Âh bu aynalar

O Allâh ki yedi semâ yaratmış, arzdan da onların bir mislini; ARALARINDAN hüküm inip duruyor; sürekli, kesintisiz…
Tâ ki Allâh’ın her şeyin zuhûru olan o nûru bilesiniz…

[Talâk:12’den]

Hiçbir tecellînin tekrârı yoktur cânım erenlerim…


Mahbûb (sevilen) her bir aynada, her lahzâ başka bir yüz gösterir, her dem başka bir sûret ile zâhir olur. Zîrâ sûret (görüntü) aynanın o andaki durumuna bağlı olarak her vakit başka başka olur.

Aynı sebeple ayna, görüntülerin muhtelif hükümlerine bağlı olarak, hallerin çeşitliliğinden başka türlü olur ve bir karâr üzerine kalmaz.

Der heme âyine rûy-i diger kûn
Mî nümâyed cemâl-i o her dem
Ki ber âyed bi-sûret-i Havvâ
Ki der âyed be kisvet-i Âdem

Her bir aynada O’nun cemâli her dem başka yüz gösterir. Bâzen sûret-i Havvâ’da bâzen kisve-i Âdem’de zâhir olur.

Lâ yetecellî fî sûretin merrâteyn ve lâ yetecellî fî suretel isneyn
[Ebu Tâlib El-Mekkî’den]

Bir sûrette, bir kimse için iki aynı tecellîde iki defâ yüz göstermez ve bir sûrette iki kimseye tecellî eylemez yâni iki aynada aynı sûret ile peydâ olmaz.

Güzelin binbir yüzü her dem tâzelenir durur
Her nefeste yeni görenin bayramı eskimez olur:

Aç gözünü seyret; tekrârı yok bunun!

O’nun cemâlinin nice yüz bin vechi olduğundan, her bir zerrede başka bir görünüşü olur. Hatta her bir zerre için her an kendi cemâlinden başka bir yüz gösterir.

Peki adetlerin aslı niçin bir olmuştur, kendisi nasıl bir kalır?

Her dem türlü takâyyüde düçâr olur, her an başka bir şekil ve kayıtla zuhûr eder ki onu tek bir yüzle tanıma, bir puta bağlanıp kalma!

Nazâr-geyân-ı rûy-ı hûb-et
Çün der nigerend ez ker-anhâ
Der rûy-ı tô rûy-ı hîş bînend
Zî incâ est tefâvut nişânhâ
[Dîvân-ı Enverî’den]

Senin güzel yüzünü temâşâ edenler, pencerelerinden baktıkları vakit cemâlin aynasında kendi yüzlerini gördüler. İşte davâlarındaki ihtilâf bundan olur.

Kadim gelenekte buna:
“Mütecellî, mütecellâ-lehin sûretinde meşhûd olunur” derler ki görünür olan, bakanın sûretinde idrâk edilir diye okunabilir.

Burada nereye yol olur:
Her neyi tanırsan, bilirsen hiç şüphesiz o sen olursun. Eğer göremezsen henüz kendi nefsini tanımadın demektir.

Bir tâife ki cümleden ziyâde gördüler, âyinede hep kendi akislerini gördüler.

Mâdem ki âlem bir aynadır âdem olan o halde aynada görünen aynanın önünde duranın yansıması değil midir?

Hâsılı muhâtabında herkes kendini görür.

Nitekim en parlak ayna olan İnsanlığın Tarifi’ne

Sıddîk olan da baktı, şöyle aksoldu:

– Ey güneş yüzlü! Senden daha güzel daha parlak bir yüz görmedim

Câhil de baktı böyle aksi oldu:
– Hâşimoğulları’ndan senden daha çirkin suratlı biri gelmemiştir

Halk içre bir âyineyem herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşî ger yamân görür
[Niyâzî Mısrî]

Âdem âlemin aynasıdır; aynaya bakan kimse kendini görür. Kendi güzel ise ayna güzelliğini gösterir câhil ise cehâletini gösterir. Bir kusur varsa kusur görendedir, aynada değil!

“Suyun rengi kabının rengidir” dilberinin yüz göstermesi için “Kendini (nefse-hû) tanıyan, rabbini (rabbe-hû) tanır” güneşinin doğması lazımdır.

Mâdem kalpler Rahmân’ın iki parmağı arasında halden hale dönüp duruyor, suret de aynanın durumuna göre her dem değişip durur elbet.

Nasıl buyurmuştu Varlığın Sevinci:

Kalbin misali tüy gibidir rüzgar onu dilediği gibi bir yandan bir yana çevirir durur. Şimdi siz zinhâr rüzgara sövmeyiniz zira o Rahmân’ın nefesidir.

Eğer bu nefesten nasiplenmek istersen

O her nefes, her an başka bir tecelli, iş, oluş ve görünüştedir.
[Rahmân:19’dan]

işaretini iyice tefekkür eyle…

Senin kalbindeki hallerin çeşitliliği, O’nun işlerinin türlü türlü oluşundandır.

O’ndan sonra “Suyun rengi kabının rengidir” gerçeği malûmun olur zira burada muhib, mahbub aksidir; sevenin rengi, sevgilinin rengidir, “mâşuk hangi işte ise âşık dahi o iştedir” nüktesi göz kırpar durur.

Söz inceldikçe inceldi, kopanlar kopmadan müsâade isteyelim.

Muhabbetle güzeller güzeli…

7 Esmâ Münâcâtı

Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz? [Zâriyât:20-21]

Azizim, pirdeşim, halde eşim,
Göz yumup cihândan aç gözünü kendi hâline
Sen göz yumup açınca bu âlem gelir gider

Duyduk ki şu kevn ü fesat aleminde olup bitenlerin şaşkınlığı içinde, kendine uzak düşmüşsün. Güzel kardeşim, dışarda gördüğün isyan dalgaları, içindeki fırtınalardan ayrı değildir. Afak ve enfüste O’nun ayetlerine, inkarına güç yetmez deliller vardır. Maişet kaygısıyla dolaştığın vatanın etrafı yedi düvelce çevrilmiş bir harp meydanıysa da dön bak aynaya, kendi içine, aynı savaş her an devam ediyor hem sendeki sulhü olmayan bir savaş…

Can eğer canana vasıl olmazsa, onun çektiği sevdası bir vefâsız âr olur. Kendinden başka eksiğin olmadığını anlayana “Tevhid” farzdan önce farz olur!

Yâr ile ettiği ahdi unutmayan, Hakkı ve hakikati hatrından çıkarmayan zâkirin zikir hali, zahirdeki süper güçlerin! düşman ile savaşmasına benzer. Sıcak savaş zamanlarında gaza eden padişah, meydana yüksek sesle atılır. Naralar atarak ve iki tarafa döne döne küffar ile cenk ederdi. Bundan gayesi Hakk katında makbul olup hil’at ve mansıp bulmaktır. Zikrullah ile cihad etmekse gazayı ekberdir. Bunda, daha ziyade hareket, şiddet ve sa’y ü gayret gereklidir. Zira, nefs-i emmare sıfatları ve kötü huylar, başka türlü yok olup güzel huylara dönüşmez. Gözümünüzün nuru Hz. Ali (kv) efendimiz “Sevdiğinin adı yanında anıldığında, depreşmeyen, hali değişmeyen mürüvvetsizdir” buyurmuşken yolun ulularından bazıları da”zâkirlerin zikrullah sırasında her neresi hareket etmezse, kişinin orasında iman yoktur.” demiştir. Zâkire, diliyle “Lâ ilâhe illâllah” demek yetmez. Zikir gönüle inmeli, cezbe ile Hû deryâsına gark olmalıdır. Böyle zâkir bir kerre tevhid eylese Cenab-ı Hak onun kalbine kendi kudretinden bir imân noktası bırakır, tekrarı ile ilahi nur o kişinin kalbini bütünüyle kaplar. Böyle bir zâkirin zâkirliği her vecihle sabit olur.

Madem adımız dahi anılmazken bizi var eyledi, nefs ile ruhun vahdetine insan dedi, nurundan halkettiği insanın tevhid ile bir olmasını, alemi bir görmesini istedi, tevhidi farzdan önce farz kıldı elbet kelimesinden ahvaline ermek için bir de ikramı olacaktır: âteş-i aşk. Aşkı ateş kıldı ki o eritir, kavuşturur, bütünleştirir; birleştirir!

Ya Rabbi ne olur yananların ateş-i aşklarını ziyade eyle ve dahi cümle taliplerine aşk yolunda, tevhid makamlarını ehli yüzünden yaşamak nasip eyleye bi câhi seyyidi’l mürselîn ve âlihittahirîn, aşıklara vuslata bisırrı Pîr El-fâtihâ

Merhûm ve mağfûr Yiğitbaşı Velî Efendi Hazretlerimin, yoldaki işaretleri tarif buyurduğu münacaat usûlünü buracığa nakşetmek makbul görülmüştür:

Yâ ilâhî nâzil et tevhidini dilden dile
Ta ki dilde nefy-i Lâ’dan sonra sâbit-i İllâ kala
لا اله الا الله
İsm-i zâtının gönülde bağlana ünsiyyeti
Zâhir ola hâlime keşf ü kerâmet kuvveti
الله
Her nefes kim aldığımca ver Hûviyyetden haber
Şevke vere hâlimi aşk-ı hakîki mu’teber
هو
Hem dahi her fi’l ü kavlim her kelâmım Hak ola
Rûh ile nefsin sülûku enbiyâ yolun bula
الحقّ
Cismim ili zulmetinden ver bana âb-ı hayât
Hayyımı kâyim kılıp hâlimde kalmaya memât
اَلْحَيُّ – اَلْقَيُّومُ
Kahr-ı kudret mahv ederse bu vücûdum vârını
Adlin irgür def’aten zâhir kıla bâzârını
اَلْقَهَّارُ
Sırr-ı adle mazhar olup sır bekâda kalır
Lîk bir kez “kullu şey’in hâlikun” sırrın bulur

İşte böylece ahsen-i takvîm olan insan, esmâ-i seb’a ile yedi dairede hüküm sürüp gönlünü sahibine post eyler, Hüvallah sırrına mahrem olup vuslatına, vahdetine, tecellisine, tesellisine, mukamelesine mazhar düşer.  

Ancak bu zikredilen manalar gayet büyük lokmadır. Yani arslan ve fil lokmasıdır. Her cîfe sineğinin boğazına sığmaz. Kursağını paralar, hazmi muhaldir.

benli_guzel

Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir bendir
Rûy-i dilberdeki ben mâye-i dilberdendir

Ruh-ı sâfî-i latîfe diyecek yok amma
Ânın üstünde siyah ben de kemâl-i tendir

Perde-i nokta-i rûyun o siyah bendir, ben
Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir.

Ben benim o ruh-ı mutlakda göründüm muzlim
Rûy-i sâfındaki ben, ben der ise hep sendir

Avniyâ perdedir endâm-ı maâniye kelâm
Sem’-i geç-fehme bu söz nağme-i ten nen nendir