Bir yerde, Allah dolu bir gün

 

besmele_baslarken
Eyle bismillah ile feth-i kelâm
Tâ açılsın hayr ile bâb-ı merâm

Şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme’de bir gün…
Kureyş’in önde gelen müşriklerinden Übey b. Halef, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın yanına gelir. Elinde çürümüş bir deve kemiği vardır. Übey, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın karşısına geçip kemiği ufalar. Sonra, avucuna birikmiş kemik tozlarını da ona karşı üfleyip mağrur bir edâyla sorar: “Ölümden sonra yeniden diriliş olduğunu söylüyormuşsun. Çürüyüp un-ufak olmuş bu kemikleri kim diriltecek?”

Âhiret hakîkatine ve haşr gerçeğine ilişen bu mağrûr soruya cevap, âlemlere rahmet diye gönderilen Gâye İnsân’ın bâtını olan, Âlemlerin Rabbi’nden gelir: “O insan görmedi mi ki biz onu bir spermden (öz taşıyan kabuk) yarattık… Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır! (Kendini ayırır) Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi. De ki: “Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! ‘HÛ’ Esmâ’sıyla her yaratışı Alîm’dir (tam bilen).” [Yasin:77-79]

Mekke yıllarında yaşanan bu olay, hem varlık kitabını doğru okumanın ipucunu gösterir hem de varoluşu yanlış okumanın esâsen ne kadar basit bir noktadan başladığını. Öldükten sonra yeniden dirilişi aklı almayan Übey, hiçten ve yoktan bir Übey’in nasıl olup da varedildiğini hiç düşünemediği için bu haldedir. Mevcut hali, zaten kazanılmış verilmiş “garanti bir durum” olarak kabul etmiş, bu halin nasıl mevcut olduğu üzerine hiç düşünmemiştir. Düşünse, doğumundan bir sene önce varlığından asla sözü edilemez halde olup kudret eliyle ete kemiğe büründüğünü görecek dolayısıyla “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” gibisinden sorular sormaya girişmeyecektir. Çünkü yeniden dirilmenin delîli zaten ortadadır.

Burhan sorardım aslıma, aslım bana burhân imiş…

“Kim ilk olarak inşa edip yarattıysa, O diriltecek. Kim ilk olarak ete kemiğe bürüyüp hayat verdiyse, O diriltecek.”

Übey’in daima gözü önündeki varoluş gerçeği üzerine bir kez olsun düşünememiş olmasına karşılık, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın bu gerçeği gözardı ettiği tek bir ân, hayatında O’nsuz geçen bir zaman yoktur. Asr-ı saâdet denilen ömür kitabında tefekkürü ve tezekkürü, ibadeti ve duası, hâsılı bir bütün olarak kulluğu bunun şâhididir.

O’nun her gününde, her işinde muhakkak mührünü gördüğümüz bir söz ise, ahitnâmesi niteliğindedir: Bismillah!

Hadîs külliyâtları ve siyer kitapları gösterir ki, Peygamber aleyhissalâtu vesselâm, bâtından zâhire çıkan, görünen her bir halde, ‘Allah’ın ismi’ni anar. O’nun evinden dışarı adım atışı da ‘Allah’ın ismiyle’dir, evine tekrar girişi de, yemeğe başlaması da, söze başlaması da, bineğine binmesi de, uyuması ve uyanması da.

Varlığın sevinci, her (hayırlı) işin başında, muhakkak “Bismillah” demektedir. O’ndan bize ulaşan rivayetler uyarınca, bizim de unutmadığımız sürece, her güzel işe başlarken söylemeye çalıştığımız bir söz, bir paroladır Bismillah. Ama onun Bismillah’ı ile bizimki arasında büyük bir fark vardır. Hemen bir misâlle açacak olursak: Biz, kapıyı “biz açarken” Bismillah deriz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm ise, gerçekte kapıyı açanın O olduğunun idrâkiyle, Allah’ın kuldaki taayyünü manâsına Bismillâh der. O’nun Bismillah’ı, varolan herşey O’nun ismiyle varolduğı içindir. ‘Olan’ herşey O’nun ismiyle; O’nun dilemesi, O’nun izni, O’nun ilmi, O’nun kudreti ile var göründüğü içindir.

Açıkçası, biz elbette iyi niyetle, elbette O’nun öyle buyurmasına hürmetle deriz. Ama bu Bismillah, gafletten büsbütün âzâde değildir. Bir bakıma, taklidîdir. İnsan dili, insalığın târifi’nin yol ve gidişini taklîden Bismillah derken, akıl kapıyı açanın biz olduğumuzu düşünmektedir. Oysa varlığın hammadesi, akl-ı küll sahibi “nebînin aklı” bütün varoluşu “O’nun ismiyle” bilir. Kâinat kitabında var görünen bütün her şeyde O’nun ismini okur. Dilinin söylediği Bismillah, aklının gördüğü ve kalbinin tasdik ettiği bir gerçeğin dil ile ifâdesidir: Her şey O’nun ismiyle vukuâ gelir, O ismin bir sıfatına bürünerek kendini gösterir.

Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinat
Hangi harfi yoklasan manâsı Allah çıkar

besmele-1[1]

Edelim âşıklara feth-i kelâm
Diyelim sâdıkların hâlin tamâm

O’NUNLA BAŞLAMAK
Übey B. Halef’in yaşadığı yanılgı, aslında bütün nefisler için geçerlidir. Übey’i o derece kör bir gururla inkâr ve şirke götüren, nefsinin yaşadığı bu körlüğe aklını ve kalbini de ortak etmesidir. Baksak, bizim nefislerimizin de, mevcut halimizi kim vâretti, nasıl vâretti diye düşünmeden, kazanılmış bir hak, zaten verilmiş bir durum olarak kabul ettiğini görürüz. Âdeta öylesine, kendiliğinden oluvermiş. O yüzden, âlemlerin Rabbinin bize bizden daha yakın olduğunu bildiren Kur’an âyetleri karşısında, nefsimizin bu gafleti, kendi aklımızı da şaşkınlığa düşürür.

Mesela âyet “O size şahdamarınızdan, kendinizden daha yakındır” diye bize haber verdiğinde, bir bocalama yaşar ilkin. Kur’ân’ın “Nerede olursanız olun, O sizinle birliktedir” haberini duyduğumuz anda da aynı bocalama hali bizi kuşatır. Halbuki, bu apaçık bir gerçek değil midir? Herşey O’nun “Ol!” demesiyle oluyorsa, bütün oluşlar O’nun isminin eseri ve cilvesi değil midir? Bizi yoktan vâreden, bâtından zâhire çıkaran O ise, bunun apaçık karşılığı O’nun bize bizden, bize şahdamarımızdan daha yakın olması değil midir? Şahdamarımızı da O varetmiş değil midir?

Peygamber aleyhissalâtu vesselâm’ın her işindeki Bismillah’ın, işte böylece okunması bir b.aşka berekettir. Varlığın gâyesi olan o ufuk insan, her işin başında dilinden dökülen Besmele ile olanın aslını, vâr oluşun sırrını ifşa etmektedir bize. Herşey O’nun ismiyle vâr edilip, görünüp durmaktadır. Var sanılan bu görüntü ise o mazharın sınırları mikdârınca, kendi taayyününden gayrısı olamaz!

O halde Bismillah, başta söylenen sonra terk edilen bir söz değildir. Bilakis, bütün varoluş, mülkünde gayrısı olamayanın kapsama alanındadır ve cümle kâinat Bismillâh’ın ülkesidir. Diğer bir deyişle, esasında Bismillah’la başlanmaz, Bismillah’a başlanır. Bu güneşin ardından doğan bütün düşünceler, bütün zikirler, bütün hamdler ve tesbihler, bir bakıma anıldığı o mahalle, Bismillah’ın nurunun vurması, bir manânın açılımı ve hakikatın tercümesidir.

Bu, âlemlerin Rabbinin Kelâm-ı kadîminde bizzat nazara verdiği bir gerçektir. İnsanın ikiz kardeşi olan kitaptaki Neml süresinin 30. âyetinde, Süleyman aleyhisselamın bir mektubundan bahsederken; “İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahim” buyrulmaktadır. Yani: “O muhakkak Süleyman’dandır ve muhakkak ki o, bismillâhirrahmânirrahim’dir.”

Mektupta yazan tek söz, elbette ki Besmele değildir. Ama sonraki bütün sözler Bismillah’ın kapsama alanı içinde ve o anahtarın bir açılımı niteliğinde olduğu için, âlemlerin Rabbi, peygamberinin yazdığı mektubun bütün mesajını Besmele’ye hasretmektedir.

Allah adıyle kılup feth-i kelâm
Virelüm hamd ü senâya intizâm

O’NUNLA YAŞAMAK
Pencerene sığdığı kadardır gökyüzü…

İnsan, ibret nazarıyla, birlik neşesi ile her ne yana baksa her gördüğü, O’nu gösteren bir pencere, kesrette ve gaflette yalnız ise O’na perdedir. Bu gerçeği en iyi bilen olarak, insanlığın târifi’nin her işinde mutlaka Bismillah vardır.

Uyku, uyanış, eve giriş, evden çıkış, yürüyüş, oturuş, yeme-içme, konuşma… Bir günün içinde aklımıza hangi fiil geliyorsa, Peygamber aleyhissalâtu vesselâam hepsini ‘O’nun ismiyle’ yapar; ismi için yaşar, ismiyle yaşar, isminde yaşar!

Meselâ, on sene hizmetinde bulunma şerefine eren Enes’in anlattığı üzere, evinden çıkması hep “Bismillah” iledir. Evinden çıkarken, çoğunlukla “Bismillahi ve billâhi lâ havle velâ kuvvete illa billah, tevekkeltu alellah,” yani “Allah’ın ismiyle, varlığında eriyerek… Masiyetten uzak tutacak bütün havl ve taat işlemeye kuvvet ancak Allah’tandır. Dayanağım Allah’tır” buyurmuştur.

Yine, “Allah’ın ismiyle, Allah’a tevekkül ettim. Allahım! Zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillik etmekten, ve bunların bize yapılmasından Sana sığınırız” buyurduğu rivayet edilmektedir. O’nun eve girişi de Bismillah iledir. Sahabileri, eve giriş için ondan şu duayı öğrenmişlerdir: “Allahım! Senden hayırla girişler, hayırla çıkışlar istiyorum. Allah’ın ismiyle girdik, Allah’ın ismiyle çıktık. Rabbimiz Allah’a tevekkül ettik.”

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, her taze günde ‘O’nun ismini’ anar ve yine 0’nun ismiyle hazineyi açar. Yatarken söylediği “Allahım! Senin ismin ile hayat bulur, Senin isminle ölürüm” sözü ne kadar da yerli yerindedir. O’nun şehrinin kapısı olan Hz. Ali’nin bildirdiğine göre, yatacağı zaman şu duayı terennüm etmektedir: “Allahım! Kerim olan Zatın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, nâsiyesinden tutmuş olduğun hayvanların şerrinden Sana sığınırım.”

Sahabiler, O’ndan her sabah ve her akşam yani ömrün elimizdeki tek versiyonu olan, yeni günün başında ve sonunda, üç kere söylemek üzere Bismillah ile başlayan şu münacatı öğrenmişlerdir: “O’nun ismi ile; ki O’nun ismi sayesinde, yerdeki ve gökteki hiçbir şey bize zarar veremez. Ve O herşeyi gören (herşeyin O’ndan gördüğü) herşeyi işitendir.”

Bir sahabisi, yatma zamanı için, her adımında Allah’ın isminin anıldığı şu tavsiyeyi işitmiştir: “Kapını kapa, Allah’ın ismini zikret. Kandilini söndür, Allah’ın ismini zikret. Yemek kabının ağzını kapa, Allah’ın ismini zikret…”

Bir yolculuk için ayağını bineğinin üzengisine koyduğunda sahabilerin, O Nur’dan sızdığına şahit oldukları söz, yine Bismillah’tır: “Bismillah! Allahım! (…) Bize arz! dür, seferi kolaylaştır…”

Hummaya ve bütün ağrılara karşı okumayı öğrettiği dua yine Bismillah’la başlar: ” Allahu ekber ismiyle! Kanla kabaran her bir damardan ve ateş hararetinin şerrinden Kebîr olan Allah’a sığınırım.”

Her lokması için bütün kainat tezgâhının çalıştırıldığı bir yemeği ağzına almadan önce de O’nun mübarek dilinden aynı kelam dökülür. Çünkü o yemek, O’nun ismiyle varedilmiştir ve ağzımıza alıp sindirmemiz yine O’nun ismi iledir: “Sizden kim bir şey yerse Bismillah desin. Başta söylemeye unutmuşsa, sonunda şöyle söylesin: Başında da, sonunda da Bismillah.”

Bismillah demeden hemen yemeğe başlayan birini şöyle uyardığı bildirilir: “Şeytan, üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine helal sayar…”

“Biz yiyoruz, ama bir türlü doymuyoruz” diyen bazı sahabilerine ise, yemeği beraberce yemelerini tavsiye etmiş, ardından şöyle buyurmuştur: “Yemeğe Allah’m ismini zikrederek başlayın. Böyle yaparsanız, yemeğiniz hakkınızda bereketli kılınır.”

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin oğlu ve Peygamber aleyhissalâtu vesselamın oğulluğu Ömer b. Ebi Seleme’nin, küçük bir çocukken aldığı bir nebevi terbiye yine Bismillah’la ilgilidir. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın terbiyesinde bir çocuktum” diye anlatır Ebu Seleme’nin oğlu Ömer. “Yemekte elim tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah bana îkazda bulundu: “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” “Bundan sonra hep böyle yedim.”

Sahabiler, Bismillah’a dâir, O’ndan şu haberi de nakletmişlerdir: “Kim evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah’ın ismini zikrederse, şeytan (avenelerine): ‘Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yok’ der. Ama kişi eve girerken Allah’ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): ‘Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil!’ der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken Bismillah diyerek Allah’ı zikretmezse, şeytan ‘Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!’ der. Bu nebevi uyarı, şeytanın üflediği küfür dolu vehim ve vesveselerin zihnimizi ve kalbimizi mesken tutmaması için de Bismillah’ın kritik önemine dikkat çekmektedir.

Bütün bunlar Peygamberin bir gününde Bismillah’a dair, birkaç örnekten ibârettir. Hadis kitapları, Peygamberin bir gününden aklımıza gelen hangi fiil olursa olsun, onun muhakkak Bismillah’a b.aktığını ve Bismillah’la başladığını bildirmektedir. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm, her fiilinde Bismillah’la, varoluşun aslını, fiili yapan, fiilden etkilenen ve fiilin aynı güzelin binbir yüzü olduğunu bizlere tâlim etmektedir.

Bir isimden bütün isimlere, noktadan kitaba…

ALLAH ismi, bir târife göre, lafza-i celâl’dir. Yani, Allah ism-i celâli, âlemlerin Rabbinin bütün güzel isimlerini de içerir ve hepsini birden hatıra getirir. Biraz daha açarsak; Allah dediğimizde, Kâdir, Rahîm, Azîm, Hakîm… gibi bütün isimleri de zımnen söylemiş oluruz.

Mesela “Lâ ilâhe illallah,” bu şuurla söylendiğinde, Lâ hâlika illallah, Lâ kâdire illallah, Lâ râzıka illallah, Lâ rahîme illallah manâlarını da zımnında taşır. Hem sadece onları değil bütün güzel isimleri; O’ndan başka rab, mâbud, kerîm, azîm, hakîm… olmadığı manâlarını da.

O halde, “Bismillah” gerçekte bütün isimleri özünde taşıyan bir çekirdek gibidir. Buna göre, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın “Bismillah’ın içinde, âlemlerin Rabbinin bütün güzel isimleri vardır: “Kâdir olan, her şeye gücü yeten Allah’ın ismiyle,” “Rezzâk olan, her şeyi besleyen Allah’ın ismiyle,” “Rahîm olan, her şeye merhamet eden Allah’ın ismiyle,” “Kerîm olan Allah’ın ismiyle..:’ Bütün varoluşu ‘yaratan Rabbinin ismiyle’ okuyarak “La ilâhe illallah”ı “Bütün güzel isimler O’nundur” derinliğiyle haykıran kutlu elçi, herşeyin ve her oluşun bütün güzel isimler kendisine ait olan “Allah’ın ismiyle” varolduğunu, her fiiline yansıyan “Bismillah” sırrıyla bizlere öğretir.

Peygamber aleyhissalâtu vesselamın tefekkürüne, tezekkürüne, duasına ve besmelesine sinmiş bu esmâ-i hüsnâ’nin, bir de insanın kendisine, ahlâkına ve davranışına bakan veçhesi vardır. Herşey O’nun ismiyle varoluyorsa, insan da her halinde O’nun ismini bildirir, gerçeğini gösterir bir ayna olmalı değil midir? Bütün kâinat O’nun güzel isimlerini yansıtıyorsa, insanın yaşayış ve davranışı da O’nun güzel isimlerini yansıtmalı değil midir? İnsanlığın târifi’nin bir hadisi, doğruca bunu ifade eder: “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız.” Yâni halinizde ve hareketinizde, ahlâkınızda ve yaşayışınızda rehberiniz, O’nun güzel isimleri olsun. Her halinizden ve her fiilinizden, O’nun güzel isimleri okunsun.

Âyinedir bu âlem her şey hak ile kâim
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim

Bunun nasıl olacağını, o hidayet rehberi, kendi hayatıyla, bizzat gösterir. Gündelik hayatın içinde öyle veya böyle olmasını bizim pek de umursamadığımız ‘basit’ bir davranış bile onun elinde, esmâ-i hüsnâ ahlâkıyla aydınlanıp nurlanmakta, bâtınındaki hakikati zahire taşımaktadır. Nasıl mı? İşte o en parlak aynadan, bir kaç gerçek parıltısı…

TEK… Varlığın Sevinci’nin bir gününe, damgasını vuran kelimelerden biri, budur. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, günün içinde, nice fiilinde, hep teki seçer. Meselâ suyu iki veya dört yudumda değil, üç yudumda içer. Abdestte de, gusulde de suyu iki, dört veya altı kere değil; üç kere almayı tercih eder. Her namazdan sonra yaptığı tesbihat için seçtiği rakam, 33’tür. Sübhânallah’ı da Elhamdülillah’ı da, Allahuekber’i de 33 kere söyler.

“Kim gözüne sürme çekerse teklesin” demiştir sonra. “Kim abdest bozduktan sonra taş kullanarak temizlenirse, teklesin” “Biriniz istincada taş kullanırsa teklesin.’ Keza, O’nun vücudundan kan aldırdığı hacamat günü, ayın günleri içinde ya onyedinci, ya ondokuzuncu yahut yirmibirincidir.’ Ramazan bayramında, sayıca tek olan birkaç hurma yemedikçe namaza gitmez. Ya bir hurma yer, ya üç, ya beş. Ama iki, dört veya altı değil.’ “Taş kullanmak tektir. Şeytana atılan taş tektir. Safâ ile Merve arasında sa’y tektir, tavaf da tektir. Öyle ise sizden biri taş kullanacaksa bunu da tek kılsın” buyurduğu bildirilir.

Sebep? “Allahu Teâlâ tektir, teki sever. Öyleyse ey ehl-i Kur’an siz de tek yapın, vitri kılın.” Enes’in bildirdiği üzere, bunca fiilinde hep teki tercih etmesi de bu sebeptendir: “İnnallâhe vitrun, yuhibbul vitr.” Yani: “Allah tektir, teki sever.” Teki tercih, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam için umumî prensiptir. Öyle ki, esmâ-i hüsnâyı dahi tek rakamla tarif eder: “Allahu Teâlânın doksandokuz ismi vardır; yüzden bir eksik. O tektir, teki sever.”

Bu esmâ-i hüsnâ ahlâkı, yalnızca ‘tek’e dair değildir elbet. Onun o dillere destan temizliği, cömertliği, ikramı, merhameti, affediciliği, hep O’nun güzel isimleriyle doğrudan ilgilidir ve ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın birer timsalidir.

Meselâ, yapılan işin elden geldiğince güzel yapılmasını sever kudsî nebî. Temizliği, ikramı ve nezaketi, hem de cömertliği… Neden? “Allahu Teâlâ tayyib’dir, tayyib olanı sever; nazîftir, nezafeti sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever. Şöyle de demiştir ümmetine: “Allah pak ve naziftir, paklığı ve nezafeti sever; kerim ve cömerttir, keremi ve cömertliği sever. Öyleyse, avlularınızı ve boş sahalarınızı temiz tutun. Yahudilere de benzemeyin; onlar çöplerini evlerde toplarlar.” Yahut: “Ey insanlar! Allahu Teala tayyibdir, tayyibden başka birşey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır.”

Kudsî nebî, bir gün üstü başı darmadağınık bir adam görür. Ondan, kendisine çeki-düzen vermesini ister. Çünkü, “Allah güzeldir, güzelliği sever. Bir seferden dönülmektedir. Yolculuk hali, herkesin saçı başı bir derece dağınık, üstü başı ise bir derece tozlanmıştır. Medine’nin yakınına gelindiğinde, “Sizler kardeşlerinizin yanına varacaksınız. Binek hayvanlarınızı düzene koyun, elbiselerinize çeki-düzen verin ki, insanlar arasında yüzdeki güzellik timsali ben gibi olun” der sahabilerine. Çünkü Allah çirkin, gözleri rahatsız eden görünüşü ve duyanı inciten kötü sözü sevmez.

Başka bir zaman sahabiler O’nun “Kalbinde zerre mikdârı kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir” buyurduğunu işitirler. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkar ve “Fakat yâ Rasûlallah! Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever” diyerek bunun da kibre girip girmediği endişesini dile getirir. Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın cevabı şu şekildedir: “Allahu Teâlâ güzeldir, güzelliği sever! Kibir ise hakkın iptali, insanların tahkiridir.”

Başka bir gün, açıkta yıkanan bir adama rastgelir. Derhal minbere çıkar ve Allah’a hamd ü senadan sonra, ashâbına yine esmâ-i hüsnâ ahlâkını ders verir: “Allah diridir ve ayıpları örtücüdür, hayâyı ve örtünmeyi sever. Öyleyse biriniz yıkanınca örtünsün.”

Bir sahabisini inşaat için harç hazırlarken belli bir özellikte kumu seçer getirir halde görür, sebebini öğrenince, onu över ve “İşini iyi yapana Allah rahmetini esirgemesin” diye duacı olur. Çünkü, Allah Zü’l-kemal’dir, kulun işini iyi yapmasını sever. En küçük oğlu İbrahim’in defninde, sahabiler toprağı mezarın üstüne atıp gitmek üzereyken, mezarın üstündeki taşı topağı ayıklayıp toprağı elleriyle düzeltmelerini rica eder. Çünkü Allah Zülkemal vel cemal’dir. Ebu Mes’ud el-Bedrî’nin anlattığı üzere, Resulullah aleyhissalatu vesselamın namazda omuzlarına eliyle dokunup “Düzgün olun, karışık durmayın, hizayı bozmayın. Sonra kalplerinize de karışıklık ve ihtilaf girer…” demesinde de bu hususa bakan bir veçhe vardır.

O’nun dillere destan infakı, yine ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın bir nişanesidir. O, bir kudsî hadiste, âlemlerin Rabbinin kuluna “Sen infak et ki, ben de sana infak edeyim: ver ki verilsin” buyurduktan sonra, şu haberi verir: “Allah’ın cömertlik eli doludur. Gece ve gündüz arkası kesilmez onu azaltamaz. Arz ve semavatın yaratılışından beri Allah’ın infak ettiklerini düşünün…” Buna binaen, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın, kendisinden birşey istendiğinde asla “Yok” demediği bildirilir.

Esma binti Ebubekir’e şöyle demiştir: “Kesenin ağzımı sıkma! Allah da sana sıkarak verir.” Allahu Teâlâ kullarına ne demektedir? “Ey ademoğlu! Enfik, ünfik aleyke!” Yani: “ Sen infak et ki, sana da infak olunsun!” Bir gün, “Size insanların en kötüsünü haber vermeyeyim mi?” diye sormuş, kendi sorusuna şu cevabı vermiştir kendisi: “Allah’tan isteyip, Allah adına vermeyendir.”

Sahabiler, bir gün, “borçluyu sıkıştırmayın” tavsiyesini işitirler kendisinden. Bu da ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’ sırrıyla ilgilidir: “Kıyamet gününün sıkıntılarından Allah’ın kendisini kurtarmasından hoşlanan kimse, borcunu ödeyemeyene mühlet tanısın veya ondan bir bölümünü indirsin.” Öte yandan, kulun kula zelilâne el açması da ona ağır gelir. Burada da bir esmâ-i hüsnâ talimi vardır: “Kim istiğna gösterirse, Allah da onu gani kılar.” Buna karşılık, “Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse, onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” “Allah’ın fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever.” “Allahu Teala kendisinden istemeyene gadab eder.”

Bir adam infakta bulunduğu bir zeminde infakı doğrudan O’na izafe ederek konuştuğunda, yine esmâ-i hüsnâ ahlâkını ders veren bir ikaz işitilir kudsî nebîden: “Ben verici değil (el-Mu’ti) sadece taksim ediciyim. (El-kâsım) Veren ise azîz ve celîl olan Allah’tır.”

Abdullah b. Ömer, Peygamberin bir gününde bu esmâ-i hüsnâ ahlâkının nasıl hayatın her karesine sirayet ettiğini şu olayla örneklendirir: “Resûlullah bevl ederken bir adam ona uğradı ve selam verdi. Ancak Resûlullah selamına mukabelede bulunmadı. Sonra adama özrünü beyan etti: ‘Ben temiz değilken Allah’ı zikretmeyi uygun bulmadım.’”

O, ashâbına şefkati ve yumuşak huyluluğu tavsiye ediyorsa, bu da esmâ-i hüsnâ ahlâkıyla ilgilidir: “Allah Refîk’tir, rıfkı sever, rıfk sebebiyle razı olur, rıfka mahsus bir yardımı vardır ki, şiddet sahipleri bu yardımı göremez.” Ardından, mahlukata merhametle muamele tavsiyesi gelir: “Öyleyse, dili olmayan bu hayvanlara bindiğiniz zaman bunlara konaklama yerlerinde mola verin, dinlendirin.” Âlemler Rabbinin Rahmân, Rahîm, Raûf, Refîk gibi isimlerini hatıra getirerek mahlukata merhameti tavsiye eden kudsî nebî, elbette insanlara merhameti de ihmal etmeyecektir: “İnsanlara merhametli olmayana Allahu Teâlâ merhamet etmez.”

Karanlık dünyamızı aydınlatan, nurdan parıldamalar tâ böylece çoğalır gider, önümüzü, ömrümüzü nur eyler: Allah muhsin’dir; ihsanı sever. Afuvv’dur, affediciliği sever. Halîmdir, hilmi sever… ilâ ahir.

Ârif olan için, Varlığın Sevinci, İnsanlığın Târifi’nin bir gününde esmâ-i hüsnâ ahlâkına dâir bunca işâret, âşık olan içinse, Habîbullâh’ın “Kişi, sevdiğiyle birliktedir” renginde tek bir beşâret (müjde) yeter vesselâm…

Gönüller açılır gûş eyleyenden fasl olur gussa
Ne dem feth-i kelâm olsa kitâb-i hüsn-i bâbından

dua_besmele

‘Alem kaldırsa bir yerde kaçan sultân-ı Bi’smi’llâh
Olur lâhûtiyân ârâyîş-i dîvân-ı Bi’smi’llâh
Sırât-ı Müstakîm’i anla hatt-ı istivâsından
Varır Allâh’a doğru menhec-i âsân-ı Bi’smi’llâh
Tokatlı Ebûbekir Kânî Münşeâtından [v. 1792]

Ne vakit bir yerde Besmele sultânı sancak kaldırsa, O sultânın divanını, ulûhiyet âleminin melekleri süslerler. Besmele’nin ortasından geçen düz hatta bak da Sırat-ı Müstakim (Dosdoğru yol, Hak Yolu) nedir iyi anla: Varır Allah’a doğru, Besmele’nin kolay ve geniş yolu.

Be ile mim arasındaki sin harfinin çekilen yeri, sırat-ı müstakime benzetilmiş ve o köprü şeklindeki çizgi Besmele’nin sonundaki Allah kelimesine varıyor. Diğer yandan da Bismillah demesi insanı kısa ve kestirme bir yoldan Allah’a ulaştırıyor. Hem şeklen hem manen bir terkiple pek lâtif bir inşa ile imbikten süzülerek idraklerimize, Hattat: Hacı Mehmed Nazîf Efendi [v. 1913] kaleminden nazarlarımıza ikrâm buyruluyor elhamdulillah

Kul, O’nun güzel ismi anıldığında, kendi sanal varlığını unutursa o işi bizzât Hak yapar.
Can özünden Besmeleyi çekince, dil yanmazsa BEN yanarım SULTÂNIM

İşin hakîkatini bilene,
Allah’a göre “Kün: OL” emri ne ise,

kul görünenin besmelesi de odur!
[Hz. Şeyhü’l-Ekber v. 1240]

Ver de ki versin

Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç kimselersiniz. Hâlbuki Ganî, (hiçbir şeye muhtaç olmayan) Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan) ancak Allah’dır. [Fâtır:15]
seyenlillah

Efendi hazretlerinin has odasında kulağımıza taktığı küpeyle oynarken, sohbetten kalanların etrafında dönüp durduk:

Dünya için etme cedel, Âhirete verme halel
Allah için eyle amel, Mevlâ’dan al Mevlâ’ya ver
Evladım! Helâl maldan verilen her bir sadakayı, Rahmân olan Allah (kudret) eliyle alır ve kabul eder. Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer. Hz. Aişe (ra) annemizin fukaraya tasadduk ettiği akçelere güzel kokular sürmesini iyi anlamak lazım gelir…

Ezberledik kolayca ama hakikati neydi tüm bunların derken köprünün üstünde dilenen iki fukaraya rastladık, birisi elindeki nây-i şerifle demlendiği halde diğeri hep aynı cümleyi fısıldıyordu:
Ver de ki versin, ver de ki versin, ver de ki versin…

Ne biçim adamlardı bunlar… Şöyle eğilip ikisi arasındaki levhayı okumaya çalıştık, yaklaştığımızı görünce üflediği neyi bir bûse ile koynuna aldı, içimi eriten bakışlarıyla gözlerime bakarak buyurdu:
– Sana diyor oku bakalım!

Harflerin bazısını çıkarsak da o kağıtta ne yazdığını tam olarak çözemedik. Elimizden tuttu:
– Ana dilini unutturdular sana değil mi! Gerçi biz ümmiyiz amma “şey’en lillah” biliriz. Allah için bir şeyler…

Sanırım sadaka istiyor, ne kadar vermeli ki diye elimiz cepte düşünüyorken birden atıldı:
– Amma düşündün, bey baba! Eğer bana bir şey uzatacaksan, veren Hak’tır; sen me’mûrsun. Yok eğer benden bir şey saklayacaksan, vermeyen de Hak’tır; sen mâ’zûrsun.

https://soundcloud.com/mit-akdemir/seyen-lillah

Bu sözlerin sarhoşluğunda can havli bir sayhayla “Allaaah” deyip feryad ü figan eylerken, hiç istiflerini bozmadan birbirleriyle fısıldaştılar, kulak kesildik:
– Be hey erenler! Ne yapmış da zengin olmuş, zengin olmuş da ne yapmış!

Ta böylece, fukaranın ihtârı ile kendimize geldik, son uyarı ile kendimizden geçtik:

– Hey be gâfil! Her ne dilersin sensin ol; sen, sana gel; sende iste, sende bul.
Şimdi var git yoluna da gölge etme, tezgahı kapatıyorsun!

[UMUTREHBERİ KİTABI’ndan]

Nur olasın

Allah göklerin ve yerin nurudur (her şeyin aydınlığını verendir)… [Nur:35]

Nuru meydana çıksın diye karanlıktan ibaret olan şu kainatı yaratana şükürler olsun… Nuruyla kalpleri nurlandırıp sadra şifa veren, kitabını nebisinin kalbine indirene şükürler olsun… “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur” buyuran, nurun tam tecellisi Habibi Kibriya efendimize nuru miktarınca selam olsun…
sunshine

“Nur” kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Nur, mutlak olarak yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Çünkü Allah’ın zuhuru şiddetlidir ve varlıklar da O’nunla zahir olurlar. Nitekim şöyle denmiştir: “Cenabı hak o kadar zahirdir ki zuhurunun şiddetinden gaibdir…”

Varlık O’nun zahir olmasının en ciddi, en güzel resmidir. Bu meyanda yokluğa da “siyah” denmesi pek manidardır.

Bilmiş olasın ki, güneş nereye yönelse karşısında karanlık görmez. Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görünür. Güneşin gördüğü nur, karşısına düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur. Ama zulmetin karşısında aydınlık olmaz. Karanlık, karşısında bulunan eşyada daima karanlık görür. Bu karanlık, karşısına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır. Şimdi güneş, kendine kıyasen, bütün alemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder. Zulmet (karanlık) ise kendisine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanır.

Güneş, arif-i billah olan muvahhid mü’minin misalidir. Bu zaten bütün eşyada, kendi irfanının, tevhidinin, imanının ve ayanının “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.Lakin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” [İsra:44] ayetinin ifade ettiği gibi yansımasını, nurunu görür. Halbuki aslında eşyanın bir kısmında cehalet, küfür ve isyan zulmeti vardır. Fakat o mü’minin bakışının nuru, bütün eşyayı kaplar da o, hepsinde sadece nur görür. Bütün insanlara iyi zan besler. Bu sıfat, bir insana, ancak kemale eriştiren bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün olur.

Âlemin nakşını hep hayal gördüm,
O hayal içre bir cemâl gördüm,
Heme âlem çü mazhar-ı Hak’tır.
Anın içun kamu kemâl gördüm

Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile benzer. Bu adam, bütün eşyada bir eksiklik görür, herkeste bir ayıp arar. Cahil neye baksa, cehaletinin ve ayıbının siyahlığı o şeye akseder. Baktığı şey ne olursa olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur. Fukara bilmez ki o, kendi ayıp ve noksanıdır, oradan kendine aksetmiştir.

Güneş, nasıl geceleyin yalnızca ay vasıtasıyla görünürse, Cenab-ı Allah’da ancak Allah’ın Resulu(sav) vasıtasıyla bilinir. Çünkü Habibi Kibriya hazretleri daima Allah’ın nuru karşısında bir dolunay gibidir. Kim dünyada Allah’ın nurunu görmek isterse Hazreti peygamberin dolunay gibi parlak olan yol ve gidişine baksın. O’ndaki emirlere ittiba etsin ki o nur, Habibi Kibriya hazretlerinin ay fenerinden kendisine doğsun…

Binaenaleyh ey Ehlullah yolunda süluk eden talip, Allah’ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden doğsun, tutulduğu yerden açılsın, kalbinin alemleri nurlansın, nuru yüzüne vursun ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın. Karşında bulunanlar, senin ilim ve irfanının nurundan istifade etsin, senin gölgende yani cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler. İşte güzel huyun kemali budur. Allah, bizi de sizi de bu vasıflarla vasıflananlardan, Allah indinde ve insanlar indinde razı olunmuş ve sevilmiş olan bu huylarla huylanmış bulunanlardan eylesin amin.

Beni benden aldığın gün o bildiğin şey yok mu, işte onu yitirme benden. Yitirme de seninle sâfi nur olayım, yine o lâtif, ebedî nur kesileyim… [Hz. Pir Mevlana]

Kâinat dergâhtır

Senin ekinindik, aşk orağıyla sen biçtin bizi, samandan ayırdın, ambara çekmedesin. Bu çekiş doğruya, lûtuf ve kereme, zerreden bütüne götürmedir. [Hz. Pir Mevlâna]

derviseli

Biz taşların, ağaçların, insanların ve alemlerin Rabbi olanın kullarıyız. Dağları seven, yeni aya bakıp duaya duran, “senin Rahmanla ahdin daha taze deyip” yağmurun altında ıslanan, ağacın kendisine selâm verdiği, çakıl taşlarının vazifesine şehadet ettiği, sıcak günlerde bulutun gölge ettiği, alemlere rahmet olan’ın yolunun yolcusuyuz. “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evladıyız.

O erler ki düşeni tutar kaldırır, adam aldırmada geç diyemez aldırırlar. Yumuşak başlı iseler kim demiş uysal koyun olduklarını? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunları! Elsizdir, belsizdir, dilsizdirler amma gezerler alemde erkekçesine…

Seccade üzerinde, cami ve tekke duvarları içine hapsolunamaz bizim duruşumuz, cümle mevcudât zâkir, kâinat dergâhtır bize…

Bizim gözümüzde tabiatı her yönüyle Hak Dost’un bütün güzelliklerinin seyredildiği bir aynadır, tecellilerin mazharıdır lakin gizli olan sırlar ancak görenedir, köre ne…

Kainatın ahengiyle hem-aheng olup aynı ritmi vuran bir derviş ağacın elinden tutar, halini hatrını sorar hem ağaç ve derviş ne de çok benzer birbirlerine…Yavaş yavaş ilerler, meyve yüklü oluncaya kadar yavaş yavaş gelişirler. Yaprakları kökün mahiyetine tanıklık eder ve ne tür gıda topladıklarını söyler. Dallar kuru kaldıkça dinlendirilmiş ve mest olmuş zahidlere benzer. Bahar melteminde zuhur eden dostun dudağı onlara dokunduğu zaman, zahidlik aşka dönüşür. Ve tıpkı sürgünün rüzgar sayesinde kımıldaması ve kainatın büyük uyumu ile ahenk içinde tutulması gibi, aynı şekilde kalp de dostun yâdı ile sürekli olarak harekete geçirilse gerektir…

Ah dervişim aah, o dalı kırmayacak, o ağaca kıymayacaktın…

Gayre bakma sende iste sende bul

Seyreyle Güzel,
İster isen bulasın cananı sen /Gayre bakma sende iste sende bul

gayrebakma

Zihnimiz ve kalbimiz binbir parçaya bölündü.

Her tarafa yetişmeye çalışıyoruz. Yorgunuz, asabiyiz ve gerginiz.

Hayatın gürültüsünden birbirimizi göremiyoruz.

Bağırıyor ama sesimizi duyuramıyoruz.

Gürültü var; bağıranların sesini duyamıyoruz.

Bakmalı, görmeli ve seyretmeliyiz…

Seyrimizi not etmeliyiz…

Vakit daraldı çünkü ve sözler birikti.

Vakit daraldı ve söyleneceklerin çoğu henüz söylenmedi.

Durup dinlemeliyiz,

Durup dinlenmeliyiz,

Durup düşünmeliyiz,

Ama durmalıyız önce.

Durmalı, durulmalı, durulanmalıyız.

Ve içimize doğru bir yolculuğa çıkmalıyız.

Yola çıkmalı, yolda olmalı ve yol almalıyız.

Yolu bulmalı, yol olmalıyız.

Ne demişti şair:

“En uzun yoldur, insanın içi”

İçimize bakmalı, kendimizi görmeliyiz.
[Seyir Defteri’nden]

İnsanı biz yarattık ve onun kendi kendine neyi fısıldadığını iyi biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. [50,16]

Onun(İnsanın) yaratılışını tamamlayıp kemale getirerek ruhumdan

ruh üflediğimde… [15,29]

Kim kendini bildi, Rabbini bildi..
Hani Kişi kendin bilmek/bulmak gibi irfan olmaz idi

Sağı solu gözler idim ben dost yüzü görsem deyu

Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş

İşit Niyazi’nin sözün, bir nesne örtmez Hak yüzün

Haktan âyan bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş

yere göre sığmayan bir mü’minin kalbindedir

katremin içinde ummanımdır Allah hu diyen

Ey Niyazi dilde mihmanımdır Allah hu diyen

İster isen bulasın cananı sen /Gayre bakma sende iste sende bul

Kendi mir’atında gözle anı sen / Gayre bakma sende iste sende bul

Zat-ı Hakkı anla zatındır senin / Hem sıfatı hep sıfatındır senin

Sen seni bilmek necatındır senin / Gayre bakma sende iste sende bul

Madem işbu acemkürdi ilahi dahi 173. Mest mp3 oldu,

Niyâzımız dahi Hazreti M. Niyazi dilinden oluversin erenler:
Dilerim senden Hüda’ya eyle tevfikin refik,
Bir nefes gönlüm senin aşkından etme gel cüda.
Masivâ-yı aşkını sevdasını gönlümden al,
Aşkını eyle iki alemde bana âşinâ.

Limni’deki makamında medfun Mehmed Niyazi hazretlerine

Cuma bereketi ile Fatihalar ihsan edenlerin ahir ve akibetleri hayrola

Hu erenler demine huu

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

 

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .
Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Acemkürdi ilahi notası