Dervişin vakitle imtihanı

“Arifler, tasavvuf zamanın ilmini bilmektir” derler buyuran Prof. Dr. Mahmud Erol KILIÇ hocamızdan sufi fikriyatındaki çok katmanlı zaman algısını; İbnü’l Vakt (Zamanın evladı) ve Ebu’l vakt (Zamanın babası/sahibi) mertebelerinin açılımını, “dem be demdir,dem bu dem” sözünün sırrını  dinledik…

Vaktiyle ay merkezli takvim kullanan, ibadet vakitlerine ve dolayısıyla güneşin doğuşu, yükselişi, batışı esasına göre, yani doğanın kendi düzenine göre yaşayan Doğu, Batı’nın getirdiği modernite ile birlikte planlanmış saat ayarlarına geçmiştir…  Elbette raydan çıkan zaman alıgımızın tek müsebbibi modernite değil! Zihnimizi ve bedenimi devamlı meşgul eden teknoloji ve sosyal medya iletişim araçları var bir de… Elimizdeki akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlarla ya oyun oynuyor, mesaj çekiyor, bir şeyler paylaşıyor, yazı okuyor ya da sürekli birileriyle konuşuyoruz. Bir nevi zihnimizi, kendimizden kilometrelerce öteye atıyoruz. Adeta çocuğunu uzun bir seyahat esnasında meşgul etmeye çalışan bir ebeveyn gibi zihnimizi mümkün olduğunca kendimizden, tehlikeli düşünce ve duygularımızdan uzak tutmaya, oyalamaya çalışıyoruz. Çünkü kendimizle kaldığımız an, düşünmeye, sorgulamaya ve hissetmeye başlarız. Sahi gündelik koşuşturmacalar içerisinde bu tür faaliyetlere zaman var mı?

bektasi_dede

Tasavvuf ilminin zamana bakış açısı nedir hocam?
Tasavvuf ilminin zaman kavramına bakışı ontolojik yani varoluşsal bir bakış açısıdır. Allah kendini tanımlarken zamansal terimler de kullanmıştır. Ayrıca bazı zamana dair kavramlar üzerine yemin ettiğine göre zamanın da kaynağı, kökeni ‘O’ olmaktadır. Allah’ın “Asr’a yemin olsun, Duha’ya (kuşluk vakti) yemin olsun, gündüze, geceye yemin olsun” v.b. gibi zamanî mefhumlar üzerine kasem etmesi çok manidardır. Yani zaman kavramı Kutsal’a aittir. Ayrıca “Âna, dehre, zamana sövmeyin” diye bir hadis-i şerif vardır: “Çünkü o Allah’tır” der.

Yaratılmış her şeyin vücuda gelmeden evvel ‘hilkat öncesi’ (primordial) dediğimiz bir ilk hali vardır. “Her şey O’ndan çıkmıştır ve her şey O’na geri dönecektir” ayetinde de olduğu gibi her şeyin başlangıcı ‘el-Evvel’ ve her şeyin sonu ‘el-Âhir’ O’dur. Allah’ın kendini tanımlarken “ilk ve son, iç ve dış benim” demesi ister istemez zaman kavramını sorgulamayı getiriyor.

“Bir şeyin başı bensem sonu da bensem ortası (dünya?) nedir?” diye bir soru bence en temel varoluşsal soru olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuya dair vahdet-i vücud ehli ariflerin getirdiği modelleme epeyce bir izah getiriyor.

Zaman “yaratılmışlardandır” diyebilir miyiz o vakit?
“Allah’ta n başka her şey mahluktur” buyururdu merhum Seyda Muhammed Emin Er hocamız. Klasik filozoflar zaman ve hareketi beraber değerlendirirler. Zamanın olabilmesi için her şeyden evvel bir yerden bir yere doğru bir hareketin olması lazımdır. O hareket bir noktadan diğer bir noktaya doğru olan ‘teveccüh’tür yani süreyi ölçme birimidir zaman. Bir hareket yoksa, bir sükûn hali varsa orada zamansızlık vardır. Zaman yoktur. Onun için hakikat erbabı; zaman içerisinde zamansızlığı yakalayabilen kimselerdir.

Tek bir andan ibaret midir zaman sufi anlayışta?
“İlim bir noktadır, bu noktayı cahiller çoğalttı” diyor Hz. Ali (kv)… İlmin aslının ‘bir’ olduğunu, tek bir nokta olduğunu bilene arif denir zaten. Çokluğun, çoğaltmanın, aslında bir tür kaynaktan uzaklaşma olduğunu bilmeyene cahil denir. Âlim, her şeyin, kesretin; çokluğun, toplandığında tek bir şeyden çıkmış olduğunu görene denir. İrtibat kurabilene âlim denir. İrtibatları bir türlü kuramayana da cahil denir. Nasıl ilim bir nokta iken açılımı söz konusuyla aynı modeli zaman kavramına tatbik ettiğimiz zaman ariflerin yaklaşımı ile izafiyet teorisi ve son zamanların Kuantum zaman anlayışı arasında paralellikler olduğunu görürüz. O da nedir; her şey bir andan ibarettir. Bir nokta misali zaman da bir andır. Tıpkı maddenin izafi olması gibi zaman da izafidir. Baktığınız ya da durduğunuz yere göre değişebildiğini görürüz.

‘Zaman burada yavaş akıyor’ deriz bazı yerler için mesela…
Şimdi ‘yavaşlatılmış zaman’, ‘yavaşlatılmış şehir’ (cittaslow) diye bir akım var. Çünkü modern hayatın en büyük hatası teknolojinin ilerlemesiyle birlikte zamanın hızlandırılması oldu. Peygamber efendimiz de bu durumu ‘zamanın sonu’ işaretlerinden görüyor. “Kıyamete yakın zaman hızlanacak” diyor. Belki de zaman durduğu yerde duruyor ama insanın zaman algısı hızlanıyor…

Zaman algısı ve zamanı kullanma şekli hızlandığı zaman, bunu hızlandırdığınız zaman kalite düşecek demektir. Bir şey hızlanırsa kalite düşmeye başlar ve kıyamet kalitesizler üzerinde kopacaktır zaten. Yani ‘kalite’nin bitip ‘kantite’ (miktar)nin öne çıkması üzerine kopacaktır. Bir yerde ‘kalite’ varsa kıyamet orada kopmaz. Süreç şöyle işleyecek: Haz ve hızın ön plana çıktığı, hızlandırılmış bir yapı içerisinde insan bocalamaya, afallamaya başlayacak. Yetişemez hale gelecek. Ve sathileşecek, kalitesizleşecek. Derinleşme sükûnla olur. Herhangi bir konuda derinleşebilmek için sükûnete, sakinliğe ihtiyaç vardır. Pasiflik anlamında değil bu. Dinamik bir pasiflik aslında…

Hz. Ali örneğinden, ‘ilmin bir nokta oluşundan’ devam edelim isterseniz. ‘An’ da bir nokta mı aslında?
Nasıl ilim aslında bir noktaysa, süre kavramının da en küçük birimi bugünkü modern ilmin mikro salise dediği kavramdır. Ona tasavvufta ‘an’ denilmektedir. ‘An’ ile ‘dem’ arasında bir irtibat vardır. Onun için ‘dem bu demdir dem bu dem’ der sufiler. An bu andır. Başka an yoktur. Anın açılımı saliseyi doğurur, o saniyeyi doğurur, saniyenin yavaşlatılmış hâli dakikayı meydana getirir. Buradan saat ortaya çıkar. Saat daha sonra güne döner. Maddenin aslı ışıktır. Madde denilen şey aslında enerjidir. Madde yavaşlatılmış enerjidir. Yani maddeyi hızlandırırsanız enerji açığa çıkar. Peki, enerjinin aslı nedir? Enerji ışığın yavaşlatılmış halidir. Enerjiyi hızlandırırsanız ortaya ışık çıkar, nur çıkar. O zaman maddenin aslı nurdur, ışıktır.

Zaman anın açılımı mıdır yani?
Aynı şekilde zamanın da bu şekilde hızlandırılmasıyla gün, haftalar, aylar mevsimler, yıl ve asır dediğimiz 100 yıl, sonra devreler çıkar. Bunların hepsi bir anın (momentum) açılımından ibarettir. An yayılmaktadır. Kuantum zaman bilimi üzerine çalışanlar bunu balon üzerinde bir nokta olarak tarif ederler. Balon sönük haldeyken küçük bir mürekkepli kalemle üzerine bir nokta koyarsanız, şişirmeye başladığınız zaman o nokta da irileşir. Ne kadar üflerseniz o nokta o kadar irileşir. Küçücük bir noktayken büyük bir daire haline gelir. ‘Zamanın yayılması kavramı’ böyle ele alınıyor.

Onun için “Allah evveli de bilir ahiri de bilir, geçmişi de bilir geleceği de bilir” derken aslında zamansızlık anlatılıyor. Çünkü zamanın sahibi O’dur. Zaman yaratılmış bir olaydır. Zaman-üstünlüğü elde edenler geleceği de bilebilirler. Geleceği bilmeleri başkalarının gözünde bir keramet, bir mucize olarak görülür. Bundan iki saat sonrasını görüyor olmak onlar için basit bir şeydir. Ama bilmeyenler için ise büyük bir olaydır.

yavas_tesbih

Tam bu noktada, sufilerin arayışının bir anlamda da fiziki zaman kurallarını kırmaktan geçtiğini söyleyebilir miyiz?
Zaman ontolojisinden hareketle bir sufi, gayesini kaynağına doğru yönlendirirken, kaynağını ararken aslında bu ötekine doğru bir yöneliş değildir. Sufinin “ben Allah’ı arıyorum” demesi, “ben kendimi arıyorum” demesi ile özdeş bir cümledir. Yani Allah diye bir öteki yoktur sufide. Biraz belki narsistik bir yaklaşım ama kendini arıyor aslında. Aslında kendine âşık o. Aynada gördüğü kendisi aslında. Onunki kendi kendine doğru bir çekim, yukarıya doğru. Bunu bir uzaklık ve yakınlık kavramıyla anlayabiliriz.

 Yıllar önce Budist olmuş, Amerikalı Müslüman bir dostum bana Müslüman olmadan evvel Budizm’in çok zor bir meditasyonunu yaptığını, geçtiğini söylerdi. “Slow motion meditation” diye bir meditasyon. ‘Yaklaşık 10 gün yapıyorsunuz, yaparken çıldırırsınız’ demişti. 10 gün boyunca bütün hareketlerinizi yavaş çekim yapıyorsu nuz. Önünüzdeki bardaktan çayı içmeye niyetlendiğinizde elinizi bardağa götürmek üç dakika sürüyor örneğin. Amaç anları yakalayabilmek. İslam tasavvuf ekollerinde, özellikle tarik-i Nakşibendiyye’de ‘Nazar Ber-Kadem’, ‘Vukuf-u Kalbî’ gibi bazı pratikler vardır bu çalışmaya benzeyen.

Sufi dediğimiz arayıştaki kişi madde içerisine inmiş bir ruh, maddeli bir beden kullandığı için bu’udiyette yani uzaklaşmış bir bedende kurbiyet (yakınlık) elde etmek istiyor. Uzak düşmüş, sürgünde, gurbette; aslıyla yakınlık kurmak istiyor.

Hz. Mevlana’nın(ks) “Her kim aslından uzak düşse arar, asl’a dönmek için uygun bir gün arar” buyurduğu yerdir burası… İşte o aslın cazibesi tesiriyle ve nefes alıp vermek suretiyle dünyadaki mahbusiyet müddetleri biter, zindan günleri sona erer de nihayet her biri aslı ve menşei olan aleme gider.

Bu ister istemez beraberinde aradaki sürenin, boyutların ve mekânın kaldırılması kavramını iktiza ediyor. Ebu Süleyman Daranî “Tasavvuf nedir” sorusuna “Zamanın ilmini bilmektir” cevabını vermiş. Ne demek istediği ise uzun şerhe muhtaçtır. Zamanın ilmi… Buradan sosyolojik ve modern bir kavram çıkmıyor. Modern zamanların ilmini bilmek anlamına gelmiyor.

“Zaman ilmini” değil, zamanın ilmini bilmek… Önemli bir detay bu…
Sufi yaşadığı zamanın idrakine varmalı, onun haliyle hâllenmeli. Bunu yaparken önce İbnü’l-Vakt olarak hareket ediyor. İbnü’l-Vakt yani Türkçesiyle ‘vaktin çocuğu’… Dönüşümler, değişimler içerisinde, hâlâ sükûna erememiş. Hâlden hâle geçiyor. Hâlden hâle düşüyor. Kafka tabiriyle dönüşümlerde hâlâ. Dönüşüyor. Ama bu dönüşüm sufide iyiye doğru bir dönüşüm, Hz. Mevlana’da gördüğümüzü hamdım, piştim yandım boyunda bir tür pişme süreci…

Hatta bazılarına göre işin lezzeti de bu pişmede. Niyazi Mısri (ks) gibi bir sufi çıkıp diyor ki;

İbnü’l-Vaktem ben Ebü’l- Vakt olmazem
Abd-i mahzım ben, tasarruf bilmezem
Ân-ı dâim’dir hakîkat güneşi
Ânıyım ben gitmezem, gelmezem

Yani, “Ben vaktin çocuğuyum, vaktin sahibi değilim, mutlak bir kulum, mutlak bir kulluk içerisindeyim. Kamillerin tasarruf dediği kudret bende yok.”

İbn-ül vakt olan kimse, geçmiş zaman ve gelecek zamana bakmaz, yani geçmişte ne olmuş ve gelecekte ne olacak, bunlara bakmaz, belki o şimdiki halin zuhûrâtna bakar ve şimdiki zamânın haline göre hareket eder. Ebul-vakt ise, her olan zamana bakar, yani geçmişte ne olmuş, halde ne var, gelecekte ne olacak, onların hepsini dikkate alır ve bilir. Bunun makâmı diğerinden daha yüksektir. İbn-il vakt abd-i mahzdır (saf ve halis kul). Ebul-vakt tasarruf edendir, yani kevni kerâmet (hârikülâde şeyler) gösterir. Hâlbuki İbn-il-vakt olan böyle şeyden hoşlanmaz. Esasında Ehlullâh ve enbiya kerâmet göstermeğe ve mu’cize izhârına rağbet etmezler. Çünkü mu’cize ve kerâmet Allah Teâlâ’nın işidir. Hâlbuki halk ana inâd edecek ve îman etmedikleri takdirde fiilullâha îman etmedikleri cihetle kendilerine ilâhî gazab nâzil olacaktır. Bunun için Nebîler mu’cize göstermekten çekinirlerdi. Zirâ ümmetleri gösterdikleri mu’cizeye inanmadıkları zaman cezânın da geleceğini bilirler, çekinirlerdi. Esasen Nebîler şefkatla muttasıf olduklarından ümmetlerine mu’cize izhârı kendilerine gayet ağır gelirdi.

An dediğimiz şudur ki,  bölünmez zaman demektir.  Zaman ise senelere, seneler aylara,  aylar haftalara,  haftalar günlere,  günler yirmidört saate,  saat dakikalara,  dakikalar sâniyelere vesâire bölünerek devam eder.  Hâlbuki “Hakikat güneşi” ân-ı dâimdir,  hiç bölünmez. Çünkü Hakkın her anda bir tecellîsi olur,  bir anda iki tecellî veyahut iki anda bir tecellîsi olmaz. Eğer bir anda iki tecellî (görünme,  gayb âleminden bazı hususların görünmesi) olsa hâsıl-ı tahsil (yani tecellînin meydana gelişinin bilinmesi gerekir) lâzım gelir,  yok eğer iki anda bir tecellî olsa abes (beyhude şey) olur.  Kısacası hâsıl-ı tahsil ve abesten Cenâb-ı Hak münezzehtir.  Allah Teâlâ her anda bir tecellîde bulunur.  Mevcûdat (cümle yaratıklar) her an yok olur,  yine vücûda gelir.  Velâkin bu yok olup var olmayı Ehlullâhtan başkası görmez.  Bu şunun gibidir: Meselâ bir çeşmeden gayet hızlı olarak su akıyor ve hızından su durur gibi,  sanki hiç akmıyormuş gibi,  görünür, hâlbuki gelen bu su bir daha geri döner mi? Dönmez,  dâima yenisi gelip akmaktadır,  giden su geriye gelmez.  İşte bu da anın gibidir.

Büyük sufi Niyazi Mısri’nin aslında burada ‘yok’ demesinde büyük ve ariflerin anlayabileceği, derin bir tevazu var. Kendisi bunu tercih ediyor. Diğer makam zaten çok büyük sorumluluk istiyor.

‘İbnü’l Vakt’ ehlinin yaşadığı hâlden hâle geçiş, biz sıradan insanların günlük hayat içinde düşüş kalkışı değil tabii ki…
İbnü’l-Vakt hâlâ sükûna, makama ermemiş hâl sahiplerinin hâli, ‘yol’da olmanın, dönüşümlerde olmanın hâli. Sıradan; sufi olmayanın, yolda olmayanın dönüşümleriyle karıştırmamak lazım. Kâinatta her şey dönüşüm içerisinde fakat dönüşümünü adeta askeri disipline tabi tutana sufi denir. Ama bu kaotik yapıda, neyin nerden geldiği belli olmayan bir dönüşümse; kişinin önce o anarşik yapıdan kurtulması ve inkılaplarını bir sisteme tabii kılması gerekiyor. İbnü’l-Vakt dönüşüyor, dönüşüm bitmedi ama dikeyleşti. Yani afaktan enfüse geçti. Sufinin arayışı önce yeryüzünde İbnü’l-Vakt olarak başlar… İnkılab ve kalb aynı kökten gelirler. Kalb dönüşümler yeridir. Film karelerinde canlı hareket ediyor gibi gördüğümüz durumu yavaşlattığımızda aslında hepsinin bir kare olduğunu idrak ediyoruz. Hz. Mevlana bu durumla ilgili, ‘bayrağın üstündeki aslan’ benzetmesi yapıyor. “Sen aslanım diyorsun ama sen aslında bayrağın üstündeki aslansın” diyor. Bayrağın üzerine yapıştırılan aslan resmi var ya, o rüzgâr estikçe hareket eden bir aslan diyor…

Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim! Biz yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin. Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır. Hareketimiz de, varlığımız da senin vergindir. Varlığımız umumiyetle senin icadındır. Yoksa varlık lezzetini gösterdin. Yok olanı kendine aşık eylemiştin! O İn’am ve ihsanın lezzetini… mezeyi, şarabı ve kadehi esirgeme! Esirgersen kim arayıp tarayabilir? Nakış nakkaşla nasıl mücadele eder? Kudret huzurunda bütün âlem mahlûkları, iğne önünde gergef gibi acizdir. [Hz. Mevlana]

Yani sufi önce bildiğimiz fiziki süreye tabi. Ama onu kırmaya, üstüne çıkmaya çalışıyor…
Evet, henüz siz süreye hâkim değilsiniz, süre sizi belirliyor. Onun için sufi halden hale inkılab ediyor. Ve yolculuğuna devam ediyor. Ama ne zaman ki o ‘momentum’u dolduruyorsunuz, elinize bir kalemi hızlı hızlı hareket ettirdiğiniz zaman sabitlenmesi gibi… İşte seyr-u sülukunda bir yerden sonra kişi artık makam sahibi olur. Makam sahibi olduğunda, zamandan, hâlden hâle geçmelerden kurtulmuş, Ebu’l-Vakt’lik (zamanın babası/sahibi) boyutuna geçmiştir. Zamanın ilmine vakıf olmuş ve zamansızlığı yakalamıştır. Ebu’l-Vakt olmak Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanmaktır. Çünkü zamansızlık sadece Allah’a aittir. Bu makam doğmaktan, doğurulmaktan kurtulmuşların makamıdır, an yakalanmıştır. Onun öncesini ve sonrasını görmektedir. Tayy-i zaman ve tayy-i mekân edebilmektedir. Zaman ve mekânlar arasında gezinebilmekte, yolculuk yapabilmektedir. Bir andır onlar için zaman. Ona ‘an-ı daim’ denir. Yani hep o anda olmak… O makamı yakalamış kişi artık kesretten de vahdede erdiği için, o sayısallık ve çokluktan birliğe inmiştir. Mesela İbnü’l-Vakt çok fazla zikrederken, Ebul-Vakt bir kere “Allah” der. İbnü’l-Vakt çok fazla ibadet ederken, Ebu’l Vakt belki bir kere secde eder… Sayısal olarak birdir ama ‘kalite’ olarak diğerinden üstündür.

Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında
Bir garip rüya rengiyle uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile benim kadar hafif değil

Tasavvufta makam erleri, zaman ve mekan boyutlarını aşabiliyorsa, geçmiş, gelecek ve şimdi aynı anda yaşanıyor olabilir mi? Şairin dediği gibi ‘yekpare geniş’ bir an mı zaman?
Allah “Evvel ve ahir benim” diyorsa bu böyledir. Geçmiş zamanlarda kuyruğunu yakalamış yılan(uroborus) sembolüyle anlatılırdı zamanın tek bir an olduğu. Çünkü sonsuz döngü içinde o an çıkışın, başlangıcın ve sonun aynı noktada olduğu yerdir. Allah bir tür çemberi tamamlamış oluyor. Zamanın ilmi de budur aslında.

Pek değerli mesainize kıydık affola…
Bizler de müstefid olduk, Mevlam okuyanlarda tesirini halkeylesin vesselam…

Reklamlar

Afiyet üzresiniz inşallah?

Dâima akıp giden küçük bir dere, ne pislenir ne de kokar [Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr]

nevniyaz_dedesi

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

Kaç zamandır sizlerden haber alamıyoruz, ne var ne yok sultanım?
Bir zamanlar hal hatır sorulurken dahi bir edep gözetilirdi. Tarik-i Mevleviyye’de “Nasılsınız?” sorusuna “Aşk u niyaz ederiz” diye cevap verilir. Hal, hatır sorulmasına cevaben de “aşk verdiler, aşk aldık” buyrulurdu. Hal hatır sormak, nasılsınız demek önceliğinin büyüğe ait olduğu bilinir en hafifinden “Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah azizim” diyerek başlanırdı kelâma…

Bizde afiyet, hastalıktan sıhhat bulma diye bilindiği için, pek kullanmıyoruz hasta değilse…
Eyvallah afiyet bulmak iyileşmek manasınadır lakin afiyet aslında sıhhatin verdiği huzur ve rahatlıktır. Sözün süzülüp de söylendiği dervişlikte yara yapmasın diye, adamın pişirilmesine önce dilden başlanırdı.  Bu yolda afiyet; dînin bid’atten, amelin afetten, nefsin şehvetten, kalbin kuruntudan kurtulması demektir. Öyleyse dem be dem afiyet olsun ya huu

Peki… Afiyet üzresiniz inşallah?
Azalan bir ömür ve artan günahlar arasındayız daha ne olsun erenlerim; methe layık pirimiz, zemme layık nefsimiz var.

Zât-ı şahanelerinizden aldığımız hoş kokuların menşei bildiğimiz vaktiyle tekkelerdeki havadan bahis buyursanız?
Tekkelerde olan alemi dil söylemekten acizdir. Emin olun cennetin alemi tekkelerde mevcut idi. Kapıdan içeri girersin, bir misk rayihası kendini istiab ederdi (kaplardı). Su içerdin kevser, yemek yerdin cennet taamı, yedikçe dimağına bir hayat gelirdi azizim… Biz sözünü söylesek de özünden haberimiz yok. O tekkede meşayihin sohbeti de acayip, garaip bir hal ile olurdu. Çünkü o zamanda meşayih ne söylerse o ihvanın kalbinde olan halini kendisine söyler ki, işte halin budur, dermanı da budur. Biraz gönlüne şek (şüphe) gelen bir ihvanı da hemen ikaz eder gözünü açar, halinin hakikati ne ise o halin hakikatini gösterirdi. Mürid o anda ikaz olup anlardı ki, evet bu yaylanın yolu böyle gidermiş. Elhamdülillah şimdi zaman tebdil oldu erenlerim.

Şimdi mürşid-i kâmiller müridini halinden haberdar etmiyorlar mı?
Ekseri haber vermezler. Senin benim selametim, saadetim için. Yaramazlar şerrinden, yaramazlığın künhünden (tamamından) muhafaza için. Şimdi şu zamanda zahir adabı kaldırılmıştır. Zahir adabının takat tahammülü çok zordur azizim. Şimdi şu zamanda hal yoktur amma meşakkat mihneti de yoktur.

Peki bu zamanda seyr-i süluk nasıl tamam oluyor?
Şimdi seyri illallah makamına kadar seyr-i süluku sokakta ikmal ettiriyorlar. Hal idaresi çetindür. Onun için bu bir Allah’ın fazlı, keremidir. Şimdi, insanların muhalifi olan nefsi şeytandır. Rabıta nuru olan yere şeytan yaklaşamaz. Mürşid i kâmil, müridin iki küreği arasındaki şeytanın hulul yeri, üfürme yerini kapatır. Senin nefsin de yarıya kadar su dolu tenekeye düşen bir fareye benzer. Ne kadar iktidarı olsa da, mürşidini tanıyan mürid için hükmü tesirsiz kalır.

Hayvan sıfatın hüküm süremez mi olur?
Sıfatı hayvaniye de yine aynı fareye benzermiş. Issız kalıp karanlığın olmasını bekler ki, çıkıp da nimetlerden yesin (harama düşsün, çalıp çırpsın). Seni göreyim; yâr ile ettiğin ahdi unutma, irtibatını koparma. Ten mezbeleliği battallıktır, bataklıktır. Hizmetini ihmal etmezsen bir tesiri yoktur. Anasır zıddiyet ise mürşidin emrindedir.

Şimdi mürşidler, yemeği pişirmiş, kaşık elinde!
“Gel yavrum, nimetini ye” diye nezaketle, ikramla ve lütufla müridine her halinde şefkat ve merhamet göstermektedir.

Bu iklimden bir ferahlatıcı soluk olmaz mı ya hu?
Hazreti Pir bir altın kürsü üzerinde oturmuş, mübarek yüzünden adeta ayın ondördü gibi olan cemalinden, ayın o şuleli zamanındaki gibi bir nur hasıl olup seni ihata etmiş. O mübarek yüzünün nuru seni ihata etmiş, her nefes aldıkça o nur kalbine gidiyor, nefesini dışarı verdikçe de bir siyah zulmet çıkıp senden uzaklaşıyor. Nefsini de bir uyuz it şeklinde atmışsın önüne, şeriat kamçısı ile başından aşağı vurup terbiye ediyor. Kalbini de bir altın tabak içinde tutmuş, mübarek iki kaşı arasından baş parmağın kalınlığında akmakta olan o feyzi ilahi o kalbini temiz, tahir, safi ediyor. Sen de aynı o mübarek cemali seyrederek tesbihini çekiyorsun. Çünkü cemalullahı o yüzden göreceksin. Tesbihini de o yüze bakarak çek ki, o yüz, Allah kapısıdır.

Manzaranın tahayyülüyle sermest olduk efendim; bir hoş olduk “Kande baksam gözüme ol dilber-i rânâ görünür”
Her kime açılsa hicâb, hep gördüğü dîdar olur
Gözüne olmaz serâb, hep gördüğü dîdar olur
Dünya ve ukbâdan geçer, Vahdet ile kanat açar
Şer ve sevabından geçer, hep gördüğü dîdar olur
Söyler kelâm bakar sana, gözü görmez hiç mâsivâ
Vermiş gönlünü Hakk’tan yana, hep gördüğü didar olur”
Ah erenlerim  “Dilber arz-ı dîdâr eder durur” demek perdeyi kaldırdılar aradan….

Kusurumuz çoktur, affola… Denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar, kusurlar arasında olur. Siz inciye talip oluverin vesselam

Nezih Uzel

Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkül budur ki, ölmeden evvel ölür kişi

Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin, ayrılık atına eğer vurdun inadına, ama bizi unutma, hatırla ama… Sana temiz dostlar, iyi dostlar, vefakar dostlar yeryüzünde de var, gökyüzünde de var. Eski dostunla ettiğin yemini hatırla ama. Sen her gece ay değirmisini başına yastık edince yollarda dizime yattığın geceleri hatırla ama. Sen ey Hüsrevi kendine kul, Şirin gibi bir nice güzeli esir eden, aşkının ateşi ile tıpkı Ferhat gibi ayrılık dağını delmede olduğunu hatırla ama. Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında, bir aşk ovasını görmüştün hani, safran dallarıyla, ağustos gülleriyle sarmaş dolaş, bunu unutma hatırla ama. Ey Tebrizli Şems, dinim aşktır benim senin yüzünü gördüm göreli. Benim dinim senin yüzünle övünür ey sevgili, bunu unutma hatırla ama. [Hz. Pir Mevlana]

Hz. Pir Mevlâna bendelerinden Nezih Uzel Efendim, 1 Mayıs 2012 Salı günü öğleden sonra, geçirdiği kalp krizi sonucu alemi cemale yürümüştür. Bu satırları okuyan cümle canlardan, üstadımızın ruhu kudsiyeleri için, tevhid gecelerinde sure-i Rahman tilavet buyurmalarını niyaz ederiz, inna lillah ve inna ileyhi raciun…

Bundan 15 yıl önce tayinimiz şehr-i Antalya çıkınca, bir telefonla desturunu almıştık.
– Demek bir Ümit artık Antalya’da buyurmuş ve eklemiştiniz
– Sıkma canını, yalnız değilsin erenlerim
sen gönlünü AK tut yeri gelir DEMİRi keser elbet….

Şimdi bendelerini kapının dışında bırakıp yar ile ebed müddet hemdem oldun ya aşk olsun sultanım…

Hazretimin aziz hatırasını yâd etmek kimbilir belki de ehl-i vefadan sayılmak, hasılı arz-ı muhabbet beyanından, fatihalar ve aminlerle Ali Nezih UZEL demine bekleriz efendim, huu

Ol dostun; “Vahdet meyinin cur’asın, Ma’şuk elinden içmişem” buyruğundan, dost kokusun almışlara aşk olsun, vaslına vesile olsun ya huu

Nezih Uzel Hamuşan’a sırlandı. Mevleviler, mezarlığa “Hamuşan” diyorlar… “Susanlar diyarı” demek. Nezih Bey üstadımız da “sustu”… Ama sesi hep çınlayacak ve duyulacak. Kalp gözü açıklar için…

Hep eski zamanlardaki esrarengiz âşıklar gibi gezip tozarak şiirler okuyan bir derviş olmak istedim. [Nezih UZEL]

Esrar-ı Fatiha ihsan ve ikram buyrula, Ali Nezih UZEL kuluna ya huu

Hak vere cümbüşlerin

Maksadı âşıkların vâsıl-ı cânân olur
İsmini yâd eylese vâlih-i hayrân olur
Hak vere cünbüşlerin afv ede kem işlerin
Menzili dervişlerin kûşe-i vîrân olur
Kılsa tecellî ezel vuslata erişe er
Kâfire kılsa nazar mazhar-ı îmân olur
Fânî cihânda kesil âyine-i kalbini sil
Arsa-i mahşerde bil bir ulu dîvân olur
Mürşîdi hem kim görür hazreti Hakk’ı görür
İlm-i ledünnü okur sâhib-i irfân olur
Aşk ile kim âh ede, kalbini agâh ede
Azmini dergâh ede, ol ulu sultan olur
Nakşî âşık sana, aşk haberin ver bana
Menkıbe-i evliyâ reşk-i gülistân olur

Kendine gel; öyle şaşkın şaşkın bakma şu sapsarı yüzüme; Mekkeli olan bilir ki ben Bathâlı’yım. O gönüller alan lâle yüzlü güzelimin yüzünden benzim safrana dönmede; neşeme neşe katan o güzelin yüzünden her an işim gücüm artıp durmada. Gönlüm kara benzedi, her lâhza eriyip gidiyor; orayı isteyip durmada gönlüm, çünkü ben oralıyım. Hayat nerde daha fazlaysa, nerde daha düzgünse insanlar orda daha fazla kendilerinden geçmişlerdir. İstersen gel de bana bak; canın çalıp çağırmasından deli divane oldum. O kar: “Her an erimekteyim, sel oluyorum da çağlaya çağlaya denize gidiyorum, ben denizim, denizdenim” demekte. Ben de yalnız kaldım da durgunlaştım, dondum, cansız bir hale geldim; kar gibi, buz gibi belâ dişlerinin altında ezilip çiğnenmedeyim. Su gibi düğümsüz bir hale gel de dişlerin zahmetinden kurtul; düğümlendim mi elbette beni döversin, ezersin, çiğnersin. Kendine gel de bırak şimdi kar suyunu, hâlis şarapları seyret, kaynayıp coşuyorlar, keskiniz, kavga, gürültü çıkartırız biz diyorlar. Çok söyledim a babam; bilirim ki sen şu kadar bilirsin ancak: Ben ney gibi başsız-ayaksızım, o neyzenin elindeyim ben. Her an daha fazla coşmadayım, daha fazla atılmadayım, daha fazla köpürmedeyim, akıl gibi kanatsız uçuyorum, çünkü yücelerdenim ben. Benden usandıysan zamanın padişahına bak, onu gör de sana ıssılık versin; o helvacı güzelim, seni tatlılaştırsın. Ey varlığı olmayanların varı yoğu, ey dertliler dermanı, ey ben Kafdağı’ndanım, Zümrüdüanka’ya mensubum diye canı uçuran güzel. Yeter artık, susayım, susayım da bu çeşit konuşmayı bırakayım, fakat o susmayacaktır, bu sözleri söyleyecektir, zaten ben dudu kuşuyum, onun aşkıysa şeker, şeker yüzünden söylemeye koyuluyorum. [Hz. Pir Mevlana]

Ayna ayna söyle bana

Aynadaki aksime,

Ya senin aynan niçin vermez akis
Çünkü tutmuş üstü kat kat pas ve is
Pas ve isten kurtarırsan aynanı
Parlatır nûruyla aynan her yanı


Ser-levhamız bir hadis-i şeriften mülhem: “El-mü’minü mir’atü’l-mümin – Mümin müminin aynasıdır” manasında… Hadisin tam metni şöyledir: “Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir. Gerektiğinde onun geçimine yardım eder, gıyabında onu himaye eder, savunur.” [Ebu Davud, Edeb, 49]

Bu Hadis-i şerif ile ikram olunan nebevi ikâzlar pek mühim:
Evvelen, Risalepenâh Efendimiz tavsiye buyuruyorlar ki: Birbirinizin kusurlarını başkaları fark etmeden görün ve onların düzeltilmesi için birbirinize yardımcı olun. Akabinde, mümin kardeşiniz size kusurlarınızı söyleyince, ondan rencide olmayın, ona kızmayın, hatta ona teşekkür edin. Çünkü o size bir nevi ayna olmuş oluyor ve kendinizi ıslâh etmenize imkân sağlıyor.

Erbâb-ı safâya eyle kalbin me’nûs
Tâ keşf ola sırr-ı ittihâd-ı nüfûs
Mir’ât ile mir’atı mukâbil tutsan
Birbirine hem âkis olur hem ma’kûs

Safa sahiplerine kalbini dost kıl ki nefislerin birliği ortaya çıksın, tevhid sırrı aşikar olsun. Aynayı aynanın karşısına tutsan bunlar hem yansıyan olur hem yansıtan…

Görünür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle
Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle
Mütekâbil iki mirât-ı musaffâya adîl
Aks eder hâlet-i ahyâr gönülden gönüle

ayna

Kişi gönül aynasını temiz tutmalı ki başkalarına ayna olsun, ayrıca gönül aynası tertemiz olanları kendine dost edinmeli ki, kendi hatâlarını görsün. Mânevi olgunlaşmanın yollarından biri de, kusurlarımızı, noksanlarımızı bize bildirecek, kâmil bir insanın, bir mü’minin arkamızda olmasıdır, insanın kendi kusurlarını görebilmesi nâdiren mümkündür. Bize kusur ve meziyetlerimizi gösterecek sahih aynaya sâhip olmak bir nimettir. Kâmil insanlar tıpkı bir ayna gibi insanların hakikatini yansıtırlar. Hatâlarımızı görmenin yollarından biri de mü’min kardeşlerimize bakmamızdır.

Kültürümüzde ayna benzetmesinin çok zengin bir kullanımı vardır, “Gönül, kalp aynası” bunlardan biridir. Kalp temiz, berrak bir ayna olarak yaratılır. Sonra kötü huy ve davranışlar kalp aynasına birer leke bırakır. Evdeki aynamızın üzerine konan lekeleri küçük sayıp mühimsemezsek bir süre sonra toz tabakasından görünmez hâle gelir. Kalp aynası da böyledir, en ufak kire bile tahammül edemez. O, dâima rahmet damlalarıyla, tövbe ve istiğfar suyuyla silinip temizlenmelidir. Bu takdirde hak ve hakikatin iyi bir yansıtıcısı olabilir.

Dilhanesi mir’ât-ı Hak,
Sırr-ı cemalullah’ı gör.
Maksûd olan keşf-i sebâk,
Seyr-i cemalullah’ı gör.
Âdemdedir kenz-i ezel,
Gayre bakub etme zelel.
Dil zevkine verme halel,
Fikr-i cemalullah’ı gör.
Cümle bilir Sen’sin ayan,
Ancak cemâlindir nihân.
Oldu Nasuhî gark-ı ân,
Bahr-ı cemalullah’ı gör.

Şöyle güzel bir yorum da vardır: “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadisindeki birinci “Mümin” kelimesi, Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından olan “Mü’min” dir. Mânâsı emniyet ve güven bahşedici demektir. “Mü’min” olan Hak Teala kalbi saf olan müminde, bu isimle zâhir olduğu vakit, onu şüphelerden uzaklaştırır, onda yakîn hâsıl olur. Demek ki kalbi saf olmayana İlâhi sırlar açılmaz.

Hadisteki ikinci “Mü’min” kelimesi Allah’a izâfe edildiği takdirde şu anlaşılır: Mü’min kul Allah’ın aynasıdır. Zîra insan en çok ilâhî tecellîye mazhar olan varlıktır. Allah’ın isim ve sıfatları başka mevcûdatta daha mahdut ve parça parça iken, insanda daha çok ve topluca bulunmaktadır. O eşref-i mahlukattır. Bu hâliyle Hak Teâlâ’nın aynası sayılır.

İsmâil Hakkı Bursevî Şerh-i Usûl-i Aşere’de özetle şöyle buyurur: “Beni anın ki ben de siz anayım” [Bakara:152] âyeti kerimesinde zikreden ve zikredilenin birbirine ayna olması sözkonusudur. Âyete göre zâkir ve mezkûr (zikreden ve zikredilen) hem kul hem de Hak Taâlâ oluyor. Zâkiri (kulu) göz önüne getirirsen mezkûru (Hakk’ı) bulursun, zîra zâkir Hak’ta fânidir. Mezkûru düşünürsen zâkiri (kulu) bulursun, zîra o Hak’la bâkîdir. Yâni biz ikimiz birliğe yetmişiz ve birbirimize ayna olmuşuz. Kulun aynası Hak’tır, nitekim kudsî hadiste “… Benimle işitir, benimle görür” buyrulur. Hakk’ın aynası da insandır.

Allah peygamberinin (kulunun) diliyle “Semi Allahü limen hamideh” der. [Müslim, Salat:62]

Şeyhül Ekber İbn-i Arabi’ye göre; âlem dümdüz, ruhsuz, cilâsız bir halde iken Allah Âdemi yaratınca yokluk aynası da denilen âlem cilâlanmış oldu. İnsan aynasında Allah, öbür varlık aynalarında olduğundan daha ziyâde tecellî etmiştir.

İnsan-ı kâmilin en büyük örneği ve Nûr-ı Muhammedi’nin hâmili olan Resûl-i Ekrem efendimiz ise aynaların en parlağıdır.

Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim

Birgün Ebu Cehil Resulullah’ı görüyor, -Ne kadar çirkinsin ya MUHAMMED (sav) diyor. Hz.Peygamber(sav) -Doğru söyledin, güzel diyor. Ardısıra Hz. Ebu Bekir (r.a.) geliyor. -Ne kadar güzelsin Ya Resulullah, sana baktığım da kainatı seyrediyorum diyor. Ona da -güzel diye cevap veriyor… Bu iki olaya da şahit olan sahabi soruyor. -Ya Resulullah sana çirkin diyene de güzel dedin, güzel diyene de güzel dedin hikmeti ne ola ki? Resulullah (sav): -Biz bir aynayız bize bakan kendini görür. Ebu Cehil baktı kendi çirkinliğini gördü. Ebu Bekr baktı kendi güzelliğini gördü …

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür

İşte böyle efendim.. Habibi Kibriya’ya Hz. Ebu Bekir(ra) bakınca Allah Resulünü gördü, Ebu Cehil bakınca Abdullah’ın yetimini gördü.

Vaktiyle Sargon Erdem’den dinlemiştik, belki bir hayra vesile olur: “Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm. Daha önce de görmüştüm ama hiç bu kadar güzel bir halde değil hattâ tam tersi, çirkin ve şahsına yakışmaz hallerde gördüğüm dahi olmuştu. Hemen kendimle yorumlamıştım o halleri. Çünkü Mümin müminin aynasıdır ve aynaların en temizi, en net göstereni Hz. Peygamberdir. Bu nedenle rüya tâbircileri onda görülen çirkinlikleri rüyayı gören kişide ararlar ve bunları, kendini düzeltmesi için ona yapılmış birer uyarı sayarlar.”

Ayna kendimizi görmeye hatâ ve savâbımızı farketmeye yarar. Kemal yolunda ilerlemek için böyle bir ölçüye her zaman ihtiyaç vardır. Bu yolda şöyle durumlar söz konusu olabilir:

  • Mü’min kendini, karşısındaki mü’minde seyreder, onun iyi halleriyle kendini kıyaslar ve kendine çekidüzen verebilir.
  • Mümin kişi, kardeşine bakınca onda birtakım kusurlar görebilir. Bu yüzden onu kınamak yerine dönüp kendine bakmalı. “Acaba karşımdaki kişi kendi kusurlarımı seyrettiğim bir ayna mıdır? Bende de o kusurlar var mıdır?” diye sormalı. Hattâ ben neden kusur görücü oldum diye kendi kendini sorguya çekmeli.
  • Mü’min muhâtabı olan mü’mine ayna olmalı ve onun hatâlarını uygun bir dille, gönlünü incitmeden hatırlatıp düzeltmesine yardımcı olmalı.
  • Birisi bize böyle davranınca o mümine kızmamalı, aksine teşekkür etmeli. Zîra o aynalık yapmıştır. Aynalara kızılmaz.

Mü’min mümine ayna olunca, karşısındakinde hoşlanmadığı bir huy gören akıllı insana düşen, hemen kendine dönüp düşünmektir. Kendisinde de o kötü huyların benzeri varsa düzeltme yoluna gitmektir. Böylece “ayna” hayırlı bir hizmet görmüş olur.

Kendimizden âşina olduğumuz kusur, bir başkasında ne kadar da tanıdık geliyor değil mi! İnsan bir başka insanı görünce, kendi sıfatları neyse, onda da o sıfatları görüveriyor. Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.

“Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!”

Bakmasını bilen için Hak dostları kâmil insanlar düzgün gösteren birer ayna gibidir. Onlara bakıp kıyaslamalar yaparak kendi hâlimizi görebiliriz. Böylece kusurlarımızı düzeltme yoluna gidebiliriz. Niyâzî-i Mısrî Hazretleri ne güzel buyurmuş;

Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendin görür ger yahşi ger yaman görür

Hz. Pir Mevlânanın FîhiMâfih’teki şu sözleri dikkat çekicidir: “Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan, o sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. “Mü’min mü’minin aynasıdır.” Sen o ayıbı kendinden uzaklaştır. Bir fili sulamak için pınarın başına getirdiler. Fil suda kendini görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendinden ürktüğünü bilmiyor. Sende zulüm, kin, haset, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün kötü huylar olduğu halde bundan üzülmüyorsun. Bir başkasında görünce üzülüp ürkersin.”

“Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve mîdesi bulanmaz. Fakat yemek yiyen bir başkasının etinde çıban veya yara görse, o yemekten iğrenir. İşte kötü huylar da yara ve çıbanlara benzer. İnsan kendinde olunca onlardan fazla rahatsız olmaz, fakat başkasında görünce nefret eder.”

Konya’da Mevlana Müzesinde yer alan 1292 tarihli “İzzet” imzalı bir hat levhasında “ayna” kelimesi şöyle ilgi çekici bir ifadeye şahid olduk: “Etme mir’âtı şikeste seni yüz surete kor.”

Yâni: “Aynayı kırmayasın, yoksa seni yüz şekle sokar” Düzgün bir aynadan beklenen, karşısındakini olduğu gibi göstermesidir. Fakat aynayı kırdığınız takdirde her parçasından ayrı ayrı ve parça parça görüntünüzü seyredersiniz. Vahdet gitmiş, kesret ortaya çıkmıştır. Eh bu hale düşmek istemiyorsan, kırılmak istemiyorsan kimseye ayna olma!

Gönül mir’âtı kim sad pâre-i dest-i celâlindir
Yine her pâresinde cilveger baksam cemâlindir
Gönül aynası senin celalinin elinde yüz parça olmuşsa da bu haliyle bile baksam her parçasından görülen cemalindir…

Bu ayna, Hakkın kendisidir. O sanır ki ayna ondan başkasıdır. Bununla beraber aynaya dönenlere ayna da karşılık verir. Aynanın meylinden dolayı onun da aynaya karşı meyli vardır. O tersine olarak aynayı kırmış olsaydı beni de kırardı. «Ben gönlü kırıkların yanındayım,» buyurulmadı mı? Sözün kısası, aynanın kendi kendine eğilmesi ve ihtiyat göstermesi imkansızdır. O bir mihenk taşı ve terazi gibidir; meyli de daima Hakka doğrudur.

Kalp de bir aynadır. Bir mü’minin veya karşındakinin kalbini kırıp parçaladığın takdirde, sen kendini orada aslî hüviyetinle göremez olursun, onun kırgınlığı sana da yansır. Yâhut da o seni kırılan kalbiyle doğru dürüst tanıyamaz, incinmiş, parçalanmış bir kalpten sağlıklı ve düzgün bir algılayış ve görüş beklenemez.

Mürşid-i kâmil âdemi câm-ı cihân-nümâ eder
Câm-ı cihan-nümâ nedir âyine-i Hudâ eder

Mürşid-i kâmil insanı cihanı gösteren bir cam kadeh eyler, cihanı gösteren kadah de ne oluyor ki? İnsanı Hakk’ın aynesı kılar…

Hâsılı Hak dostun sohbetiyle bereketlenen gönlünü ilahi ahlaka ayna kılana aşk olsun, Kur’ân’ı kendine ayna yapıp onu Efendimizin aşkı nuruyla okuyan o aynadan kendini müşahede eyleyene müjdeler olsun ya huu

Sâhib-i irfân ağlar


Dosta kâh yoldaş olup kâh düşmana
İnleyip sesler duyurdum her yana
Dost olur -zannınca- her insan bana
Sırlarım gel gör ki meçhuldür ona
Sırlarım olmaz iniltimden uzak
Her göz etmez fark işitmez her kulak

En güzel vuslatı tattırmak için cennette, bize gündüz-gece zehir ettiği hicrâna şükür…

Rûz u şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar
Vâkıf olan benim esrârıma her an ağlar
Kimse fehm itmedi hayfâ ki nedir maksûdum
Gice gündüz ne içün dîde-i giryân ağlar

Dâğ-ı sînem göricek hûn ile âlûde benim
Rahm idip hâlime ezhâr-ı gülistân ağlar
Gördü çün derd-i dil-i zârımı rahm itdi tabîb
Didi ey hasta-i hicrân sana dermân ağlar
Yine rahm eylemez asla bana ol âfet-i cân
Beni bîmârî görüp hâlime yârân ağlar
Gam değil bilmez ise hâl-ı derûnum ol yâr
Fehm ider niyyetimi sâhib-i irfân ağlar
Derd ile rûyuna bakdıkça senin İlhâmî
Gerçi handân olur ammâ ciğeri kan ağlar

(Sultan III. Selim Han Hazretleri)

İşte şimdicek gözlerden yakut renginde bir gözyaşıdır boşandı. İzinin tozu belirmeyen aşktan şimdicek bir iz belirdi. Sevilenlerin renklerine bak, sevenlerin renklerini seyret; işte şimdi şu iki güzelim renk de o renksiz candan geldi şimdicek. Bak da gör; gökyüzü her solukta toprağa binlerce renk bağışlamada… öylesine renkler ki ne yeryüzünde var ne gökyüzünde. Rengin temeli renksizlik, şeklin aslı şekilsizlik, harfin özü harfsizlik,  işte buracıkta elde avuçta olanın, mâdenin, definenin aslı.   Âşık da sensin, sevgili de, ikisini arayıp duran da; fakat ona buna görünmemek için de kat kat örtüler ardındasın işte. Âb-ı hayat menbâ’ısın fakat kıskançlığından ağzını yummuşsun; işte o amansız aşk yüzünden ağız susmada, can feryâd etmede. Seher vakti kuşların feryatları, susanlardan gelen bir habercidir. Susarak ağlayan dünyanın izi ağızdadır işte. Zevkiyle ağlıyorsan ne diye ayrılığa düşünce ağlarsın? Sen inkâr ediyorsun amma işte binlerce tercüman buracıkta.  Bir dosta av olamamışsan söyle niçin kararsızsın böyle? Değirmeni dönüyor gördün mü bil ki su buracıktadır. Canım emrediyor, sus diyor, incitme beni; sustum, buyruğa kulum, anlatmayı bıraktım artık…[Hz. Pir Mevlana]

Gel ey kardeş

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle İmâm-ı Gazali’de okumuştuk: “Yaşayışındaki ve yaradılışındaki gayesi yalnızca karnını doyurmak olan kimsenin kıymeti kendinden çıkan gibidir” Kimi bu haliyle de olsa hep mutlu hep bahtiyar, kimi hep sıkıntıda hep bir bedbaht… Nedir bu alemin hali bilemedik dedem. Hele sen bir söyle mutluluğun saadetin, şekavetin, bedbahtlığın alameti acep nedir?

Saadetin alameti, mutluluğun işareti: Allah’a itaat etmen, boyun eğmen, Dostun sözünü dinlemen, yolundan gitmen bununla birlikte merdûd olmaktan korkman, yani bu halinin kabul edilmeyişinden çekinmendir. Şekavetin alameti ise, Allah’a isyan etmene, masiyet üzre günah yolunu tutmana rağmen makbul biri olduğunu ummandır, sevildiğini ümid etmendir!

Şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı avuntularla kendini oyaladığı gerçek mutluluğun anahtarı kimdedir?

Hep birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın... [Âl-i İmrân, 103]

Bakın Hazreti Hak öğretiyor Zatına nasıl sarılacağımızı, sende yüreğini topla ve yönel O’na:

Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen! [Âl-i İmrân, 8]

Ancak O’nun dost olduğunu hissederek, ancak O’nun yardım edebileceğini, O’nun mutlak kudret ve hüküm sahibi olduğunu, hem fiziki hem kalbi ölümlerde O’nun hayat verip dirilteceğini bilerek, inanarak O’na yönelen, O’na sarılan, O’na tutunan, tutunulması gerekene tutunmuş olur. Biz dahi O güzel Mevla’dan, O güzel Yardımcı’dan, O keremi bol olandan, O rahmeti sonsuz olandan, O Râuf, O Rahîm, O Vedûd, O Gaffar, O Settar, O Tevvâb olandan, bizim savruluşlarımıza bakmadan, kalplerimizi, zihinlerimizi toparlamamıza yardım etmesini, Zatına tutunmamız için gönüllerimize dirayet vermesini dileyelim.

Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsulümüz gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel çamurumuzdan yeni bir insan yap. [Hz. Pir Mevlana]

Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,
Resulün cemalin göreyim dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Niceler gittiler mürşid arayı,
Arayanlar buldu derde devayı,
Bin kez okur isen aktan karayı,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Gel şimdi kardeşler gidelim bile,
Nice aşıkların bağrını dele,
Cebrail delildir, Ahmed’e bile,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Kadılar mollalar cümle geldiler,
Kitapların hep bir yere koydular.
Sen bu ilmi kimden aldın dediler.
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Yunus Emre bunda mânâ var dedi,
Bir kâmil mürşide sen de var şimdi,
Hazret Musa’ya Hızır’a var dedi,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Ey Rabbimiz! Hak dostlarının gönüllerindeki ateş-i aşktan bizlere de bir kıvılcım lutfeyle! Mânevî himmetleriyle perverde olduğumuz Hak dost­larının feyizli îkâz, irşad ve nasihatleriyle bir yol bulmamızı nasîb eyle!