Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Lütfi Filiz’

Biz Allah’tan geldik, Allâh (Esmâ’sının açığa çıkması) içiniz ve O’na dönücüyüz (sonuçta bu gerçeği yaşayacağız) [2:156]

Bunca yıldır misafirsin bu tende

Cehâlettir ânı bilmez isen sende

Yaşıyorum sanıyorum ama gerçekte ölüyüm çünkü sonsuzdan kopmuşum. Oysa bir parçacığım ben bütüne hasret. Sense bir bardak suda okyanus gizleyensin, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütünle bütünleşemediğim, birliği hissedemediğim sürece yaşamım daimi bir ölüm; Oysa âşık ölüdür, maşûk daim diri…

Kalk âşık kalk!

Acele et biraz

Bak! Su sesi geliyor,

Sense susuzsun

Ve uyuyorsun…

Bir katre iken kendimi ummâne düşürdüm

Hayfâ yolumu vâdi-i hicrâna düşürdüm


Bir katre iken… Ölümün hükümdarlığına gölge düşüren, ölümsüzlüğün habercisi bir okyanus. Parayı pul, zâlimi kul eden huzurun aktığı bir deniz. Yağmur damlasından büyüyen ve yine yağmur olan, “ben”de “biz”i “biz”de “ben”i saklayan bir göl. Gezgin, yârenler hası, yolculuk telâşında bir nehir. Gözü pek bir âşık-ı şeydâ, azalırken çoğalan bir şelale. Mütevazı, semazen akışlı, azimle davete icabet eden bir dere; suyun binbir yüzüdür bizim hikâyemiz.

buz_kar.jpg

Su, buz olarak kaldığı sürece uçamaz ama kaynatılıp buhar haline getirildiğinde gökler ağacaktır. İnsan da ruh haline gelebilirse, kolayca uçabilir hem melekler uçabilir çünkü kendilerini hafife alırlar, beden kaydındaki ağırlıkları yoktur. Ruh, zaten uçmaktadır. Uçan ruh nereye gider? Kendine uyum sağlayan yere gider ki, “fedhulu fî ibâdî” bu da aynı uyumu sağlayan kimselerdir. L. Filiz

Hak, değişmeden kaldığı halde halk o değişmeyen varlığın değişen ve sayılmayacak kadar çeşitlilik gösteren zuhur ve tecellisidir. İbn’ül Arabî hazretim, Hakk’ın çok çeşitli şekiller almasını, türlü donlar giyinmesini şu misal üzerinden izah eder: Su; buz, kar, buhar, dolu, yağmur, çeşme, dalga, ırmak, deniz gibi şekiller ve adlar alır. Görüntüler  farklı olsa da bunların aslı sudur. Su donup buz şeklinde taayyün eder. Buzun bu kendisine mahsûs taayyünü erimedikçe onda mahpûs olan su tam olarak deryâya kavuşmaz.  Bundan dolayı belki suyun buza iştiyâkı, kendi nefsine iştiyâkıdır. Çünkü Resûlulluah efendimiz (sav) Deccâl’den bâhis olan hadîs-i şerîfinde “Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ini müşâhede etmez” buyurdular. Şu hâlde kulun, ölüm vaktinde hâsıl olan hâs kavuşmaya iştiyâk göstermesi lâzımdır. Tâ ki Hak onun iştiyâkından daha şiddetli bir iştiyâk ile ona iştiyâk göstersin. Ve ölüm aslında tabîat perdelerinin ve kesîf beden hükümlerinin kalkmasından ibâret olan bir hâl olduğu için bu hâs kavuşma, hem irâdî ya’nî tercîhli ölümü ve hem de tabîî ya’nî kaçınılmaz olan ölümü ihâta eyler. [Ş. Ekber]

Cennet gömleği olursa çekeyim yırtayım

Kavuşma ânında perde ola gömleğim

Sadreddin Konevî, Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr Mevlâna’yı hasta yatağında ziyaret etmiş ve kendisine acil şifalar dilemişti. Bunun üzerine Hz. Mevlâna bakın ne buyurmuşlar: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Âşıkla maşuk arasında kıl kadar gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyup çıkarmalarını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz?”

Bir ucu gösterilen mânânın, âşinâ gönüllerde doğması için, Vâridat şerhinde geçen, ilim şehrinin kapısı sultanın dilinden pek müfîd bir nazım ile devam edelim.

Hz. Ali Efendimiz’nin (kv) bir nutk-u şerîfinin izâhâtı:
في تحقيقنا غير مائيه وغيران في حكمي دعته الشرائع

İmam-ı Ali kerremallahu vechehul-âli saadetle buyurur:

Ve mâl-halku fi’t-timsâli illâ ke-selcetin
Yani: Timsalde cümle varlıkların vücûtları kara benzer. Müstakil vücutları yoktur. Karın vücudu suyun vücudu olduğu gibi. Halk da böyledir. Vücutları Hakk’ın vücududur. Müstakil vücutları yoktur.

Ve ente leha’l mau ellezi hüve nâbiu
Hâlbuki sen de kar olmuş o kaynak suyuna benzersin. Su, kar sûretiyle zâhir olduğu ve karın kıyamı su ile olduğu gibi halkın zuhuru ve kıyamı dahi Hakk’ın vücududur.

Ve mâ’s-selcu fi tahkikina gayre mâihi
Hakikatte ve işin aslında kar suyun vücudundan başka bir şey değildir. Suyun kendisidir, görünüşüdür. Ancak su havanın soğukluğu ile kar sûretinde görünür. Su adı gizlenir, kar adı zâhir olur. İşin aslında aynı şey olduğu gibi halk dahi Hakkın zuhurudur. Hak Teâla her yüzden cilve-gîrdir. O cilvelerine halk adı verildi. İşin aslında Allah’ın zâtından başka zât yoktur. Cümle halk adı ile görünen kendi cilvesi, tecellisi, zuhurudur.

Ve gayre ennehu fi hükmin dâethu’ş-şerayi
Şeriatte ve zâhir ahkâmda kar ve su birbirine aykırıdır. Zira su ile taharet olunur, kar ile taharet olunmaz. Kardan başka su bulunmazsa ve karı eritecek şey yoksa teyemmüm caizdir. Karın varlığı teyemmüme engel olmaz. Suyun varlığı engel olur. Bundan malum oldu ki, karın müstakil vücudu olmadığı halde şeriatın zâhirinde kara su demezler. İsimde ve görünüşte Hakk’ın cilvesi (latif tecellisi) olan halk, Hakkın zâtından başkadır. Halka Hak denilmez. Kar suyun mazharı ve sûreti olduğu gibi halk dahi Hakk’ın mazharı ve cilvesidir. Lakin bu halka Hak denilmez. Zira ma’duma mevcut (yok olana var) denilmez.

Ve lakin yezubu’s-selcu yurfeu hükmühu
Ve yudau hükmül-mâi ve’l-emrü vâkiu
Lakin kar eridiğinde kar adı ve taharete engellik hükmü kalkar. Su adı ve taharet hükmü konulduğu gibi insan da hakiki tevhide süluk ederek Allah’ın varlığında eriyerek yok olduğunda mevcud ve bâki olanın Hak olduğunu Hak şühudu ile müşahede eder.

Tecemmeati’l-ezdadü fi vahidi’l-baha
Ve fîhi telaşet fe hüve anhünne sâtıu
Yani: Hazret-i cem makamında ef’al ve sıfatın Hakk’ın zâtı ile kaim oldukları müşahede olunur. O mertebe tadılmadan hakiki tevhid zâhir olmaz.

İşte böyle efendim, filler türlü türlü, iz takip edilirse fiillerin neşet ettiği sıfatta çeşit daha az nitekim Zat makamına varıldığında ise kesretten vahdete erilir.

O’nun aynı da ğayrı da yoktur.  Buhârın vücûdu, lâtîf oluşunun kemâlinden dolayı görünmez. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut ve bulut yoğunlaşınca su; ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Şimdi buzun esâsı buhar olmakla berâber, onun belirmesi buharın gayrıdır. Çünkü buhar, aslâ buz gibi kesîf bir belirme sâhibi değildir; o sûretsizdir. Ve aynı şekilde buz, suyun donmuş halinden ibâret olduğu halde, suyun aynı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûtları buharın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buharın aynıdırlar. Bundan dolayı bunların arasında hem aynı oluş ve hem de gayrı oluş mevcût ve gerçektir.

Buhar yoğunlaşınca su olur ve su yoğunlaşınca buz olur. Suyun ve buzun vücûdu buhârın vücûdudur. Buz eriyince su ve su buharlaşınca buhâr olur. Bundan dolayı buzun şânı helâk olmaktır. Oysa helâk olucu olan buz, buhârın indinde hem mevcût ve hem de mevcût olmayandır. Ve onun şânı, yokluk içinde varlıktır. Bununla berâber bu iniş ve çıkışta buhârın zâtı değişmiş değildir. Hakk’ın latîf olan mutlak vücûdu, her bir ismin gereklerine göre, o kesîf sûrette belirmiş ve kayıtlanmıştır. El-Latîf olan buharın yoğunlaşıp, farz edelim küp şeklinde ve diğer şekillerde dondurulması gibi. Buzun vücûdu algıda mevcût ve görülebilir ise de, latîf buharın o şekilde kayıtlanmasından ve belirmesinden oluşmuş izâfî bir vücûttur. O belirginlik ve kayıtlanma zâil olunca, mutlaklığa döner. Bundan dolayı buzun vücûdu bir hayâl olup, onda kendini göstermekte olan hakîkat latîf olan buharın mutlak vücûdudur.

İşte bu misalerle de açıkça görüldüğü şekilde bu var edilmişler âleminin hayâl olduğunu ve hakîkat yönünden Hak olduğunu zevkan ya’nî bizzat hakîkatini yaşayıp idrâk ederek anlayan kimse, yolun sırlarına hâiz ve hâlin hakîkatine vâkıf olur. Ve Allâh’ın yolunda murâdınca gitmeye muvaffak olur.

Hayır ve şer ALLAH’tandır zîra suyu buz yapan da güneştir buhar yapan da…

Hakikatte hal böyle olunca, Rabbimizin de bizden muradı O’nun büyüklüğü karşısında buz gibi olan benliğimizin erimesidir. Onun ilâhî varlığı karşısında aczimizi, mahviyetimizi anlamaklığımızdır.

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe…

Verenin şânı büyük, sen iste istedikçe…

Tevbe ile yıkayıp aslına döndürdüğümüz muhabbetimiz nefsin ve alemin dertlerine şifâ olsun niyazımızla mektubu burada sırlarken imdâd erişir feryâdımıza:
Aradığın su, düştüğün kuyudadır!


Kendi çukurunda kuruyabilir insan ummana karışamadan
Sen cansın özünü ten bilirsin

Katında su var susuz ölürsün

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, secde yerinde nabzımı yoklayanlar tek bir nefes duysa: Kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle: “Al beni benden; kayd-ı bedenden, ayırma senden”

Hümâ-yı ‘ışk-pervâz ol gel ey cân murg-ı tenden geç

‘Alâ’ikden mücerred ol yüri kayd-ı bedenden geç

Reklamlar

Read Full Post »

… Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur, kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur… [5:32]

İnananlar, birbirini sevmek, birbirine acımak ve birbirini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve hastalığa dûçar olur. [Buhârî, Edeb, 27, Müslim, Birr, 66]

un_sadi_gulistan

The children of Adam are limbs to each other, having been created of one essence and soul, If one member is afflicted with pain, The other members uneasy remain. If you have no sympathy for human pain, The title ‘human’ you cannot claim.

Yukarıda gördüğünüz levhada yer alan ibâre, Gülistan sahibi Şeyh Sâdi-i Şirâzî Hazretimin (v. 1292) vuslatından altı asır sonra  United Nations binasının giriş duvarında ancak yerini buluyor; 1945’te güyâ dünya barışını, güvenliğini korumak ve milletler arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüt BM diye bilirsiniz hani…

Yazıyı önce asli hâliyle okuyalım:

Beni âdem aza-yı yek-digerend
Ki der-âferineş zi-yek gevherend
Çü uzvi be-derd âvered ruzigar
Diger uzuvhâ ra nemaned karar
To ki ez mihneti digeran bi ğami
Ne şayed ki named nehend ademi
“Tüm insanlar bir beden ve her insan bu bedenin organı gibidir. Çünkü insanların hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Eğer bedendeki bir organ hastalanırsa diğer organlar da rahatsız olurlar” biraz daha lezzetlice söylersek  “Âdem oğulları bir vücudun âzaları gibidirler. Çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmışlardır. Vücudun bir yerinde bir dert, bir ağrı hâsıl olursa diğer âzanın kararı kalmaz. Onlar da rahatsız olurlar. Sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsun, sana insan adını vermek yakışmaz.”

“Bir elin incitirse diğer elin incinir hem tokat atınca elin de acıyorsa vücûdun aynı olduğunu duy diyedir!”

Bütünün bir parçası olarak sen de aynı vücudun bir a’zâsı hükmündesin. Diş ağrın varken ayakların umarsızca yürümeye devam eder mi? Ya eline diken batmışken dilin bir türkü tutturup keyiflenir m hiç! O halde eğer insansan bütünün diğer parçalarının acısına ilgisiz kalamazsın!

Buradan bir ibret alıp (tabir ile aynı kökten: yorumlama, dönüştürme, derinlik kurup BİRLEME) medeniyetimiz köklerinden alarak ilhâmı, mânevî “BİRlikten” beşerî “BİRliğe” doğru ilerlemeye devâm edelim.

Benim tek bir canım, yüz bin tenim var. Binlerce insan gördüm ki ben onlar olmuşum sanki. Onların arasında yalnız kendimi göremedim. [Rûmî]

Eserlerinin tamamı için “BİRlikten gayrı, ne görüyorsan, bil ki o puttur” penceresi açan bir yüce Sultân, Monla-i Rûm Hz. Pir Mevlana Celaleddin (ks) sanki bir nây-i şerif olup âdetâ inliyor, inletiyor asırlar ötesinden:

Her insan, bir ucu bu dünyada, öteki ucu ise “Mutlak Varlığın (Hak)” dudağında bulunan bir “ney” gibidir. Her şey Allah’a kulluk eder… Evet, biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, Sendendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı Sendendir. Ey bizim cânımıza cân olan Rabbim! Biz kim oluyoruz da Sana karşı, ‘biziz’ diye ortaya çıkalım. Allah’ım, bizim varlığımız aslında yoktan, ‘gerçek varlık’ ise ancak Senden ibarettir.

Her şey sevgiliden ibarettir, âşık ise perde
Diri olan sadece sevgilidir, âşık ölüdür yerde

İnsan da dâhil gelmiş ve gelecek, olmuş, olan ve olacak her şey tek BİR BÜTÜNün parçasıdır ve beşer ancak bu kâinatın ulvî ahengi ile BİR olduğunda insan.lığını bulur.

Aynı anne babadan gelen insanlığınarın birliğine ve sürekliliğine dair neler söylendi neler: Bakınız Ali Aşık Paşam (v. 1332) Garîbname’sinden neler fısıldıyor:

Bu insanlık bir vücud ise Hz. Âdem ayak, gemi yapan Hz. Nuh el, Hak ile konuşan Hz. Musa dil, dağların zikrini duyan Hz. Davut kulak, Her baktığında Hakkı müşahade edeb Hz. İbrahim göz, her dilden anlayan Hz. Süleyman gönül, ölüleri dirilten Hz. İsa ruh, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhi ekmelitehaya efendimiz ise başı temsil eder.

Turûk âliyye’nin Vefâiyye kolundan, Kırşehirli Hz. Aşık Paşamızın, bu benzetmelerden asıl amacı insanın bir parçası olduğu insanlık ailesine karşı görevlerini hatırlatmaktır. Meselâ insanda iki göz vardır fakat bunlar birlikte bakarlar bir görürler, birlikte uyurlar, birlikte gülüp birlikte ağlarlar. İnsan da böylece başkalarının acısına sevincine ortak olmalıdır tıpkı bir vücud gibi.

Peki bunca bedene bürünmüş çokluk içinde(kesret) birlik (vahdet) nasıl mümkün olur? Mezkûr büyüğümüz, tam da burada insana, “kendi eline” dikkatle bakıvermesini tavsiye eder; eldeki bütün parmaklar tek bir bilekten, aynı kökten çıkmış ve farklılaşmıştır. Görünüşte hiç biri diğerinin aynı değildir. Ama bu farklılık yanıltıcıdır. Zira bir iş söz konusu olunca bunların hepsi aynı gaye etrafında kenetlenirler. Bir kökten gelen ama daha sonra meslek ve meşrepçe farklılaşan Hz. Âdem ve Havva’nın çocukları da elin bu yapısını model almalı ve ortak insanî gayelerde tekrar birleşmelidirler.

Hak Dili’nin Türkçe söyleyen Derviş Yunusumuz, Bizim Yunus (ks) durur mu?

Sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer var ise

Gördünüz mü bu birlik dört bir yanı öyle bir kaplamış ki ayıran ancak kendini ayırır!
Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem BİRdir bize

Bunca mânâ yüküyle yokuşları çıkmada zorlanır gibiyiz. Burc-u belâ’da bir merd-i Hüdâ olan Niyazi Mısri (v. 1694) hazretim alıversin aklınızı:

Anla hemen BİR söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû BİR yüz dürür gören anı hayrân imiş

Kendini bir eyleyenlerin dilinden okudukça canımıza okunuyor, hayretimiz arttıkça artıyor değil mi? Ki onlar da kendiliğinden söylemiyorlar bu aşk destânını:

Aşkın ile ben beni mahveyleyip
Senin ile sen oluben söylerim
Tâ elestten aşkının mesti idim
Şimdi nevbet değdi destân eylerim

Bu cümbüş-ü ilâhi ile bir hoş olmuşken bir de lâtife dinleyelim mi ehlinin dilinden:

[Nev-Niyâz ve Dedesi]
– Nasılsınız, ne hallerdesiniz cânım efendim ?
– Lîsânım yağma olsun!
– Tam anlayamadık?
– Ben demeden diyelim o vakit: Bu dünyadaki bütün işleri, kendi istediği gibi olan biri nasıl olursa öyleyim.
– Aman efendim, hanigimiz her dileği makbuldür ki?!
– Her sabah güneş benim istediğim gibi doğup batmada. Gece yıldızlar benim isteğime göre parlamada, nehirler benim istediğim yere akmada. Hayat, ölüm, hastalık, sağlık, bunların hepsi tam benim gönlümün muradı üzere. Daha nasıl olayım!
-Nasıl her şey senin isteğin üzere oluyor, bize de öğretiverseniz?
-Değil mi ki bütün bunlar Hakk’ın irade ve isteğiyle olup bitmekte. Ve mademki ben de Hakk’ın takdirine razı olmuş, O’nun isteğini istek edinmişim. O halde her şey tam olması gerektiği gibi. Hz. Yunus’un dilinden söylendiği gibi:
Benden benliğim gitti
Hep mülkümü Dost tuttu
Alan veren Dost oldu
Lîsanım yağma olsun

Kâinat, insan için hazırlanmış bir kitaptır. Heceleyin, okuyun. Bütün mevcudat kelimelerinden cümleler, satırlar çıkar. Hepsi de birliğin ana dilini söyler ve sizi tevhide çağırır. Aslında, bütün o perakende görünen mevcudat kelimeleri, hep vahdeti söylemek için yekpareleşmiş, tek mânâ haline gelmişlerdir.

O âlem birliğe işaret olduğundan dolayı böyle olur. “Kırkların birinden kan akınca diğerlerinden de akmaya başlarmış” denmesindeki hikmet, hepsinin O birlikte yek vücut olmalarıdır.

Tevhid-i muhabbetle bini hep bir olunca
Bir özge sefa sürmededir cümle erenler

Bu ne güzel koku böyle… Bu güzellik nereden geliyor demeyesiniz. BİR olan Hak o taraftan yeşertmese biz nereden okuyacaktık BİRlik destanını…

Kâinatı yaratan ve yöneten üstün bir kudret sahibinin varlığını kabul etmek, hepimizde saklı, korunmuş fıtratın değişmez bir özelliğidir. Bu özelliğin, ruhlara yaratılış sırasında verildiği Kur’an’ın ortaya koyduğu açık bir hakikattir. Tevhidin, birliğin, yaratılıştan geldiği fıtrîliği ilkesi sadece insanlar için değil, var olan her şey için geçerlidir:

Yedi Semâ, arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar zâten, esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)… Hiç bir şey yok ki O’nu Hamdı olarak tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Hâlîm’dir (Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip, açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendiren), Ğafûr’dur. (Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken. Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahîmiyetin nimetlerine erdiren) [17:44]

Bu ayet-i kerîme’den anlaşılıyor ki Hakkı inkâr ve şirk insan tabiatında ortaya çıkan arızî bir bozukluktur. Bu sebeple tevhid akidesini yitirmiş olan atalarının yolunda gitmiş olmak insan için mazeret olmayacaktır. BİRLİK elçisi olan kainatın, birliğin varoluş sebebi Efendimiz’in hayat-ı saadetlerindeki duruşu da burdur BİRden gayrısı yok! “Lâ!” dedi. “Hayır, olamaz!” dedi. Sadece “Lâ!” değil, “Lâ ilâhe!” “Hiçbir ilah, put ya da mabut yoktur!” dedi.  İşbu “Lâ!” harfi, Arapçada “cinsini nefyeden” bir “Lâ!” idi. Arapçayı bilen herkesin bildiği gibi bu, “ilâh” cinsinden her ne varsa, put, mabut, otorite vb. hepsinin reddedildiği, yoksayıldığı anlamına gelmekteydi. Buna göre, ister Kâbe’nin çevresinde olsun, ister Hicaz Yarımadası’nda olsun hiçbir puta bundan böyle bırakın tapınmayı, saygı duymayı, hayat hakkı tanımamaktaydı. Söz konusu “Lâ!”, yalnızca taştan, tahtadan yapılma heykellerin reddi anlamına gelmiyordu. Bu, aynı zamanda o putperestlerin inanışlarının, hurafelerinin, zihniyetlerinin, ibadet ve yaşam tarzlarının, tevarüs ettikleri geleneklerinin, gurur duydukları geçmişlerinin, putları hakkında ezbere okudukları, Kâbe’nin duvarlarına astıkları şiirlerin kısaca tüm kültür ve sermayelerinin reddi demekti. Şayet Hz. Peygamber işe “Lâ!” diyerek değil de, “Allah vardır, birdir!” diyerek başlasaydı, belki de bu kadar gocunmayacaklardı. Mekkeliler. Kim bilir belki de bu kadar sert bir tepki vermeyeceklerdi. Neticede Allah’a onlar da inanmaktaydılar. Gelin görün ki Rasûl “Lâ!” dedi. Ve böylece Tevhid mücadelesi, “Birlik gayreti” denilen şanlı mücadelenin meşalesini de ateşlemiş oldu. Aslında bu mücadele, geçmiş bütün peygamberlerin ortak davası olan tevhid mücadelesinden başka bir şey değildi. Babası İbrahim’in Nemrut’a karşı, kardeşi Musa’nın Firavun’a karşı giriştiği mücadelenin bir benzeri şimdi Mekke’de başlamıştı.

“Ben ve benden önceki peygamberlerin en önemli ikrar ve çağrısı, ‘bir olan, eşi-ortağı bulunmayan Allah’tan başka tanrı yoktur’ sözüdür” Muvatta, Kur’an 32, Hac 246, Daavât 122.

İlk insandan itibaren, birlik ve süreklilik vurgusuyla Mekke-i Mükerreme’den atılan bu tohum meyvaya duracaktı elbet.

Peygamberler tarihinde olduğu gibi irfân geleneğinimiz de tevhîd esaslıdır, bir merkezlidir. Bu merkezi, yani kalbi tevhide hazırlamak için dağınık ilgi ve düşüncelerin BİR’e indirilmesi gerekir. Çünkü himmet ve kaygının dağınıklığı BİR’in önünde engeldir. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in “Kaygılarını teke indirenin diğer kaygılarına Allah Teâlâ’nın kefil olacağına” dair hadisi (İbn Mace, Mukaddime, 23) “BİRlik” düşüncesine zemin hazırlamaktadır. Bu hadiste dağınık dünya ilgilerini, uçsuz ahiret hayallerini HAK ile BİR eyleme vurgusu vardır. Çünkü kaygı ve düşünceleri BİR’e indirmek; daima ‘Bir’i görmek, ‘Bir’i mülahaza etmek ve ‘Bir’ ile cem’ olmak demektir.

Bu birliğe zarar verenler, birliği tesis edenin diliyle uyarılır:
Hakîkat, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. (Şu tevhîd ve İslâm dîni, bir tek dîn olarak, sizin dîninizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin.(kulluğunuzun bilincine erin!) Onlar aralarında birliğini, işlerini (din – sistem anlayışlarını) paramparça ettiler… (hem de) sonunda topluca Bize dönecekler(ini unutarak). [21:92-93]

bir_ol.jpg
Vâr ol, olmak dilersen olmak oldur,
Yok ol, bulmak dilersen bulmak oldur
BİR ol, varmak dilersen yol oldur

Bütün mensuplarının birbirini dost ve kardeş tanıdığı bir birlik; bu rüyâ bizim…

Tevhid tebliğcileri ve vahdet önderleri, aleme birlik sırrın yayanlar olarak gönderilmiş bütün peygamberlere selâm, “Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Birbirinize kin tutmayınız. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinizle dostluğunuzu kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” buyurarak en hakir insanı bile kardeş tutan o ruhun sahibine, bize kardeşliği, birliği öğreten, vücudun aynısı hükmünde, mevcudâtın sebebi, gözümüzün nuru, kutlu Nebî’ye en kâmil tahiyyat ile arz-ı muhabbet, cümlesini böylesi bir kılavuzlukla görevlendiren, âlemlerin rabbi BİR Allah’a hamd olsun.

Rabbimiz! Bizi ve imân ile (arınıp hakîkatına dönmede) öne geçmiş olan kardeşlerimizi mağfiret et, kalblerimizde imân etmiş olanlar için bir ğil (kin, sevgisizlik; ayrı-gayrıya sebep olan düşünceler-arzular) oluşturma… Rabbimiz! Muhakkak ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin. [59:10]

Ma-bera-yı vasl kerden amedim
Ne bera-yı fasl kerden amedim
Biz fasl’a yani bölmeye, parçalamaya gelmedik, vasl için; yani ayrılanları buluşturmaya, düşmanları dost etmeye, uzak düşenleri buluşturmaya geldik.

Alın benden size
Yeni bir iz
Biriz biz

Lâ ile illâ arasında kul vasıflarında fâni olmuşken hiçbirşey kalmaz Hakk’tan başka… Söz, dilden gönüle indiğinde ihsan sırrı ile BİR olmuşken damla deryâya kavuşur…

Şu beş duyudan, altı yönden
Varını yoğunu birliğe çek, birliğe
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur
İnsanlara katıl, insanlara
İnsanlarla bir ol
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane

Dünyada nice diller var, nice diller
Ama hepsin de anlam bir
Sen kapları, testileri hele bir kır
Sular nasıl bir yol tutar gider
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir

Sen bensin işte, ben senim işte.
Gel de birbirimizle candan konuşalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleşelim! Gül bahçesi gibi dudaksız, dişsiz gülelim, düşünce gibi dudaksız, dilsiz görüşelim! Akl-ı evvel mertebesinde Hakk’ın varlığının idraki içinde, dünyanın sırrını ağzımız kapalı olarak ta sonuna kadar söyleyelim! Hiç kimse, kendi kendisiyle apaçık sesle konuşmaz. Mademki hepimiz biriz, dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim! Sen, nasıl olur da eline tut dersin? O el senin midir? Mademki elimiz bir gönüllerimizin de bir olduğundan bahsedelim. El, ayak gönlün hareketini bilir, dilimiz susarak, gönlümüz titreyerek söyleşelim.

Tenden ve nakıştan doğan fikirler yok mu, işte suyu kirleten süprüntüler onlardır. Su, bu pisliklerin altında örtülü kalır. Birliğe mâni böyle fikirleri gönlünden sök at! Canın cemâli tertemiz olarak görünsün. Ne mutlu o cana ki bunu dinledi ve kendini artık eksik şeylerden temizledi, nihayet, kendini örtüsüz olarak seyretti. Kendini bir testi su farzet! Fakat ırmağa testisiz gel, karış ki kendini bulduğunu açıkca göresin, can arışını (çözgü) gönül argacından (atkı) anlayasın. Bu ve bunun gibi nice huy senin huylarındandır, senin saf denizinden bir damladır. Bundan sonra kendi hâlini dinle, kendi saf suyundan iç ve içir!

Ey aşk! O gönüller sana mâl oldular artık;
Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!
Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

Read Full Post »

Ezeli olarak diri olan, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, her an bir işte, yeni tecellilerde olan [Rahman,29] Allah’a hamd olsun

bir

“Sen” der isem şirk olur, “ben” der isem küfr olur
Her ikiye bir demek Hakk’a hemen şükr olur

Pirimiz Efendimiz Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî (ks) dünya hayatının mahiyetinin bir andan ibaret olduğunu şu hadisten istidlal etmiştir: “Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Hz. Mustafa (sav) ‘Dünya bir andan ibarettir.’ buyurdu.” Her nefeste dünya yenilenir, fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilemeden haberdar olmayız. Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi görünürse ömür de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.”

Dünya hayatı fanidir, geçicidir. Bu husus herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Fakat aslında bugünkü gelişmiş fiziğin de ortaya koyduğu gibi varlık bir an var olmakta bir an yok olmaktadır. (1-0) Yani fanilik o kadar yoğundur ki kâinat bir anda fanilik bir anda varlık alanına sıçrayıp durmaktadır.

Hz. Mevlânâ bu hususa dikkat çekerek dünyaya kapılmanın ne kadar anlamsız bir şey olduğunu izah etmek ister. Üstelik insan ömrü de oldukça kısadır. Mevlânâ Hazretleri bu aldatıcılığı şöyle ifade eder: “Bu ömrün uzunluğu da Allah’ın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi, anlardan ibaret olan ömrü öyle uzun ve daimi gösterir.”

Bakmaz mısın Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil kılıyoruz? Sonra da nasıl tutup onu azar azar Kendimize doğru dilediğimiz yere çekeriz [Furkân:45-46]

Gölge öyle bir varlıktır ki, aslında yoktur. Varlık atfettiklerimiz de böyledir. Hareket, varlık; sukûn, yokluk icâb ettirir. Güneş ufuktan görününce eşyânın arkasından vurarak gölgesini önünde uzatır. Ufukta yükseldikçe gölge kısalır; güneş tam tepedeyken, görülmez. öteki taraftan ufka inerken mukabil taraftan yine uzamaya başlar. Güneş bu suretle gölgeye Allah da, bir nevi gölge olan bu kainat varlığının delilidir. Bütün mahlukat, Allah’ın zuhuruyla meydana getirdiği gölge gibidir. Bir taraftan yok, bir taraftan var ederek, bu gölge varlığı dâimi gibi göstermektedir; tıpkı parça parça olan (0-1) elektrik cereyanının, küçük zaman parçalarında kesilip tekrar geldiği hâlde, gözün ışığı devamlı görmesi gibi. Bütün varlığı bir yandan yok, öte yandan var ederek, farkına varılmadan kabz-ı yesîrle kendine çekmekte; fakat sakinmiş, duruyormuş gibi göstermektedir.

Alemin varlığı okyanus üzerindeki dalgaların varlığı gibidir öyle ki alem yoktur OL emriyle devamlı yaratılmaktadır. Değişim hep bundan OLur be ya hu

Bî-karardır felek dâim döner, durmaz hiçbir an
Dursa bir an ne yer kalır, ne gök kalır be yâ hû
O ki el-Hayy ismiyle sürekli canlılık, hayatiyet sahibidir. Her hayat sahibinin varlığı da O’nun el-Hayy isminin tecellisiyle mümkün olur; bir an dahi bu ismiyle âyân olmasa hayat ne mümkün!

Şimdi durup dururken nereden icab etti, niçin yazdık! Hüdâ’nın aşkını buldun ise bil hiç niçin olmaz! Ben gibi bir noktayım, hayrete gizlenmişim lakin Hak erenlerin boş işi olmazmış efendim…

Hayatın türlü oyunlarına insan ancak onları kendisine oynayan eli (fail-i mutlak) görünce seve seve boyun eğebilir yoksa dünyada huzur denen şeyi bulmaya imkan yoktur. (la rahate fiddunya)

Her kula mukadder bir çile vardır. Bunu azar azar verildiği zaman sabırla çekmesini bilmeyen, mecburi olarak toptan çeker… Çilesini yavaş yavaş tüketenlerden olsanız münasiptir efendim…

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: