir şeyin görünür duruma geldiği, göründüğü, açığa çıktığı, zâhir olduğu yer veya kimse, tecellî yeri. Allah’ın güzel isimlerinden biri de ez-Zâhir’dir. Zahir görünen demektir. Görünmek ise ancak mekanda ve maddede olur. Allah Zahir ismiyle eşyada, tüm görünen nesnelerde isim ve sıfatlarından tecelli ederek Görünen’dir. Hayalde görülen ve manada tasavvur edilen şeyler Allah’ın el-Bâtın ismi kapsamında kalır. Allah isim ve sıfat mazharlarından tecelli ederek görünür. Zatı ile hiçbir zaman hiçbir yerde görünemez, bilinemez. İşte Allah’ın işlerinin ve sıfatlarının göründüğü yere mazhar denir.

Bundan dolayı mazharlardan birisi “Ben Hakkım” dediğinde bu söz mutlak olarak (Herhangi bir şart ve kayıtla sınırlı olmadan) doğrudur. Yine bunun gibi “Mazharlardan herbiri Allah’dan gayrıdır” sözü de doğrudur. Çünkü görünüş bakımından hiçbir mazhardan bütün eşya sudur etmemiştir.

Bu babdan bildiğimiz en güzel izâh Erzurumlu İbrahim Hakkı(ks) hazretlerine (v. 1780) aittir:
Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi

Kulunun dilinden kendini birleyen de öven de ancak Haktır. Bundan dolayı zât bakımından çokluk ve aykırılık olmayıp bunlar anlayış ve itibar bakımındandır. Çokluk ve aykırılık evham ve hayaller kabilindendir.
O’ndan başka herşey fanidir, yok olmaya mahkumdur…. Külli şeyun hâlikun illa vecheh (28:88) sadaqallahulazim.

Erenlerim mevzu derin biz de çok hızlı gittik, bundan öteye gidersek mânâ suratten kaçacak, su bulanacak; hele bir sindirelim, vâdemiz dolmadıysa devem ederiz elbet, kusurlar affola…

Ez serimâ reşte nümuden ve be-dest dâd nîst
Ez yârân kûşiden âlem-i dil hod bî-payanist
Her zaman be-haseb-i vakt ruh-ı tacilnümâ bâyed kerd ki her meyverâ
Vaktest ve lâkin der ciddi mücahade tacil bayed kerd ki ni taksîr

Bizden ipin ucunu göstermek lakin ele vermek değil,
Yârândan da gönül alemini açmak ki o âlem dar değil
Dem be dem vakitçe ruh acele eder ki meyve versin
Vaktidir ancak ciddi çaba gerek ki noksan kalmasın

Read Full Post »

Yaşamaya alışanlara,
Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.
[Enbiyâ:35]  

Bekleyin geliyor ölüm usulca, usulca girer koynumuza…
Sükûtu bir mezârın bir derin feryâddır, müdhiş!

Bu müthiş feryadın içinde “her cuma ehline verilen haftalık azıklar” ne oldu buyurdu telefondaki dost, hem ne bilsindi, her cuma güneşten evvel doğup bin hüzünle gönderilmemişler klasöründe beklediklerini…

Belli ki yaşlandık nice hatıralarla gönül sayfamızda, kapı açıldıktan sonra yapılan ilk “ders tarifi” dün gibi aklımızda ve bir de büyülü kelime: “Râbıta-i mevt”… Biz ona “alıştığımız bir şeydi yaşamak” dedik hep. Gün sonunda öldüğümüzü düşünmek üzere yumunca gözlerimizi, dilimiz damakta hep aynı şiiri mırıldandık durduk;

Öldük, ölümden bir şeyler umarak.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.
Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;
Yok bizi arayan, soran kimsemiz.
Öylesine karanlık ki gecemiz,
Ha olmuş ha olmamış penceremiz;
Akar suda aksimizden eser yok.

Daha çocuk sayılacak yaşta ölümün rengini işbu mısralarla öğrettiler.

… Neden sonra teyzemiz geldi hatrımıza, salt aklın eleştirisi deyince… Ankara’nın uzun kış gecelerine sarmalanan sohbetten sonra gelen telefondaki sesin verdiği “ölen var” haberiyle irkildi, çark etmişçesine bir suali sessizce mırıldandı kendi kendine: ” Ölüm var… ama hiç gidip gelen, ölüp dönen yok ki bir haber alsak, ona göre yaşasak”

Gelenler hep sabî geldiler, gidenlerden haber gelmez
Bu bir sırr-ı ilahidir gelen bilmez, giden söylemez

Ağzımızın tadını kaçırsa da şairin izinden yol almaya devam ettik… “İnanmazsan ölüm yok, inanırsan tadı yok” dediği yerde durup aynaya baktık, “Her can ölümü tadacaktır…” ilahi fermanı tam üç kez tekrarlandı mana çivisiyle parçalanan ömür aynasında….

“Zevkleri, ağızlar tadını kaçıran ölümü çokça anınız” çığlığı yetişmeseydi daha çok beklerdik ol şehnaz şarkıya aldanıp:
Feryad ki feryadıma imdad edecek yok
Efsus ki gamdan beni azad edecek yok

Belli ki bir el uzanıyordu asırlar ötesinden, bir cenaze geçiyordu Risaletpenâh Hazretlerinin bulunduğu yerden. Habib-i Kibriya Efendimiz ayağa kalkar, ta’zim gösterir. Ashab şaşkın: “Ya Resulallah o cenaze bir yahudiye ait” derler. Rahmeten lil alemin olan asırlar ötesinden seslenir: “Ama olsun O da bir insan değil mi?” Anla ey insan, rehberi alemlere rahmet olan, anla…

Kıyas yapma, ölünce iş başkalaşır, öl de gör veya ölenden gör…

… Ve sonra derviş kisvesi giydirdiler, ete kemiğe bürüdüler, saldılar fakirini meydane, kahrı û lütfu arasında gidip geldik bir nice …

Bil ki bu iki kelime sufilere ait iki tâbirdir. Onlar bununla kendi hallerini izah ederler. Sufilerin kahr sözünde maksadları, Hakk’ın te’yid ile şahsî isteklerinin fâni kılınması, nefsin arzulardan menedilmesi ve bunlar olurken kendilerine ait bir muradın olmamasıdır. Lutf sözünden maksad, sırrın bekâsı, müşahedenin devamı ve istikamet derecesinde halin karar kılması konusundaki Hakk’ın te’yididir. Bu hususta bir taife vardır ki; Hakk’tan keramet, muradın hasıl olmasıyla bilinir. (Kul neyi dilerse Hakk’ın onu yapması ve dileği kabul etmesi halidir) demişlerdir. Bunlar ehli lütuf olanlardır. Diğer bir taife de şöyle der: Keramet Hakk Teâlâ’nın kulu onun muradından kendi muradına döndürmesi ve muradsız olarak onu kahretmesidir. Öyle ki susuzluk halinde denize gitse (nefsin muradı yerine gelmesin diye) deniz kurur…

Câna cefa ya kıl safâ
Kahrın da hoş lütfunda hoş
Ya derd gönder ya deva
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Ey lütfu hem kahrı güzel
Senden hem ol hoş hem bu hoş.

Sözün kısası bizim kendimiz için yapmış olduğumuz tercih hakkımızda belâdır. Ben Hakk’ın beni âfetten muhafaza edeceği nefsimin şerrinden kurtaracağı bir halde bulunmaktan başka bir şey istemiyorum. Şayet Allah (c.c) beni lütfuna mazhar kılarsa, kahrını temenni etmem. Onun tercihi karşısında benim bir ihtiyarım ve tercihim yoktur. (Lütfun da hoş kahrında hoş derim). Muvaffakiyet Allah (c.c) sayesindedir, bize Allah (c.c) kâfidir. O ne hoş bir yoldaştır…

Kahr-ı lütf-u şey’i vâhid bilmeyen çekti azab
Ol azabtan kurtulup sultan olan anlar bizi

Kahır ve Lütuf, Cemal ve celal tecellileri… Celâl, Hakkın kahrı, bütün şekillerin, varlıkların ve vücûdun manen eriyip, Allah’ın tecellî ve zuhuru yâni kendi yüce varlığının bekası mânasına… Hemen cümlesi Haktan, bunlar birer esma, orada kalan müsemmayı göremedi…

Bugün, gökyüzü bizim ay yüzlü sevgilimizin güzelliğine hayran olmuştur. Güneş bile onun yüzünün parlaklığını görmüş de kıskanmış, rengi solmuştur. Varlık sabahında bu mana güneşinden başka güneş yoktur. Var olan her zerreyi, herşeyi O’nun vahdet güneşi aydınlatıyor. O güneş her yere düşüyor, kralın sarayını da, dilencinin kıblesini de o aydınlatıyor. Her sabah, her akşam nice nice şekillere bürünmede. Bu yüzden herbiri öbüründen başka sanılmaktadır. Halil’de lütuf vardı da, bu sebeple ateş kendisine su gibi göründü. Nemrut da kahırdan ibaret olduğu için, ona da su, ateş kesildi. Yusuf, kardeşlerinin gözlerine kurt gibi göründü. Güzel bir kardeş olduğu gizli kaldı. Biri, onun yüzünü seyrederken, güzelliğine hayran olur, parmaklarını keser. Öbürü, “Bu ne kötü kişidir!” der; onun canına kasdeder. [Hz. Pir Mevlana]

Birliği bulan, Tevhide (hatta kelimesine bile) eren, secde edip kurtuldu azaptan… Yolu, ahval-i tevhide varan kalp sahibi oldu, ferah buldu, “Kadere rıza, kederi izale eder” hadis-i şerifine mazhar oldu. Rızada idrâk olmazsa, kişi aklen zorlama ile sabre kalkışır ki, o zaman da sonu bir başka sıkıntıdır. Öyle ya “zorlama ile iş yapan, bahane ile terkeder” İşte kalp sahibi arifler, vücud ülkesine ta böylece sultan olur. Her bir sıfat o kalbe itaat eder…

Kalp sahibinin uzattığı söz uzadı, mânâ dağıldı… O’nun dilemesiyle tamamı ve devamı gönlünüze doğsun, günlerin efendisi Cuma nuruyla, gönül ve ömür haneleriniz bereketlensin de mürîd iken murâd, talib iken matlûb, habib iken mahbûb olasınız ya huu

Read Full Post »

Bu içerik parola ile korunmaktadır. Görmek için lütfen aşağı parolanızı girin:

Read Full Post »

Ey can,
Dünyada bir garip yolcu gibi ol… [Hadis-i Şerif]


Handır bu gönlüm, ya misafirhâne…

Derd konuklar, derman konuklar, hayâl konuklar, melâl konuklar; mümkün konuklar, muhâl konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan.

Handır bu gönlüm, yıkık dökük…

Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan…


Burada “han” nedir, “hancı” kimdir, “konuklar” kimlerdir? Sorular soru içinde…

Han, bizim gönlümüzdür. Hancı, mürşittir. Konuklar da o gönle giren ve çıkan putlardır. Buradaki fakirden kasıt sadece maddî fakir değildir. Mânevi fakir konuklar da uğrar o hana. Zengin konuklardan kasıt sadece maddî zengin değildir. Evliya da gelir dinler. Kendi bakış açısından câhil konuklar, Allah’tan câhil olanlardır, âlim konuklar ise “ilm-i ledün” bilenlerdir. Dert konuklar, dert yaratan insanlar, derman olanlar, sevdiklerimiz hayâl oldukları için sevdiğimizi zannettiklerimiz, mümkün konuklar analarımız, babalarımız, muhal konuklar sonradan görüp tanıştığımız, sonradan ana baba yerine yükselttiğimiz kişilerdir. Ama bunların hepsi zamanla gelir geçer. İnsanın mürşidi, mürşidindeki Allah tecellisi ve hakîkat-i Muhammediye orada bakîdir.

Hasret bir han, ben hancıyım hasret bir yol, ben yolcuyum.
Hasret kalem, bense yazı hasret mîzan, bense mahşer,
Hasret bir saz, ben bin nağme hasret çile, bense derviş..
Hasret çarmıh ben bir mahkûm hasret kılıç, bense şehîd..
Hasret deryâ, ben bin dalga.. Yüzer.. Yüzer.. Yüzücüyüm..
Hasret sırat ben bir yolcu…
Geçer… Geçer… Geçiciyim..

… Sadece hancı değil han da yolcu… yani yol bile yolcu ey insan! Bu satırları okuduktan sonra “acaba hangi konuklar benden geldi geçti” diye bir sefere çıkana hasretle aşk olsun ya huu

Read Full Post »

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle Paulo Coelho’dan bir hikaye okumuştuk. Şöyle ki; Leonardo da Vinci’den kardinaller “İsa’nın Son Gecesi” tablosunu yapmasını isterler. O da kabul eder. Büyük bir zevkle tablonun yapımına başlar ve tabloda, (Juda) Yahuda’yla Hz. İsa’yı temsil edecek insanları arar. Havarileri çizer fakat Yahuda ile İsa’yı çizmek zordur. Hz. İsa için çok güzel bir insanı, İhanetinden dolayı Yahuda için de çok çirkin bir insanı arar. Bir süre sonra bir kilise korosunda ruhânî, güzel bir yüz bulur ve Hz. İsa olarak resmeder. Fakat güzelin çirkini bulması zor ya, Yahuda’yı arar ama bu çok zordur. Bulamaz ve aradan 5 sene geçer. Nihayet kardinallerden tepki alır. Artık eserin bitirilmesini istemektedirler. O gece sarhoş, yüzü büzüşmüş, çirkinleşmiş bir adam bulur. “Tamam” der. “İşte şeytanı, kötüyü en yakın ifade eden yüz bu”. Ayılmadan Yahuda’yı çizer. Fakat resim bitmek üzereyken adam ayılır ve “Ben bu resmi tanıyorum” der. Leonardo Da Vinci çok şaşkın: “Nasıl tanıyorsun? Şimdiye kadar bu resmi kimse görmedi ki” der. “Herhalde konuyu biliyorsun onun için de tanıdığını zannediyorsun” der.“Yok yok tanıyorum” der adam.‘Biliyor musun 5 sene önce beni kilise korosunda bulup İsa diye çizmiştin’.

Detail of Christ with Disciples from The Last Supper by Leonardo da Vinci

Bu hikayeden sonra güzel ve çirkin kimdir bilemedik, Cemal ve celal tecellilerine dair bizleri irşad buyursanız…Gönüllerini uzatıp deryadan damla bekleyenlere bir himmet eyleseniz..
Anla işte erenlerim hakikatte güzel ve çirkin aynıdır. Celal ve cemal, Cenab-ı Allah’ın türlü aynalardan tecellisi gibidir. Belki de iyi ve kötü yok, güzel ve çirkin yok. Bunlar derece veya doz farkıdır, sade bir tarif içindir. Hani lunaparkta aynaların önüne gider dururuz kimisi bizi şişman, kimisi ters yüz, kimisi incecik gösterir. Aslında ortadaki kişi hep aynı kişidir ama akisler aynanın yapısına göre farklılık gösterir. İşte dünya tamamen bunun gibidir. Hakkın çeşitli aynalardan tecellisi gibi…Tabii yaradılış sebebimiz de o muazzam güzelliğin o aynalardaki aksini görme ihtiyacındandır.

Mahlukata böylesi bir bakış bizi tevhidin hakikisine götürse gerek…
Şehadet tevhide gitmek için pek makbul bir yoldur. Taptığımız şey batıldır, puttur. Önemli olan “La ilahe” derken bu putu yok etmektir. Kendimizi, nefsimizi, aşırı isteklerimizi, kendimize tapmamızı yok etmektir. Neden mi? Muhyiddin-i Arabi Hazretleri diyor ki; “İnsan kendi kişiliğinde Rab’lık ve kulluk, her ikisini de öz olarak taşır”

Bu ne demektir dedem?
İnsana bir bakalım erenlerim… İnsanın özünde ne var? Nefis var, ruh var, akıl var, kalp var. İnsan bu dört manadan oluşmuştur. Ruh, Allah’tan emirdir. Mahluk değildir. Halikten zuhur dur. Nefs mahluktur, kuldur. Yani ‘ben’ diyen kısımdır. Toprağın zuhurudur. Gene o da Allah’tan, nefs-i külden gelmiştir ama halkedilmiştir. Toprağın hakimiyetine girmiştir. Şehvetler, kinler, arzular, istekler nefiste toplanmıştır. Şimdi nefis vücutta canlı iken, aklı nefis yönetiyorken, yani kinler, nefretler yönetiyorken, vücudun içinde hayvani can var, deriz. Hayvani canımız hakim, deriz. Ne zaman ki, kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru akseder ve gönül adını alır. Bu nur, ışık gibi aklın üstüne düşer. Aklın üstüne düşünce akıl nefse derki; ‘bunca yıldır beni, idare ettin ama sen yok olmaya mahkumsun. Sen fanisin halbuki vücut içinde bir de baki kılacak olan ruh var. O daha haklı, sen biraz kendinle mücadele et’ der. O zaman aklın yardımıyla aşırı çirkinliklerinin başını kesmeye başlar. Burada en büyük yardımcısı aşktır. Ne zaman ki nefis hiçliğini, yokluğunu, kulluğunu anlar. O zaman ruh, vücut içinde hakimiyet kurar.

Yunus Emre’nin “Bir can var candan içeru” sözünü bu meyanda mı anlamak lazım?
Hazretim hayvani candan içeride bir ruhani can var, onu hakim kıl demeye getiriyor.

Peki “Nefsini bilen Rabbini bilir” ne demektir?
Bu sözün aslı bir hadisi şerifden alınmadır. Efendimizin fem-i saadetinden zuhur etmiştir. Nefsini bilen, hiçliğini anlayan kişi, ruhunu öğretici makamına sokar. Aslında bütün alışveriş insanın kendi içindedir. Kulluğunu idrak eden “‘Ben acizmişim, meğer bir şey bilmiyormuşum, herkesin benden daha üstün bir vasfı varmış’ ‘diyebilen insan, ruhunun öğreticiliği altına girer ve terbiye olmaya başlar. Her istediğinin gerçekleşmesini beklemek ilahlık iddiasında olmaktır. Her sözünün kabulünü beklemek ise peygamberlik iddiasında olmaktır. Hz.Ali Efendimiz  ”Allah’ımı isteklerimin olmamasıyla bildim” diyor. İşte bu söz, hiçliğini bilenin Rabbini bildiğini anlatan en güzel sözdür.

Böylesi bir Tevhid ehlini hangi hallerinden bilelim?
Tevhid ehli iki türlü sükut ehlidir. Hem ağzıyla susar. Kimse onu dedikodu ettiremez, kimse aleyhte konuşturamaz, kimse iddia sahibi kılamaz. O iddia edemez. Kime iddia yapacaktır, Allah’ına mı iddia edecektir? Kimi çekiştirecektir, Allah’ını mı çekiştirecektir. Bakın tevhid ehli olan evliyaullah’tan Hz. Cîlî buyuruyor ki; Hadis-i şeriflerinde Peygamber efendimiz “Verdiğiniz sadaka insanın eline düşmeden Allah’ın eline düşer” der. O halde her şey Allah’tan tecellidir. Eee peki diyor, bağırıp küfür ettiğin söz kişinin yüzüne çarpmadan Allah’ın manasına ulaşmıyor mu ve sen bundan edep etmiyor musun? Onun için utan ve söyleme. Demek ki, bu ahlâki bakış açısından böyle bir tevhid anlayışı içinde olan insan-ı kamil şeksiz şüphesiz her insana, Allah’la muamele edermiş gibi davranır.  İkinci sükût ise kalbin sükutudur. Bu da gam ve telaştan uzak olup dünya endişe ve takıntılarını bırakmaktır. Hem dilin hem de kalbin sükutu hasıl olursa, o kulun sırrı kendini gösterir ve Cenab-ı Hak o kimseye tecelli eder. Çünkü bu hal, vahdet halidir.

Muhyiddin ibni Arabi’nin sözü şimdi daha iyi anlaşıldı… İnsanın Hazreti insan olabilmesi için “Ruhlar meclisi” nden sonra insana can verilirken “ve nefehtu fiyhi min ruhi” ayetiyle haberdar olduğumuz ilahi nefesi tahakkuk ettirmesi, nefsini ise kul haline getirmesi lazımdır…
Elbette… Kendini terbiye edip kendinden tecelli eden Hakk’ı görmeye başladığı anda. Bunu görmek nasıl mı olur? Kızmayacak, kırılmayacak, alınmayacak, darılmayacak, sinirlenmeyecek, her şey Hakk’tır diyecek, ben Allah’ıma, yaradanıma, varedenime nasıl kızar, sinirlenirim diyecek…

Lakin bu tecelliler mevzuunda iki mühim mesele vardır erenlerim: Tenzih ve teşbih! yanılmayasın! Bu konu çok önemlidir. Tenzih; yani Allah’ın tekliğini, O’nun bölünemeyeceğini, O’nun o ulvi yaratmasının tarife gelmediğini, doğmadığını, doğurmadığını, O’nun her şeyden üstün olduğunu bilmek… işte bu tenzih etmektir. Aynı zamanda O’nun tecellilerinin her yerde göründüğünü bilmek ve O’nun tecellisinden dolayı her şeye hürmet etmek teşbihtir. İnsan bu ikisi arasında olduğu zaman işte kamil insan olur.

Bu tecellilere dair Hz. Pir Mevlana’nın Fihi ma fih’inde okumuştuk: “Sarayda bir rüzgar esse halının ucunu kaldırır, etraftaki çeri çöpü havalandırır, havuzun suyunu dalga dalga hareket ettirir, ağacın yapraklarını hareket ettirir. Bunların her biri değişik hallerdir ama sonuçta hepsi rüzgardan kaynaklanmıştır” diyor.
Evet sonra da Mesnevi’de rüzgarı sivrisinek şikayet eder. Hz. Süleyman’a der ki; “Öyle kötü esiyor ki her seferinde beni titretiyor, öldürecek. Ne olur şuna rica et de biraz şiddetini azaltsın.” Hz. Süleyman da rüzgarı çağırır ve der ki “Niye korkutuyorsun sineği?” Rüzgar da cevap verir “Ben hiç farkında değilim, bana Allah es der eserim, o esnada önümde kim var, ne yapıyor? Bunları hiç fark etmem. Vazifem esmektir, eserim” der. O halde vazifesi esmek olanın karşısında sivrisinek olmamak lazımdır. Kuvvetli olmak gerekir. İşte kuvvet olması demek, şahsiyet kazanmak demektir. Nefsinin esiri olan insan her an yıkılmaya mahkumdur.

Böylesi bir şahsiyet ile terbiye zuhur edince gönülde bahar çiçekleri açsa gerek…
Açmaz mı erenlerim… Hem o insandan öyle güzel kokular zuhur eder ki, kokusu cümle cihana yayılır. O, belki çok güzel olmayabilir ama kokusu dünyayı sarar. Tadı lezzet verir. Tıpkı Mecnun’un “Leyla çok çirkin niye ona bu kadar aşıksın kara kuru bir kız diyenlere, “Siz kadehle meşgulsünüz. Oysa ki ben içindeki şarabın güzelliğinden baş kaldıramıyorum” demesi gibi…

İşte gönlümün bu huzura, dünyanın böylesi huzur ehli insanlara o kadar ihtiyacı var ki…
Tevhid ehli olmak gerek… Bunun olabilmesi için de gönül evinde insanın aşırılıklarını, putlarını, tutkularını yok etmesi gerek… İşte bu hal insan-ı kamilin yardımıyla yapılır. Kâmil İnsan Allah’ın manası olan nurunu gönlümüz içine aksettirir, o nur, kalp denen et parçasını gönül haline geçirir ve o gönül nurlanınca aklı harekete getirir ve hiçliğini idrak eden nefse itibar kalkar, var ruha itibar artar. Ruh aşikâr olunca vücudu terbiye etmeye başlar. İşte bu terbiye ediş insan gönlü içinde ilkbaharı uyandırır ve o zaman da huzurlu insanlar zuhur eder.

Ne diyelim böylesi hazreti insana tabi olana, izinden ve isrinden ayrılmayana aşk olsun, huu


Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: