Kâinat dergâhtır

Senin ekinindik, aşk orağıyla sen biçtin bizi, samandan ayırdın, ambara çekmedesin. Bu çekiş doğruya, lûtuf ve kereme, zerreden bütüne götürmedir. [Hz. Pir Mevlâna]

derviseli

Biz taşların, ağaçların, insanların ve alemlerin Rabbi olanın kullarıyız. Dağları seven, yeni aya bakıp duaya duran, “senin Rahmanla ahdin daha taze deyip” yağmurun altında ıslanan, ağacın kendisine selâm verdiği, çakıl taşlarının vazifesine şehadet ettiği, sıcak günlerde bulutun gölge ettiği, alemlere rahmet olan’ın yolunun yolcusuyuz. “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evladıyız.

O erler ki düşeni tutar kaldırır, adam aldırmada geç diyemez aldırırlar. Yumuşak başlı iseler kim demiş uysal koyun olduklarını? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunları! Elsizdir, belsizdir, dilsizdirler amma gezerler alemde erkekçesine…

Seccade üzerinde, cami ve tekke duvarları içine hapsolunamaz bizim duruşumuz, cümle mevcudât zâkir, kâinat dergâhtır bize…

Bizim gözümüzde tabiatı her yönüyle Hak Dost’un bütün güzelliklerinin seyredildiği bir aynadır, tecellilerin mazharıdır lakin gizli olan sırlar ancak görenedir, köre ne…

Kainatın ahengiyle hem-aheng olup aynı ritmi vuran bir derviş ağacın elinden tutar, halini hatrını sorar hem ağaç ve derviş ne de çok benzer birbirlerine…Yavaş yavaş ilerler, meyve yüklü oluncaya kadar yavaş yavaş gelişirler. Yaprakları kökün mahiyetine tanıklık eder ve ne tür gıda topladıklarını söyler. Dallar kuru kaldıkça dinlendirilmiş ve mest olmuş zahidlere benzer. Bahar melteminde zuhur eden dostun dudağı onlara dokunduğu zaman, zahidlik aşka dönüşür. Ve tıpkı sürgünün rüzgar sayesinde kımıldaması ve kainatın büyük uyumu ile ahenk içinde tutulması gibi, aynı şekilde kalp de dostun yâdı ile sürekli olarak harekete geçirilse gerektir…

Ah dervişim aah, o dalı kırmayacak, o ağaca kıymayacaktın…

Osman Şemsî Efendi

Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur
bekirsidkiefendi
Unutulmaya mahkum, eskice bir kitabın sayfaları arasında, kimbilir kaç yıldır saklıyordu şefkat nazarlarını…

[Nev-niyâz ve Dedesi]

Kim bu hazret dedem?
Şeyh, Hâfız, Gülyağcı, Saatçi Bekir Necmeddîn Sıdkî Ateşli deseler tanıyabilir misin evladım… Bilmem ki nereden nasıl başlamalı; tekke ve zâviyelerin sırlanmasına kadar irşâd faaliyetini sürdüren dergâhlardan biri de İstanbul’da Alayköşkü yakınındaki Aydınoğlu Tekkesi’dir. Şimdi gidip baksan sadece bir zamanlar tekke avlusunda bulunan Hasan Ünsî Türbesi ve tekke hazîresindeki mezarları görürsün. İşte bu Aydınoğlu Tekkesi’nin son postnişîni de, tekke ve zâviyelerin kapatıldığı güne kadar adı geçen tekkede ve daha sonra Haseki Kişihatun Camii’nde imam-hatipliğe tayin edildiği andan vefatına kadar irşad faaliyetlerine devam ederek halifeler yetiştiren Ispartalı Şeyh Bekir Necmeddîn Sıdkî Kâdirî Üveysî Enverî’dir.

Peki bu tekke meşhur bir tekke midir ki mevzu-u bahis oldu?
30 Kasım 1925 tarihine kadar âyin icrasına devam edilmiş olan Aydınoğlu Tekkesinin en son postnişîni olan fotoğrafını astığımız Şeyh Efendi de Kâdirî Tarîkatının, Şeyhi Osman Nûreddîn Efendi’nin tesis ettiği Enveriyye kolunun ilk halka şeyhlerindendir. İlla şöhret arayacaksan Şeyh Bekir Efendi, Türkiye tarihinin yetiştirdiği önemli ilim ve fikir adamlarından Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil ve büyük bestekar Hafız Bekir Sıdkı Sezgin’in babası Hafız Hüseyin Sezgin Efendilere hilafet vermiştir.

Sanki orada, hemen eskimiş fotoğrafın altında bir de mektup var?
Var ya… “Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur” diye başlıyor. Bu kafesin canlarından kadim bir hatırat:

… Birbirimizi unutmak mümkün değildir. Bilirsiniz ki, kırk seneden mütecaviz bir zamandır sizinle bu dergâhda bende olduk. Bu dergâh, ne dergâhdır ki, beyanı akli külden haricdir. Kendimizi burada bildik, burada bulduk. Kendi yüzümüzü ande gördük, varlığı ande bitirdik, yokluğu ande şikâr ettik. Husûsâ sizinle hemderd idik. Ande pâk olduk, ande tâze can bulduk. Ande her müşkil fetholdu; ol ki ayni mürşidden câri feyzi hakikatdir. Nasıl unutalım. Cümleden kat’ı nazar bir pınar sızıntısıyız, ol pınardan sızıb zuhûr etmişiz, ondan bir katreyiz, mahv ü fenâmız yine ol pınarda fenâ bulur. Alelhusus hubbi sivâ, sahibi Hudaya bu kurbiyyetde mübeddel oldu. Bu muhabbet ne muhabbettir ki, beyanü imâsı kabil değildir… Yüzlerce müslüman, meclisi bezmi muhabbetde elbirliği, gönül niyazlığı derde çâresazlığı ile râhi aşkü müveddette soyunmuş, üstünde beyaz gömlek veya tennûre, sırtda haydariye, başda beyaz takke olarak kâffesi bir vücuddan bir ağız ve bir dil ile namı Hüdayı yad eylemişlerdir. Dergâhda pazar günü öğle namazından, pazartesi gecesi yatsıdan sonra, cuma ve geceleri namazı müteakip, haftada dört defa Şâbani, Kâdiri âyini yapılır, hem kuuden zikredilir hem kıyama kalkılır, hem de Halvetîlere mahsus olan şekilde devrânlar olurdu. Semâhanede iç içe halkalar teşkil edilerek genç ve ihtiyar, dînç ve nâtüvan yüzlerce âşıkan ortasında, İzzi Efendi, pervâne misali dönerlerdi. Ala yemini zâkir Mustafa Bey, Büyükefendi Osman Şems’den:

Gözü dünya mı görür âşıkı dîdâr olanın
Dilberi sen gibi bir mâhi dilâzâr olanın

neşidesini okudukça her dilden envarı muhabbet berk urmağa başlardı. Efendinin terbiye ve irşâd devresi, Dergâhın kapusundan tam yirmi sekiz sene dışarı çıkmamak sûretiyle seleflerinin çoğundan fazla devam etmiştir. Şahsındaki ulviyetin tesiri ile burayı ‚”mecmai uşşak” denilecek hale getirmiştir…

Büyükefendi diye bahsi geçen Osman Şems kimdir?
Edeb Ya Hu! Ecille-i rical-i Kadiriyye ve Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nureddin-i Şems (k. s) Efendi hazretleri, hazretim kamil bir mürşid…

Sizin lugatinizde “Mürşid” kime derler, Allah ile kul arasına girilmez diyorlar ya?
Fesubhanallah, Allah’ı buldun da aranıza girdik sanki. O Allah’ı kullarına, kullarını da Allah’a sevdiren ve yaklaştıran, kul ile Allah’ın arasını yapan
hazret-i insandır…

Bize O’ndan bahsetseniz…
Şeyh Osman Nûreddîn Efendi, 23 Mart 1814 Çarşamba günü İstanbul’da Bâb-ı Âlî civârında Hocapaşa Mahallesi’nde doğmuştur. Babası Maliye Bakanlığı Eshâm Kalemi Şeflerinden Nakşibendî tarîkatinden‚ Hoca Emin Efendi diye tanınan Münzevî Seyyid Muhammed Emin Efendi’dir. Hoca Emin Efendi, daha sonra Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisab ederek yirmiüç yıl münzevî bir hayat yaşamış, 28 Haziran 1861 tarihinde 80 yaşında vefat etmiştir. Osman Şems Efendi, seviyeli bir ilim tahsili almış olmasının yanı sıra irfan dünyasına da girmiştir. Henüz genç yaştayken evlerinin yakınında oturan Nakşibendî şeyhlerinden İsmail Efendi’ye intisab etmiş, şeyhinin 1839 yılında vefat etmesi üzerine babasının da şeyhi olan Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrahim Halvetî’ye bey’at etmiştir. İntisabından yedi sene sonra Kuşadalı’nın da vefat etmesi üzerine Osman Şems Efendi sülûkunu tamamlamak için mürşid aramağa başlamış ve sonunda Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Mescidinde veya Sinekli Bakkal’daki evinde inzivâyı tercih eden Kâdirî-Üveysî şeyhlerinden Şeyh Abdurrahim Ünyevî’ye intisab ederek 1849 yılında irşad izni almıştır. Abdurrahim Efendi, Osman Şems Efendi’de biraz nefsânî gurur görmüş ve bunu kırmak için, eğer odun yarıcılığı yaparsa kabul edeceğini söylemiş; o da verilen emre uyarak şeyhi tarafından kabul edilmiştir. Şeyhinin 1856 yılında vefat etmesinden sonra Osman Nûreddîn Şems Efendi, Kâdirî Tarîkatı Pîri Seyyid Abdulkâdir Geylânî’nin rûhânî feyzine, dolayısıyla da manen Üveysîlik pâyesine nail olmuştur. Aynı zamanda büyük bir şair olan Osman Şems Efendi, artık hem şair, hem de şeyh olarak meşhur olmuştur. Daima diz üstü otururduğu nakledilen Osman Şems Efendi, seyrekçe beyaz sakallı, uzunca yüzlüydü. Çoğu zaman başlarına fes giyip üstüne yemeni sarardı, bazen de Kâdirî şeyh serpuşu olan tâc giyerdi. Kendisi tekkede oturan bir şeyh olmayan Osman Şems Efendi, önceleri Sirkeci Hocapaşa Mahallesindeki, sonraları Üsküdar’daki, daha sonraları da Üsküdar-Selîmiye’deki kirâ olarak oturdukları evlerinde ikâmet etmiş ve dervişlerini irşâd etmişlerdir. 27 Aralık 1893 Çarşamba gecesi Üsküdar-Selîmiye’deki evlerinde âhirete irtihâl etmişlerdir. Devrinin en şöhretli şairlerinden ve mutasavvıflarından olan Osman Şems Efendi ilim ehli ve Dîvân sahibi bir şeyhti. Osman Nûreddîn Şems Efendi Kâdiriyye-i Üveysiyye’nin Enveriyye kolu kurucu ve Pîr-i Sânî olarak sayılmakta ve tarîkatın Pîr’i olan Abdulkâdir Geylânî’ye Bâzu’l-Eşheb (Alaca Şahin) ünvânından mülhem olarak kendisine Bâzu’l-Enver (En nurlu Şahin) denmektedir.

Nezd-i âlîlerine varanlar, sohbetinin lezzetinden bıkmaz, usanmazlardı. Dâima dizüstü otururlar ve lisân-1 hikmet-i feşânından sâdır olan sözler; esrâr-ı Kur’aniyye ve ehâdis-i nebeviyyeye müteallik varidat-1 ilâhiyye idi. Hz. Şeyh’in huzuruna girildiği zaman kalbimizden mâsivâ kaydı ref olur; yerine zikr-i Hak kâim olurdu. Yanında bulunduğumuz müddetçe, cemâline baktıkça bakacağımız gelir; yanından ayrılmayı canımız istemezdi. Meclis-i şeriflerinde bulunduğumuz zamanın hâtırası ve bahusus, latif hayalleri, bir dakika gözümüzün önünden kaybolmaz: huzurlarında iken herkesin kalbinde bulunanları keşfeder, söyler idi. Ale’l-ekser, huşûan ağlarlardı. Vâridât-ı rabbâniyyeye mâlik olduklarından, sözleri pek müessir idi. Fesâhatından udebâ, maârifinden ulemâ, tahkikatından ehl-i felsefe, dakâyıkından bülegâ, eş’arından şuarâ, hikmetinden ukalâ, âdabından fukara, elhâsıl, her sınıf kendine göre, fezâil ve irfânından iktibas- ı feyz ederlerdi. Kendilerinin, zâhiri hâlde hankâhı yoktu. Fakat her müridin kalbini hankâh-ı aşk ittihâz etmiş idi. Hülâsa-ı kelâm Cenâb-ı Şeyh, ser halka-ı erbâb-ı tecrîd ve sâkî-i hum-hâne-i tevhîd olmuş idi. Şiddet i riyazet ve mücâhededen kemâl derecede zaîf halde idiler. Bellerine bağladıkları kemeri gördüm; hemen hemen bir çocuk kemeri kadar ufak idi…

Peki bu Şems adı nerden geliyor?
Asıl adı Osman Nûreddin olan Şems Efendi, Ulu Velî Kuşadalı İbrahim Efendi’den el aldıktan sonra gönlündeki ilâhî aşkın uyanarak coşup taşmasıyla yanık şiirler söylemeye, Önceki “Nurî” mahlasını bırakarak artık “Şems” mahlasını kullanmaya başlamıştır. Bu mahlası almalarının hikmetini Şeyh Vasfı Efendi (ö. 1910) ye nazîre olan bir gazelinin sonunda:

Pertev-i zâtından ey Şems ettiğim çün iktibas
Yadigâr aldım bu ismi Şemsi-i Tebriz’den

beytiyle açıklar. Şeyhi Abdurrahim Ünyevî (v. 1856)’nin vefatından sonra Şems, Kâdirî tarîkatının pîri Seyyid Abdulkadir Geylânî’nin ruhanî feyzine, dolayısıyla manen Üveysîlik payesine nail olmuşlardır. Artık her iki yönden, hem şairlikten, hem de şeyhlikten ünü çevreye yayılmıştır. Şeyhliği şairliğine mâye, şâirliği de şeyliğine saye olmaya başlamıştır. Hem ariflerin hem de şairlerin takdir edecekleri beyitlerin yüzlercesini, binlercesini yazıp sevdiklerine okumuştur.

Aziz okuyucularımızın da bu manadan ve dahi hazretimin füyuzatından behredâr olmaları için teberüken Şems remizlerinden nükteler saçalım;

MÜSEDDES Gözü, dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın
Dilberi, sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın
Gayre meyli olamaz, aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın
Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın
Aşk u şevk ile verir cân ü serî döne döne

Nâr-ı aşkınla yanan, şem’a-i kâfûr gibi
Sâf eder sînesin âyîne-i billûr gibi
Cûş eder mevc-i dili, mevc-i yem-i nûr gibi
Görünür bâng-i “Ene’llâh!” ile Mansûr gibi
Tutuşur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi
Savrulur göklere her bir şereri döne döne

Sana dil-beste olan, zülf-i perîşânın ile
Mest olur gerçi mey-i la’l-i gül-efşânın ile
Hûna âğâşte olur hancer-i müjgânın ile
Âkıbet yârelenür pençe-i hicrânın ile
Saplanıp sîh-i gama âteş-i sûzânın ile
Laht-ı biryâna döner tâ ciğeri döne döne

Her tecelli kim eder aşk-ı dil-efrûz-i niğâr
İnleyip bâd açar, la’lini gül-bâğ-ı bahar
Cûylar girye edip, na’re urur murg-ı hezâr
Raks eder pîr-i felek vecd ile bî-sabr ü karâr
Kimi bî-savt ü hurûf ü kimi pür-nâle vü zâr
Zikr eder Hakk’ı cihân zir ü beri döne döne

Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldın ki hirâm
Düşdü sermest gönül, bezmine bî-bâde vü câm
Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm
Kimi Veys ü kimi Bedr ü kimisi Şems-i be-nâm
Mevlevî gibi şebistân-ı mahabbetde müdâm
Şem’inin yanmada pervâneleri döne döne

Âh kim gerdiş-i dûlâb-ı cihân gibi, nisâb
Aksine devr ile îdüp yine cüllâbı serab
Etdi bu bâğda bir serv-i revânım kem-yâb
Kıldı üftâde-i çâh-ı çemenistân-ı türâb
Nevh-i nâlemden olup devrine zencir-i tınâb
Dil ü çeşmin dökülür eşk-i teri döne döne

Kıldı hasret beni sergeşte vü mestâne-revân
Nâr-ı firkat dilime açdı nice dâğ-ı nihân
Başdan başa olup zâr tenim dîde-i cân
Görmeğe zülfü içinde ruh-i cânânı ayân
Şems olup, hem-reviş-i mihr ü meh-i nûr-efşan
Seyr eder çarh ile şâm ü seherî döne döne 

selincan

Oldu olacak bir de irfan mektebinden nutk-u şeriflerini ikram edelim:

Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi yâ Hû
Nâlân olub Allah diyelim hû diyelim Hû
Gözyaş ile gül-bûn-i aşka verelim su
Giryân olub Allah diyelim hû diyelim Hû

Mânend-i sabâ nefha edüb nefha-i Rahman
Olsan çemen-i dilde maârif ğüli hândan
Bâğ-ı melekûta per açub etmeğe seyran
Perrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bildik ki beka yol bize bu dâr-ı fenada
Ahvâl-i bekayı görelim râh-i Hudâ’da
Bildirmeyelim kimseye esrarı kabâda
Pinhan olub Allah, diyelim hû diyelim hû

Dergâh-ı Îlâhî’de olub bende-i ferman
Meydân-ı mahabbetde idüb zikr ile cevlân
Cezbeyle semâ eyleyelim vecd ile devran
Gerdân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Emri tutalım eyleyelim terk-i menâhî
Çıksun feleğe nefsimizin dûde-i âhı
Tennûr-i gönülde tutuşub aşk-i ilâhî
Sûzân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Aşk ile yanub yanmayalım nâr-ı cahîme
Mevt irmeden ivvel girelim dâr-ı naime
Beyt-i Hak olan zâviye-i kalb-i selime
Mihmân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Dilden çıkarub meşgale-i hubb-i sivâyi
Can gözlerin açub görelim fevk-ı ulâyı
Her yüzde temâşâ edelim vech-i Hudâ’yı
Hayrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Envâr-ı tecellîde olub mahv ü perişan
Fânî olalım tûr-i tecellî gibi yeksan
Humhâne-i Veysî’den içüb bâde-i irfan
Sekrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bul Şemsi gibi aşk-ı Muhammed’le delili
Bil âteş ile sırr-ı gülistan-ı Halil’i
Mûsâ gibi seyr etmeğe envâr-ı celîli
Pûyan olub Allah diyelim hû diyelim hû

Neyzen Osman Bey’in bestenigâr makamında bestesi 

Salahi Dede’nin(v. 1997) mâhur makamında bestesi 

9. Mektup

9. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların dokuzuncusudur.

1mursidinmektuplari

Beşeriyyeti zulmetten nûra çıkaran “mü’min” ismini vererek, “kerremna” tâcı giydirerek “Ahsen-i takvîm” üzere yaratan ve onu “esfel-i sâfilîn”e düşmekten inayeti ile muhafaza eden Celâl, Cemâl ve Kemal sahibi Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâ olsun.

Hem beşeriyyetin efendisi hem de efendilerin efendisi, yeryüzüne ve bütün âlemlere Rahmet, Şâhid, Beşîr ve Nezîr olarak gönderilen Resûlullah, Habibullah, Şefiullah Efendimiz’e en güzel salat ü selamlar tarafımızdan arz olunsun. Bu salat ü selâmın bereketiyle, sizlere ve bizlere nur-i hidayet ve nazar-ı muhabbet ihsan olunsun.

Gözümün nuru, gönlümdeki güzelliklerin muhatabı, nedimim, pek kıymetli evlâdım
, İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hudâ’nın selâmı, rahmeti, bereketi sizin ve ailenizin üzerine olsun.
Yazmış olduğunuz satırlar, sıhhat ve afiyetinizden haber veren cümleler bizleri mesrur eyliyor. Hele, şeyhinizin en son ziyaretindeki konuşmasını dinlediğinizde “Bir an karşımda sanki siz vardınız.” şeklindeki ifadeniz fakiri tebessüme sevk etti. Hayır dualarla sizi epeyce yâd eyledim.
İnşallahu’r-Rahmân hep güzelliklerle anılır ve daima Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu işlerle meşgul olur, hâdim olursunuz. Âşık Yunus’un dediği gibi: “Hepisinden eyice; bir gönüle girmektir!” Bir kimse Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı olmuş hatta O Zü’l-celâl-i ve’l ikram’a kalbi âyine olmuş kişinin gönlünde yer tutarsa Hakk Teâlâ meleklerine “Şu sevdiğim kulun kalbindeki şahsa ikramda bulunun, maddi ve mânevi müşküllerini halledip hizmette bulunun.” diye emr ü ferman buyururnuş. Yani sizin anlayacağınız oğlum, Allah-u Teâlâ’ya yakın olan kullar da gidilip himmet istenildiğinde veyahut dua niyaz edildiğinde, oturup öyle uzun uzun saatlerce duada bulunmazlar. O müracaatı sadırlarında bir şekilde muhafaza ederler. Ve eşref saati geldiğinde, Hakk Teâlâ ile mukârebeleri ve rabıta-ı kemalleri esnasında zaten Cenâb-ı Hakk sadr-ı velisinde bulunan bu müracaatı dile gelmeden kabul eder. İşte Âşık Yunus hem böyle bir kalp sahibinin gönlüne girmeyi hem de böyle gönül sahiplerinin safına dahil olmayı pek güzel ifade eylemiştir.

Rabbin ihsanına mazhar, İhsan Efendi oğlum! Nefs-i mülhime’den sana birazcık bahsetmiştik. Lakin mektubundan anladım ki biraz daha izah lâzım. Bu satırları okuyunca sakın anlayamadınız diye üzülmeyiniz zirâ izahatımızın sebebi nefs-i mülhime sıfatlarına daha fazla âşinalık içindir. Cenab-ı Hudâ idrakinizi ziyadeleştirsin. Hemen bir daha arz etmek gerekir ki, Evliyaullah Hazerâtının tâlim ettikleri yedi nefs derecesine Kur’an-ı Mecid’den âyetler işaret etmektedir. Sûre-i Yûsuf’ta geçen âyet Nefs-i Emmâre’ye, Sûre-i Kıyâme’de geçen âyet Nefs-i Levvâme’ye, Sûre-i Şems’de geçen âyet Nefs-i Mülhime’ye, Sûre-i Fecr’de geçen âyetler sırasıyla Nefs-i Mutmainne’ye, Radıyye’ye ve Mardıyye’ye işaret eylemektedir. Üzerinde düşünüle… Nefs-i Mülhime’ye gelince:

Kur’an-ı Kerîm’i Cenâb-ı Hakk’ın inayeti ile sadece kulaklarıyla duyup, gözleri ile görüp, dilleriyle okumakla kalmayan, gönülleriyle de âyetlerin hikmet ve esrarına yakiyn olan âlimler mânâları türlü türlü güzelliklerle bizlere aktarmışlardır ki Mülhime’ye işaret eden âyette de pek çok esrar-ı ilâhi vardır. Dikkat edilirse bu âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk kelâmda “fe elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ” (sonra ona fücurunu -sınır tanımaz günah ve kötülüğünü- ve ondan sakınmayı ilham edene -andolsun- ki… Şems suresi,  8. ayet) buyurarak “fısk ü fücur” u evvele, “takvâ”yı sonraya almıştır.

Seyr u süluka giren dervişânın ekserisinin bu makamda ayakları kaymıştır. Şeytanın vesvesesini, nefsin fısk ü fücura davetini ilhâmat-ı Rabbanî zanneden birçok kimse öyle bir düşmüşlerdir ki, seyr u sülüktan önceki hallerini bile mumla arar vaziyettedirler. Allah Teâlâ Furkân-ı Mübîn’inde “Kur’ân’ı okumak istediğinizde şeytandan bana sığının!” buyurmuştur. Şimdi anlaşılmıştır ki; hem ayat-ı ilmiyye olan Kur’ân-ı Kerim’i okurken hem de ayat-ı kevniyye olan alemleri ve bu âyetlerin en büyüğü olan insanı okurken, şeytandan Allah’a sığınmak icap eder. Bu âyet aynı zamanda, Mülhime makamında olan kişinin “Allah’tan başka sevilecek ve meyledilecek nesne yoktur.” mânâsıyla tevhidi okumak demektir. Zirâ ilhâmatın menşei kalp ve gönüldür. Aşkın menşei de kalp ve gönüldür. Nasıl ki Kelime-i Tevhid’in başında “İlahlar yoktur.” denilip “İlla Allah vardır.” zikrediliyor ise bu âyette de en öce fısk u fücur zikredilip ancak bunlardan geçenlere Takvâ beyan edileceğine işaret vardır. Takvâ ne demektir? Sevdiğinden çekinmek demektir. Mahbubundan utanmak demektir. İşte bu Mülhime makamında kulun kalbinde Allah aşkı tulû ederse artık buradan “Mutmainne” ye geçmek Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile mümkündür. Kelime-i Tevhid’in Kitâbullah’taki bir başka ismi de “Kelimetü’t Takvâ” (Takva Kelimesi) dır. Üzerinde ârifâne tefekkür edilsin.

Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmi: “Gâfiller Allah’ı dünya semalarında arar, âşıklar ise kalp semalarında Hakk’ın Cemâlini müşahade ile meşguldürler.” buyurur. Bu makamda derviş o kadar müteyakkız, o kadar dikkatlidir ki başını öne eğer de ne kalbine doğru tam bakabilir ne de başını kaldırıp sağa sola anzar eder. Dışarıya nazar edemez, kalbindekinin ondan yüz çevirmesinden korkar. Kalbine de tam teveccüh edemez, zirâ kendinde, gönlündeki Sultan’a bakacak yüz olmadığını tefekkür eder mahcubiyetle boyuncuğunu büker bekler. İşte bu âyetteki (takva) kelimesi bu haleti de içine alır.

Ayân oldu ki ilhâmâta mazhar olan derviş bu takva üzerine adımlarını atmazsa Makam-ı Mutmainne’ye erişmek şöyle dursun; nefsinin ve şeytanın tatminiyle meşgul olup ayağı kayıp gider. Temkinli olmak ve söz dinlemek bu nev’i hallerden kişiyi muhafaza eder. Şeyhiniz size her hafta 70.000 Kelime-i Tevhid zikrini vermekle ve evradınızı sabah akşam okumaya sizi me’mur etmekle Allahu a’lem sizdeki sıyâneti (muhafazayı) ve Mülhime askerlerinin artmasını böylece muzafferiyeti temin eylemiştir. Bu söze icabet ederek zikirle meşgul olmanız sâir kimsenin zikir ile meşgul olmasına beklemez. Çünkü Kelime-i Tevhid sözünün bereketi, söz dinlemenin berekâtıyla birleşir, tesiri daha da artar.

Muhabbetli oğlum, Şeyh Efendi Hazretleri’nin “Etrafınızdakilere Allah ve Resûl muhabbetini neşredebilir ve sohbet edebilirsiniz.” diye izin verdiğini yazıyorsunuz. Evlâdım, rabıtanı tam eyle. İnsanların şerrinden, bulunduğun mekânın şerrinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak, senin şerrinden de etrafının muhafaza olmasını niyaz ederek sözünü dinleyebileceğini ümid ettiğin kimselerle sohbette bulun! Ma’lum, şu anda Balkanların durumu fevkalâde bozulmuştur. İnsanlar fırkalara ayrılmış böylece hem dinsizlerin hem de kendilerini dine mensupmuş gibi gösteren dinsizlerin ve Hıristiyanların oyunlarına daha kolay düşmeye başlamışlardır. Hatta üzülerek duyuyoruz ki, bazı devlet görevlileri de zulmederek halkı bezdirmişlerdir. Şeyhin sana bu ahval içerisinde yapman gerekeni söylemiştir. Eskiden olsaydı, kişi bu esmâda iken seyr u sülukunda bu merhalede iken böyle vazifeler verilmezdi! Şimdi ise durum farklı. İslâm aleminin vücudu kan kaybetmekte… Bir insan oluk oluk kan kaybederken ehil bir tabib gelsin yarasını sarsın diye beklemez! Durumunu gören kişi hemen eline temiz bir çaput alıp yarayı sarar veya başka bir şekilde duruma mâni olur. Maalesef şu anki ahvalimiz böyledir.

Umuma açık olan yerlerde insanlarla sohbette bulun. Lâkin çok mahrem meseleleri açma. Zirâ insanlardan gizli yerlerde meclis kurarsanız halk size daha çok tecessüs eder yaptığınız iyi işlerinizi dahi kötülük zannedebilir. Halkın arasına karışırsanız, dikkat çekmemek için daha iyidir.

Ayrıca hüsn-i zan ettiğiniz, emniyetine güvendiğiniz kardeşlerinizden bazılarının evini sohbet mahalli edininiz. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk zulmün arttığı firavun devrinde, Mûsa ve Harûn Aleyhimesselam’a tebliğin ve sohbetin yapılabileceği evler edinilmesini emretmiştir. Zirâ cemiyetin nüvesi ev ve ailedir. Din hayattan gayri değildir. Hayatın kendisidir. İnsanların ekserisi dini, mescid ve zaviyelerde ibadetle sınırlı görmektedir. Din, insan hayatının hem evvelini hem hâlini hem de âhirini tamamen içine alır. Evlerde yapılacak sohbetler bu düşünce tarzına da vesile olacak, ayrıca muhabbetinizi arttıracaktır. Unutmayınız ki Cenâb-ı Peygamber de bir müddet “Erkâm’ın Evi”nde irşadına devam eylemişlerdir. Bâr (yük) olmadan, yâr olarak siz de bu nev’i hizmete riayet eyleyin.

Mânâ’da (yani rüyada) çok görmek istediğin bazı zevatı görememen meselesine gelince, evladım! Bazen insan çok muhabbetinden dolayı da sevdiklerini rüyada göremeyebilir. Vazifelerini huşû ve huzurla ifâ eyle. Gerisini tabiî seyrine bırakıver, sükûnet üzere ol. Sakin ol ki, tecellileri fark edesin.

Evlâdım, iki cihanda azîz olasın. Azizlerle bukunasın. Zamanın ve mekânın izzeti senin aziz ahlâkına daima yoldaş olsun. Cenâb-ı Hakk seni nefsine, her türlü maddi ve menevi düşmanına karşı da aziz eyleyip zelil ve süfli ahvalden ve ahlaktan muhafaza eylesin. Dualarımız ve niyazlarımız her ne kadar zelil olsak da Aziz ve Muizz olan Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu ve dergâh-ı izzetinde kabul buyurduğu dualardan kılınsın.

Es-selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu

10. Mektupta görüşmek üzere …

8. Mektup

8. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların sekizincisidir.

mektuplar

İnsanı ahsen-i takvîm üzerine yaratan, kendisine muhatap kılan, kendi “mü’min” isminden vererek yeryüzüne halifesi olma şerefini bahşeden Kerim, Rahim, Vedud ve Rauf olan Cenâb-ı Mevlâ’ya sonsuz hamd ü sena olsun. İnsan şerefini, izzetini,hilkatini ve en güzel ahlâkını bildiren ve bulduran Resûlussakaleyn, Rauf, Rahim ve Aziz Fahr-i Âlem (s.a.v)’e en güzel salât u selâmın bereketi ve rahmeti, bizlerin ve cümle mü’minlerin üzerine olsun.

Vefakâr, sâdık ve mahbub, muhterem veled-i mânevîm, İhsan Efendi oğlum, Es-selâmü Aleyküm ve Rahmetullah ve Berekatullah.

Gözyaşlarıyla yazmış olduğunuz mektup her zamanki gibi bizi mütehassis eyledi (Çok duygulandırdı.) Mâlum, Balkanlar birçok fitneye gebe, devletimizin ve halkımızın ahvâli de pek iç açıcı değil. Cenâb-ı Hakk bu necip milleti ve hamiyetli ümmeti muhafaza eylesin. Sizlerden gelen mektuplarla ruhlanıyor ve mânevî neş’e ve feyz alıyoruz.

Evlâdım, Cenâb-ı Hakk mübarek eylesin, şeyhiniz tarafından size haydariye tekbirlenmiş*, lâkin buna liyâkatiniz olmadığından müşteki (şikayetçi, yakınır) olduğunuzu anlıyorum. Gönlü güzel evlâdım, iki hususu arz etmek isterim, daha evvel de arz ettiğim gibi: Evvelen şeyh ne verirse kabul etmek tarîkat adabındandır, saniyen (ikincisi) maddî ve mânevî bize verilen nimetlerin hiçbirisine zaten lâyık değiliz, hangi vesile ile olursa olsun hepsi Cenâb-ı Hakkîn lûtfu, ihsanı ve ikrâmıdır. Hangi yaşta, hangi makamda, hangi çağda olursan ol, bunu hiçbir zaman unutmayasın! Haydariyeye gelince Haydarî mâlum, Cenâb-ı İmam-ı Ali (k.v)’ nin giydiği bir kisvedir ve bütün tarîkatlarda müştereken (ortak olarak) giyilen, kullanılan bir libas (kıyafet) tır. Hizmet eden dervişlere şeyh tarafından tekbirlenir. Bazen teberruken veyahut derviş hizmet menziline gayret etsin deyu mürşidi tarafından ilbas (giydirme) olunur. İnşallah Hz. Ali Efendimiz’e ahlâkınızı benzetmeye vesile olur.

Muhabbetli ve gayretli oğlum! Dervişlik, miskinlik demek değildir. Cemiyetinde olan hâdiselerde fevkâlâde ferasetle ve dikkatle âgâh olasın, kendi kabiliyetince elinden geleni yapmak üzere hareket edesin, mektubunda bahsettiğin o dervişliği miskinlik ve tembellik zanneden sâir zevatla ülfet etmeyesin. Çünkü onlar, dini ve tarikat terbiyesini nefislerinin vesveselerine ve dünyanın zevklerine uydurmaya çalışıyorlar. Şeriat ve tarikat, tâbi olunması gereken yoldur, yoksa hâşâ, şeriat ve tarikatı kendimize uydurmak ve benzetmek bir nev’î küfürdür.

Hakk Teâlâ’nın gadabı bu nev’î kimseler üzerinde dolaşır durur. Hakk sillesinin ne devası ne de davası olur. Ama şunu hatırından çıkarma ki: Hiznet gayet güçtür; evvelce de arz ettiğim gibi uyanık olmak, âgâh olmak gerek lâkin gaflette olanları kınamak ve onların sana konuştuğu gibi kaba saba konuşmak ârif ve zarif olması gereken dervişlere yakışmaz. Gücün yetiyorsa mahallendeki, etrafındaki fakir fukaraya, dul ve yetime, talebelere, hastalara hizmet ve himmet edesin. Bunları yaparken zerre kadar kendine pâye çıkartır ve bir şey yaptım zannedersen ihlâsını kaybeder, yani neticede Allah Teâlâ’nın huzurundan düşersin. Çok insanlar gelmişlerdir, hizmet etmişler; şeyhlerin, halifelerin sohbetlerinde bulunmuşlar amma benliklerinden dolayı önce yakîn olanların huzurundan düşmüşler sonra da Allah yolundan ve rıza yolundan ayrı kalmışlar, kalpleri vesvese ve kinle doluvermiştir.

Fitne meselesine gelince? Güzel evlâdım, şunu unutmayasın ki başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün peygamberler ve bütün evliyâullah ve hatta ümmete hizmet edenler buna maruz kalmışlardır. Dervişlik yolunda şuna dikkat et, bu sana vereceğim mühim sırlardandır: Sendeki ahlâkı bilmeden, sendeki ahvâli bilmeden sana çok iltifat eden insandan uzak dur! Zîrâ bunu yapan kişi, yarın aynı şekilde senin ahlakını ve ahvalini hiç bilmeden aleyhinde bulunabilir. Bu nev’i mürailerden uzak dur. Amam onlara karşı bir muhabbetin varsa, ille de yakın olmak istersen bâri hakkı ve sabrı tavsiye ederek onları itidal yoluna davet et. Cenab-ı Ali efendimize nisbet edilen bir söz vardır; demişlerdir ki: Ya imâm, ona dikakt et; falanca sana tuzak kurmak, kötülük yapmak ister! O Zât-ı Âli de buna binaen şöyle cevap vermiş: O kişiden böyle bir şey beklemem zirâ ona hizmetim dokunduğunu hatırlıyorum.

Kıymetli evlâdım, kişinin bilmediğine sabretmesi kolaydır; sebebi hikmetini bilmez, dolayısıyla hükmünü tam veremez, iyi mi kötü mü, neticesini beklemek üzere sabreder. Bizim yolumuzda sair kimselere sabır daha farklıdır. Bizim büyüklerimiz karşısındaki insanın cibilliyetini, fıtratındaki şerri ve hileleri matuf ihaneti gördüğü ve bildiği halde sabreder. Hükmü verebilecek durumda olmasına rağmen, Cenab-ı Hakk’ın o hükmü huşu etmesini bekler ve hatta âleni bir hıyanete mâruz kalmadıkça elini de o kardeşinden çekmez. Burada meşgul olunması gereken, kendi nefsin ve kalbinde müşahade ettiğin Hakk muhabbetinin dâim olmasıdır. “Sen çıkarsan aradan, kalır seni Yaradan.” demişler. Böylesi durumlarda kendini müdafaa eyleme ve asla üzülme! Bak, mânâ âleminde ne güzel sohbetlere,iltifatlara ve tesellilere mazhar olmaktasın; yâr ile muhabbet etmeye dahi bu hayat yetmezken, seni anlamayan ağyâr ile meşgul olmak beyhude değil midir? Pek kıymetli evlâdım, bir vücut içerisinde nice azalar, cevherler ve maddeler vardır. Vücutta göz de var, kulak da, el de var ayak da; gıdalar, necasetler, zehirler hepsi bir kapta. Sen o vücudun muhabbet mahalli olan kalp civarından düşmemeye gayret et, bunu da ancak ihlâs ile başarabilirsin. İhlâsta hangi mertebede olduğunu anlaman belli süre içinde pek kolay değil. Fakat şu kadarını bil ki insanlardan gördüğün iltifat ve ihanet senin Hakk’a muhabbetini değiştirmiyor, gönlünün safası bozulmuyorsa inşallah ihlâs makamına kadem (ayak) bastın demektir. Dört bir yandan savaş haberleri gelmekte ve insanların çoğu fakr û zaruret içerisinde inlemekte. Ahvâl böyleyken ve insanların bahçesi gibi olan sohbet ve zikir meclislerinde, kişilerin birbiriyle çekişmesi, gıybet etmesi, sevmeye bahane arayacakken, küsmeye bahane araması Hakk Teala’nın gazaba geldiğinin veyahut geleceğinin en bâriz özelliğidir.

Sâdık ve sâlim İhsan Efendi oğlum! Ârif ona derler ki; kalbi vesveseden, teşvişten (karışıklıktan) yani bulanıklıktan berî (uzak) olandır. Ve böyle ârifler, kendilerine karışık haldeki insanlar ve hâdiseler geldiğinde onları sükûnete erdirenlerdir. Binaenaleyh, (bununla birlikte) kalbinin safasını bozmayasın, bozacak meclislerden, konuşmalardan hatta imâ ve işaretlerden dahi uzak durasın. Cemiyetinde fark edilmeye başladıktan sonra nefsi için senden istifade etmek isteyenler, kör muhabbetle sana ülfet etmek isteyenler, haset veya câhilane meraklarından dolayı seninle bulunmak isteyenler muhakkak olacaktır. Temkin üzere oalsın, zamanı geldiğinde bunları nasıl bertaraf edeceğini inşallahuteâlâ size ifşa edeceğim. Böylece sizin ayırmanıza hâcet kalmadan nefsinizin ve böyle kimselerin şerrinden minterafillah (Allah tarafından) gelen inayetle muhafaza olunacaksınız. Cenâb-ı Hakk ihlâsınızı ziyade kılarak dâim eylesin.

Bir latifeyle hem sizi neşelendirmek hem de dertleşmiş olmak isterim. Cenâb-ı Musa (a.s) Hakk Teâlâ’ya mülâki olduğunda ümmetinden şikayet etmiş: “Ya Rabbi, ümmetim her fiilimi çekiştiriyor! Senin izninle onlara imanı, İslâm’ı ben öğrettim, anlattım; senin buyruklarını, ahlakını tebliğ ettim. Lâkin hakkımdaki dedikoduları, arkamdan konuşmaları beni usandırdı. Senin izninle bunlardan haberdar oluyorum hatta alenî olarak da söyler hale geldiler.” Cenâb-ı Hakk da Musa (a.s)’ya “Beyhude üzülürsün ya Musa, sen ki nihayetinde bir beşersin, beşerin beşeri çekiştirmesi muhal (imkansız) değildir. Ben Allah’ları olduğum halde beni bile çekiştiriyorlar!” buyurarak peygamberini teselli eylemiş. Pek hoş bir lâtife! Benim şeyhim de bir gün sohbetinde birkaç kişi kaldığımız vakit, ocakta yanmakta olan ateşe uzun uzun baktı sonra sağ eliyle sakalını tuttu ve “Fesubhanallah, ne iştir?” diyerek acı acı tebessüm etti. Bendeniz de o zaman böyle pîr-i fâni değilim, gençlik var, biraz da tezcanlıyım; “Efendi Hazretleri, merakımı mucib oldu, sizi bu kadar düşündüren nedir?” diye sorunca döndü, tebessüm ederek yüzüme baktı. “Evlâdım, yeni bir mesele değil, senelerdir çözemediğim bir mesele.” dedi. Ben de iyice meraklandım, böylesi bir mürşid-i âgâhın senelerce çözemediği mesele nedir diye taaccüb ettim. (hayret ettim); şaşkınlığımı, kalbimi ve nazarımı çok iyi bilen mürşidim hemen bunu farketti. “Evlâdım!” dedi, “İki sevdiğim insanı dost etmeye, birbiriyle tanıştırmaya korkarım, zirâ ne acayiptir ki bir zaman sonra beraber olup beni yıkmaya çalışıyorlar; bu hangi tecellinin ve nasıl bir hikmetin neticesidir, senelerdir bu meseleyi çözemedim.” İşte İhsan Efendi oğlum, sizin fakire gönderdiğiniz mektupta, alenî olmasa dahi şeyhimin ve bu fakirin başına gelen imtihanlara maruz kalmaya başladığınızı farkettiğimden sizinle dertleşmek ve biraz olsun derdinizi hafifletmek istedim hatta geçmişte bizlerin yaşadığı bu imtihanlara sizin düçar olmanız fakiri neşelendirdi, pek keyif aldım. Cenâb-ı Hakk’a şöylece yalvarınız: “Ya Rabbi, benim şerrimden insanları ve cümle mahlûkatı muhafaza eyle, insanların ve cümle mahlûkatın şerrinden de beni hıfz û emin eyle…”

Allah’a vâsıl olmuş, yakîn olmuş kulların muhabbetleri, himmetleri üzerinize olsun. Nebiler, sıddıklar, şehitler, sâlihler sana yâr ve yardımcı olsun. Üzerinde hakkı bulunan cümle zevât-ı kiram senden hoşnûd-u râzı olsun. Allah Teâlâ’nın rızası, rahmeti ve bereketi Resulullah Efendimiz (sav)’in muhabbet nazarı, şefaati daima sizlerin ve bizlerin üzerine olsun. Amin.

Dua, niyaz ve muhabbetlerimle Es-selâmü Aleyküm.

* Tarikatta dervişlere hususi törenle giydirilen ve ismini Hz. İmam-ı Ali Haydar-ı Kerrar Efendimiz’den alan hırka, yelek.

9. Mektupta görüşmek üzere…

6. Mektup

6. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların altıncısıdır.

mektuplar

Hamd ü senâyı kullarına bildirip bunu dahi kendi muhabbetini vermeye vesile kılan Cenab-ı Hakk’a bînihâye hamd ü senâ olsun. Nuru evvel ba’si sonra, evvelki ümmetlerin ve bu ümmetin Efendisi, Mahbûbu’l Kulûb Habîbullah ve Rasûlullah Efendimiz’e en güzel salât ve selâmlar muhabbetle arz olunsun.

Aşkımı, muhabbetimi ve hatta hasretimi meşkettiğim, aydınlık gönlüyle gözümü, gönlümü aydınlattığım Hakk yolundaki kıymetli kardeşim, Allah’ın lütfu ve ihsanı, İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hüdâ’nın selâmı, bereketi senin ve hidâyet üzere olanların dâim üstünde olsun.

Sıhhat ve selâmet haberlerinizi aldım. Her geçen gün muhabbetinizin, hikmetinizin ve irfanınızın ziyâde oluşuyla mesrûr oldum. Bize yazdıklarınız satırlardan öte, sadırlardan neş’et eden inci mercan gibi gözümde canlandı. Ve benim de gözlerimden muhabbetle inci mercan gibi gözyaşları döküldü. Cenâb-ı Hakk seni iki cihanda azîz eylesin. Bu muhabbet ve dua faslından sonra beyan ettiğimiz meseleler hakkında yine âdetimiz olduğu vech ile birkaç satır yazmaya gayret edelim. İnşallah Cenâb-ı Hakk bizi râzı olduğu şekliyle anlatmaya, sizi dahi bu rızâya uygun anlamaya muvaffak kılar.

Gözümün nuru İhsan Efendi; mürşîdine ve o silsileden birbirini takip eden büyüklerine muhabbetinin her geçen gün ziyadeşliğini (arttığını) beyan ediyorsun. Lâkin bazı dervişlerin bu sevgi hususunda seni kınadıklarını, kendilerinin de tâbiri câiz ise lenger-endaz (çok rahat, lâubâlilik derecesinde geniş meşrepli olmak) tavır içerisinde olduklarını hatta o derece ki seni kendi muhabbetinden şüpheye düşürecek bir lâubâlilik içersinde bulunduklarını ifade ediyorsun. Bu durumun senden evvel derviş olanlarda gözükmesinden dolayı da; Acaba bu işin kemâle kavuşması bunlar gibi mi oluyor? Makbul hâl bu mudur? Ben mi hata ediyorum? düşüncesini doğurduğunu söylüyorsun. Güzel evladım, bu hâl sadece bizim meclislerimizde olmayan, bu nevi muhabbet halkalarında dâima gözükegelen ahvâldendir. Müşkülünü çözmek gerekirse can kulağını bizden yana ver ve dinle.

Evladım, sevgi ve muhabbet bizim meşrebimizde tabiî ki hürmet ve saygıdan evvel gelir. Bizler aşk u muhabbetle pişer kemâle ereriz. Gıdamız aşk, cevherimiz aşk, her hâlimiz aşk u meşk üzeredir. Amma, şunu unutmayasın ve asla ihmâl etmeyesin ki sevgi ve muhabbet, hürmet ve saygıyla devam eder. Saygı ve edeb terkedildikçe kişide uyanan aşkın ve muhabbetin, âşık ve mâşuk alâkasının çökmesi, kaybolması muhakkaktır. Gerçek âşıklar, ne kadar mâşuklarına yakîn olsalar da asla edebi aşmayanlardır. Ümmet-i Muhammed’in aşkı Hazreti Peygamber’in meşk ettiği bu aşk hâlidir. Necm suresinde Cenab-ı Hakk, Hazreti Peygamber’in mi’râcında bu edebe de işaret buyurmuşlardır. Öyle ki bu muazzam tecelli karşısında dahi Hazreti Peygamber’in görmesi gerektiği gibi gördüğünü ve mübarek nazarının asla haddi aşmadığını ayetlerle övmüşlerdir. Bu dahi göstermektedir ki Allah’ın râzı olduğu yakınlıklar ve muhabbetler Cenab-ı Hakk’ın tecellilerine kişi mazhar kılar. Fakat bunun olabilmesinin şartı ve dahi devamının şartı edeb, saygı ve hürmet, hâsılı ciddiyettir. Seyr u sülûk eden kişi, her geçen gün mukaddesâtını daha azîz görür ise yaşadığı muhabbete ciddiyetle bağlanır ise o kişi feyizlidir ve her geçen gün menzile ulaşmaktadır. Sohbetlerinde veya mürşîd huzurunda veya hâllerinde veyahut rüyalarında bazı güzelliklere ve iltifata erişen kimseler, şımarmaya meylederler. Bir mürşîde niçin gönül bağladıklarını unutur, bu ikramlarla lâubâli olup nefis mücahade ve mücadelesinde rehâvete kapılırlar. Zaten bir çok insanın seyr u sülûka girdiği halde bu sülûku tamamlayamamışları bu nevi edepsizlerdendir. Bunlarla oturup kalkma. Daha evvel tembihlediğim gibi adı, vasfı, ünvanı, rütbesi, kıdemi ne olursa olsun bunlarla ülfet etmeyesin. Muhabbetini dahi bunlardan saklayasın. Lakin onları da küçük görüp kınamayasın. Zira kişi neyi kınarsa başa gelegen olur.

Sana lazım olan mürşidâne sohbettir. Muhabbetle hizmete devam ederek tesbîhâtına vesâir vezifelerine muhabbetle müdâvim olasın. Zamanı geldikte bu kimselerin dahi niye mürşidin huzurunda hâlâ bulunduklarını ve ayıklanmadıklarını elbet anlayacaksın. Şimdi sana lâzım olan kendini bütün mahlukattan daha düşük görüp Azîz olan Allah ve Rasulüne ve sana bu izzeti bildiren, şerefi bahşeden Allah ve Rasul aşkına sımsıkı tutunasın.Öyle ki bu muhabbetten uzaklaştığında nefesin kesilmiş gibi, havasız kalmış gibi kayıp içerisinde olduğunu hem fehmederek hem de ayne’l-yakîn görerek daima dikkat sahibi olasın. “Gayrıdan ümidi kes, Allah bes, bâkî heves” diyerek vaktini nakde çeviresin.

Kıymetli evladım, güzel koku meselesine gelince, Allah mübarek eylesin, pek çabuk menzillere ulaştırılıyorsun. Dervişânın namazla, Kur’an’la ve tesbihatla meşgul olduklarında, bazen güzel kokuların kendilerine ikram edildiği yine büyüklerimiz tarafından bildirilmiştir. Sizdeki bu hâl dahi beyan edilen seyr u sülûkta bu esma zikrinde ve mertebesinde gayet tabii bir hâldir. Yine ileride bu güzel kokuların tiryakisi olacak şekilde mazharı olacaksınız. O kadar ki o kokuları duymadan rahat edemeyecek, dâima Şemme-i Muhammedî’yi (Rasulullah Efendimiz’den neşet eden güzel kokuyu) arar, özler bir vaziyette ve bu kokuyla bilişir, görüşür, buluşur bir hâlde olacaksınız.

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül

Hatırlarsanız bu güzel sözleri başka vesileyle size yine yazmış idim. Şimdi icab etti bir daha zikrettik. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, saâdet membaı olan evlerine geldiklerinde az evvel oradan ayrılan Hazreti Üveysü’l Karani’yi kastederek; “Burada bir Allah dostunun kokusunu almaktayım.” buyurdular. Fakir dahi buna işaret etmek isterim ki, siz bu kokuyu aldığınızda, o koku karşıdan size ikram edilen bir ihsandır. Bilişmek, buluşmak böyle olur.

Hazreti Yakub Aleyhisselam, Hazreti Yusuf’un gömleğini getiren kervan yola çıktığında nasıl kokuyu almıştı; fehmet, düşün… Yani demek isteriz ki ibâdât ve tâatta bazen sohbette, bazen rüyada ve zikir tesbihâtta neş’et eden güzel kokular en büyük ikramdandır. Zira yakınlaşmaya işaret eder. Allah bu yakınlığınızı hakka’l yak’in mertebesinde eyleyerek Cemâl’ine ve Cemâl-i Rasulüne sizi âşinâ eylesin.

Pek kıymetli evladım; yolumuzun bir sırrını dahi size ifşâ edeyim ki, bazen evliyâullah hazerâtından bahsederken veyahut türbelerini ziyaret ettiğinde güzel bir koku zuhûr ederse hemen Fâtiha-i Şerife okuyarak nimetin şükrünü edâ edesin. Ve bu hâli etrafına ifşâda bulunmayasın.

Muhabbetli evladım İhsan Efendi; Cenab-ı Hakk’ın ve Fahr-i Âlem Efendim Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiklerine tâbi olan dörtyüz küsur tesbit edilmiş tarikat vardır. Tabiî bunlar içersinde bıraktığı eserlerle va’z u nasîhatlarla iştihar etmiş (şöhret bulmuş, ünlenmiş) kıymetli zevât vardır. Onların güzel eserlerinden istifâde edip okumak, hangi meşrepten olursa olsun, bir dervişe mümkünse lazım olan vasıflardandır. Vaktini boş geçirmeyesin. Bazı tembel, fodul dervişler, kendi tembelliklerine bir kisve bulmak ve yaptıkları mâlâyaniyi (boş ve faydasız işleri) örtmek için; “Bize yolumuzdaki sohbet ve çektiğimiz tesbih yeter” diyerek güyâ sözümona teslimiyet gösteriyorlar. Ancak yerlerinde sayıp duruyorlar, hep aynı yerde otluyorlar. Daha evvel de beyan ettiğim gibi, hakiki dervişe lazım olan fiil, balarısı gibi olmaktır. Balarısı, bal yapmak için yüzlerce binlerce çiçeği dolaşır, fakat getirir en sonunda balını özünü kendi peteğine koyar. Kur’âni ilimlerden, Hadîs-i şeriflerden feyiz almaya çalışmayan, kendinden evvelki büyüklerin sözlerine ve eserlerine itibar etmeyen, kaşarlanmış dervişler, kovanında bal yapmaktan âciz, bal yapan arılara da düşman, eşekarıları gibidir. Seslerinin çok çıkması, iş yapan o kadar arı içersinde böylesi yabanilerin az olmalarına rağmen çok ses çıkarmaları dahi bu nevidendir.

Hâsılı sen, sana bahşedilen mürşidinin muhabbet nazarıyla ikram edilen irfanından şaşmayasın. Nazarın hep kemâle, kalbin de hep rızâya mâtuf olsun. Öğrendiğini yapmak için öğren. Yaptığını da sadece ihlas üzere Allah için yapmaya gayret edesin. Dervişlik dediğin nedir? İşte dervişlik zaten budur…

Kıymetli İhsan Efendi oğlum; mürşidinin sana verdiği Kur’ân-ı Kerim derslerini tam vaktinde okumaya gayret et. Ancak ziyâde uyku veya misafirlik gibi şeyler zuhûr ederse mürşidinin izniyle Kur’ân dersini ileriye veya geriye, durumun icabına göre icra edersin.

Şimdilik size beyan edebileceğim malûmat bundan ibaret. Bu meyânda mektubumun gecikmesinden dolayı sizi üzdüysek affediniz. Zira bu aşk yolunun yolcularından kimin baş kimin ayak olduğu belli değildir. Hepsi bir vücuttur. Sizin üzülmeniz, bizim mahzuniyetimiz, bazen bizlerin üzülmesi Hakk’ın üzülmesi şeklinde tezâhür eder. Bu nevi hallerden Cenab-ı Hakk’ın merhametine ve Cemâl’ine sığınırız.

Hakk Teala sizleri hayırlı işlere vesile kılsın. Ve bu hayırlı hizmetlerde sizleri muvaffak eylesin. Muvaffakiyet ihsan ettikleri gibi, bu tevfikin Cenab-ı Hakk’ın kendisinden olduğu şuurunu da her zaman size ihsan ederek, nefsani ve şeytani benlik iddiasından muhafaza buyursun. Allah ve Rasul aşkını öğrenmek için kaleme sarılıp yazdığımız bu satırları rahmetine, aşkının meşkine, rızasına ve Cemâl’ine vesile kılsın. O kalem tutan ellerinizi Cenab-ı Hakk, nâr-ı cahimden, kabirde çürümekten hıfz u himâye eylesin. O güzel ellerimiz Rasulullah Efendimiz’in yed-i saadetinden (saadetli elinden) âb-ı kevseri içerek O’na, sevgiliye kavuşsun. Allah’a yakîn olan kulların himmetleri ve nazarları daima senin üzerine olsun. Selametle…

7. Mektupta görüşmek üzere…

5. Mektup

5. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların beşincisidir.

Mektup52Cümle güzelliklerin sahibi, esmâsı güzel, sıfatı güzel, ef’ali güzel, tecellisi güzel, kendisi güzel ve güzellikleri seven Celil ve Cemil Allah Teâlâ’ya en güzel hamd ve senâlar kabul buyrulsun. Güzelliklerin Cemâl ve Celâl tecellilerinin mahzar-ı tammı olan ekmel-i mahlûkat olan Fahr-i Âlem Efendimize en güzel salât ve selâmlar arz olunsun. Ve dahi Âline Ashabına bu güzelliklerden ihsan buyrulsun. Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr sırrına bu güzel dualar, hamdler, salât u selâmlar vesile kılınsın. Amin.

Gözümün nuru, canım evlâdım İhsan Efendi; Allah’ın selâmı, bereketi sizlerin ve sizi sevenlerin üzerine olsun.

Muhabbet dolu satırlarınız bize ulaştı. Seyahatte olduğumdan birazcık geç nâil olduk. Velâkin okur okumaz zât-ı âlinize cevab yazmaya gayret ettim. Bizden dua niyaz etmişsiniz; Estağfirullah, Cenâb-ı Hakk gönlünüzdeki muradı, râzı olduğu şekilde sizlere ihsan eylesin.

Fakir de size bir vesile ile bildiğim kadarıyla bunu arz etmek ister idi. Siz yine muhabbetinizle ve gönülden gönüle olan tarikinizle bu muradıma vesile oldunuz. Büyüklerimizden aldığımız ve meşk ettiğimiz kadarıyla size arz etmeye çalışayım. Pek muhabbetli evlâdım, bil ki insan imân şerefiyle mü’min derecesine erdirildiğinde onda bu hâlin tezâhürü olarak her hâlde zikrullah ile meşgul olma zevki tezâhür eder. Kişi ömrü hayatında ya durur oturur, ya ayakta yürür veyahut yatar uzanır haldedir. Cenâb-ı Hakk imanda kemâle erenleri veya kemâle doğru seyr-ü sülûk edenleri beyan ederken; onlar ki ayakta, otururken veya yanları üzerine uzanmışken Allah’ı dâima zikrederler, buyurmaktadır. Evliyaullah hazeratı bu sebepten her türlü hâlin zikrullaha uygun âyinini ve şeklini ictihad etmişlerdir. Bunların içerisinde bilhassa tarîkimizin büyük mürşidi Pir-i Muazzam Ömeru’l Halveti Kuddise Sirruhu, devran ederek zikir usûlünü mânevî emir ile icra eylemiştir.

Devran devretmek, dönmek, tavaf etmek mânâsındadır ki cümle mevcudat devrandadır. Devransız ve devr-i dâimsiz hiçbir mahluk yoktur. Bu hakikati aklen ve fikren değil, hâlen ve müşahade ile bilen ve bulan aşıklar devran edegelmişlerdir. Halvetî usûlü devran, sizin de bildiğiniz gibi sola doğru Hû ismi şerifi sürülerek (zikirde icra edilerek) yapılır. Bundaki hikmetler erbâbına mâlum olur. Lâkin şu kadarcık arzedelim ki, kalb vücudun sol tarafındadır. Nazargâh-ı ilâhi ise kalbdir. Kalb gözünün yani Fu’adın sırrı da Hû ile keşfolunur. Kalp gözü dahi bu cila ile cilâlanır, sürmelenir. Böylece uşşak nazargâhı Hakk olan gönül kabesini Hû ile tavafa ancak muvaffak olur. Dervişan devranda Hû ismi şerifini çift çift söyler. Bunun da sırrı erbâbına malumdur. Lâkin hatırlarsanız insan kelimesi Arabî kalıplarda tesniye (ikilik bildiren) kalıbındadır. Ârife işaret kâfidir.

Devrandan evvel bizim usûlümüzde yerde oturulur ve tevhid sürülür. Devran için ayağa kalkıldığında meleklerin beyt-i mamuru tavaflarını temsili bir hâl alınır. O yakınlık ve müşahade makamında yani melekûtî halde esma-i ilâhi, Hû ismi şerifinde cem olur. Garazlar, talepler Hû’da yerini O zâtın Cemâl neşesine ve tecellisine bırakır da; şehadet mertebesinde Hû’dan başkası ifade-i meram olamaz. Devranda zikreden dervişler birbirlerine bu muhabbeti Hû ile iletir, kendi kâse-i kalblerinden diğer dervişin kalbine bu muhabbet aka aka cereyan ve cevelân eder. Cenâb-ı Hakk kişiye şah damarından daha yakındır. Lâkin bizler o esma-i ilâhiyi seslice anarak tekrar ruhumuzun duymasına ve karşımızdaki, yanımızdaki âşıkların bu neşeden nasibdar olmasına vesile oluruz.

Evlâdım İhsan Efendi, bilmiş ol ki zikrin hafisi de cehrisi de efdaldir. Günümüzde yeni yeni neşet eden; Cehri zikir mi efdaldir, hafi zikir mi efdaldir? münakaşasına ve mugalatasına asla itibar etmeyesin. Bu nevi konuşmalar lâf ü güzâf ve dahi mâlâyani’dir. Kişinin mâlâyani ile meşgul olmasıysa en büyük afetlerdendir. Âkil isen yani âşık isen sen senin ruhuna şifa verecek zikrullâh ile meşgul ol, her nasıl olursa olsun.

Size tevcih edilen (yönetilen) suâlde; kişi bu devranın hakikatini görmeden, bu hali müşahade etmeden taklid ederek devran etmesi, vecde gelmeden vecde gelmiş gibi cevlan etmesi caiz midir? demişler. Siz dahi cevab verememişsiniz. Bilmediğiniz veyahut size bildirilmeyen mevzûda, bilmiyorum demek asaletten ve edebtendir. Dervişe de bu yakışır. Bildiğiniz mevzuu sorulursa sizden istenirse anlatmak yine bu edeb cümlesindendir.

İmdi, suâle şöylece cevab vermeniz herhalde muvafık olacaktır. Kişi gerek dünya hayatı gerekse ahiret hayatı için lazım olacak filleri ilk önce taklidle tatbik eder. Zaman içerisinde idrak kabiliyeti nisbetinde bu fiillerin farkına ve hikmetine erer. İlk cevab budur ki; biz bu hali taklid ile tahkike erenlerin yoluna süluk etmekteyiz. Bâdehû (bu taklittden sonra) umulurki bunda kalmaz hakikatine ereriz. Daha evvel arzettiğim gibi çocukken namazı taklidle öğreniriz. Amma o taklidle kıldığımız o çağa o yaşa göre yine bir şekil namazdır. Yaş kemale erdikçe ruh da buluğa erdikçe artık hakikatine doğru seyir başlar. O zaman da o deme, o hâle göre namaz yine ifâ edilmiş olur. Bir de namazın hakikati vardır. Bunun için muvaffakiyet Allah’tandır. Zikrullah’ın hem âyin şekli hem ferdi şekli bunun gibidir. Başka bir vecheden cevab verilirse, Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselem Efendimiz, Hz. Ebubekir (ra) Efendimize; “Kur’an-ı Kerim’i okurken (mümkünse) ağlayınız. Ağlayamaz iseniz (ağlayarak okuyanları taklid için, halinizi o hale benzetmek için) ağlar gibi yapınız.” buyurmuştur. Bu daji gösteriyor ki kişi vecd halinin güzelliklerine hakkıyla ermese de vecde gelenleri taklid etmesi riya, gösteriş olmaksızın câizdir. Bir başka vecheden bir başka cevab. Allah Teala’yı zikretmek üzere toplananlar arasında muhakkak gönlü muhabbetle lerzan (titreyen) olan vardır. Bu hüsn-i zanna(iyi düşünmeye) muvafıktır. Mü’min ise  daima hüsn-i zann üzere olmalıdır. İmdi, o meclisteki bir kişi hürmetine dahi Allah Teala orada bulunanları kendisini muhabbetle vecdle zikredenler zümresine dahil eder. Buhari-i Şerif hadis kitabında bu manaya gelen uzunca bir hadis-i şerif vardır. Orada zikir meclisinde bulunup zikirle alakası olmayan kişiye dahi Cenab-ı Hâkk’ın ikramları anlatılmaktadır. Bundan da anlaşıldı ki hâlis niyette olmayan kişi dahi zikretmediği halde nasibdar oluyor ise gerçekten o zikirden tad almaya gayret eden muhabbetli kişiler nasıl bir ecir kazanır kıyas eyle. Herhalde bu cevablar sâile (soruyu sorana) kâfi gelecektir. Eğer gerçekten öğrenmek için sordu ise. Yok öyle değil derdi âriflerin yoluna dil uzatmak, kendi şekk ve şüphesini yaymak kasdı var ise Cenab-ı Hakk onların da bizlerin de kalbini rızasında bir eylesin. Lâkin geçen mektubda yazdığım nutkun son kıtasında Cenab-ı Üftade (ks) şöyle buyuruyor:

Üftâde yanıp tüter / Bülbüller gibi öter
Dervişlere taş atan / İman ile göçer mi!

Cenab-ı Hakk böylesi halden bizleri muhafaza eylesin. Hem yine bize yakışan şudur ki, kişi riya ila bile Allah dese biz onu Hakk namına muhabbetle demiş kabul ederiz. Hakk’ın hürmetine ve dinin edebine bu çok daha muvafıktır.

Muhabbetli İhsan Efendi oğlum, zikrullah ve devran esnasında diğer dervişlerin hali ile meşgul olmayasın. Onların zikirdeki halini tecessüs etmeyesin. (araştırmayasın, takib etmeyesin) Heman dervişe lazım olan kendisiyle meşgul olmak, sairle meşgul olmamaktır. Cümle umurunda (bütün işlerinde) bunu gözetesin.

Evlâdım, devran geceleri dervişlerin hasadıdır. Yani ektiği mahsülünü, devranda devşirir, kotarır. Bu sebepten mazeretin olmadan devranı terk etmeyesin. Hatta şeyhin seni devrandan kovsa bir daha gelme devrana dese dahi sözünü tutmayasın; imtihandır. Devranda isbât-ı vücud eyle(yani muhakkak bulun) Dervişlik yolu kırılmamak yoludur. Derviş bütün nakdini kalbiyle görür. Kalb kırılırsa içinde bir nesne durmaz, dışarı akar, kaybolur gider. Ol sebepten dervişin gönlü incinirse, incitmekten daha büyük bir belaya düçâr olur. Sermayesi olan muhabbet mâyisi kalbinden akıp gider, manen iflas eder. Sana lazım olan, incinmeyecek bir kalbe ve hale sahib olmandır. Bu da ancak kalbin kemâle ermesiyle olur. Zira aşıkta vücud kalmaz. Vücud kalmayınca; zâhirde kalıbı, zâhirde kalbi olmayınca kırılacak bir nesne kalır mı? ki kalbi kırılsın. Bu bahsi haylice tefekkür eyle. Bu sırrı sübhani’dir ki buna ermeyenin aşktan ve aşıklıktan bahsetmesi hayalden ibarettir vesselam.

Cenab-ı Hakk’ın rızasına talib, Cemâline râgıp İhsan Efendi oğlum, Allah Teala sizi iki cihanda aziz eylesin. Sizi mürşidinize hayru’l halef eylesin. Üzerinizde hakkı bulunanların hüsnü şehadetlerine nâil kılıp şikayetlerinden hıfz û emân eylesin. Hakk erenlerin himmetini ve ruhaniyetini sana enîs ve yoldaş eylesin. Muhabbet ve tehassürle göndereceğiniz mektupları bekler, sizi ve sevdiklerinizi Allah Teala’nın emniyetine, hıfz û himâyesine havale eylerim.

Selâmetle, saadetle . . .

6. mektupta buluşmak üzere …

4. Mektup

4. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların dördüncüsüdür.

806~Two-Tulips-PostersBizlere muhabbetini bahşeden, zikrini, fikrini nasip eden Celîl ve Cemîl Allah u Teâlâ’ya hamd ü senâ olsun. Bu aşkı ve edebi bizlere meşk eden mahbûbu’l-kulûb, mürebbi-i kulûb, Allah u Teâla’nın sevgilisi Habibullah Efendimiz’e salât u selam olsun. Bu salât-ı şeriflerden o nurlu peygamberlerin âline, ashabına ve tâbi olanlara dahi ikram kılınsın.

Muhabbetli ve pek gayretli evlâdım İhsan Efendi;

Allah’ın selâmı ile seni selâmlarım. Cenâb-ı Hakk feyzini arttırsın. Bana gönderdiğiniz mektuplar gönlüme neşe, gözüme fer ihsan eder oldu. İnşallah bizim gönderdiklerimiz de sizin muhabbet dolu kalbinize cilâ olur.

Muhterem İhsan Efendi oğlum; mektubunda tekkeye şeyh efendi gelmediği vakitlerde sıkça gider olduğunu yazıyorsun. Hizmet ederken yaptığın işin ağırlığı değil etrafındaki insanların gayet ağır söz ve fiillerinden bahsediyorsun. Zira bunları şikâyet olarak yazmadığını düşünüyorum. Böyle olmasaydı hem ne yapacağını sormazdım hem de biz dahi bu satırları görmezden gelirdik. Diğer sorduklarınıza geçmeden bu mevzûyu îzah etmeye gayret edeyim.

Muhabbetli evlâdım; Dervişlik yoluna sülûk eden ve sülûkuna mektep sayılan tekkede (veya zâviyede) hizmete devam eden kişiler, cemaatin bulunduğu her yer gibi insanlarla imtihan  olmaktan kurtulamaz. Dervişler iki kısımdır: Bir kısmına “Muhib Dervişler” denir. Bunlar sâdece mukâbele gecesinde cemaatin toplandığı zamanlarda veya efendileri bir mecliste olduklarında orada boy gösterirler. Bazen mallarını infâk ederler, bazen de kişilere seçerek ikram ederler. Bunlar hep okşanmak ister, sırtı sıvazlanmak ister. Mürşid bunlara kaşlarını çatsa meclisi de bırakıverirler. Muhib dervişlerin hepsi böyle değillerdir ama ekserisi bu nevidendir. Mürşidler, bunların hâlini bilir. Bilmese mürşid değildir.

Bir kısmına da “hizmet dervişleri” denir. Hizmet dervişi demek, mürşidin yoluna, sözüne, murâdına uygun hizmet eden demektir. Bunlar için zâhiri yakınlık, zâhiri iltifat, halk tarafından sevilmek nefsin rahatı için tâlip olmak yoktur. Olmamalıdır da… Mürşidin dahi murâdı; emânetine, sırrına, muhabbetine mazhar olacak talebeler ve mürşidler yetiştirmektir. Nasıl ki, okulda bir ürstâdın gâyesi talebelerini yetiştirip mezun etmektir. Nasıl ki böyle bir üstâd, talebesinin senlerce aynı yerde saymasını istemez, aynen böyle meşâyih de vâris oldukları emâneti, kâmil menzilindeki dervişlere vermek ister. Hâşa onlar cimri ve hasis insanlar değildirler. Çok fedakâr kimselerdir. Onlarda müşâhde ettiğin nur, kendi benliklerini Allah yolunda yakarak kül olduklarından gözüken nurdur.

Anlaşıldı ki mürşidin sırrına, nuruna tâlip olan Hizmet Dervişleri, ne mürşidinde ne de ihvânında eksiklik görmeye! Ve meşgul olmaya! O nurla, sadece kendisindeki eksikliği bula, fehmede (düşüne). Sonunda hep iltifât olsa idi herkes teşekkür etse idi hizmet etmeye herkes tâlip olurdu. Hz. Pir Şemseddin’in buyurduğu gibi “Hakk’a makbul olmak ister halka menfur olmadan”.  Yani kişi halkın nefretini kazanmadan, o imtihanı geçmeden, Hakk’a tam yakınlık elde edemez. Dikkat nazarlarından kaçmamıştır. Zira zât-ı âlinizde edebi zevk var. Bu nutkun bir mânâsı da; Yaratılmış nefsin hoşuna gitmeyecek şeyleri yapmadan Hakk ve Hakîkate mazhar olamaz mânâsı da vardır. Bu izâhatı zevkimden yaptım, tekrar mevzûya dönersek Hizmet Dervişleri’ni bekleyen imtihanlardan biri de hizmete soyunmuş lâkin eksikliğinden haset illetine (kıskançlık hastalığına) tutulmuş sözüm ona dervişlerdir. Mürşid bunları da bilir. Bu kimselerin eziyet ettiği mazlum dervişleri de bilir. Bilmelidir de! Cenâb-ı Mevlânâ’ya sormuşlar; Kalabalık arasından mürşid-i kâmili, nâkısı hemencecik nasıl seçer ayırır? O zât-ı âli de şöyle cevap vermiş; Pirinçte beyaz taşlar olur. Göz onu seçemez. Pilava kaşığı daldırıp ağzına atarsın.Bir kaşık dolusu pirincin arasından o bir tane taşı dilinde seçer tutup dışarı çıkarırsın. Bu mârifeti düşününce kâmil mürşiddeki bu hâli de anlayabilirsiniz.

Şimdi Hizmet Dervişi’ne düşen; sabırla, muhabbetle cemaatine devam etmektir. Muhabbet olursa, sabır kendiliğinden gelir. Muhabbet, aşka tekallüb ederse (dönüşürse) sabra dahi hâcet kalmaz. Aşk gelince vücut kalmaz, akıl kalmaz ki halkın eziyetine sabretsin. Böyle hâl sahiplerine ancak mâşukuna vâsıl olmak için sabır lâzımdır.

Aşk tâlibi İhsan Efendi Oğlum; sen hamlıklara, kıskançlıklara mâruz kaldığında gülerek geçiver. Onları da mâruz gör, merhamet et. Zira bu kimseler mânevi hastane gibi olan dergâhların hastalarıdır. Hastanede sadece hekim, hasta bakıcı, hâdeme bulunmaz. Tabii ki hastalar, hastalıklar, çeşit çeşit ziyaretçiler olur. Sen neye tâlipsin, ona bak. Gayrısını bırak. Fahri kâinat Efendimiz (sav) buyururlar ki: İnsanın kalbi Allah û Teala’nın kudret parmaklarındadır, dilediği gibi çevirebilir. İşte bu sebepten sen, hep kendi hâlini, nefsini murâkabe (kontrol) et. Çünkü bu anlayışsızlıkları yapan sen de olabilirsin.

Mürşidler de seyr-i sülûkta senin gibi bu imtihanlardan geçmiştir. Senin hâlin onlara hususi olarak bildirilmese dahi tecrübe ile yine bilirler. İnşaallah tenbihatımı can kulağı ile dinlersiniz. Şunu da beyan edeyim ki; ihvan ile ve mürşidi ile laubâli halde bulunan derviş sûretindeki kişilerle fazla oturup kalkma. Kulaktan duyduğun bir söz seni hasta eder. Ciddiyetsizliği maharet zanneden böylece kendilerini de olmuş zannedenler avunup dururlar. Hazreti Peygamber Efendimiz (sav) buyurdular ki; Bir kişiye Allah’ın gazap ettiğinin alâmeti o kimsenin hiçbir işe yaramayacak fillerle meşgul olmasıdır. Eskiden tekkelerde nefesi dahi boş yere sarf etmemeyi öğretirlerdi. Maalesef şimdilerde boş zaman geçirmek için, laklak etmek için, fıkra anlatmak için tekkeleri mekân edinenler çıkmaya başladı. Korkarım ki bu hastalık bir çok meclisin bozulmasına sebep olacak ve tekkelerin mânen sırlanmasına sebep olacak. Hakk sillesinin, ne sadâsı, ne devâsı, ne de davâsı olur. Allah muhafaza eylesin.

Muhterem evlâdım İhsan Efendi; sana lâzım olan Allah için hizmetle vaktini sarf edesin. Hizmetinin sevabını dahi, Allah yoluna sarf edesin.

Eğer âşık isen yâre,
Sakın aldanma ağyâre,
Düş İbrahim gibi nâre,
Bu gülşende yanan olmaz

Gönlümün neşesi İhsan Efendi oğlum; hacca gitmek istediğini söylüyorsun. Ailenin maişetini tamam eyle. Bu mevzûyu ailen ile istişâre etmedi isen, istişâre eyle. Sonra dervişlik görmek demektir. Ayrıca istihâre eyle. Maksad hâsıl olursa, kalbin tatmin olursa, müsaade alarak sefer eyle. Şunu da unutmayasın ki hacc yolculuğu ve ibadeti yine insana hizmet ve insana tahammül yoludur. Bu husuta da kendini yokla. Üstesinden gelebilecek isen yola azimet eyle.  

Feyizli evlâdım; şimdi gelelim bahsettiğin diğer mühim meseleye. Maşallah, Allah mübârek eylesin. Daha senesi dolmadan ikinci esmâya terfi eylemişsin. Büyüklerimizden bildiğimiz birinci esmâyı çeken dervişin kalbi uyanırmış. Bu esmânın nûru ile kabrin başına gitse kabirdekinin hâli kendisine keşfolunurmuş. İkinci ism-i ilâhi zikre başladıktan sonra, kalplerle âşinalık başlar hatta karşısındaki kişinin kalbinden pencere âgah olurmuş. Tabii ki sana lâzım olan iyi hâllere âşina olmak, temiz kalplerle âgah olmaktır. Bu sır ile gördüğün kötülüklere, çirkinliklere ve ayıplara sakın ha(!) îtibar etmeyesin. O zaman sana verilen bu nîmetin elinden gitmesi ile vukû bulur. Daha çiçek açmadan solar gidersin.

Sen bir koruk seversin
Heman şöyşe olursun
Sen bir palaz yavrusun
Kuş kanatsız uçar mı?

Hazreti Peygamber (sav) Ayıplara keşif bâtıldır buyurdular. Bu sebepten ayıpları setr edici ol. Ve hep söylüyorum kendine şiar edinesin: En büyük kerâmet Hazreti Peygamber’in (sav) ahlakı ile hemhâl olmaktır.

Gerçek sözdür yârenler
Gördüm demez görenler
Kerâmete erenler
Gizli sırlar açar mı?

Allah (cc) ile kul arasında gözle görülmez perdeler vardır. Kalbinde uyanan ve sana emânet edilen muhabbeti zikir ile, fikir ile, ibadet-taat ile büyütür isen bu muhabbet aşka dönüşür. Allah’ın izni ile bu aşk ateşi aradaki perdeleri birer birer yakar, kül eder. Seni, Peygamber Efendimiz’in (sav) nûru ile nurlandırsın, ziyâde eylesin.

Pek kıymetli evlâdım, seyr û sülûkta tesbihatın artmasına veyahut artırılmasına sevinip üzülmeyesin. Bazen kişiye yukarıda beyân ettiğim gibi hasta olduğundan da ilaç verirler. Bazen şeyhler bu hususta perhiz ederler, bazen de bol keseden dağıtırlar. Sultânların da bazıları çok para dağıtır, istikbâl vaadeden kişileri böylece o kalabalık arasında saklar. İnsan-ı kâmil kabiliyetinde olanların hasetçisi de çoktur. Velhâsıl mürşidin tasarrufuna teslim olasın ve akibetinin de Allah’a yakın kulların akibeti gibi olmasını hep niyaz edesin.

Mürşidin sana ne verirse kabul et. Gerek dünyalık gerek âhiretlik ihtiyacım yoktur veyahut ayıp olur düşüncesi ile sakın reddetmeyesin. Bu misli davranışlar irfan eksikliğinden gelir. Çünkü geri çevrildiğinde, sen hâlinle o zâta Bunu bana vermek istediniz ama ihtiyacımız yoktur dolayısı ile düşüncenizde isâbet edemediniz, durumumuzu fehmedemediniz demiş olursun. Binaenaleyh edep sûretinde edepsizlik, tevâzu sûretinde kibir yapmış olursun. Böylece aranızdaki muhabbet de Allah muhafaza kopma zûhur edebilir.

Cenâb-ı Hakk, sizleri ve bizleri bu nevi nâkıslıklardan muhafaza buyursun. Ârif ve pek zârif evlâdım, Cenâb-ı zülcelal ve’l cemâl, sizleri ve bizleri nebilerle, sıddîklarla, şehitlerle ve sâlih kullarla haşr û neşr eylesin. Onların arkadaşlıkları ile taltif ve tahsin eylesin. Cenâb-ı Hakk, ruhlarımızı Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’in (sav) ruhuna yakın eylesin.

Allah’ın rahmeti, selâmeti, saadeti ve bereketi daima üzerinize olsun. (Amin)
Ve’l hamdulillahi rabbülâlemin.

5. mektupta buluşmak üzere…