Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Mehmed Zahid Kotku’

Pür-kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Hayr eyler her ef’âl-i nihâyetini
Envâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Mahrûm bırakmaz zikr idenleri müdâm
Ezkâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her işlerin hüsn-i hitâmına sebep
Mi’mâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bize her hayırlı işe Bismillâh ile başlamayı öğretene, sahibinin hoşnûd olacağı bir selâm ile, mâşuk-u hakîkiye, surette kalan aşkımızı peşînen îtiraf ile başlarız söze:

Eyâ ey mefhar-i âlem sana kevn ü mekân âşık
Döner nûrun ile devrân sana cân u cihân âşık
Cihânın cânısın cânlar seni cânân edinmiştir
Sana sultân-ı lâhût-ı sarây-ı lâ-mekân âşık
Kelâmın mürdeler ihyâda iksîr nefha-ı Hak’tır
Zülâl-i lutûfa âb-ı hayât-ı câvidân âşık
Zuhûr eden bu imkân içre rengârenk senin hüsnün
Beyân âşık ‘ayân âşık sana aşk-ı nihân âşık

Cümle mevcûdâtın âşık olduğu, insanların en hayırlısı saadetle buyurdular ki:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harcananın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacını karşılayandır”

Hayr-ı nâsa murâdın ise vukûf
Hayr-ı Nâs’ın hadîsin et iz’ân
Hayr oldur ki cümleden efzûn
Ola halk-ı cihâna nef’-resân
Şimdi sen de “İnsanların hayrına bir iş” görmek nasıl olur hakkıyla anlamak istersen, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır” hadis-i şerifine anlayış göster. Bir ucu “cümle halk-ı cihânın” faydasına varacak bir hayr, cümle işlerden daha ziyâde hayırlıdır.

Cehd idüp nefsin hevâsından berî it sen seni
Men ‘aref sırrına ir kim bu nihâyetdir sana
Biz dahi işbu müjdenin bir ucundan tutunup “kendini bilme”cehdiyle, aşkla düştük yollara…

Her sözün ma‘kes-i âyîne-i levh-i mahfûz
Rûh-ı ilhâmını hâmil per-i Cibrîl-i Emîn

Alemlerin Rabbi olanın, her kelâmı bir lal ü mercan inci olan Alemlere Rahmet tecellisinin, aşk isminin cismi ummânından kırk güzeli, Hak Dost’un güzelliği, güzelliğimiz olsun diye ümidini kaybetmişlere “bir içim su” niyetinde sunmak hizmetinde fakir-i pürtaksîrini kullanıverene şükürden âciziz…

hadis_40

Bir Esmâ-ı Nebî olarak Risâle-i Ehâdîs-i Erbaîn-i Sülâsiyye

Gülşenî hazretinün bendesiyem çünki Nazîr
Gülşen-i vahdete bir bülbül-i nâlân olsam
Birazdan bir deste sunacağımız bu gülbahçesi, Bursalı İsmail Hakkı Hazretlerinin musâhibi, Mısır Kadılarından, Tarîk-i Gülşenî güllerinden Nazîr İbrâhim Efendi el-Edirnevî (v. 1774) hazretimden zuhûr etmiştir. (Ruhaniyetlerine selâm olsun)

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Mezkûr eser aslında kırk hadîs türüne bir misaldir. Eserin isminde de belirtildiği gibi üçlü bentler halinde yazılmıştır. Her hadîs-i şerifin üç kelimeden oluşması ve her bendin üç mısradan müteşekkil oluşu, eserin adında geçen “sülâsiyye” ibaresine de ışık tutmaktadır. Aruz veya hece ölçüsünün kullanılmadığı bentler kendi içinde kafiyelidir. Her bir bendin ilk mısra’ında Nûru’l-Envâr aleyhisselâm’ın bir veya iki ismi dile getirildikten sonra ikinci mısrada salavât getirilmiş, son mısrada da Cevâmiü’l-Kelîm(s.a.v.)’in bir Hadîs’i zikredilmiştir. 

Giriş veya dua bölümü olmadığı için tam Kırk Hadîs’e muvâfık olarak toplam kırk bend yazılan eserde Hatîbü’l-Ümem(s.a.v.)’in 41 adet ism-i şerîfi yer almaktadır

Nazîr İbrahim eserin telif sebebi olarak, 1751 senesinin 17 Muharrem’inde Hz. Peygamberi rüyasında gördüğünü ve Hz. Peygamberin kendisine “Bir şeyleri bir araya getirmek istiyorsan sözlerimi ihtimamla birbirine ekle” buyurduğunu, bunun üzerine Câmiu’s-Sağîr’den hadîsleri topladığını ve ihvanın faydalanması için bu şekilde bir araya getirdiğini ifade etmektedir.

Her parmağı bir selsebil olan gözbebeğimizin, her bir sözü bin derdimize deva kırk hadis-i şerifi, ihvân-ı bâ sâfâya vesîle-i şefaât ümidiyle ikrâmımızdır…isminebi

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

1•
Gâle Seyyidü’l-enâm 
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm
Es-selâmu gable’l-kelâm

Selâm kelâmdan(konuşmadan) önce(likli)dir.

İşte bu söze şehadet etmeye mutluluğun altın çağından bir tablo:
Peygamber Efendimiz (sav) evi ile minberi arasında bir mahalde oturuyorlardı. O’nu ziyârete gelen Sadif heyetinin temsilcileri bineklerinden inip selâm vermeden oturdular. Efendimiz: “Siz müslüman mısınız?” buyurdular. Heyettekiler “Müslümanız” dediklerinde ise niçin selam vermediklerini sual eylediler. Bunun üzerine heyettekiler ayağa kalkıp yeniden selam verdiler. Peygamber Efendimiz, selamlarını aldılar ve “Şimdi, oturun” buyurdular… Selam deyip geçmeyenleri buraya da bekleriz.

2•
Gâle’l-Habîbü’l-A’lem ﷺ
Aleyhi’s-selâmü’l-mufahham
Efşû’s-selâme teslemû

Selâmı yayınız, selâmet bulunuz. 

Habîbi Kibraya Hazretleri buyurdular ki: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!”

Hocamız rahmetullahi aleyh buyurdular ki;

Birisi denize düşmüş. Sen de rıhtımda yürüyorsun. Adamcağız çırpınıyor. Yüzme de bilmiyor, boğulmak üzere. Can derdine düşmüş, denize düşmüş adama selam verdin, yürüdün gittin. Olur mu? Olmaz. Orada selam verecek yerde elini uzat, adamı çek çıkar. Boğuluyor, canı gidecek. Selamın kuru mânasına takılma. Altında yatan mânayı anla. Altında yatan mâna, müslüman kardeşinin selametliğini sağlayacak şey ne ise onu yapmak. Derdi varsa derdine yardımcı ol, hastaysa şifa ara, borçluysa çaresine bak.

3•
Gâle Sâhibü’l-muhâmid ﷺ
Aleyhi tahiyyetü’l-Hâmid
Riyâzü’l-cenneti el-mesâcid

Câmiler, mescidler cennet bahçeleridir.

Habîbi Kibraya Hazretleri, ashabına gönülleri mescitlere bağlı kimseler olmalarını tavsiye buyurmuş ve Allah’ın adının anıldığı, O’nun tazim edildiği, ilim meclislerinin, sohbet halkalarının kurulduğu bu mekânları cennet bahçelerine benzetmiştir. Risaletpenah Efendimiz bir gün,”Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oralardan bolca istifade ediniz.”buyurdu. Bunun üzerine Ebû Hüreyre (ra), “Yâ Resûlallah, cennet bahçeleri neresidir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.s.),“Mescitler.”diye cevap verdi. Ebû Hüreyre (ra), bu defa kendisine mescitlerden bolca istifade etmenin ne mânâya geldiğini sordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de “Sübhânellahi ve’l-hamdülillâhi ve lâ ilahe illâllahü vallahü ekber”sözlerini söylemek suretiyle Allah’ı zikrederek ve O’nu yücelterek mescitlerden ziyâdesiyle istifade edebileceğini buyurdular.

4•
Gāle Sâhibü’z-zuhûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Miftâhu’s-salâti et-tuhûr

Temizlik, namazın anahtarıdır.

5•
Gâle Sâhibü’d-dîn ﷺ
Aleyhi salâtü’l-vâridîn
Es-salâtu imâdu’d-dîn

Namaz, dinin direğidir.

Vaktiyle, Hak Dostları’nın namazlarını sahibinden dinlemiştik:

Namaz vakti gelip kıbleye döndükleri zaman mübarek çehreleri renkten renge girerdi. Nitekim Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz hakkında şöyle anlatılmıştır:
Hazreti Ali (r.a.) namaz vakti gelince yüzünün rengi değişir, vücuduna titreme gelirdi. Kendisine; “Ya Emir’el Mü’minin, size ne oluyor?” diye sorulduğunda şöyle buyurdular:
“Cenabı Hak, göklere, yere ve dağlara arzettiği emanet vakti geldi. Onlar o emaneti yerine getiremeyecekleri korkusuyla onu yüklenmekten çekindiler de onu insan yüklendi. [Ahzab:72] Yüklendiğim bu vazifeyi yerine getirip getiremeyeceğimi bilemiyorum.”
Hazreti Pir Efendimiz, namazda tam bir huşu’ ile kendilerinden geçerler, Hak sıfatına ulaşırlardı. Namazdan maksat da Hak ile alaka kurmaktır. Şöyle buyururlardı: “Namaz Allah ile yakınlık kurmaktır. Bu yakınlığın nasıl olduğunu zâhir ehli bilmez.” Resulu Ekrem (s.a.s.) buyurmuşlardır: “Namaz ancak kalp huzuru ile olur.” Hazreti Pir Efendimizden defalarca görülmüştür ki, yatsı namazına kalkıp tekbir alırlar, tâ sabaha kadar iki rekat namazda müstağrak kalırlardı. Rükû’ ve secdelerde bir gün ve bir gece boyunca müstağrak oldukları da görülmüştür. Nitekim buyurdular ki: “Akşam namazı herkes lambayı yakıp, yemek sofrası kurunca ben yârin hayalini gözümün önüne getirir, kederlere düşüp figan etmeye koyulurum. Göz yaşlarımla abdest aldığım için namazım böyle ateşli oluyor. Ezan sesi kalbimin mescidine öyle yakıcı gelir ki, onun tesiriyle o gönül mescidinin kapısı yandıkça yanar. Kıblemin yüzü ne tarafta kalmış ki, benim namazım böyle kazaya kalıyor? Evet kazadan dolayı daima bana sana bir imtihan geliyor. Acaba Allah aşkı sarhoşlarının namazı doğru mudur sen söyle! O ne zamanı, ne mekânı bilir. Acaba kıldığım bu ikinci rekât midir, yoksa dördüncü müdür? Acaba ben hangi sureyi okudum diye şaşkındır. Çünkü diline hakim değil ki… Evet, ilâhî dergâha nasıl varayım? O büyük kapıyı nasıl çalayım, nasıl çağırayım? Ben de ne güç kaldı, ne de dil… Yarabbi, bana eman ver! Zira gönlümü de, ihtiyarımı da sen aldın. Namaz kılarken acaba rükû’ tamam oldu muydu, yoksa imamlık yapan filan mıydı? Bunların hiç birinden vallahi haberim olmaz.” Bir kış mevsimiydi. Oturdukları medresede gecenin başlangıcında secdeye kapanmış, mübarek gözlerinden pek çok göz yaşı akmıştı. Havanın soğukluğundan, mübarek yüzü buz tutmuş, derisi döşeme tahtasına yapışmıştı. Gündüz olunca yakınları sıcak su hazırlayıp yüzüne dökerek erittiler… Buraya kadar anlatılanlar zâhiri namazlarıydı. Bâtın namazlarının sırlarına kim vâkıf olabilir? Zira şöyle buyururlar: “Mihrabı dost cemali olan kimse için; yüz türlü namaz, rükû’ ve secde vardır.”

6•
Gâle’n-Nebiyyü’l-a’lâ ﷺ
Aleyhi’s-salâtü’l-evlâ
El-İslâmu ya’lû ve lâ yu’lâ

İslam yücedir. Hiçbir şey ondan daha yüce olamaz.

Bu mübarek hadîs-i şerîfin râvîsi Aiz İbni Amr’dır. Aiz, olayın kahramanı “sahibu’l-kıssa” olarak, hadisin manasını kavramaya yardımcı olacak vürûd sebebini şöyle anlatmaktadır:

Mekke fethinden önceki akşam Ebü Süfyan ile birlikte Hz. Peygamber’e gittik. Bazı sahabiler Hz. Peygamber’e bizi;

– Bunlar Ebü Süfyan ve Aiz ibni Amr, diye takdim ettiler.

Hz. Peygamber;

– Bunlar Aiz îbni Amr ve Ebü Süfyan’dır. İslâm, (İslâm olmayandan) daha izzetlidir. İslâm yücedir, onun önüne geçilmez!” buyurdu.

O’nun Ehl-i beytinden Hz. Selman(ra) vardır. Her şeyiyle kendini İslâm’ın hizmetine vermişti. İslâm onun kanı, canı, damarıydı. Birgün sahabe efendilerimizden biri nesebini överek Hz. İbrahim’e varıncaya dek saydı. Sonra Hz. Selman-i Farisî’ye dönerel nesebini sordu. O da “Neseple bir yere varılmaz. İslam yücedir. İslâm’a dahil olduktan sonra neseb aramam. Lâkin ben Selman ibni İslâm’ım.” buyurdu. Hemen akabinde Hz. Ömer (r.a.) da Selman’ı destekleyerek “Ben de Ömer ibni İslâm’ım.” dedi.

Hadisimiz takdimde, tercihde, protokolde, hiyerarşide İslâm’ı ve müslümanı daima önde ve ileride tutmak lazım geldiğini müslümanı, müslüman olmayanlardan sonra anmak gibi bir hataya düşmemek gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Efendimizin sünneti, müslümanlardan İslâm izzetine sahip çıkmalarını istemekte ve beklemektedir. O halde tercihimiz daima İslâm ve müslümanlardan yana yani İslâm öncelikli olmalıdır. Tabiî, müslümanlar da bütün güçleriyle bu önceliğe yaraşır anlayış, tavır ve gayret içinde bulunmaya çalışmalıdırlar.

7•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
El-Mü’minü mir’âtü’l-mü’min

Mü’min mü’minin aynasıdır.

Cemâl Cemâl’e aynadır, Cânân ile olmaktır bu…
Güzellik, aynada kendini seyre dalan sonsuzluktur.
Durma sen de ayna ol da sahibini göster…

Bir kimsenin diğer bir kimsede gördüğü ilk kusur, kendi nefsinde pek âşina olduğu bir kusurdur. Kardeşinde bir ayıp görüyorsan o ayıp, sendedir de onda görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü “İnanan, inananın aynasıdır.” O ayıbı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden inciniyorsun demektir… Buyurdular ki: Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmektedir. Zulüm ediş, kin güdüş, hasret, hırs, insafsızlık, kibir gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mâzur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da senden inciniyor. “İnanan, inananın aynasıdır” dedi, “kâfir, kâfirin aynasıdır” demedi. Amma bu, kâfirin aynası yok demek değildir; onun da aynası vardır amma aynasından haberi yoktur. O yüzden düzeltemiyor kendini.

8•
Gâle’n-Nebiyyü’l-mükerrem ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mun’âm
El-Müslimü mir’âtü’l-müslim

Müslüman, müslümanın aynasıdır.

Daha biraz önce bu hadisi okumamuş mıydık? derseniz mü’min ve müslümanı biraz daha yi tanıyalım: her müslüman, mü’min değildir. Çünkü, bir kimse mü’min olmadığı halde şehadet getirmek suretiyle kendisini müslüman gösterebilir. Ashab-ı kiramdan Sa’d b. ebi Vakkas: “Yâ Rasûlallah! (mü’minlere verilecek mallardan) filana verdin, filan kimseye ise vermedin. Halbuki, o da mü’mindi?” dediği zaman, Peygamberimiz: “Ona mü’min deme! müslüman de!” buyurmuştur. Kur’ân-ı kerîm’de de, bu hususta şöyle buyurulur:
“Bedevîler, ‘biz iman ettik!'(mü’min olduk) dediler. Onlara de ki: siz iman etmediniz amma, bâri ‘müslüman olduk!’ deyiniz. İman henüz sizin kalplerinize girip yerleşmemiştir.” [49:14]

Şimdi denilebilir ki Kırk hadis tertibe niyet edeceksin ikisi neredeyse aynı… Demek aynı değil, alemde insan mümin, müslim, münâfık ya kâfir olur. Bunu bir bütün düşünürsek mümin ve müslümanın aynası var imiş, bakar görür, ayna kendine bakıyor diye çeki düzen verir haline, her nefes iyiye ve güzele doğru hizaya gelir. Ya diğer insanlar, nasıl düzelecekler; aynanın kıymetini bilmeli değil mi!

Müslüman olarak öyle bir ayna ol ki Hakka muhabbet, halka insâf, düşmana hilm, dosta vefâ, nefse inzibat, dervişe sehâ, âlime tevâzû, câhile sükût gösteresin.

Hz. Mevlana Efendimiz ise bu hadis-i şerife dair “Allah’nın adlarından birisi de el-mü’mindir. İman eden kul da mümindir. “Mümin müminin aynasıdır” demek, “Allah onda o aynada tecelli etti” demektir. Yani ayna gibi olan mümin kulda, mümin olan Allah tecelli ediyor demektir Allah’ı görmek istiyorsan, gel aynaya bak da onu gör. Şems-i Tebrizi Hazretleri, seyahati esnasında bir adama rastladı. Bu adam genç bir çocuk görse bunu seyretmekten kendisini alamıyordu. Bunun üzerine Şems ona “Hey bu ne haldir?” diye sordu. Adam buna şu cevabı verdi: “Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Allah’ı o aynada gözlüyorum.” dedi. Hazretim buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki, Allah’ı su ve toprak aynasında görüyorsun, niçin can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun, Aynada suretini göreceğine, aslına tâlib ol…” buyurdu, irşâd olduk, dilşâd olduk.

Halk-ı âlem sanurlar ki enbiyâ vü evliya güzel sevmezler güzeli bunlar severler sizünle enbiyâ vü evliyânun güzele bakmakda farkı Kur’âna bakmak gibidür. Siz Kur ‘âna bakınca kelimesini i’râbını, manâsını, hakikatini, mecazını mutâlaa idersiz enbiyâ vü evliya hakâyıkını, esrarını, rumüzını, işârâtını, tevârîhini gözlerler kezâlik gözle de bakdukça siz şehevâtla bakarsız enbiyâ vü evliya hakla bakarlar Ulemâ-i nâs Kur’ânı ararlar manâ bulalum târih bulalum diyü ma’nâ ve tevârîh enbiyâ vü evliyayı ararlar bize bakun diyü. Nitekim Cafer-i sâdık radiyallâhü anh bu­yurur; “Kur‘ânun tecellîsi vardur ya’nî hakkun dostlarına Kur’ân içinden tecel­lîsi vardur ehli olmayana tecellî itmez.” “Ona ancak temizlenenler dokunabilir” ayeti buncılayın mahbub yüzinden Hakk âşıklarına tecelli ider teselli virür. Mahbubun haberi olmaz. Mahbub ancak bir âyinedür görinen ğayrıdur, gayrı degül aynıdur, gayrı olduğı bir sanıdur. Siz âyineye bakarsız enbiyâ vü evliya ayine içindeki cemâle bakarlar. İmdi bir göz ki âyineye baka ol göz içinde tecelli iden cemali kanda görür. Füsus’da yazar ki ayineye bakan içindeki süreti göremez içindeki sûrete bakan âyineyi göremez acebdür dir. Gönül her neye kasd iderse gördügi odur gönlün maksudı olmayan gözine de girse görmez bu mücerrebdür insân bir şeye ziyâde meşgul olsa gayrı ne görür ne işidür gâh olur bir gözden bir âhir kimse bir şey görür gözün sâhibinün haberi olmaz acebdür kudretu’llâha nihayet yokdur.

Ey Can, gönlünden aşka bir yol aç. O bahar gibi su gibi hoştur. Duru su aya ayna tutar. Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır…

Aynadan yansıyanların tamamı ve devâmı için böyle buyrun efendim…

9•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Es-salâtu nûru’l-mü’min

Namaz, mü’minin nûrudur.

Habibi Kibriya aleyhi ekmelittehaya hazretleri saadetle buyurdular “Namaz, gözümün nurudur” “Namaz müminin nurudur”  “Namaz, dinin direğidir” O güzeller güzeli Efendimiz son nefesinde şehadet parmağını kaldırır ve üç defa “namaz, namaz, namaz” diye seslenir. Rabbinin huzuruna giderken de namazla gitmek ister. Misvakını eline alır ve namaza hazırlanır gibi dişlerini temizler. Namazına girer gibi “En yüce Dost’a” gider.

10•
Gâle Kâşifü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ümmeti
Ed-duâ miftâhu’r-rahmetî

Dûa, rahmetin anahtarıdır, abdest namazın anahtarıdır, namaz da cennetin anahtarıdır.

İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır. Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız. Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!

11•
Gâle Es’adü’l-enbiyâi ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Kibriyâi
Ed-duâu yeruddu’l-belâi

Dûa, belâyı def’eder.

Habibi Kibriyâ Efendimiz saadetle buyurdular ki:
“Bela kapılarını dua ile kapatın.” O’nun ilim şehrinin kapısı velâyet sultanı Hz. Ali Efendimiz buyurdular ki: “Bela dalgalarını dua ile defedin. Şüphesiz belanın usandırdığı müptela kimse, duaya, beladan güvende olmayan afiyetteki kimseden daha muhtaç değildir.” O’nun torunlarından Zeynel Abidin Efendimiz buyurdular ki “Müminin duası üç hâlet dışında değildir: Ya kendisi için biriktirilir, ya dünyada karşılanır, ya da kendisine çatacak olan belayı ondan defeder”

12•
Gâle Habîbü’l-Allâm ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Küllü müskirin harâm

Sarhoşluk veren herşey haramdır.

Yâni “Her sarhoşluk veren haramdır. Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır.” buyurmuş Risaletpenah Efendimiz. Eyvah… öyleyse en büyük müskir, dünyâ ve dünyâ arzuları. Öyle bir sarmış ki bizi, ayılamıyoruz, kurtulamıyoruz onlardan. Rakı tatlı değil ki tadına aldanasın. Vücuttaki beyindeki muvâzeneyi bozuyor ki sallanıyoruz. Nasreddin Hoca çocuk okuturmuş. Çocuğun biri yellenmiş sesli olarak. Utancından, rahleden, tırnağıyla dırt! dırrt! diye ses çıkartırmış boyuna, o ses rahleden çıkmış gibi. Hoca dayanamamış: “Oğlum, hadi sesini rahleden çıkan sese uydurdun, ya kokusunu ne yapacaksın?” demiş. İçki zevk veriyormuş… Ya rezâletini, kavgasını gürültüsünü ne yapalım?

13•
Gâle Tabîbü’l-kulûb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-matlûb
El-istiğfâru memhâtün li’z-zünûb

İstiğfar, günahları siler.

Yine “Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) saadetle buyurdular ki; “Allah (celle celâlühû) ümmetim için bana iki emniyet indirdi: 1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allah (celle celâlühû) onlara umumi bir azap vermeyecektir. 2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azap vermeyecektir” (Enfal:33) Ben aralarından ayrıldım mı, Allah (celle celâlühû)´ın azabını önleyecek ikinci emniyet olan istiğfarı Kıyamete kadar aralarında bırakıyorum.” Kim bir günah işler de, kalbine bir yanma, içine bir pişmanlık düşerse; daha diliyle istiğfar etmeden, Allah o günahı affeder.

14•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Lâ kebîrate mea’l-istiğfâr

(Israrcı olmayan kimsenin küçük günahı yoktur)
İstiğfar eden kimsenin, büyük günahı yoktur.

Israr edilirse küçük günahlar büyük günah olur, tövbe edildiğinde büyük günahlar affedilir. Demek ki, kulun tevbe etmesinin asıl sebebi, ısrârı terk etmesidir. O halde bizler günahta ısrar etmeyeceğiz. Yaptığımız bir hata küçük de olsa, tekrar tekrar yapmayacağız. Bir defa yapmışsak, hemen bırakacağız. Israrı bırakınca Allah tevbeyi nasib ediyor. Israr ederken tevbe olmaz.

15•
Gâle’r-Rasûlü’l-Kerîm ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’t-teslîm
Lâ yedhulü’l-cennete illâ rahîm

Cennete ancak merhametli olan kimseler girer.

Bahâeddîn Nakşıbend Hazretleri’nin senelerce, değil insanlara hasta hayvanlara, kuşlara hizmet ettiği kayıtlıdır. Yedi sene kırık kanatlı kuşlara, hastalıklı kedilere ve sair mahlûklara hizmet ettiği yazılıdır. Çünkü, mahlûkata merhamet etmeyen, Allah’ın merhametine liyakat kesb edemez.

Sevgi ve acıma insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nâil olmak istersen zayıflara merhamet et. Zira er kişinin avı, merhamettir…

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

16•
Gâle Habîbü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mennân
Lâ yuhavvifu kâri’u’l-Kur’ân

Kur’an okuyan kimse korkudan emîn olur.

Kur’an, Sahibinden bir mektuptur kime gönderilmişse o okur! Kur’an okurken şeytan Besmeleden önce gelir! Lütfen, her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek şekilde okuyunuz. İnanıyorum ki Allah (c.c) okuduklarımız doğrultusunda yaşarsak bizlere, dünya ve ahiretin güzelliklerini hayal dahi edemeyeceğimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Kur’ân, kulun Allah’ı aradığı her vesileden daha üstündür. Öyleyse Allah’ı sadece Kur’ân’la ara! Allah kelamındaki zevki tatmadan bu dünyadan giden hiçbir şeyden nasibini almamıştır.

17•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’z-ziyâdetü
Es-sumtu erfau’l-ibâdeti

Susmak, en yüce ibâdettir.

Söylemediğinde mes’ul olmayacaksan, sözün, sükûtu bozacak kadar değilse biraz sessizlik lütfen… Sessizlik, kelimelerden, kavramlardan, sembollerden ve formüllerden daha fazla bir şey olarak, dilin zihin üstündeki sultasını kırar ve bizim iç ve dış gerçekliği yâni hakikatı tecrübe etmemize imkân sağlar. Bir hakikati dile getirmeyen her söz, insanın hakikatle arasındaki yeni bir perde! Esasen dile getirecek bir tek hakikati bile olmayanlar; laf üstüne laf üreterek, derûnunda nice hakikatler barındırmakta olan sükûneti kundaklıyor.

Allah’ı dinleyici olarak görmedikçe konuşmayınız (O’nun sizi dinlediğini bilerek konuşun, sorumluluğunuzun farkında olun ve asla boş sözler söylemeyin). Allah’ı konuşan olarak görmedikçe söylenen sözü dinlemeyiniz (ehil olan müttakî ve salih bir âlimi bulun ve onu dinleyin, yalan yanlış şeyler anlatanlara kulak asmayın!)

Selamet ül-insan fi hıfz il-lisan. Âgâh ol ki insanın selameti dilini tutmasındadır. Sen de “dâvâyı terk, mânâyı ketm” üzre yolda yürürken âgâh olasın ki “sükût selâmettir” Duyu organlarını dışarıya kapatmak demek kalbin sezgilerinin açılmaya başlaması demektir. Şimdi gözünü yum, sözünü yut, kendini tut ve “sükûneti” muhafaza et!

18•
Gâle Şefîü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’r-rahmeti
Er-rifku re’sü’l-hikmeti

Rıfk, hikmetin başıdır.

Nefis gazaba gelince, seviyesine inerek güzel ahlâk ve muâmele ile gücünü kırmaktan ve kızgınlık ateşini rıfk ile söndürmekten daha güzel netîce veren bir tedbir yoktur .

Rıfk (nezaket) u mülâyemet (yumuşaklık) yâhud yerine göre nezâket, insanların bir kısmına Allah tarafından verilmiş bir nîmetdir. Başka bir Hadîs-i Şerîfde, meâlen: “Cenâb-ı Hak, rıfk sâhibidir ve rıfkı sever. Sertlikle vermediğini de rıfk ve mülâyemetle verir.” buyurulmuştur. Zîra rıfk u mülâyemet, kalbleri celbetmek husûsunda ne kadar tesir gösterirse, şiddet ve sertlik de o nisbetde aks-i tesîr yapar.

19•
Gâle Sâhibü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Lâ tağzab ve leke’l-cennetü

Gazap etme, işte o zaman sana cennet vardır.

Ebû Derdâ -radıyallâhu anh-, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e: “Bana cennete götürecek bir şey öğret!” deyince; Fahr-i Kâinât Efendimiz: “Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Yine aynı şekilde başka bir kişi, Peygamber Efendimiz’e: “Yâ Rasûlallâh! Çok şey belleyecek gücüm yok! Bana, saâdetime mûcib olacak kısa bir şey buyur!” deyince, ona da: “–Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Diğer hadîs-i şerîflerde de: “Allâh Teâlâ, öfkesini tutanın ayıbını örter!” (İhyâ, III, 372) “Allâh indinde rızâya nâiliyet için bir kulun öfke yudumunu yutmasından daha sevaplı bir yudum olmaz!” (İhyâ, III, 392) “Güçlü ve kuvvetli pehlivan herkesi sallayıp yere yatıran değildir. Asıl kahraman kişi, öfke zamanında kendini tutandır.” (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108) buyrulmaktadır.

Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir? İnsanı inciten kişinin, Allâh’ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki, bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir.

Sen gazapla, hiddete kapılıp, gönüller kırmış, onlara ateş düşürmüş isen, o ateş senin için cehennem ateşinin mayası olur. Senin öfke ateşin bu dünyada bile seni yakar, yani zillete düşürür. Ondan doğan cehennem ateşi ise bu zilletin netîcesi olarak seni âhirette de ebedî olarak yakar. Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları afvederler. Allâh da (bütün hâl ve ibâdetlerinde bu şekilde) ihsân sahibi olanlara muhabbet eyler.” (Âl-i İmrân:134) sırrına mazhar olasınız yâ hu

20•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Ebğazu’l-helâli et-talâk

Helallerin en hoşa gitmeyeni, boşanmadır.

“Bağı çözmek ve serbest bırakmak” mânâsına gelen tâlâk; “Nikâh ile sabit olan evlilik bağının kaldırılması” demektir. Talâkın meşru oluşu Kur’an-ı kerim, Sünnet-i seniyye ve İcmâ ile sabittir. Talâk Allah-u Teâlâ’nın buğz ve adâvetini mucip bir helâl olmakla birlikte, talâkın câiz olması Allah-u Teâlâ’nın bir rahmeti olmaktadır. Zaruri bir ihtiyacı gidermek için meşru kılınmıştır. İhtiyaç olmadığı takdirde mekruhtur. Geçici bir öfkeden veya esiri olduğu bir arzudan dolayı hemen talâka sarılmak doğru değildir. Bütün bunlar İslâm’ın âdâb ve esaslarını çiğnemektir ve günahtır.

Boşama evliliğin yararlarını giderir, üzüntülere yol açar. Aynı zamanda küfrân-ı nimettir. Başta çocuklar olmak üzere talâk çeşitli zararlara yol açabilir. “İki şerden ehven olanı tercih edilir.” kaidesi ile amel edilerek daha büyük ve daha ağır zararları kaldırmak uğruna daha hafif olanlarına katlanılır. Aile hayatının devam edebilmesi için karşılıklı hoşgörü çerçevesinde ve sabır, sükût ilkesinde birçok meseleler halledilebilir ve üstesinden gelinebilir. Ufak sebeplerden dolayı aile yuvasını yıkmak, şer’î hükümleri bilmeden, cahilce dil alışkanlığı yaparak boşamak ve hatta üç talâk hakkını kullanıp evlilik müessesini kökünden yıkıp, çocuklarının anne ve baba şefkati olmadan büyümesine sebep olmak hoş karşılanmayan bir durumdur. Kul hakkına girer.

21•
Gâle Sâhibü’l-felâh ﷺ
Aleyhi etyabü’r-riyâh
İltemisū er-rızka bi’n-nikâh

Nikâhla rızkınızı arayınız, genişletiniz.

Evlilik; neslin bekàsı için, insanın huzuru için, sükûnu rızkın genişlemesi, hânelerin bereketlenmesi için ısrarla tavsiye edilmiştir.

Nikaha niyetli canların izdivâcı mübârek, aralarında hüsn-i muâşeret ve zindegân-ı müyessere, netîce-i hasene hâsıl ola yâ hu

22•
Gâle Seyyidü’l-enām ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Zinâ’l-lisâni el-kelâm

Dilin zînası, fuhşiyata meyl ettirecek sözlerdir.

Allah, Âdemoğluna zinâdan nasîbini yazmıştır, mutlaka o nasibini alır. Gözün zinâsı bakmak, dilin zinâsı –zinâdan, fuhşiyattan– konuşmaktır. Nefis arzu eder, ister; ferc de (onun isteğine uyarak) onu doğrular veya (uymayarak) onu yalanlar. Cinsel olarak nefsin eğitimi ve isteklerinden engellenmesi, her şeyden önce gözü sakındırma ve onu helal olmayandan uzaklaştırmaya bağlıdır. Göz kırptığın o âteşîn renkten sonra, dil elbette o güzele kavuşmanın yollarını arayacaktır hafazanallah…

23•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Zinâ’l-ayneyni en-nazar

Gözün zînası, uygunsuz bakıştır.

İnanan mü’minlere söyle gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için en emin tarzdır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. İnanan kadınlara da söyle, onlar da gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. [Nur:30-31]

Gözün zinası bakmakladır, kuvveden fiile çıkarılması, buluşmakla olur. Gözlerin isyanu, uygunsuz bir niyetle harama bakmak, sadâkati ise gözün (haramdan) çevrilmesidir.

Hak Dostuna sordular: Vesvese neden doğar? Buyurdular ki: “Üç şey kalbi meşgul eder (ve vesveseye neden olur): Göz, kulak ve lokma. Oysaki gözle gördüğün şey (haramlar ve faydasız şeyler) kalbi meşgul etmemelidir. Kulakla duyduğun şey (boş ve lüzumsuz şeyleri dinlemek) kalbi meşgul etmemelidir. Haram lokma (yemek kalbi meşgul etmemelidir. Zira haram lokma) kalbi kirletir ve vesveseye neden olur; şeytanın yakın arkadaşlığı bu haram lokmadan doğar.”

24•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâķ
Bu’istü bi-mekârimi’l-ahlâk

Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.

Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem:4)

El-mütemmim tamamlayan manasına O’nun güzel isimlerindendir. Mekârim-i ahlâk, insanı doğrudan Allah’a vasıl eden ahlâk demektir. Bu ahlâkın zâhirî ölçülerini bizim âlemimizde Rahmeten lil âlemîn olan Efendimiz göstermiştir.

Yâ Rasûlallah geldim aslıma eyle kabûl
Fer’ini hubb-u vatandan red edip etme melûl

Hazreti Hassan bin Sabit’in söylediği gibi. Allah Resûlü’nün şairi öyle diyor

Ve ahsene minke lem tera kattu aynun
Ve ecmele minke lem telidi’n-nisau
Hulikte müberreen min külli aybin
Fe-keennema hulikte kema teşaü
Sanki Allah’la başbaşa vermişsin de, Allah sana ahlâkını öyle giydirmiş diyor. Adeta danışa danışa sana giydirmiş bu ahlâkî elbiseyi diyor. En mükemmel hâl nasıl olacaksa öylece yaratıvermiş seni manasına…
Görmedi senden güzel bir cism-i alî gözlerim
Etmedi senden güzel tevlîd evlad bir ana
Ayb ü noksandan müberrasın Resûlullah sen
Sanki arzu ettiğin hilkatte halketmiş Hüda

25•
Gâle Mevridü’l-‘ulûm ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ma’lûm
Sû’ü’l-hulkı şu’mün

Uğursuzluğunuz sizden ve sizinledir… [36:19]

Olayları kötüye yoran, devamlı kötü şeylerden, kötü ihtimallerden bahsetmek, uğursuz görmek, teşe’üm, şom ağızlılık, başlı başına bir kötü ahlaktır. Gördüğünü hep şerre felakete yoran bu huyda birine halk arasında: Hay dilin tutulsun, yorduğun şeye bak! derler. Zira uğursuz ve ters gördüğün, şomluk asıl senin bu halindir. Kısıtlı, sınırlı anlayışındır asıl uğursuz olan. Uğursuz görme, hayra yok, güzel bak, güzel gör, güzeli gör!

Bir misal ile açalım: Sarmısak yemek uğursuzluktur dese bir şom ağızlı. Biz de deriz ki: Sarmısak hakkında Resulullah Efendimiz (sav), “Ben sarmısağın kokusunu kerih görürüm” buyurdu, yoksa, “Ben sarmısağı kerih görürüm” buyurmadı. Böylece, bir şeyin ayn’ının, kendinin kerih, iğrenç olduğundan söz edilemez, ancak ondan zahir olan şeyin kerih olmasından söz edilebilir. Ve çirkinlik, bir şeyin örfe uygun olmamasında, tabiata uygun olmamasında, bir maksada uygun olmamasında, şeriate uygun olmamasında veya bir şeyin kemal düzeyinden noksanlık derecesine düşmesindedir. Bu sebepler dışında bir şeyin kerih görülmesi, uğursuz sayılması sözkonusu değildir.

26•
Gâle’n-Nebiyyü’t-Tabîb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mucîb
El-miskü etyabü’t-tîb

Misk kokusu, kokuların en güzelidir.

Vaktiyle bir Hak Dost’undan işitmiştik: “Melekler bir insanın iyi bir iş tutmaya niyet ettiğini, onun güzel kokusunu duyarak anlarlar.” Sadece insan değil ruhânî varlıklar, melekler de güzel kokuya aşıktır. Güzel koku, müslümanın gönlünün, zâhire (dışa) aksetmiş şeklidir.

Başka bir hadisi şerifinde Habibi Kibriya Efendimiz: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku ve -namaz ise gözümün nuru kılındı-” buyuruyorlar. Şeyh-i Ekber, insanın kokuya ve kadına doğru akışını, Rabbine doğru akışın paraleline koyarak tefekkür ediyordu. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi…” hadisine göre, koku da, kadın da, namaz da Rabbe akışın duraklarıydı.

Öyle ya; güzel koku ve kadın insana kendinden ötesini vaad eder; koku da, kadın da olduklarından fazladırlar her zaman. Ancak hadiste öteleri vaadin ille de namazda kristalleştiğini görürüz.

27•
Gâle Habîbü’r-Rezzâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Şerrü’l-mecâlisi el-esvâk

Çarşı-pazar, toplanılan yerlerin en şerlileridir.

Çarşı ve pazarlar, mescitlerin aksine gafletin en çok hâkim olduğu, Allah’ın en fazla unutulduğu, dünyayla en fazla meşgul olunduğu yerlerdir. Dolayısıyla da, Allah’ın hoşnutluğundan en uzak olan mekânlardır. Hadis-i şerif çarşıların bu yönüne dikkat çekerek, teyakkuza, dürüstlüğe teşvik etmektedir.

28•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Mü’temen ﷺ
Aleyhi salâtü’l-müteyemmen
Lâ zamâne ale’l-mü’temen

Vekîle tazmînât yoktur. Emîn güvenilir vekile, bedelini ödeme yoktur. Bir kimse birine bir şey emanet etse emanete bir şey olsa tazminat gerekmez.

29•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Lâ yefnâ hazerün kader

Tedbir, sakınma, kaderi engelleyemez. Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Bu lafı da iyi anla: Kader tedbirsizlik değildir tedbire rağmen gelendir kader!

Ve dedi ki: “Ey yavrularım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah’ın takdirini sizden engelleyemem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O’na tevekkül etmelidirler.” [Yusuf:67]

“Ben bu tedbirim ve tavsiyemle Allah’ın hakkınızdaki takdirinden hiçbir şeyi sizden savamam. Öyle ki sakınmak kaderi engelleyemez. Benim bu sakın­mam da Allah’ın takdirine mâni olamaz. Zira Allah, bir şeyi dilediği zaman ona karşı durulamaz. Fakat bizlere ihtiyatlı olmamız ve sakınmamız emredilmiştir. Bu duruş sayesinde kişi, Allah’ın izni ve yardımı olmadan gerçekte hiçbir şeye tesir etmediğini, görülen sebeplere sarılır ve Allah’ın takdirinden yine O’nun takdirine sığınır. Bütün bunlar, kaderi engelleyemez ve ona meydan okumak değildir. İnsan, kendisiyle ilgili hiçbir şeye sahip değildir. Eğer Allah size kötülük dîlediyse, size gösterdiğim ayrı ayrı kapılardan girme tedbiri fayda vermez ve siz­den o kötülük uzaklaşmaz. O mutlaka başınıza gelecektir.

30•
Gâle Rasûlü’llâh ﷺ
Aleyhi salâtü’l-İlâh
El-kaderu sırru’llāh

Kader, Allah’ın bir sırrıdır.
(Azîz ve Celîl olan Allah’ın sırrını ifşâ etmeyin)

31•
Gâle Mukîmü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Es-suyûfu miftâhu’l-cenneti

Kılıçlar, cennetin anahtarlarıdır.

Cennet kılıçların gölgesindedir… Kimin Allah yolunda ayakları tozlanırsa Allah da cehenneme Onu haram kılar. Dışarıda cihâd, içeride cihâd:

Cihad, emr-i ilahidir. Her müslüman Allah yolunda mücadele yapacak ki kurtuluşa ulaşsın! “Efendim şimdi Cihad zamanıdır, eskilerin ortaya koyduğu nefis terbiyesiyle vakit geçirecek zaman değildir” diyenler İslamı bildiklerini zanneden cahillerdir, gafillerdir. İslam yaşayarak öğrenilir. Öğrendiğini yaşamıyorsan, sırtında istifade edemediğin bir yük taşıyorsun demektir.

Cihad Hakk’a davettir. Cihad, iyiyi güzeli söylemektir. Cihad kötülüğü önlemektir. Kişi kendi nefsine güç yetiremezken başkalarını neye çağıracaktır? Cihad’ın özü iyiliği emir, kötülükten nehyetmektir. Allah’ın emirlerine Peygamber’in Sünnet’ine sarılarak yaşayacaksın, kötülükten, haram olan şeylerden de ateşten kaçar gibi kaçacaksın ki, bu kaçışın batıldan Hakk’a kaçıştır, zulmetten nura kaçıştır. Gerçek cihad da budur. Yoksa bir iki kitap okuyup onların tesirinde kalarak yalın kılıç insanlar içine dalarak onlara kılıç sallamak cihad değildir. Veya sanki kendine bu konu görev verilmiş gibi, bir eliyle insanları cennet’e diğer eliyle cehennem’e koymak cihad değildir. En güzel cihad, İslâm’ı yaşamak ve yaşarken de bir güzel örnek olmaktır.

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile dön başına eyle kısâs.
Çok kere kötülüğü emreden nefsin rûhunu yaralasada,
Sen de zikr tokmağı ile, kılıcı ile dön başına kısâs et.

Ey yolcu! Nefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!

Her nefes aldığın zaman son nefes alıyormuş gibi düşünerek Lâ ilahe illallah’ı eksik etmemek lâzımdır. Lâ ilahe illallah en büyük zikirdir. “Lâ” söylerken derin bir nefes al. Ağızdan alınacak. Nefesi vermeden “ilahe” denilecek.(Kılıcı kınından çekercesine) İllallâh dediğin zaman kalpte nefes verilecektir. (kılıcı hedefe indirircesine)

32•
Gâle Rasûlü’l-Müte’âl ﷺ
Aleyhi es-salâtü bi’l-kemâl
Lâ yahrumu’l-harâmu el-helâl

Harâm olan şey helâl olmaz.

Bu hadis-i şerif “Haram helâl ver Allahım… kulun yer Allahım” umursamazlığına sıkı bir tembih olsa gerektir.

Haramlar, işlenmesi azâbı, inkâr edilmesi küfrü gerektiren şeylerdir. Herkes tarafından kullanılıp, âdet hâline gelse de aslâ helâl olmaz.  Allahü teâlâ haramları işleyenleri de aslâ sevmez, onlardan razı olmaz.

Bir başka nebevi buyruğunda Efendimiz bu ilacın çaresini dahi ikram eylemiştir: “Zulümden sakının. Zira zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır. Cimrilikten de sakının. Zira cimrilik, sizden öncekileri helak etmiş, onları birbirilerinin kanlarını akıtmağa ve haram olan haklarını helal saymaya sevketmiştir.”

33•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Küllü mü’zin fi’n-nār

Her eza verici cehennemdedir. 

Eziyet, sıkıntı veren, insanları üzmeyi alışkanlık haline getiren, cevr ü cefâ eden ateştedir.

Fıkhın yani dinde keskin bir görüş, ince bir anlayışın azı, ibadetin çoğundan hayırlıdır. Kul, Allah’a halis olarak ibadet ederse, fıkıh ona öğretilir. Cehalet olarak da kişiye, aklını beğenmek yeter. İnsanlar iki sınıftır: Mü’min ve cahil. Öyle ise sen mü’mine ezâ etme, cahillerle de beraber bulunma.

34•
Gâle sâhîbü’s-sadâkâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikati
Mudârâtü’n-nâsi sadakatün

İnsanlarla iyi geçinmek ve İslâm’a bir zarar gelmemesi için onları koruyup kollamak sadakadır. Müdâra et ki geçinesin, uyarına git.

İnsanları güler yüzle idâre etme, onlara yumuşak davranma ne güzeldir. Meşrû sûrette yapılan müdârâ memduhtur, muvaffakiyete sebeptir. Bu hadis-i şerifte, “İnsanlara müdârâ bir sadakadır” bir başka hadis-i şerifte “Allah (z.c.hz.) Bana, insanlara müdara etmeyi (aşağıdan almak) emretti. Farzları yerine getirmeyi emrettiği gibi.” buyrulmuştur.

35•
Gâle Sâhibü’n-nûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Mâu’l-bahri tuhûr

Deniz suyu temizdir.

Denizin hepsi temiz ve temizleyici ve ölüsü de helaldir. (Ölmüşü çıkarıp yemek helal değildir.)

36•
Gâle’n-Nebiyyü fa’rifû ﷺ
Sallû aleyhi ve sellimû
Sâfirū tasıhhû ve tağnemû

Seyahat edin sıhhat bulun, ganîmet elde edin.

Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur güzelliği kaybolur.

Ya tahammül ya sefer

Beden ile olan sefer bir bölgeden diğer bir bölgeye intikal etmekten ibârettir. Kalp ile olan sefer ise bir sıfattan diğer sıfata yükselmek şeklindedir. Buna “sefer der vatan” derler. “Vatanda sefer” mânâsına gelen bu tâbir; aşk yolcusunun kötü huylarından ve nefsani sıfatlarından sıyrılıp iyi huyların ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir, sefer ehline aşk olsun…

Sefer Gülbangi’nden:
Ey yüce Allahım! Yolumuzu bize gül bahçesi gibi latîf eyle. (Sonunda) varacağımız yer, senin yanındır. Vakt-i şerîf, hayr olsun, şerler def‘ olsun. Derviş kardeşlerimizin seyahati, sıhhat, selâmet ve kolaylık içerisinde mübârek olsun; maksadına erişsin. Sefere çıkanın sahibi, geride kalanların halifesi ancak Sen olasın yâ hû.

37•
Gâle Rasûlü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Eş-şitâu rebîü’l-mü’min

Kış, mü’minin bahârıdır.

Kışın geceleri uzundur, uykudan sonra geceleri ihyâ için vakit kalır. Çünkü ziyâde uyku, ömrü zâyi eder, bedeni gevşetir, ibâdet sevincini alır götürür. İmam Gazzâli (ra) bu konuda der ki: “Kişi günde sekiz saatten çok uyumamalıdır” Böyle yapan bile aziz ömrün üçte birini zâyi etmiş olur.

Uykuya düşkün murada eremez, gece dağılan nimeti göremez. Cenab-ı Hak her gece, (Dua eden yok mu, duasını kabul edeyim) buyurur. En üstün amel, herkes uykuda iken gece namaz kılmaktır.

Ârif insan ona derler ki: uykuyu kabre, övülmeyi mizâna saklaya.

38•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’z-ziyâdetü
Zikru Aliyyin ibâdetün

Hz. Ali (kv)’nin anılması ibâdettir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde de buyurdular ki:
“Ben ve Ali iki parmak gibi ayrılamayız. Ali benden, bende Ali’denim.”

hzali

Lahmüke lahmî buyurdu şânına fahr-i Rasûl
Nûr-ı vahdânî-nümâsın yâ velîyallâh Ali

Hicret edince ol cemîl hikmet-i Mevlâ-yı Celîl
Lahmüke lahmî’ye delîl koydu Ali’yi yerine

Şâh-ı Velâyet Hz. Ali (ra): “Dâneyi yerden bitiren insanı yaratan Allah u teala’ya yemin ederim ki Resulullah (SAV) beni ancak mü’minlerin seveceğini, bana ancak münafıkların buğz edeceğini buyurmuştur.” dedi. Müslim şerhinde buyruluyor ki: Hz. Ali’nin Resul-i Ekrem’e yakınlığı, Resul-i Ekrem’in Hz. Ali(kv)’ye olan sevgisini, Hz. Ali’nin harplerdeki zaferlerini ve İslam’a hizmetlerini düşünerek O’nu sevmek İslâm’ın meydana çıkıp yayılmasında Allah u Teala’nın ve Resulü’nün beğendikleri işlerin yapılmasında büyük emeğinin olduğunu görerek O’nu büyük bilmek ancak mü’minlerin yapacağı iştir. Bunun aksine saydığımız sebepler yüzünden Hazreti Ali’ye düşman olan, buğz eden kimselerin nifâkının şiddetli, fesâdının çok olduğu anlaşılır. Böyle düşüncelerden Allah u Teâlâ’ya sığınırız.

Olursa kal’a-ı Hayber hicâb-ı gaflet eğer
Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk

39•
Gâle Münevvirü’l-hadakâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikâti
Ez-zikru hayrun mine’s-sadâkati

Zikir, sadakadan daha hayırlıdır.

Hak buyurdu fezküruni* emre taat etsene
Gâfil olma her nefeste Hakk’a zâkîr olsana

* Beni zikredin ki sizi zikredeyim (Bakara:152).
Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin (Ahzab:41)


Bir de şöyle izahı var: “Zikrullah ve Kur’ân-ı Kerîm okumak yeryüzünde senin için nurdur. Nur olsun, nurlu olsun! Gökyüzünde senin namın yürür. Gökyüzüne zikir olunmana vesile olur.” İnsan Allah’ı zikretti mi, Kur’ân-ı Kerîm okudu mu yüzüne, kalbine, evine, işine nur gelir; pırıl pırıl olur. Yanağı pırıl pırıl parlar, gönlü pırıl pırıl parlar; nurlu bir insan olur. Yeryüzünde nurlanır, gökyüzünde nâmı yürür. Melekler bile severler. Böyle bir insana melekler bile hayran olur. Onun için zikrullaha sarılmalı, Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmalı.

Bir kez Allah dîse aşk ile lisân
Dökülür cümle günâh misl-i hazân

40•
Gâle Rasûlü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Cennân
Âhiru’d-devâi el-Kur’ân

Dertlerin en son çaresi Kur’an-ı Kerim’dir.
(Devâların en hayırlısı Kur’an-ı Kerim’dir.)

Hem Kur’ân’dan öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü’minler için bir şifâ ve bir rahmettir. (İsrâ:82)

Asıl devâ Kur’andır. İnananlar, Kur’an’dan feyz almasını bildiği, bu maksatla okuduğu, dinlediği için, Kur’an âyetleri kendisine şifa ve rahmet vesîlesidir. Buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi onun hastalığını artırdığı gibi, zalimin Kur’an’dan uzak durması da onun hüsranını artırır.

Kur’ân bin def‘a tekrâr edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir (ezberleyebilir). En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan (incinen)bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekerâtta (ölüm ânında) olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’ân, onun kulağında ve dimâğında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem (zemzem suyu) gibi leziz geliyor.

Kuran ve insan ikiz kardeştir. Biri harfe, satıra düşmüş kitap olmuş, diğeri ete kemiğe bürünmüş insan olmuş. Hakîkatte Kuran oku.n.duğundan insan, kendinden başka bir şeyi dinliyor değildir.

Tâ böylece kırk hadis tamam oldu Efendim’e söyleyeyim…

Aşkiyâ ölmezden ön öl kim hadîs-i aşkda
Âşıkın şânındadır mûtû ve kable en-temût

Aşk ile yazılmış bu satırları aşk ile okuyana selâm olsun. Muntazam dizmeye gayret ettiğimiz işbu incilerin sâhibi “tevhidin yegâne mütelezzizi” hürmetine Ehli İslam’a hakiki tevhid kokusu ikram buyrula, cümle müşkül hâlimizi O’nunla hâl eylemek, sadece O’nun yolunu yol bellemek, sevenlerine kolaylaştırıla, “ayrı görmek” ateşinden ümmeti beri buyrula, fatihâlara karışan cümle âminler uc uca eklenüben aşıklarına vuslât yolu ola yâ Hû, yâ men Hû, yâ men leyse illâ Hû

Hüsn ü cemâlin heme müştâkıyız
Ol güzel dîdârının uşşâkıyız
Yâ İlahî bir habîbin hürmeti
Hazretinle sen nasîb et vuslatı
Bu duâmızı kabûl et yâ Mu’în
Yâ Karîb ü yâ Mucîbe’s-sâ’ilîn

Reklamlar

Read Full Post »

Azîz üstâdım,
Günler var ki “Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.” çığlığı nefs/ruh arasında bir yankı bulmaksızın gidip gelir.Bize bu manayı aralasanız, gönlünüze doğandan mahrum etmeseniz fakîri? İllâ hû

Bir makamdan: Âmiş Efendi hulefâsından Tevfik Efendi hazretleri buyurmuşlar ki: “Kayseri’den İstanbul a geldim. Sadece İsm-i Gaffâr tecelli etsin diye iki sefer sinemaya gittim.” Meğer başka bir günahı yokmuş hazretin… Hakikkatte Allah, acıkma gibi bir duygu verip kullarını rızka muhtaç etmiş, er-Rezzâk olduğunu göstermiş ve bizi bu yolla da kendisine bağlamış. Biz de kul olarak bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş, gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki, Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor. Aynı şekilde, biz günahkârız, Allah bağışlayandır. Biz hata işliyoruz, Allah affedendir. Biz isyana kapılıyoruz, Allah mağfiret edendir. Biz tövbe ediyoruz, Allah tövbemizi kabul edendir. Allah Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır. İşlediğimiz günahlar bizi Allah’ın bu isimlerine götürüyor, bizi O’na yöneltiyor. Böylece Allah’ı Gafûr ve Gaffâr isimleriyle de tanımış oluyoruz. Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor. Açıkçası, günah işlenecek ki Allah’ın Gaffâr ismi tecelli etsin; kusur edilsin, hata yapılsın ki, Allah da kulunun kusurunu yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin. “… Şüphesiz, Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” [Bakara:222] Yalnız bunu günaha bahane değil aczimizi beyanla tevbeye bahane olarak bilmek icâb eder efendim…

Başka bir makamdan: Malûmunuz Risâletpenâh hazretleri “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder günah işleyen bir toplum yaratırdı. Onlar istiğfar ederler, Allah da onların günahlarını bağışlardı” buyurmuşlardır. Bu meşhur hadis-i şerif günahsızlığı değil tevbeyi önceler. İman artmaz eksilmez ama kemâl bulur. İmânın kemâli de kulun kendini tümden Huzur ı Hakk’ta yok bilip mahvolmasıdır. Günahın ardındaki tevbe kulun kendi varlığını, fiilini mahv ederek Hakkı var ve bir kabul etmesidir. Attar bunu Esrarnâme’de izâh ederken; “Muhsinlerin işi zordur çünkü onlar taatle diridirler. Dirinin ayağı her an kayabilir. Oysa mücrim, cürmünün farkında ise faniliğini daha kolay idrak eder ve bu hal ile Hakk’a en yakın haldedir” der. Sizin sualinizdeki söz marifet ehline ait olsa gerek. Marifet sahibi bu yazılanlardan ötesini de bize duyurur. İmanın hakikisi mü’minin günah ve sevap endişesinden geçmekle her ikisini de varlık alameti görerek Allah’tan haya etmesidir. Bu Hazret i Peygamberin Hakk’tan haya etmesinin bir zerresidir ki din ve sâfâ arzusu o hayâdan ve hayâ sahibinden gelir bize. Şu halde iman ettim demek bile marifet ehline göre hatadır. Çünkü bir iman eden bir de iman edilen oldukta ikilik meydana çıkar. Oysa iman birliktir.

Birlik eyle bir ile gel birliğe
İkilikte dem-be-dem savaş olur

Bundan olsa gerek Aleyhisselam efendimiz günde yüz kere istiğfar ederlermiş. Cenab-ı Mevlânâ’nın ise virdi sadece “estağfirullah el-azîm” imiş. Yalnız bu bahis bazı mistikler ile luciferian dinince de istismar edilmektedir. Ehl-i marifetin bu sözünü halktan saklamak gerekir. Nitekim luciferyanlar günah insanı olgunlaştırdığı için elzem deyip günahı çoğaltırlar. Oysa marifet ehli sevap-günah endişesini varlık kabul edip her istiğfar ederler. Gönlümden geçenler bunlar hocam. inşallah ruberu oldukta sohbet ederiz. Hata ettim ise affola. İyi söz Hakkın yanlış söz benim. Hürmetler ederim.

Diğer bir makamdan: Muhterem efendim. Bendeniz bu “günahla irtibatı kesilen iman kemale ermez” sözünü ilk defa Onur Ünlü isimli yönetmenin bir filminde duydum. Tabii filmde yönetmen bunu gayet nefs ve hevasina münasip yorumlamış. Sizin tefekkür çilenizin yanından dahi geçmeden zahiri manayı “günah işle bir şey olmaz!” kolaycılığı ile yansıtmış. Gariptir, İbn-i Arabi hazretlerinin eserlerinde geçtiği söylenen bu söz fakirin dikkatini hiç çekmemişti daha evvel. Bunu nasıl anlayalım derseniz; zannederim “günahla irtibat”tan kasıt, günah fikri ile irtibat olsa gerek günah fiili ile değil. Yani kişinin ameline, ibadetine, zühd ü takvâsına itimât ile kendisini günahsız addetmesi hâli… Kendi nefsini tebyiz edip, nefsine günah ihtimalini dahî yakıştırmaması. Bu hâl takdir buyurursunuz ki bırakın imanın kemaline mâni olmayı, imanın zevaline sebebiyet verir maazallah. Bir diğer ciheti de; “hasenatu’l-ebrar, seyyiati’l-mukarrabin” hakikati olsa gerek. Ebrar için hasenat olan bazı ameller, mukarrabin için günah mesabesindedir. Bu da ehlinin her daim günah fikri ile tevbe ve istiğfara yapışma vesilesi olsa gerek. Ve dahî malumunuz en büyük günah vücudunuz, yani varlığınızdır buyurmuş Resulullah efendimiz. Varlığın his alemindeki zuhuru nefistir. Kişi nefsin hangi mertebesine gelmiş olursa olsun, nefs-i emmârenin bir ciheti ile tehdidi altındadır. Bu bağlamda nefsi ile gaflet manasında irtibatını kesen, nefsine ziyadesiyle güvenen kimse de imanın kemalinden mahrum kalma ihtimalindedir sanki… Allahul alem bissavab (En doğrusunu ancak Allah bilir)

Başka makamdan: Günah bulunulan seviyeye göre değişir kimine kumar, kimine zinâ günahken kimine gaflet dahi günahtır. Günah da bulunulan makama göre olduğundan o seviyenin bir altındaki duruş dahi bizatihi günah olacaktır. O makamın kemali de haliyle bulunulan seviyenin bir üstü. Yoksa o sizdeki çığlık herkesi nefs-i levvame’ye mahkum kılardı. Gerçek kemal nedir diye sorarsan onun da cevabı şudur ki bizler için her hedefin mutlaka daha da ötesi vardır. İnşirah suresi 7. ayeti bunu söyler “Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş” meâlinde. Menzile daha çok var, artan bir cehd ü gayret ile yürümeye devam vesselam.

Diğer bir makamdan: Fakîr’e göre, kemâl-i îmân “tahkîk” ve “şuhûd”dan ibârettir…”Huzûr”da olan vâlih ü hayrân olur…Nasıl günâh işlesin…Olsa olsa “Huzûr”da olmayanlar onun mestâneliğin günâha teşbîh eder…Hû…

varlik_gunahi

Dilâ mahşerde tuhfe hazrete rû-yı siyâhum var
Günahkârem hakîrem rahmeti çok bir İlâhum var
Egerçi ‘abd-i ‘âsiyem velî lutf ıssı şâhum var
Günâhum çok ise ne gam anun gibi penâhum var
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

İlâhî lutf idüp kurtar beni benlik hicâbından
Halâs eyle beni benlik su’âlinden cevâbından
Cehennem dahi korkar yâ Rab ikilik ‘azâbından
Geçür kendümden içür bana lutf it Vahdet âbından
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Murâdum Hak’dan oldur kim ne cism olsun ne cân olsun
Aradan ben gidem bâki ol Rabbü’l-müste’ân olsun
Dimişler ‘âşık olan bî-murâd u bî-nişân olsun
Ne haddi yâre dimek ol falân olsun filân olsun
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Yüri ta’n itme ey sôfi ele her dem cefâyı ko
‘İbâdet ehli ol takva ile zerk u riyâyı ko
Tarik-ı ‘âşk-ı Hakk’a sâlik ol nefs ü hevâyı ko
Bekâ Hakk’undur ancak sen fenân iste bekâyı ko
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Günâh ü küfrden pâk olmak âsândur kişi bilgil
Velî benlik günâhından halâs olmak durur müşkil
Enaniyyetle vuslat olmaz cehd eylesen bin yıl
Fenâ oldu Hüsâm kendünden el çek Hakk’ı bâki bil
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

“Sen hele kirinden nedâmet getir” buyurdu erenlerim “kim O’nun ağarttığından daha temiz olabilir ki?

Tevbeyi sadece günahkârların yapacağını sanmak büyük bir hatadır. Kimi her gün.âhından, kimi gafletinden, kimi bütün boş işlerden, kimi ibâdetine güvenmenin verdiği aldatıcı gururdan, kimi de bizzat tevbesinden tevbe eder. Kulun yaratılış gayesinin farkına varması ve bu ulvî gâye ile yaşadıkları arasındaki çelişkiyi kaldırmaya çalışması tevbenin ta kendisidir.

Derviş, beden ve ruh, akıl ve kalp bütünlüğüne ermiş, tam bir insandır… “bir lokma bir hırka” ezberine indirgenmiş biri değildir. Hayatın içinde yer alır, yaşadıklarından kalbine tesir eden fiillerin sahibi olmayı yeğler… tabii ki, zaman gelir düşer ama düştüğü yerden kalkmayı da bilir… çünkü o, “Eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi helak eder, yerinize günah işleyip sonra tövbe eden kimseleri yaratırdı…” hadîs-i şerif’inin içinde yaşar… bu mânâda tövbe kapısında geçen bir ömür demektir dervişlik…

Kulun hiçbir ayıbı, Allah’ın bağışlayıcılığından büyük olamaz!
Kulun hiçbir dileği, Allah’ın kudretini ve lütufkârlığını aşamaz!
Kulun hiçbir beklentisinin, Allah’ın cömertliğinin yanında esamisi okunmaz.
Kulun gönlüne düşen hiçbir güzellik, Allah’ın kulu için murad ettiğinden gayrı değildir.

Yâ Afüvv, biz, bize yakışan kusuru işledik; sıra, sana yakışanın senden zuhur etmesinde…

Adın koydular bu nutkun “Her gün.âh ile irtibâtımız” yâ niçün?

Benlik “ben”ini var sanmak…
Senin benliğin en büyük günah…
Âhsız geçen günlerindir sana günah!

Açtığınız kapılar, kurduğunuz köprüler ile ikram ettiğiniz lâtif mânâlar için müteşekkiriz, Mevlam ilminizi, fehminizi, idrakinizi, rüşdünüzü artırsın; nurunuzu tamamlasın, en sevdiğiyle bu cihanda o cihanda bir eylesin efendim, hû…

Read Full Post »

Canpâre bir yaprak üzre “Sultanlara Hizmet Sülûkun Yarısıdır” düstûru nakşolunmuş tâlik levha
sultana_hizmet

Sultân olana hizmetten önce kendini sultanın teşrifine ve dahi hizmetine lâyık eylemek icâb eder; nasılını ve ne idüğünü dâmeni pâkinde misafir olduğumuz, Hz. Numan Hacı Bayramı Velî Sultan efendimizin evlatlarından Beypazarlı Hacı Ali Efendi hulefâsından Lâmekânî Dede (ruhaniyetlerine selâm olsun) nutk-u şerifinden dinleyelim:

Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca
Dik dut gözünü gönlüne, gönlün göz olunca
İnkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur
Ol âb-ı safa bahş ile bu desti dolunca
Çün Hak seni derbân-ı der-i hânesi etti
Dur kapıda gayrı koma tâ ânı bulunca
Sen çık aradan hanesini sahibine ver
Bîşek gelir ıssı evine sen sâvulunca
Evvel koma kim sonra çıkarması güç olur
Şeytan çerisi hane-i kalbe koyulunca
Çektin bu cihân içre hazer mihnet ü zahmet
Ol pir-i Hûda, mürşid-i kâmili bulunca
Ey Lâ Mekânîm! seni ben seni hoş çok aradım çok
Cânımda mûkim olduğun tâ duyulunca…

“Muradı halk, muradı Hak’tır ancak; dokunmazsan kımıldamaz salıncak” deyip şöyle bir dokundurduk zülf-i yâre. Lâkin ömr-ü aziz ve dahi sayılı nefeslerimiz pek değerli biz yinede kıymayalım pek değerli mesâinize vesselâm…

İbni vakt ol, gider elden hâbi (uykuyu);
Vakit nâziktir, uyan ey hâbî (uykucu)

Read Full Post »

– Nefsi terbiye etmenin yolu nedir?

– Tasavvufa girmektir. Girmişse, vazifeleri yapmaktır. Devamında nefsi terbiye etmenin, alt etmenin iki yolu vardır: Birinci yolu, nefsin gücünü, kuvvetini azaltmaktır. Oruç tutarsın azalır, az uyursun kuvveti azalır. Çok konuşmazsın, hatalara düşmezsin. İnsanların arasına çok katılmazsın, tenhada durursun, kendi başına durursun, rahat olursun… Bunlara işte kıllet-i taâm, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm, uzlet-i enâm, zikr-i müdâm demişler. Zikre müdâvim olursun. Böyle tedbirlerle, terbiye ile nefsin arzuları kırılır. Yâni, arzuları zayıflıyor zaten… Coşkunluğu kalmıyor arzularının… Oruç tuttuğu zaman, az uyuduğu zaman vs. Böyle bir yol vardır. Bir de zikre kuvvet gidilip, insanın aşkının, şevkinin, muhabbetinin, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin yoluna sevgisinin coşması sûretiyle, günahlara nazar etmeyecek hale gelmesi vardır. Aşk ve muhabbet yolu ile terbiye, zikre devam ederek; o da olabilir. Tabii, hepsinin çeşit çeşit incelikleri vardır. Tarikatte halvet vardır. Şeyh efendinin çeşitli tâlimatı vardır.

– Ben derviş oldum ama, nefsime hakim olamıyorum; ne tavsiye edersiniz?
– Tabii nefis çok azgındır. Nefsi yenmek, gerçekten zordur. İnsan bunun zorluğunu yenmeğe kalkıştığı zaman anlıyor. Peşinde gittiği zaman anlamıyor da, karşısına çıktığı zaman nefsi yenmenin ne kadar zor olduğu anlaşılıyor. Allah hepimize yardımcı olsun… Zor bir iştir. Abdestli olarak, zikir yaparak, tarikattaki vazifeleri yerine getirerek insan kuvvet bulur, Allah’ın yardımına mazhar olur. Onları muntazaman yapması lâzım!..

– Nefsi uysallaştırmanın yolu nedir?
– Az yemektir, az konuşmaktır, az uyumaktır, çok zikretmektir.

– Kitaplarda az yemek tavsiye ediliyor. Fakat, buna riayet ettiğimde, ailemin, çevremin tepkisini çekiyorum. Çok zayıf olduğumu söylüyorlar. Acaba ne yapmalıyım?
– Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki: “Kuvvetli müslüman, zayıf müslümandan daha hayırlıdır. Hepsi hayırlıdır ama, o daha hayırlıdır.” O halde vücudun zaafa düşmemesi önemli… Zayıfsan gerçekten, verem olacağına, ağzın kokacağına, Allah rızası için yemek ye!.. Yâni kuvvetli olayım da, iyi müslüman olayım diye… Yemeğin azaltılması şu sebeptendir: Yemeği çok yediği zaman, insanın nefsi kuvvetlenir. İnsanı haramlara, günahlara sevkeder. Oruçlu olduğu zaman, az yediği zaman nefsi kuvvetlenmez. O bakımdandır. Bunun ölçüsü, vücudun zayıf düşmemesidir.

– Samîmî müslüman olmak için ne yapmak lâzım?
– Derviş olmak lâzım. Samîmî müslümanlık yolu o, takvâ yolu o…

– Şehvet kesilmeden dervişlikte ilerlenilir mi?
– Şehvet kesilmez, kesilmesi de gerekmez. Çünkü, normal ölçüler içinde Allah öyle yaratmıştır, normaldir. Onun esiri olmak doğru değildir. İnsan evlenecek, evlât yetiştirecek… Hayırlı evlâtlar insanın dünya va ahiretinin sevabının artmasına vesile olur. Ümmet-i Muhammed’in adedi artar… vs. Bunlar normal şeyler… İslâm’da fıtrata aykırı bir durum yoktur. İslâm, fıtratı doğru bir yola sevkeder. Yaratılışında insanın bu duygular varsa, bunun meşrû yolu da nikâhtır, evliliktir; bu normaldir. Evlendiği zaman, insanın dini bütünleşiyor. Demek ki, doğrudan doğruya bu duygular insanın mânevî ilerlemesine zarar vermiyor. Aklını başından alır da çok meşgul ederse, tabii ilerletmez o zaman… Onun için de oruç tutmak lâzım, gözünü haramdan sakınmak lâzım ve zikre devam etmek lâzım!..

– Çok uyuyorum, ne tavsiye edersiniz?
– İnsanın çok uyuması, yaşıyla ilgili olabilir. Meselâ, çocuklar çok uyurlar, yaşlılar uyumak istedikleri halde uyuyamazlar. Yaşla igili bir meseledir. Sonra delikanlılık çağında büluğ meseleleriyle ilgilidir. Bazen yemekle ilgilidir. Çok yemek yediği zaman insan, hemen gözleri mahmurlaşır, yatacak yer aramağa başlar. Bazen de uykusuz kaldığı zaman olur. O da normaldir. Olduğu yerde böyle başı yere düşer. Uykuyu normal miktarda uyumak lâzım!.. Bunun normal şekli ikidir: Bir yatsıdan sonra yatmalı, teheccüd zamanına kadar uyumalı!.. Mümkünse bir de öğleden evvel Efendimiz uyurdu; o uykuyu uyumalı!.. Bu ikisini yaptı mı insan, çakı gibi sıhhatli olur. Çok uykuya düşmemek için ikinci şey, çok yemek yememeli!.. Vücuduna lâzım olacak kadar yemeli… Fazla yediği zaman, fazla uyur.
– Maşaallah bu arkadaşımız pehlivandır, bir oturduğu zaman bir kuzuyu yiyor. Tamam, bir kuzuyu yerse, üç gün uyur o… Ona da dikkat etmek lâzım! Büluğla ilgilidir dedim; yâni, bazı cinsel meselelerden dolayı da insan uyku durumuna düşebilir. Her şeyde itidale dikkat etmek lâzım geliyor.

– Teheccüd namazına kalkamıyorum, ne yapayım?
– Teheccüd namazına kalkmak için, akşam abdestli yatmak lâzım… Yâni abdest alacak, ondan sonra iki rekât , dört rekât namaz kılacak, abdestli yatacak. Akşam yemeğini de az yemek lâzım… Geçenlerde Tabakatüs Sûfiyye’de okuduk. Evliyâullah, İbrâhim ibn-i Edhem Hazretleri’ne nasihat ediyorlar: “Karnın tokken gece ibadetini yapmayı hiç umma; mümkün olmaz!” diyorlar. Akşam hafif yiyecek ki, gece uykusu hafif olsun, teheccüde kalkabilsin.  Onun için, akşam yemeklerini sebze olarak, hafif olarak, erken olarak yerseniz; bir de namaz kılıp abdestli yatmağa dikkat ederseniz… Bir de duası vardır: (Allahümme eykıznî fî ehabbis sââti ileyke vesta’milnî biehabbil a’mâli yedeyke) diye tavsiye edilen duası vardır; bunu da okuyun. Türkçesi şu ki: “Beni en mübârek zamanda uyandır yâ Rabbi! En sevdiğin ibadeti işlemeğe muvaffak eyle yâ Rabbi!” demek…

– Sabah namazını, işrak namazını camide kılmak nefsime zor geliyor; ne yapmalıyım?
– Akşam erken yatsın!.. Hakîkaten zor geliyor. Gece saat ikide yatmışsa bir insan, sabah kurşunlanmış gibi oluyor, yataktan kalkması zor oluyor. Akşam erken yattığı zamanda karnı da acıkıyor, midesi de boşalınca, –aç tavuk rüyasında yem görürmüş– o zaman erken kalkıyor. Akşam yemeğini hafif yerse, akşam erken yatarsa… Sahabe-İ Kirâm akşam erken yatardı. Yatsıdan sonra çok oyalanmaz, hemen yatardı. Az yeyince, yatsıdan sonra hemen yatınca, hele hele böyle kış günlerinde çok rahat kalkarsınız. Teheccüde bile kalkarsınız evvelallah… Bir de duası vardır: (Allahümme eykıznî fî ehabbis saati ileyke vesta’milnî bi ehabbil a’mâli yedeyke.) “Yâ Rabbi, beni en mübarek zamanlarda kaldır, ibadet yapabileyim! En güzel ibadetleri, sevdiğin ibadetleri yapmayı nasîb eyle yâ Rabbi!..” diye böyle dua eder yatarsınız. Abdestli yatarsınız, kalkarsınız.
Uykunuzu alarak kalkınca da, işrake de kalırsınız, o hac ve umre sevaplarını da kazanırsınız, rızkınız da bol olur.


– Caminize geldim, sabah namazını kıldım, yapılan duaları ve faaliyetleri sevdim. Merak ettim, bazı kimseler neden kalkıp gidiyor?
– Hakikaten sabah namazını camide cemaatle kıldıktan sonra camide oturup zikirle meşgul olmak, Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesidir ve sevaplıdır. Bir hac ve umre yapmış gibi insan sevap kazanır. Şimdi bu ibadetler sevaplıdır amma, bunları yapmıyor diye giden kardeşlerimizi kınamak doğru olmaz. Hastası vardır, işi vardır… Trene yetişecektir, otobüse yetişecektir… Mazereti vardır, ihtiyardır, idrarı sıkışmıştır, midesi bulanıyordur… Böyle bir mazereti olabilir. Ondan dolayı hüsn-ü zan edecek. Farz olmayan ibadetler için herhangi bir kimse suçlanırsa, sûizandan dolayı kendisi günaha girer. Bazı insanlar da sevaplarını söylemek ve göstermek istemezler. Çünkü gösterilince, sevabın ecri bir miktar kaybolacağı için göstermek istemezler. Gizli ibadet yaparlar, belli etmezler. Yâni, bir köşeye çekilirler, görünmeden yaparlar. Onun için büyüklerimiz demiş ki: “Her gördüğünü Hızır bileceksin, her geceni kadir bileceksin!” Yâni, karşındaki insana hüsnüzan besliyeceksin. Kendisi yaşlı ise, “Bu benden çok yaşadı, benden çok ibadet etti; makamı benden üstün!” diyeceksin. Yaşı senden küçükse, “Bu benden az yaşadı, günahı az işledi; bunun günahı benden daha az!” diyeceksin. Herkese güleç yüzle ve iyi nazarla bakacaksın ve gördün olayları hayra yorumlayacaksın, şerre yorumlamayacaksın; “Elbet bir sebebi vardır.” diyeceksin. Sonra, bazı insanların geniş sorumlulukları olur. Bir tane işi olmaz bin tane işi olur, bin tarakta bezi olur. Senden fazla ister orada kalıp o sevabı kazanmayı ama, o işi vardır, bu işi vardır… Kafasında binbir tane mesele, problem vardır. Elbette onları da yapması icab ediyordur. Sonra Allah’ın sevgili bir kulunun, iyi bir insanın yazdığı kitaba baksan, konuşmasını dinlesen;

Buldum demez bulanlar,
Gördüm demez görenler,
Hakîkate erenler,
Gizli sırrı açar mı?..

diyor Üftâde Hazretleri… Bazıları da kendisini göstermemeyi tercih eder, kendini saklar, belli etmez. Melâmet meşrebli olur bazıları… “Halk beni günahkâr zannetsin, pek rağbet etmesin, itibar etmesin, izzet etmesin! Şöhret afettir. Parmakla gösterilmek –Allah korursa korur, korumadığı insanlar için– bir felâkete sebep olabilir. Mânevî bakımdan bazı sıkıntıları vardır.” diye düşünen insanlar olur. Onun için hüsnü zan etmek lâzım, hüsnü zan edin!.. Siz ibadetleri yapın; eğer kötü halini tahmin ettiğiniz bir kardeş varsa, ona da dua edin!.. Kimse kendisini savunmaz, “Ben Allah’ın sevgili kuluyum, velî kuluyum, yüksek kuluyum!.. Şöyleyim, böyleyim…” demez. “Er yarın hak divanında belli olur!” demiş ilâhide… Yarın rûz-i mahşerde, mahkeme-i kübrâda kulun iyiliği belli olacağı için, Allah’ın hiç bir sevgili kulu, “Şöyleyim, böyleyim…” demez. Ne Ebûbekir Sıddîk demiştir, ne Ömerül Fâruk demiştir, ne ötekiler demiştir. Ebûbekir Sıddîk diyor ki: “Bütün insanların hepsi cennete girecek, bir tanesi cehenneme girecek sadece!..” deseler, “Acaba o insan ben miyim?” diye korkarım diyor Ebûbekir Sıddîk RA… Yâni kimse, “Ben velîyim, ben evliyâullahın yükseklerindenim, gavs-ı azamım, kutbül aktâbım!..” demez. Niye desin?.. Allah’ın verdiği sırrı saklar.  Onun için hüsnü zan edeceksin sen!.. Eğer aleyhinde bir şey görüyorsan, hakîkaten bir şey varsa; yanına çekersin, söylersin, nasihat edersin veya dua edersin. “Yâ Rabbi, ben bu kardeşimi çok seviyorum, sen bunu hatalardan kurtar!” filân dersin. Birisi çocuğuyla beraber itikâfa girmiş ramazanda… Geceleyin kalkmışlar teheccüde… Çocuk bakmış, öteki itikâf arkadaşları yatıyorlar yatakta, bunlar kalkmış teheccüd namazına… Abdesti almışlar. “Baba, ne olurdu bunlar da kalksalardı. Ne güzel gelmişler böyle, camide ibadet etmeleri lâzım, horul horul uyuyorlar. Kalkıp da namaz kılsalardı, bizim gibi teheccüd kılsalardı ne iyi olurdu.” deyince; “Ah evlâdım! Keşke sen de kalkmasaydın, uyusaydın da bu lafı söylemeseydin!” demiş babası… Onların yatmasını ayıpladığı için…

– İstemeyerek her şeye karışıp, konuşuyorum; buna bir çare söyler misiniz?
– Eskiden baklayı okurmuş şeyh efendiler, müridin ağzına koyarmış. Erimediği için, dualı bakla ağzında dururmuş. Öylece diline hakim olurmuş. Siz de hakim olmağa çalışın!.. Zikirle meşgul edin dilinizi, başka şeye vakit kalmasın. Mümkün olduğu kadar az konuşun. Sorun kendinize: “Bu sözü söylemem lâzım mı?” diye… Pek gerekmiyorsa konuşmayın!..

– Kalbimize kötü düşüncelerin gelmemesi için ne yapmamız lâzım?
– Tabii, bu kötü düşünceler ya nefisten gelir, ya şeytandan gelir. Nefsin vesvesesi veya şeytanın vesvesesi olarak gelir. Abdestli olursanız, zikrullahla meşgul olursanız, zikr-i kalbîye müdâvim olursanız onlar gelmez.

– Kibir nasıl yenilir, nasıl kırılır?
– Tasavvufî terbiye ile kırılır. Biliyorsunuz; koca kavuklu, cübbeli, sarıklı, itibarlı, izzetli Aziz Mahmud-u Hüdâî, Bursa kadısı olarak Üftâde Hazretlerine gittiği zaman, ona sokaklarda ciğer sattırmış ilkönce… Tasavvufun böyle nefsi terbiye metodları vardır. Onlarla, tasavvuf ilmiyle terbiye olunur. Az yemekle, az konuşmakla, az uyumakla, çok zikretmekle terbiye olur. Ama, bir hocanın nezaretinde olursa, daha iyi olur. Kendisinin kusurlarını araştırıp, sorup, görmekle terbiye olur. Başka insanların olgunluklarını görüp, “Bak ben şunlar gibi olamıyorum!” demekle, kendi halini bilmekle terbiye olur. Mâdem zihnine böyle bir şey takılmış kardeşimizin, Allah kibirden kurtarsın… Sevdiği, tevâzû ehli, güzel bir kul olmayı nasib eylesin…

– Gözyaşı dökemiyorum; çâresini izah eder misiniz?
– Gözyaşı dökmek, kalbin rikkati ile ilgilidir. Duygulanacak, göz yaşı dökecek, ağlayacak. Bunun için de midenin boş olması lâzım!.. Oruç tutar, biraz daha rikkatli olur. Ondan sonra, tefekkürü çok yapmak lâzım!..

– Yalnız başına kalınca günah işlememek için ne yapmak gerekir?
– Abdestli olursunuz. Abdestli gezdi mi, Allah’a sığındı mı insan, mümkün olduğu kadar mahfuz olur. Zikr-i kalbîye devam eder, zikirde olursanız, yalnız başınıza günah yapmaktan korunursunuz. Allah-u Teâlâ Hazretlerine sığının, ilticâ edin; yardımcı olsun.

Allah-u Teala Hazretleri bizi, İslam tarihini tam okuyup tam anlayıp, sahabe-i kiramın hepsini sevip, özellikle Hazreti Ali Efendimizi, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin Efendilerimizi de sevip, onların şefaatine ermeyi nasip eylesin.  Cennetiyle, cemaliyle bizleri müşerref eyleyip, onlarla cennette buluştursun. Fatıma Anamız, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin Efendilerimiz, bunlar cennet gençlerinin  efendileri seyyidleri.. Fatıma Anamız da cennet hatunlarının efendisi, Hazreti Ali Efendimizle,  diğer Hulefa-i Raşidin ile Aşere-i Mübeşşere ile cennetlik mübarek evliyaullah ile ya Rabbi bizi cennette buluştur. Ebubekr,i Sıddik, Ömerü-l Faruk, Osman-ı Zinnureyn, Aliyy-i Murtaza ve diğer mübarek büyüklerimizle cennette bizleri buluştur ya Rabbi! Bilütfike ve keremike ve bihürmeti ismikel – a’zam ve bi hürmeti nebiyyikel- ekrem ve inneke  mucibud – deavat ve kadıl- hacat  ve ekremül -ekremin ve erhamür-rahimin El- Fatiha!

Bir Nakşibendi alem seyyid ömür sürerken,
Eyvah ecel erişti ayrıldı ruh bedenden,
Alim idi Kerîm hem râm oldu ırcıîye,
Ağlaştı cümle ihvan matem giyindi her şen,
Almıştı Şeyhi Zahit Kotku Efendiden feyz,
Ol Mürşid-i Kemal hem ol ruh-i pak-ı rûşen,
Cevamiu’l-kelim-u saib kıran-ı devran,
Evrad idi Sinânı ezkarı idi cevşen,
Tarihde bir gider firdevs içre böyle bülbül,
Olur Makam-ı Mahmud Es’ad Coşan’a gülşen

“Mahmud Es’ad bin Halil Necati” Uğur Baran Hususî Kolleksiyonu

Read Full Post »

Pek azîz dostlar,

Kapat gözlerini balığım üzülme sen
Bir gün elbet kurtulacağız cam çeperlerden
Gülüş güzel, gök mavi desem anlar mısın?
Ben ağlasam haykırsam göğe, duyacak mısın?
Zaman geldi mekan değil ertele sabret
Balığım hiç dinmesin aşkın bir deniz hayal et


Pek de üslubumuzdan beklenmeyecek bir şiir oldu amma bundan tam 10 sene evvel tam da buradan başlamıştık… IRAKSAMALAR’ı dinledikten sonra “bir şey yapmalı” diye çıkmıştık yola… Ama nasıl olurdu? Yaşadığımız şehirde değil ölümden ve Hak dinden bahsetmek, ulvi cümlelerle söze başlamak bile mesafeyle karşılanırken, bize, O’nu sevin, sevdikçe yanın, yandıkça anın, demenin formülü “huzur bulasınız” suretinde sevdirildi.

Onlar ki, inanmışlar ve Allah’ı anmakla kalpleri huzur ve doyum bulmuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah’ı anarak huzura erişir. [Rad, 28]


Ve bir gece vakti ansızın gelen satırlar yetişiverdi imdadımıza… İlk mektuba işte böylece başlamıştık…

Aradan geçen yıllardan sonra, sırf yolda kalmanın bile bir marifet sayılacağı düşünüldüğünde, bize söyletilenleri, söz dinlemez nefsimize dahi anlatabildiysek, mucibince ameline vesile olabildiysek kendimizi bahtiyar addederiz.

Uykun varsa yol üstünde uyu! Hak yolundan uzak durma, orada yat. Belki bir yolcu orada uyandırır, uykunu giderir, açılırsın! [Hz. Pir Mevlana]


Dinleyen söyleyenden ârif olsa gerek el-hak öyledir de… Mevlam, “siz muhabbet ehli cânlar”ın hürmetine bizim duyuşlarımızı ve niyetlerimizi temizlesin, ihlası ile olgun, saf ve berrak kılsın…

Aşk yolculuğumuzda pîr, vahdet feyzini, aşk şarâbını sunan kâmil mürşiddir. Şeyh Gâlib Dedemize kulak verelim:

Tedbîrini terk eyle takdîr Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb-ı safânındır
Âşıkda keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır

Âşık olmak, o yana bir pencere açmaktır. Çünkü gönül, dostun cemali ile aydınlanır ya Hazret-i Pir’e bende olanların bendesi fakir de, yolun sonuna yaklaştı, azalan bir ömür ve artan günahlar arasında, kâinatın kalbinden cümle canların akibet seadetlerinin duacısı olarak dâim niyazı o dur ki:

Ateş-i aşkınız ziyade olsun da
Huzur bulasınız

Ümit AKDEMİR

Read Full Post »

Pek azîz dostlar,
Hiç şüphe yok ki gerçek, ahiret yurdundaki hayattır. [29:64]

– Gerçek hayat…
– Ne büyülü bir kelime ve ulaşılması ne zor bir hayal?
– İradi ölümle, nefsani arzulardan ve ten hapishanesinden
kendilerini kurtaranlara zor ne zor!
– Ölmeden hayat bulamazsın
??
– Hayat ancak ölümdedir. Kalbin hayatı ancak nefsin ölümüyle gerçekleşir.
– İki kere doğmayan semaların melekûtuna dahil olamaz.
– Ölüm, ikinci doğumdur. Hak yolcusunun iki kere doğması lazım;
Bir annesinden bir de bizzat kendisinden. İlk doğumdan sonra
Dünya ve kendini, ikinci doğumdan sonra bekâ alemini ve Hakk’ı görür.
– Bunun en güzel ifadesini Hak’tan dinle
Dediler ki: Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin [40:11]

– Yaşarken nasıl öleceğiz?
– Bu hırstan kurtuluşun yolu, aşka düşmektir. Bütün illetlerin devası aşktır.
– Bak Hazreti Pir Efendimiz ne buyuruyor:
Hırsı bırak kendini boş yere harcama
Şu toprak altında çırak ta bir ustada
Hiç naz etme a güzel, bu mezarda ne şirinler var ne şirinler
Ferhat gibi yok olup gittiler.
Direği yelden yapağı güzel, dayansa dayansa ne kadar dayanır
Kötüydü isek geçtik gittik kötülüğümüzle
Yiğit isek hayırla anın bizi.
Zamanın tek eri olsan bile
Bir gün gidersin sende, tek tek gidenler gibi.
Yok olmak istemiyormusun? İyi şeylerden evladın olsun.
İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan
O dur dünyaya direk olanların canı
Şu akıp giden kum seline bak
Ne durması var ne dinlenmesi.
Bak birden bire bir dünya nasıl bozulur.
Nasıl atar bir başka dünyanın temelini
Bu kupkuru yerde ben Nuh’ un gemisi
Ömrümün sona ermesi de tufan.
Girdik susanlar arasına yattık uyuduk,
Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa.

– Çok konuşmasaydınız ve kalplerinizdeki karışıklık olmasaydı benim
gördüğümü görür duyduğumu duyardınız buyurdu cihane can olan..
– heva/heves dolu sözlerimize bir son verdi bu hadis-i şerif
– Gam ve telaş sizlerden uzak olsun diyeceğiz amma
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihanındır
– huzur bulasınız efendim

Gönüller muradı, aşıklar vuslatı olacak bir “Masum Aşk” tır haftanın nevâsı.
Hayra vesile olması ümidiyle arzederiz:  179. Mestmp3

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: