Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘M. Nusret Tura’

Biz Allah’tan geldik, Allâh (Esmâ’sının açığa çıkması) içiniz ve O’na dönücüyüz (sonuçta bu gerçeği yaşayacağız) [2:156]

Bunca yıldır misafirsin bu tende

Cehâlettir ânı bilmez isen sende

Yaşıyorum sanıyorum ama gerçekte ölüyüm çünkü sonsuzdan kopmuşum. Oysa bir parçacığım ben bütüne hasret. Sense bir bardak suda okyanus gizleyensin, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütünle bütünleşemediğim, birliği hissedemediğim sürece yaşamım daimi bir ölüm; Oysa âşık ölüdür, maşûk daim diri…

Kalk âşık kalk!

Acele et biraz

Bak! Su sesi geliyor,

Sense susuzsun

Ve uyuyorsun…

Bir katre iken kendimi ummâne düşürdüm

Hayfâ yolumu vâdi-i hicrâna düşürdüm


Bir katre iken… Ölümün hükümdarlığına gölge düşüren, ölümsüzlüğün habercisi bir okyanus. Parayı pul, zâlimi kul eden huzurun aktığı bir deniz. Yağmur damlasından büyüyen ve yine yağmur olan, “ben”de “biz”i “biz”de “ben”i saklayan bir göl. Gezgin, yârenler hası, yolculuk telâşında bir nehir. Gözü pek bir âşık-ı şeydâ, azalırken çoğalan bir şelale. Mütevazı, semazen akışlı, azimle davete icabet eden bir dere; suyun binbir yüzüdür bizim hikâyemiz.

buz_kar.jpg

Su, buz olarak kaldığı sürece uçamaz ama kaynatılıp buhar haline getirildiğinde gökler ağacaktır. İnsan da ruh haline gelebilirse, kolayca uçabilir hem melekler uçabilir çünkü kendilerini hafife alırlar, beden kaydındaki ağırlıkları yoktur. Ruh, zaten uçmaktadır. Uçan ruh nereye gider? Kendine uyum sağlayan yere gider ki, “fedhulu fî ibâdî” bu da aynı uyumu sağlayan kimselerdir. L. Filiz

Hak, değişmeden kaldığı halde halk o değişmeyen varlığın değişen ve sayılmayacak kadar çeşitlilik gösteren zuhur ve tecellisidir. İbn’ül Arabî hazretim, Hakk’ın çok çeşitli şekiller almasını, türlü donlar giyinmesini şu misal üzerinden izah eder: Su; buz, kar, buhar, dolu, yağmur, çeşme, dalga, ırmak, deniz gibi şekiller ve adlar alır. Görüntüler  farklı olsa da bunların aslı sudur. Su donup buz şeklinde taayyün eder. Buzun bu kendisine mahsûs taayyünü erimedikçe onda mahpûs olan su tam olarak deryâya kavuşmaz.  Bundan dolayı belki suyun buza iştiyâkı, kendi nefsine iştiyâkıdır. Çünkü Resûlulluah efendimiz (sav) Deccâl’den bâhis olan hadîs-i şerîfinde “Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ini müşâhede etmez” buyurdular. Şu hâlde kulun, ölüm vaktinde hâsıl olan hâs kavuşmaya iştiyâk göstermesi lâzımdır. Tâ ki Hak onun iştiyâkından daha şiddetli bir iştiyâk ile ona iştiyâk göstersin. Ve ölüm aslında tabîat perdelerinin ve kesîf beden hükümlerinin kalkmasından ibâret olan bir hâl olduğu için bu hâs kavuşma, hem irâdî ya’nî tercîhli ölümü ve hem de tabîî ya’nî kaçınılmaz olan ölümü ihâta eyler. [Ş. Ekber]

Cennet gömleği olursa çekeyim yırtayım

Kavuşma ânında perde ola gömleğim

Sadreddin Konevî, Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr Mevlâna’yı hasta yatağında ziyaret etmiş ve kendisine acil şifalar dilemişti. Bunun üzerine Hz. Mevlâna bakın ne buyurmuşlar: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Âşıkla maşuk arasında kıl kadar gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyup çıkarmalarını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz?”

Bir ucu gösterilen mânânın, âşinâ gönüllerde doğması için, Vâridat şerhinde geçen, ilim şehrinin kapısı sultanın dilinden pek müfîd bir nazım ile devam edelim.

Hz. Ali Efendimiz’nin (kv) bir nutk-u şerîfinin izâhâtı:
في تحقيقنا غير مائيه وغيران في حكمي دعته الشرائع

İmam-ı Ali kerremallahu vechehul-âli saadetle buyurur:

Ve mâl-halku fi’t-timsâli illâ ke-selcetin
Yani: Timsalde cümle varlıkların vücûtları kara benzer. Müstakil vücutları yoktur. Karın vücudu suyun vücudu olduğu gibi. Halk da böyledir. Vücutları Hakk’ın vücududur. Müstakil vücutları yoktur.

Ve ente leha’l mau ellezi hüve nâbiu
Hâlbuki sen de kar olmuş o kaynak suyuna benzersin. Su, kar sûretiyle zâhir olduğu ve karın kıyamı su ile olduğu gibi halkın zuhuru ve kıyamı dahi Hakk’ın vücududur.

Ve mâ’s-selcu fi tahkikina gayre mâihi
Hakikatte ve işin aslında kar suyun vücudundan başka bir şey değildir. Suyun kendisidir, görünüşüdür. Ancak su havanın soğukluğu ile kar sûretinde görünür. Su adı gizlenir, kar adı zâhir olur. İşin aslında aynı şey olduğu gibi halk dahi Hakkın zuhurudur. Hak Teâla her yüzden cilve-gîrdir. O cilvelerine halk adı verildi. İşin aslında Allah’ın zâtından başka zât yoktur. Cümle halk adı ile görünen kendi cilvesi, tecellisi, zuhurudur.

Ve gayre ennehu fi hükmin dâethu’ş-şerayi
Şeriatte ve zâhir ahkâmda kar ve su birbirine aykırıdır. Zira su ile taharet olunur, kar ile taharet olunmaz. Kardan başka su bulunmazsa ve karı eritecek şey yoksa teyemmüm caizdir. Karın varlığı teyemmüme engel olmaz. Suyun varlığı engel olur. Bundan malum oldu ki, karın müstakil vücudu olmadığı halde şeriatın zâhirinde kara su demezler. İsimde ve görünüşte Hakk’ın cilvesi (latif tecellisi) olan halk, Hakkın zâtından başkadır. Halka Hak denilmez. Kar suyun mazharı ve sûreti olduğu gibi halk dahi Hakk’ın mazharı ve cilvesidir. Lakin bu halka Hak denilmez. Zira ma’duma mevcut (yok olana var) denilmez.

Ve lakin yezubu’s-selcu yurfeu hükmühu
Ve yudau hükmül-mâi ve’l-emrü vâkiu
Lakin kar eridiğinde kar adı ve taharete engellik hükmü kalkar. Su adı ve taharet hükmü konulduğu gibi insan da hakiki tevhide süluk ederek Allah’ın varlığında eriyerek yok olduğunda mevcud ve bâki olanın Hak olduğunu Hak şühudu ile müşahede eder.

Tecemmeati’l-ezdadü fi vahidi’l-baha
Ve fîhi telaşet fe hüve anhünne sâtıu
Yani: Hazret-i cem makamında ef’al ve sıfatın Hakk’ın zâtı ile kaim oldukları müşahede olunur. O mertebe tadılmadan hakiki tevhid zâhir olmaz.

İşte böyle efendim, filler türlü türlü, iz takip edilirse fiillerin neşet ettiği sıfatta çeşit daha az nitekim Zat makamına varıldığında ise kesretten vahdete erilir.

O’nun aynı da ğayrı da yoktur.  Buhârın vücûdu, lâtîf oluşunun kemâlinden dolayı görünmez. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut ve bulut yoğunlaşınca su; ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Şimdi buzun esâsı buhar olmakla berâber, onun belirmesi buharın gayrıdır. Çünkü buhar, aslâ buz gibi kesîf bir belirme sâhibi değildir; o sûretsizdir. Ve aynı şekilde buz, suyun donmuş halinden ibâret olduğu halde, suyun aynı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûtları buharın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buharın aynıdırlar. Bundan dolayı bunların arasında hem aynı oluş ve hem de gayrı oluş mevcût ve gerçektir.

Buhar yoğunlaşınca su olur ve su yoğunlaşınca buz olur. Suyun ve buzun vücûdu buhârın vücûdudur. Buz eriyince su ve su buharlaşınca buhâr olur. Bundan dolayı buzun şânı helâk olmaktır. Oysa helâk olucu olan buz, buhârın indinde hem mevcût ve hem de mevcût olmayandır. Ve onun şânı, yokluk içinde varlıktır. Bununla berâber bu iniş ve çıkışta buhârın zâtı değişmiş değildir. Hakk’ın latîf olan mutlak vücûdu, her bir ismin gereklerine göre, o kesîf sûrette belirmiş ve kayıtlanmıştır. El-Latîf olan buharın yoğunlaşıp, farz edelim küp şeklinde ve diğer şekillerde dondurulması gibi. Buzun vücûdu algıda mevcût ve görülebilir ise de, latîf buharın o şekilde kayıtlanmasından ve belirmesinden oluşmuş izâfî bir vücûttur. O belirginlik ve kayıtlanma zâil olunca, mutlaklığa döner. Bundan dolayı buzun vücûdu bir hayâl olup, onda kendini göstermekte olan hakîkat latîf olan buharın mutlak vücûdudur.

İşte bu misalerle de açıkça görüldüğü şekilde bu var edilmişler âleminin hayâl olduğunu ve hakîkat yönünden Hak olduğunu zevkan ya’nî bizzat hakîkatini yaşayıp idrâk ederek anlayan kimse, yolun sırlarına hâiz ve hâlin hakîkatine vâkıf olur. Ve Allâh’ın yolunda murâdınca gitmeye muvaffak olur.

Hayır ve şer ALLAH’tandır zîra suyu buz yapan da güneştir buhar yapan da…

Hakikatte hal böyle olunca, Rabbimizin de bizden muradı O’nun büyüklüğü karşısında buz gibi olan benliğimizin erimesidir. Onun ilâhî varlığı karşısında aczimizi, mahviyetimizi anlamaklığımızdır.

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe…

Verenin şânı büyük, sen iste istedikçe…

Tevbe ile yıkayıp aslına döndürdüğümüz muhabbetimiz nefsin ve alemin dertlerine şifâ olsun niyazımızla mektubu burada sırlarken imdâd erişir feryâdımıza:
Aradığın su, düştüğün kuyudadır!


Kendi çukurunda kuruyabilir insan ummana karışamadan
Sen cansın özünü ten bilirsin

Katında su var susuz ölürsün

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, secde yerinde nabzımı yoklayanlar tek bir nefes duysa: Kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle: “Al beni benden; kayd-ı bedenden, ayırma senden”

Hümâ-yı ‘ışk-pervâz ol gel ey cân murg-ı tenden geç

‘Alâ’ikden mücerred ol yüri kayd-ı bedenden geç

Read Full Post »

Ne muhteşem bir parola; “selamun aleyküm” السلام عليكم ve karşılığı “ve aleyküm selam”. Selam, yani silm, barış, güven, selamet. Selim ve sağlıklı olma.

selam_olsun

Allah’ın isimlerinden biri, “es-Selâm”. Güvenin ve selamette olmanın kaynağı demek. Bu aynı zamanda Allah’ın barışı, güveni ve selameti istediğinin göstergesi.

es-Selâm: Ayıplardan sâlim olan enbiyâ ve evliyâsını selamete sevk edici, azaplardan sâlim kılıcı, acı ve zararlı görülen işlerin bile sonunda hayır halkedici olan Zât-ı Akdes.

“Selamun aleyküm”, dua makamında bir selamlaşma. Yani selamette ve güvende olasın, Allah’ın Selam ismi sende tecelli etsin demek. Karşınızdaki insan da aynı duayı size yöneltiyor, siz de öyle olasınız diye dua ediyor. Işığın aynalarda yansıması gibi, selamet katlanarak çoğalıyor. Mümin müminin aynasıdır.

“Selamun aleyküm” bir bakıma da, benden emin ve selamette olabilirsin, ben de senin öyle olmanı istiyorum demek.

Toplum içindeki bir insanın akşama kadar bu duayı onlarca kez tekrarladığını ve aynıyla karşılık bulduğunu düşünün. Eğer bu bilinçli bir eylem olarak yapılırsa Allah’ın bu isminin tecellisi hüzme hüzme toplumun ve insanların üzerine inecek de inecek. Böylece toplumda barış ve selamet oluşacak, en azından buna katkı sağlayacak demektir.

Elbette selam güvenin ve barışın sebeplerinden sadece bir tanesi. Başka sebepleri de var. Kardeşine gıyabında dua etme, gıybetini etmeme, suizan etmeme gibi. Ayrıca barışı ve güveni bozan sebepler de var. Onların da terkedilmesi İslam ahlakının gereği. Hepsi harmanlandığında galip taraf insanda ve toplumda etkisini gösterecektir.

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ
Müminler cennete girerken de bu parola ile karşılaşacaklar. “Selamun aleyküm, ne güzel şeyler yaptınız, buyurun ebedi yurdunuza”  [Zümer:73] denecek onlara.

Allah Rasulü(sav) buyuruyor ki: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi sevmenizi sağlayacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın’.

Demek selam aynı zamanda sevginin anahtarı, sevgi de cennete girebilmenin. Selamlaşma bir insan eylemi, aynı zamanda önemli bir kültür öğesi. Selamlaşmanız sizin ait olduğunuz, ya da olmak istediğiniz kültürünüzü de belirler. Kültürünüz, yaşama biçiminizi, yaşama biçiminiz de manevi değerlerinizi, hatta inancınızı oluşturur.

“Selamun aleyküm” yerine kullandığımız; günaydın, iyi günler, merhaba gibi kelimeler de güzel kelimeler. Ama bunlar profan, yani manevi bir atıfları yok. Kuru bir temenniden ibaret. En nihayet, gününüzün aydın olmasını diliyorum demek gibi bir iyi niyetin ifadesi. Ama sizin öyle istiyor olmanız karşı tarafa bir şey kazandırmıyor, çünkü bu bir dua anlamı taşımıyor.

… Ama bizde şimdi, sanki “Selâmün aleyküm!” demek kabahatmiş gibi… Sen adama, “Selâmün aleyküm!” diyorsun; ne yazık ki, kıymetini anlamıyor, “Günaydın!” diyor… Halbuki, “Selâmün aleyküm!” demek, “Allah sana dünyada da iyilik versin, ahirettede iyilik versin; seni cennetine soksun!..” demek. Adam ilericilik sanıyor, “Günaydın” demeyi… Gün, aydın tabii ya; güneş doğduğu zaman ortalık aydınlık olur. Bundan basit, bundan daha tabii ne var?.. “Tünaydın” diyor; tün aydın olmaz ki, tün kara olur. (Tün, gece demek.) “Tünkara” demesi lâzım. “Günaydın” “Tünkara” Selâmlaşmanın böyle olması lâzım, gerçek olması için.

Hal böyle iken selamdan yüksünmek, selamı istiskal etmek iman açısından tehlikeli bir durumdur. Selama bilinçli olarak karşı çıkılması, ben Allah’ın ismi olan bu duayı sevmiyorum, istemiyorum, kabul etmiyorum anlamına gelebilir. Bunun da ne olduğu malumdur.

“Selamun aleyküm” Arapça değil, İslamca bir parola. Dünyanın her yerinde her milletten ümmet fertleri bunun anlamını bilir ve kullanır. Hiçbir Müslüman bundan gocunmaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de aynen böyle geçiyor. Allah ne kadar İslamca bir kelime ise Selam da o kadar İslamcadır. Selamlaşmamızda Arapça bir kelimeyi neden kullanalım diyenler varsa onlar için söylüyorum. Dinde milliyetçilik olmaz. Bilimde olamayacağı gibi.

Kaldı ki, ‘selamlaşma’ kelimesinin aslı da Arapça, ama onu kullanırız. Ve ilginçtir, bu insanlar ‘merhaba’ demeyi yadırgamazlar da “Selamun aleyküm” demekten yüksünürler. Demek ki sebep selamın Arapça olması değil, manevi referansının bulunması. Yoksa ‘merhaba’ kelimesinin aslı da Arapça.

Sünnette, gelen birisinin selam verdiği gibi ayrılanın da selam vermesi esastır. “Sanmayın ki, ikincisi daha az önemlidir” buyurulur. Ve Allah Rasulü’nün toplayıcı (cevamiu’l-kelim) sözlerinden bazıları:

Selamı yaygınlaştırın, açları doyurun, akraba ilişkilerinizi canlı tutun, herkesin uyuduğu seher vakitlerinde kalkıp namaz kılın, o zaman cennete selam ile girin! Râvi: Hz. Ebu Hureyre (ra) Ramuz el-Ehadis (72:14)

Ehli Cennet, nimetlerine dalmış halde iken kendilerine bir nur zahir olur. Başlarını kaldırınca görürler ki, Rab, üstlerinden kendilerini şereflendiriyor. Ve “Esselamü aleyküm ya ehli Cennet” diye buyuruyor. İşte bu, Allah Tealanın Kur’andaki “Selamün kavlen mirrabbirrahim” ayetindeki buyurmasıdır. Ondan sonra Allah onlara nazar eder, onlar da Allah’a nazar ederler. Ve Rablarına nazar ettikleri müddetçe, başka hiçbir nimete iltifat etmezler. Ta ki, Allah Tealanın temâşâsı kalkıp, nuru ve bereketi kalıncaya kadar. Râvi: Hz. Câbir (ra) Ramuz el-Ehadis (247:1)

Selâm, Allah (z.c.hz)’lerinin isimlerinden büyük bir isimdir. Onu halkı arasıda zimmet kılmıştır. Bir müslüman bir müslümana selam verdi mi, artık onu, hayırdan başka türlü yad etmek haramdır. Râvi: Hz. İbni Abbas (ra) Ramuz el-Ehadis (215:5)

Sizden biri kardeşine kavuştuğunda ona selam versin. Eğer ikisi arasına ağaç, duvar, yahut taş gibi bir engel girip de sonra yine buluşurlarsa, ona tekrar selam versin. Râvi: Hz. Ebu Hureyre (ra) Ramuz el-Ehadis (62:6)

Hâsılı selâmı sabahı kesip selam deyip geçmeyelim!

Göklerde son ilâm:
Allah bir, bir İslâm.
Şekiller elif lâm;
Esselâm, esselâm
Yer çökük, gök soluk;
Diz bükük, saç yoluk.
Ne varsa korkuluk
Ne bir harf ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Bu hayat bir ezber;
Hayattan ne haber,
O’nunla beraber?…
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Ön ve ard, sağ ve sol,
Bin yolda yol bu yol.
Emir: Öl yahut ol!
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Elinde alâmet,
İzinde selâmet
Tek isim… Muhammed..
Ne bir harf ne kelâm;
Esselâm, esselâm.

Read Full Post »

Her nefesle O’na doğru yaklaşana,
Seven, sevilen ve sevdirenin aşkıyla

Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe ile yönelin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir. [Hûd:90]

Her nefesle biraz daha uzaklaştığımız şu dünya zindanında dolarken kâse-i ömrümüz, artan günahlar ve azalan bir ömürle sabahladık… ve “Her vakit bir tecelliyi mahsusadır.” iktizasına göre hareket edip geldik dost meclisine, eriştik divân-ı aşka.

Ey a erenler! Bu nefes alıp vermek de bizim hayatımızı azar azar cihan mahbesinden, dünya zindanından çalar. Canlar dünyada attığı her adımla gideceği yere yaklaşır, her nefes aldıkça da dünyadan gitmesi yakınlaşır. Ruh sahibi her canlı, her nefesinde ölüme bir adım daha yaklaşır. Diğer cihetten ruhların aslı, alem-i ervahtır. Oradan ayrılıp dünyaya gelmişler ve aslında  uzak düşmüşlerdir.

“Her kim aslından uzak düşse arar, asl’a dönmek için uygun bir gün arar “

İşte o aslın cazibesi tesiriyle ve nefes alıp vermek suretiyle dünyadaki mahbusiyet müddetleri biter, zindan günleri sona erer de nihayet her biri aslı ve menşei olan aleme gider. Âlemde her şeyin bir nihâyeti, bir kemâli, bir büluğa erişi vardır. Hiçbir varlık bu olgunlaşmak ve ölmek kanun-u ilahisinden müstağni kalamaz. Her şeyin gayesi hür ve azad olmaktır. Araplar olgun meyvaya “meyva hür oldu” derler ki hepimiz bu hürriyete müstehakız. Ruhlar cemaati akan denizler gibi bir gün denize iltihak edecekler, zatta fâni olarak zat olacaklardır.

Hiçbir canlı yoktur ki kemale ererek mirâcını yaparak bir üst mertebede fani olmasın, erimesin. Surette de böyle değil midir? İnsan sevdiğinde fâni olur, erir yok olur, fakat o olur. Dünya gıdası deyu yeyip içtiklerimiz hakikatte bizde yok olmasını dilediğimiz aşıklardır. Biz de onların maşukuyuz. Fakat Habibullah’ın aşıkıyız. Hakta fâni oluncaya dek çalışmalı, Zat-ı Mutlak’ta neşe-yi aşk ile erimeliyiz.

İşte böylesi bir miracla “Hazreti İnsan” olduğumuzun farkına varmalı, en azından namazla ferahlayıp dünyanın hayhuyundan sıyrılarak kendi miracımıza yaklaşmalıyız; Mevlam cümle aşıklara nasib-i müyesser eyleye..

Gel gözünü aç, tevbe et, yola gir, gayrete, aşka, şevke gel ki yeni güzel ilahi bir mevsim başladı:
Bülbül ne yatarsın yaz bahar oldu / Çağrışıp ötmenin zamanı geldi
Serviler yeşerdi çiçekler doldu / Cana can katmanın zamanı geldi

Allah’ın lütfuna inayetine ve nusretine ermek için ne güzel fırsatlar peş peşe gelmekte, bu fırsatları iyi değerlendirelim, gündelik alışkanlıklardan sıyrılalım, aşk ve şevkimizi tazeleyelim, Hak Dost’a yönelelim.

Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar. [Bakara,186]

Bizlerden de hayır duanızı eksik etmeyesiniz ki irtabatı kopatmayalım:
“Madem varlığımız duamız kadar mânidar” [Furkan, 77] buyrun duaya :

Biz ne istediğimizi bilmiyoruz Ya Rabbi, Hak rızasından uzaklaştıracak sağlık, zenginlik, başarı neye yarar? Biz, istediklerimizin, kendimiz için, akibetimiz için hayr mı şer mi olduğunu bilmeyiz. Hak rızası onda mı gizlidir bilemeyiz, Mevlam bize hem hayırlısını, hem kolayını, hem de rızasına uygununu versin inşallah ve bütün isteklerimizi kendi rızasına uygun hale getirip bize öyle istetsin, işte o isteklerimizi de ihsan edip bizi mesrur ediversin Efendimiz’in hatırı için..

Mevlam birdahaki Miraca dek bahtınızı hoş, rızkınızı bol ve temiz, sıhhat ve afiyetinizi tam ve mükemmel kılsın, bu Leyle-i Miracı, vesile-i fevz ü felahımız ve sebebi inşirahımız ve saadet-i dareyniniz eylesin ta böylece miracımız olacak namazı kalbimizin baharı, hüznümüzün cilası kılsın.

Medet ya server-i alem, Medet ya fahr-i kainat, Medet ya şah-ı enbiya,  Medet ya gül-i gülzar-ı gülistan, Aman Ya Resulallah. Ol cihanın fahrinin sırrına kurban olayım, Hutbe-i levlake inen şanına kurban olayım, “Kabe kavseyni ev edna” sına kurban olayım, Ben O’nun ilmine irfanına kurban olayım, Ben O’nun esrar-ı miracına kurban olayım, Ben O’nun âline ashabına kurban olayım, Ben O’nun lütfuna ihsanına kurban olayım, Ben O’nun ayağının tozuna kurban olayım, Yoluna gidenlerin izine kurban olayım…  [202. Mestmp3]

Vakt-i şerif, Cuma, Receb-i Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola

Read Full Post »

Ey kerem sahrasının hemdemi bulunan âşık,
Mum ışığı ile güneşi arayanlardan olma…

seyhiminilleri

Söz, canın kokusudur; sözlerimizi uykunuz varken okumayın. Çünkü ömrü boyunca uyuyanları uyandırmak için yazılmıştır. Tok karnına da okumayın. Çün tok karnına denize girilmez. Bu da bir deniz, hem de aşk denizidir… İsrafil’in nefhası bizdedir. Sûru kalemimizdedir. Bir nefeste sizi öldürüp ikince bir üflemede sizi hakiki maşuka ulaştıracak ve O’nunla beraber ebedi kılacak.Nefha-i sûru her an üflemeye başladık. Kulaklarınızı tıkamayın, çınlasın. İniltimizi, feryadımızı duyun. Aşk ne imiş tadın. Darı tanesi yemeye alışan bülbül ruhunuza saman ikram etmiyoruz. Hz. Pir Mevlana

Buyrun efendim, Uşşak makamında, sofyan usûlünde yürükçe, aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle okuyalım ki yaşla akarak belki uçar zerresi aşkın, ateşle yaşar, yaşla değil yâresi aşkın, yanmaktır efendim biricik çaresi aşkın, işbu aşk ile hu diyelim huuu

Şeyhimin illeri, uzaktır yolları, açılmış gülleri dermeğe kim gelir ya huu
Şeyhimin özünü, severim sözünü, mübarek yüzünü görmeğe kim gelir ya huu
Şeyhimin ilinde, âsâsı elinde, şeyhimin yolunda olmağa kim gelir ya huu
Şeyhimin ilinde, bir kadeh elinde, susamış aşıklar kanmağa kim gelir ya huu
Şeyhimin şem’ine, bu canım pervâne, salâdır aşıklar yanmağa kim gelir ya hu
Ahd ile vefâlar, zevk ile sâfalar, bu yolda cefâlar çekmeğe kim gelir ya hu
Hak için malını, hep vere varını, aşk için arını atmağa kim gelir ya hu
Ah ile gözyaşı, Yunus’un haldaşı, zehr ile şol aşı yemeğe kim gelir ya hu

Durmak maddenin tabiatına aykırıdır, fazlalaşmayan herşey noksanlaşmaya mahkûmdur. Öyle ise Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin de huzur bulasınız erenler.

Hak-i pay-i Mustafa’ya yüz süren mesrur olur,
her ne denlü mücrim ise âkibet mağfur olur

Resulu Kibriya efendimizin hayatını okumak ve öğrenmekte, bütün canlar için, temiz, ibretli, mutlu bir hayatı örnek edinip kendilerini kötü örneklerin etkilerinden kurtarıp dünya ve ahiret mutluluğu, huzuru vardır. İşte o huzur deryasından bir kaç damla ile Zekai Dedemizin mezkur beytince biz dahi Efendimizin makamı âlilerine yüz sürelim:
“Birbirinize karşı kin doğuracak hareketlerde bulunmayın, birbirinize hased (çekememezlik) etmeyin, birbirinize darılıp arka çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla din kardeşi ile küs kalması helal olmaz.”

 … ve bu haftaki yakarışımız da Kutlu Nebi’nin dilinden:

 “Ey Allah’ım, kalbimi nifaktan, amelimi riyâdan ve gözümü hıyânetten arındır. Ey Allah’ım, günahlarımı affet, rızkımı bollaştır, huyumu güzelleştir, verdiğin rızıkla beni kanaatkâr, kazancımı da pak eyle. Nefsimi bana vermediğin bir şeyin peşinde düşürme. Sen benden razı olmadıkça da beni dünyadan alma. Ey Allah’ım, ömrümün sonunu, ömrümün en hayırlı bölümü yap, en son işlerim, amellerimin en hayırlıları, sana ulaştığım gün de en hayırlı günüm olsun…”

Ey dehşete düşenlerin candan yakını, ey yalnızların dostu, ey ümidi kesilenlerin yardımcısı ve ey kederleri gideren, gamları dağıtan Allah’ım, ümid edip de ulaşamadığımız, gönlümüzden geçirip de def edemediğimiz işler için sana sığınırız, yardımını dileriz ki bizleri işlerin dağınıklığından, ilmin faydasızlığından, nefsin tembelliğinden, muhafaza eyle, hakkımızda hükmettiğin şeylere bizleri razı kıl, bi hürmeti Taha ve Yasin, diyelim bu duaya cümlemiz amin, aşk ile huuu

Güzel(i) düşünün, Hoşça kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: