13. Mektup

13. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onüçüncüsüdür.

1mursidinmektuplari

Alemler yaratılmadan evvel âlem-i kübrâ kılmak üzere insanı yaratmayı murad eden Rabbü’l Alemin, Cenâb-ı Zü’l-celâl, Ve’l-cemâl, Ve’l-kemâl Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâ olsun. O Allah ki biz yaratılmadan evvel kendisine olan talebimizi bizler talep etmeden bizlerde var eden, hamd ü senayı, tevhidi her hâl üzre bahşeden Hâlık i Zü’l-celâldir.

Nûr-ı evvel, ba’s-i âhir, hem nebiler sonuncusu amma enbiyânın imâm-ı zübdesi, nûr-ı evveli, beşeriyetin ve beşeriyetin efendilerinin efendisi, Rahmeten li’l âlemin ol şemsüd-duhâ vel bedr-üd dücâ, nûri’l Hüdâ, Hazreti Fahr-i Alem ve sebeb-i îcâd-ı âlem, Efendimiz’e, âlemler adedince salât ve selâm olsun. Bu salât ü selâmın berekâtmdan, füyûzâtından ve envârından âline, ashabına, etbâına dahi ikram ve ihsan kılınsın.

Allah Teâlâ’nın rahmeti, bereketi, inayeti, maddî ve manevî saadeti üzerinize olsun İhsan Efendi oğlum,

Evlâdım, hem gonlümün muradı İhsan Efendi oğlum, âhir ömrümde senin gönderdiğin mektuplarla sohbet ederek Cenâb-ı Hakk’ın  aşkını, Resûlullah Efendimiz’in muhabbetini meşk etmeye gayret ediyoruz. Allah ve Resul yolunun fakîri olan bu zâtı sen nasıl sevindirdiysen, Cenâb-ı Hak da sana inşaallah hem dünyada hem âhirette en büyük sevinçleri, saadeti ikram eylesin. Senden pek hoşnudum. Biz, sana şeyhinin himmetiyle mürebbî olduk. Sohbet şeyhliği derler ya, öyle oldu. Bize yazmış olduğun mânâların(rüyaların) tâbirlerini tek tek vermektense bilinmesi gereken malûmatı sana arz edeyim. Böylece hem mânâlarının tâbirine hem de bu yolun mânâlarının tarifine vâkıf olasın.

Hep ağlamak olmaz ya, seni güldüreyim. A oğlum, sadece sen rüya görmüyorsun ya! Biz de rüya görüyoruz. Elhamdülillah ki, Cenâb-ı Hak, bildikleriyle amel edenlere bilmesi lâzım gelenleri öğretiveriyor. Âlem-i mânâda sen fakiri gördüğün gibi bizlere de seni gösteriyorlar. Lâkin sana bu rüyaları anlatmayacağım. İbret nazarıyla bakman için bir başka mânâ anlatacağım. Hem sualine cevap hem maksat hâsıl olsun.

Mânâmda fakirin eski dervişlerinden biri zuhur ediyor. Güzel bir mekânda buluşuyoruz. Ben onu gördüğümde neşeyle karşılıyorum, lâkin o biraz dertli, benim verdiğim selâmı dahi duymadan ve “Aleyküm selâm!” demeden, dedi ki: “Efendi şeyhim, sultanım, bizler senden muhabbet haberlerini alamıyoruz. Bazı kimselerden muhabbet müjdelerinizi, mânâda görüşmelerinizi, veyahut haberleşmelerini duyuyoruz. Ama bizde böyle hâller olmuyor. Hatta huzurunuzda sohbete eriştiğimizde bize iltifat da buyurmuyorsunuz. Yakınlaşmak istediğimiz hâlde etrafımızdaki yakînler gibi olamıyoruz. Sebebi nedir?” Fakîr de ona cevaben diyorum ki: “Evlâdım, mürşidler hava gibidir. Herkes kendi miktarınca onu teneffüs eder. Sen hiç havanın bir kimseye yakın, diğer bir kimseye uzak olduğunu düşünebilir misin? Ciğerlerin müsaade ettiği kadarını içine çekersin. Göğsün tıkalı, nefes darlığın varsa bunun eksikliğini havada aramazsın, ciğerinde ararsın. Hem sonra biz bir kandil gibiyiz. O kandile yaklaştıkça kendin nurlanırsın, uzaklaştıkça kendin zulmette kalır, aydınlanamazsın. Sen kendin bize yakınlaşmayı talep et ve şeyhin hakkında “Şeyhim en çok beni sever.” diye kalbinde hüsn-i zan et, bu güzel düşünceni başka bir kimseye de söyleme. Sonra bakarsın ki sen de rahat teneffüs ediyorsun, sen de aydınlanıyorsun ve şeyhine hâlen yakınlaşıyorsun.

İşte böyle. Allah u âlem, bu rüyanın tâbire ihtiyacı yok. Meşhur bir misaldir; bir kişi mânâda ‘Rabbin kim?’ diye suale maruz kalsa, o kişi de “Rabbim Allah’tır.” dese soran kim söyleyen kim? Bir de gören var. Ya gösteren? İşte mânâ böyle acayip bir hâldir.” Neyse bu bahis uzar gider. Fakır mânâdan anladım ki bu kardeşimizin böyle bir basit şüphesi var. Cenâb-ı Hak ufak tefek evham ve şüphelerden dolayı bizleri feyiz çeşmelerimizden uzaklaştırmasın. Kişiye fütuhat nasip olduktan sonra kalbindeki putlar bir bir o aşkın ve nurun tesiriyle yıkılır gider. Tevhidin nuru bir gönülde bir kez doğdu mu o kişide artık ebedî olarak şirk hâli zuhur etmez. Amma burda bir sır vardır. Bu sırrın izahı da Fahr-i Âlem(s.a.v.)’in veda haccmda beyân ettikleri sırdır. O fasîh-ul-lisân Efendimiz(s.a.v.) insanlara buyurdular ki, artık şeytan bu beldede ve Kabe’de ebcdiyyen putlara tapılmasından, şirk koşulmasından ümidi kesmiştir. Ancak bazı ufak işlerde ona uymanız onu sevindirecektir. İşte bir mürşid-i âgâhm huzurunda tevhidin berekâtını, Allah ve Resul aşkını gönlünde parlatan mürîd, şirkten beri olsa da evhâmıyla, vesvesesiyle, hatta mürşidinden şüphe etmekle şeytana ve nefsine bazen tâbi olacaktır. Mürşidler mürîdlerinin derecelerine göre kâh tatlı tatlı izah ederek, ikna ederek kâh şiddetli şekilde onları ikaz ederek bu nev’î hâllerden çekip çıkarır. Amma müride lazım olan mürşidinden elini çekmeye ki, mürşidi onu çekip çıkara.

Himmetli, hizmetli İhsan Efendi oğlum. “Şöhret âfettir.” sözü hadîs-i şeriftir demişler. Mânâ cihetinden hadîs-i şerîf olduğu şüphesizdir. Biz metin üzerinde münâkaşa etmiyoruz. Mânâ cihetini tutuyoruz. Lâkin sen böyledir deyu sohbeti ve vazifeli olduğun dersleri bırakmayasın. Burada bir nezaket vardır. Evvel olarak bil ki, mürşidin sana bu yolda ne emrediyorsa cân-ı baş üzre kabul edip mucibince amel et. O amelle derece mi katedersin, hayır mı işlersin, sevap mı kazanırsın, şöhret mi elde edersin? Bunlara bakma. Saniyen(ikinci olarak) şöhreti sen istemedikten sonra şöhretli olmak dahi nefse muhalefettir. Amma böyle meşhur olmayı sen dileseydin hiç şüphesiz bu insanı helak eden bir âfettir. Salisen (üçüncüsü) nasıl şöhret bulduğuna nazar etmek îcâb eder. Bu adam Allah velîsidir veyahut çok sâlih bir kimsedir diye meşhur olmak ayrı bir dava, bu adam sanki kendisi çok makbul de bir de insanları irşâd ediyor denilerek kınanmak ve böylece şöhret bulmak ayrı bir dava. Evlâdım, şimdiki zamanda melâmet, kendini saklamak, dini yaşamakla oluyor. Dînî sohbet yapanlar, Allah ve Resul ahlâkından bahsedenler istihza ediliyor. Dünya ehli, “Bu zamanda bunlar olur mu? diyor. Kendilerini âşık zannedenlerse “Biz bunları geçtik, aşkımız bize yeter.” diyor. Binâenaleyh senin bu şekilde kınanman nefsinin hoşuna giden bir hâlden ziyâde nefsine ağır gelen bir hâldir. İnsanlara hizmet ve sohbet ederken kendini onlardan âli görmeyesin. Böyle olduktan sonra senin heybetin, vakarın kibir ve ucûb değildir. Yerli yerince bir ameldir. Hâdisenin başka cihetleri de var.

Meselâ şöhret sadece tanınmak, herkes tarafından bilinmek değildir. Şunu da nihaî olarak arzedelim ki: İnsan tanınmadığı ve bilinmediği zaman bazı günahları işlemeye içinden heves ettiğinde daha rahat hareket eder. Lâkin; bilindik, tanındık bir zât, içinden günaha meyletse de halkın bilmesi onu zapteder. Mesuliyetin farkında olur, insanlara örnek olması gerektiğini bilir. Daha dikkatli hareket eder. Cemiyetin insanı hayır yoluna sevk etmesi ve onu hayırlı görmesi böyle kimseler için Cenâb-ı Hakk’ın lûtfudıır. Bu riyâ değildir. Aynı, imamın camide namaz kıldırması gibi. Şöyle ki: İmam efendinin cemaat içerisinde namazı daha dikkatlice edâ etmesi riyâ değildir. Zîrâ imam cemaate örnek olmak mecburiyetindedir. “Ben halkın yanında namazın âdabına riayet etmezsem fitne çıkartır, kötü örnek olurum.” diyerek dikkatlice namaz kılsa ecir kazanır. Amma cemaatten olan kişi sair vakitte hiç dikkat etmediği namaz âdabına camide insanlar görsün diye dikkat ederse riyakâr olmuş olur. Üzerinde düşün tefekkür et. Arif zâtlar şöyle demişlerdir: Bir kişi ya Allah’tan korkar ya halktan utanır veyahut cezadan çekinir. Eğer bu üç korku ve utanma hasleti bir kişide yoksa her türlü kabahati eder. Dolayısıyla seni dînî dikkate sevk eden bir cemiyetin oluşu rahmettir. Sohbet açman, maddî ve manevî müşküller için insanlara hizmet etmen ve bunu alenî yapman cenk meydanında zülfikârı kuşanarak çıkman gibidir. Kendi nefsine pay çıkartmadan, mürşidinin sözünden çıkmadan hareket edersen neticesi ya şehâdettir ya gaziliktir.

Cenâb-ı Hak bizleri her türlü cihâdda muvaffak ve muzaffer eylesin. Halvetî tarîkinin ulu pirlerinden Şemseddîn-i Sivasî Hazretleri meşhur nutkunun son beytinde der ki: “Hakka makbul olmak ister, halka menfur olmadan.” Mânâsı malum ya, biz yine teberrüken verelim. Yani der ki Hz. Pîr: Hakikati söylemek halkın nefretini mûcibdir. Hâlbuki Hak Teâlâ, kullarında ve kâinatta hakkın kaim kılınmasını murâd eder. Hakkı kaim kılmaya çalışanlar Allah’ın sevgilileridir. Amma hakka riayet edemeyenler Allah’a “düşmanım” diyemezler, Allah’ı anlatanlara düşmanlık ederler. Diş ağrısından inleyen bir çocuk hekime gittiğinde kendisini tedavi eden zâtı nasıl düşman olarak görür, ondan kaçmak ister, “Hain kişi, neden bana bunu yapıyor?” der ve idrâk etmez? Oysa hekim o hâldeyken zâlim değildir. Hatta mazlumdur. Nefsine ağır gelen işi hakkı kaim kılmak için hizmetle meşguldür. Amma çocuk anlamaz. Ruhları buluğa ermemiş olan câhil kimseler de kendilerini böyle redaviye kalkışanları anlayamazlar. Hâlbuki bilmezler ki o fedakâr kişiler nefislerine ağır gelen bir işle meşguldürler. Derde derman olmak için bir istedirler. Çocuklar büyüdüklerinde kendilerine hizmet eden hekimleri şükran ve minnetle anarlar amma çoğu zaman o zâtları yanlarında bulamazlar. Aynı bunun gibi, o kişiler de, ruhları buluğa erip de idrâk ettiklerinde kendilerine yapılan hizmeti fark ederler amma çoğu zaman o mürebbîlerini göremezler. Eğer insan olma yolunda müstakîmlerse hiç olmazsa şükran ve minnetle yâd ederler. Evlâdım, sen de bu yolu tut. Mürebbîlik ayrı şeydir. Şeyhlikse kolay bir şeydir. “Şunu tut, bunu yap, şöyle et!” demek kolay şeydir. Karşıdakini ikna etmek, terbiye vermek için meşakkate maruz kalmak ayrı bir iştir. Hem şeyh hem mürebbî olmak lâzım. Her şeyh mürebbî değildir. Bu dahi Allah’ın tecellîlerindendir. Bazı şeyhler terbiyenin mânâsını etrafındaki seçtiği kimselere dağıtırlar. O mânâya mazhar olan kişiler şeyhin dervişlerine mürebbîlik yapar. Yani o mürebbîlerin dahi himmetleri şeyh-lerindendir. Erenlerin silsilesine baktığında büyük makam sahibi olan zâtların hepsi hem mürebbîdir hem şeyhtir. İnşaallah Cenâb-ı Hak seni şeyhinin terbiyesiyle edeplenen ve bu edeple insanlığa hizmet eden mürebbîlerden kılar.

Vakıa şöyle bir cilve de vardır ki: Mürebbîlerin ekserisi terbiye verdikleri zâtların olmuş hallerini göremezler. Aynı, hurmayı fidanken diken çiftçinin o ağacın meyvasını göremeden âhirete gitmesi gibi. Bu cihetten düşünürsen mürebbîlik gayba îmân gibidir ve kendi nefsine pay almadan Allah için yapılan hizmet nev’îdir. Bu hizmet pek ulvîdir. Fahr-i Âlem ne buyurdu: “Kıyametin kopacağını bilsen, elindeki fidanı dik.” O fidanı sadece ağaç mı zannedersin? Hizmetin neticesini göremesen de hizmete memursun vesselam. Seyr û sulukta mânâlar dervişin hatasını, sevabını, derecelerini, makamını, hizmetlerinin şeklini hatta bazen neticesini bildiren haberlerdir. Cenâb-ı Hak hayatını bu yola vakfedenlere baş gözüyle neticeyi göremese de kalp gözüyle veya mânâ yoluyla akıbeti gösterir. Zîrâ gayba îmân zevkini alanlara Cenâb-ı Hak meçhulü malûm eder. Onlar da terbiyelerini o ilim üzere inşâ ve ikmâl ederler. İşte bu sebepten terbiyeyi veren de alan da muhakkak mânâ dersinden okurlar. Seyr u sülûkun bidâyetinden(başlangıcından) nihayetine kadar mürşid de mürîd de mânâlardan hâlî değildir. Bir de bu âlemi rüya âlemi gibi tâbir eden kâmiller vardır ki inşaallah onu başka bir mektupta yazarız. Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum, Balkanlardaki hâli görüyorsun. Müslümanların hâlini de müşahede etmektesin. İnsanlar taklit belâsına tutulmuşlar. Hem de öyle bir belâya maruz kalmışlar ki hem velîleri taklit etmekteler hem de Allah düşmanlarının veremeyeceği zararı maddî ve manevî vermekteler. Hak yoluna gidenleri kandırarak kendilerine ve halka maskara ettirmekteler. Cehalet, küfür ve ahlâksızlık rahatlıkla yayılmakta iken senin “Acaba şöhret afet midir?” deyu hizmetten kaçman hiç de iyi bir hâl değildir. Allah Teâlâ faal olan kulları, mü’minleri sever. Âtıl olan battal mü’minleri sevmez. Bu sahada hizmete o kadar ihtiyaç var ki riyâ ile hizmet etsen de, aman hizmetten geri kalma. Ve nefsine de ki: ‘Yanarsam ben yanayım ama Allah için bir kişiyi kurtarayım.” Bunu düşünmen dahi İhlasın başka bir şeklidir. Tefekkür et. Ancak, insan insana hizmet eder. Hizmet aşkı hayvanda yoktur. Melek dahi emir aldığı için hizmet eder. Aşkla hizmet elmek Hz. tnsan’a mahsustur. Hak Teâlâ hizmetini, aşkını, himmetini, muhabbetini ziyâde eylesin. Cenâb-ı Hak seni erenlerin hizmetine, sâlihlerin devletine, nebilerin sırrına, velîlerin yollarına ve onların himmetlerine naîl eylesin. Büyüklerin muhabbet nazarlarından düşmeyesin. Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle sırât-ı müstakimden ayağın kaymasın. Her ne türlü güzel amel eyledi isen Hakkın lûtfu olduğunu hep idrâk eyleyesin. Sana ettiğim dualar sâdık velîlerin eylediği niyazlara ilhak edilerek kabul olunsun.

Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesıfun vesalamün alel mürselin velhamdülillahi Rabbi’l Âlemin.

14. Mektupta görüşmek üzere …

Reklamlar

12. Mektup

12. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onikincisidir.

1mursidinmektuplari

Ezelden mevcûdât ve mahlûkâtı muhabbetiyle var edip, insanları muhabbetine muhatap kılan, îmân nimetini minnetsiz, külfetsiz, mihnetsiz bahşeden, kullarının kalbini nur-i îmân ile tezyin eden Cenâb-ı Zü’l-celâl Ve’l-cemâl Ve’l-kemâl Hazretlerime muhabbetle sonsuz hamd ü senâ olsun.

Alemleri rahmetiyle ve muhabbetiyle istilâ eden ol Fahr-i Alem ki beşerin efendisi, beşeriyet için beşir, hem beşerin efendilerinin efendisi, Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’e muhabbetle ve bî-nihâye salât ü selâm olsun. Ehl-i beyti, ashabı, ezvâcı ve etbâı dahî arz ettiğimiz bu salât ve selâmlardan haberdar kılınıp yarın yevm-i mahşerde civarında bulunmakla cümlemiz dilşad kılınsın. Amin, bihurmeti Tâhâ ve Yasin.

Kıymetli ve muhabbetli, gönlümün muhatabı İhsan Efendi oğlum! Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, bereketi ve selâmeti her daim üzerlerinize olsun.

Pek kıymetli evlâdım, günler geceler süratle geçmekte. Karar kılacağımız menzile her nefes daha çok yaklaşmaktayız. Cenâb-ı Hak şimdiden bizleri mübarek menzillere eriştirsin ve akıbetimizi muttakilerin akıbeti gibi eylesin. Menzile varmak için kat edilecek yol uzun, ömür ise kısa ama Cenâb-ı Hak ihsan ederse benim İhsan Efendi oğlum; o menziller, o yollar kat edilir, dürülür; elbet subh-ı maksut görülür.

“Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder
Halkeder esbabını bir lahzada ihsan eder.” 

(Cenâb-ı Hak kendi kudretini kulunun lehine tecellî ettirirse her iş kolay olur. Ortada netice almak için lazım olan sebepler olmasa da eğer Allah murad ederse, sebebini de vesilesini de yaratır, bir anda sebep de sonuç da kula ihsan edilebilir.)

Çok sevdiğim evlâdım, gözlerinden akan yaşlar senin gözlerinin cilasıdır; gözü yaşaran, kalbi titreyen, yüzü kızaran kimselere “derviş” denir. Mahşerde ağlatılmadan evvel burada ağlamayı meşk edenler orada Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle ve cennetiyle güleceklerdir.

Şunu da arz edeyim ki: Göndermiş olduğun mektubun üzerinde iki damla gözyaşını farketmem beni de ağlattı. Allah muhabbetini ve muhabbetle akıttığın gözyaşını ziyade eylesin. Ağlamak er kişinin hâlidir. Ağlamayı bilmek gerçek erlerin işidir.

Gayretli ve muhabbetli evlâdım! Nefis derecelerinde, daha evvel de arz ettiğim gibi, Nefs-i Mülhime yani ruh makamı; dervişliğin hem başlangıcı, hem kemâlden sonra karar kıldığı mertebe, hem de bazı sapkınlar için dervişliğin başlamasıyla bitmesi mahallidir. Bu makamın ve nefis derecesinin manevî hazmı zordur. Bidayettekinden Başlangıçtan yani yeni dervişlik makamından çok daha ziyadesiyle (fazlasıyla) şeyhle irtibat ve onun sözüne çok daha fazla riayet ve teslimiyet makamıdır. Hem tarîkat erkânımızdan hem de bu nefsin askerlerinden bazı sıfatları zikretmek ve bir nebzecik olsun bu makamın ahlâkından sadra şifa (gönlü rahatlatması, kalbe iyi gelmesi) niyetiyle bahsetmek bizlere vacib oldu. Sen de inşallah bu tenbihattan sonra bunları tutmanın vacib olduğunu idrak edersin. Evvel sıfat tevazudur. Tevazu haddini bilmektir. Kendisinde bazı nimetler, güzellikler, ilme ve hâle ait bazı tecellîler olduğunu bildiği hâlde bunların sahibi olmadığını, kendisinde emanet olduğunu idrak ederek cümle kullardan edna (daha aşağı) olduğunu düşünmek ve devamlı müteyakkız (uyanık) olma hâlidir. Belki kalbinden şöyle bir sual geçebilir: Tevazu sadece bu makamda mı lazımdır, diğer derecatta tevazu hâli yok mudur? El cevap, deriz ki: Mülhime makamındaki tevazu ile Mutmainne makamındaki ve diğer derecattaki tevazu hâl bakımından değişiktir. Yoksa edebin bütün şubeleri gibi her makamın edebi ve erkânı vardır. Şöyle izah edelim ki: Mülhime’de olan kişi kendi varlığından da karşıdaki kulun varlığından da haberdardır. Tevâzuun ölçüsünü bu mukayese ile yapar. Lakin kâmillere göre bu dahi eksiktir. Zîrâ kâmile lazım olan kendinde hiçbir şey görmeden, kendini de fark etmeden bu hale bürünmesidir. Hatta tevazu cihetine de kendisi yönelmeyip bizzat Allah’ın o hâli o kişiye giydirmesidir. Böyle olan zevatın hâline mütevazı denmez ehl-i mahviyyet denir. Yani kendinde vücud görmez ki gayriden düşük olduğunu iddia etsin, ne kendüyi görür ne gayriyi. Tevâzuun menşei edebin ve îmânın menşei olan kalptir. Ol sebepten sadece akıl ile yapılan, şeklen tevazu gibi olsa da kişiyi Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırmaz. Hatta çoğu zaman gösterişten ibaret ve belki de karşıdaki insana üstünlük taslamak hâlini alır. Onun için derler ya: “Fazla tevazu kibirdendir.” Ahlâk ve edeb öyle bir nesnedir ki, Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı ve bu yakınlıktan sonra da uzaklaşmamayı insana ihsan eder. Velhasıl anlaşıldı ki edebin menşei kalptir. Kalbin ziynetlenmesiyle, parlamasıyla insanda ahlâk inkişaf eder. Başka türlü ruhî tekâmül mümkün değildir. Ve yine ol sebeptendir ki tevazuun, Mülhime’nin sıfatlarından oluşu bu makamın ruh makamı olmasındandır. Bir kimsede ruhî nazar (ruhi görüş, ulvi bakış) veya basiret zuhur etmedikçe nefsanî zilletin (nefisle alakalı çirkinlikleri ve düşüklüklerin) farkına varmaz. Her ne kadar taklid ile bu ahlâkı üzerine giymeye çalışsa da, ya dar gelir sıkar, yahut bol gelir düşer. Diğer ahlâkı buna kıyas eyle.

Mülhime’nin bir diğer sıfatı da cömertliktir. Yani sehâvettir. Hazret-i Fahr-i Alem “Sahî kişi (cömert insan) muhakkak cennete girecektir. Velev ki hasbelbeşer günah işlemiş olsun.” buyurmaktadır. Cömertlik ayıpları örter. Bu öyle bir örtüdür ki nefsin üzerini örter, ruhun yükselmesine mânî perdeleri de ref eyler (kaldırır). Cömertliğin şubeleri vardır. En önemlisi nefsinden cömertlik etmektir. Her nefis rahatı, günahı, şehevî zevki ve başkasına üstün gelmeyi ister. Ve kendi hâline bıraksan hayırlı bir fiil işlemek derdinde olmaz, ibadet ve çalışma saatinde yatmayı, yatmaktan daha zevkli bir şey bulursa onu yapmayı ister. İşte bu; nefsin arzularına muhalefet etmek, bize sermaye olarak verilen nefis ve candan infak etmek, demektir. Yani bir nevî cömertliktir. Candan infak etmenin derecesine göre insanlar da derecelenir. Enbiya-i Kiram Hazeratı (Yüce Peygamberler) mahlukatın en cömertleridir. Onlar- daki cömertlik herhangi bir kişinin kendi gayreti ve tedbiri ile yapılabilecek bir infak değildir. Onlar Cenâb-ı Hakk ‘ın kudret eliyle infak ederler. Sair beşer buna muktedir değildir. Yukarıda zikrettiğimiz tevazu hâlinin farklı derecelerde farklı hâli olması gibi. Enbiyadan sonra en cömert insanlara “sıddıyk” derler. Ondan aşağıdaki makama “şehitlik” derler. Şimdi kıyas eyle, canını Allah yoluna verenlere şehitlik rütbesi veriliyor, sıddıykıyet nasıl bir sahavet (nasıl bir cömertlik) ister ki şehâdetten üstün bir mertebe olmaktadır. Anın için her sıddıyk aynı zamanda şehittir. Ama her şehit sıddıyk makamına çıkamaz. Şehitlikten sonra gelen infak derecesine sülaha (salihler) ve evliya (Allah velileri) menzili derler. İşte hep böyle, kişi cömertliği miktarmca Allah katında derecelere nail olur. Amma bir kimse cömertliğini yani infak etmeyi, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e ve O’nun ahlâkına benzeterek yaparsa onun da ruhu; peygamberler, sıddıykler, şehitler, sâlihler yani velîlerle beraber olur, onlarla ülfet kapısı açılır. Onlarla beraber olur. Cömertliği kendisine huy edinen ve bundan zevk alan kişi küfürden bile kurtulabilir, Allah’ın îmânına mazhar olur. Ama infak etmeyen, cimrilik yapan kişi diğer sâlih amelleri yapmaya çalışsa da neticede fısk u fücurdan kendisini kurtaramaz. Hatta Allah muhafaza, cennetten mahrum olur. Velhasıl Allah Teâlâ’nm cennetine ve cemâline mazhar olacak kişiler arasında bir tane bile nekes ve cimri yoktur. Cenâb-ı Hak razı olduğu cömertlerden eylesin! Zîrâ bazı cömertlik suretinde mübezzirlik (israf etme, haram olan şeye sarf etme) de en az cimrilik kadar kişiyi helak eden sebeplerdendir. Haram iş yapması için birine mal mülk sarf etme; kumar oynaması, içki içmesi için sermaye verme veyahut rızaya uygun olmayan bir işle kendini, nefsini harc etme, cömertlik değil mübezzirlik yani şeytanla arkadaşlıktır. Allah muhafaza! Bu nasihatimi sadece bu nefis derecesinde olan kişilere anlatmakla iktifa etme! (yetinme!). Bu hususları halka, insanlara sohbetle vaaz u nasihatle yaymaya ve onları irşad etmeye gayret et.

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum, Nefs-i Mülhime, nefiste ruhun tasarrufunun açıkça görüldüğü makamdır. Bu makamın diğer sıfatı dahî, kanaattir. Tevazu, cömertlik ve kanaat bir kimsede ahlâk olarak yerleşirse en azından Mülhime makamının lezzetini ve oradan da seyr u sülûkun bereketini görmesi imkânı doğar. Öteki türlü, şöyle bir o makamın kokusunu koklatırlar amma ondan sonra baş aşağı bırakırlar.

Kanaat nedir? Kanaat halk nazarında ayrı manaya kullanılır, Hakk katında ise ayrı bir mânâya sahiptir. Bize düşen Hak katındaki rızaya uygun hâle ermek için gayret etmektir. Cenâb-ı Hakk bizi halk eyleyip halk içerisine gönderdi amma halka tâbi olalım diye değil Hakk’a tabi olalım diye. Bu dahi kanaatin bir tarifidir zîrâ bir kişi kendi bileğinin hakkı ve emeğinin hakkıyla, halka taksim edilen hakkı, birbirine karıştırır ve kıyas ederse kanaat derecesinden düşer. Yani çalışacak, gayret edecek ve hatta son ânına, son kuvvetine kadar azimle kazanmak için yorulacak amma kazandıktan sonra da âhârın (başkasının) kazandığıyla meşgul olmayacak ve onunla kendisini kıyas etmeyecek. Yoksa kanaat, halkın anladığı gibi, günlük maişetini temin ettikten sonra dükkânını kapatmak değildir. Çalışma saatleri içerisinde ve kuvveti yettiğince çalışır, rızkını çıkartmaya gayret eder. Kazandığı kendisine yetmezse “Buna da şükür!” der. Kendisine yetecek miktardan fazla kazanırsa onları hayır yere sarf eder. “Bana bu kadar yeter elhamdülillah!” deyip dükkânını kapatan kişiye büyüklerimiz der ki: “Bu kanaat ve şükür değildir! Sen kanaatini göstermek istiyorsan kazan, kazan da başkasına sarf et.” Cömertliğin tadım alan kişi kanaatin zevkine de erişir. Kanaati Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muvafık olarak tatbik eden kimse de cömert olma hâline erişir. Velhasıl, kanaatin mânâsı halk katındaki kazançlarla değil Hak katındaki kazançlarla meşgul olmak ve ona gayret etmek, demektir. Ve gayretini Hak için teksif etmektir. Bu ahlâka sahip olanlar ölme raddesine gelse Hakk’la işi olmayan insandan bir nesne talep etmez. Ölümü göze alır, alçak insana yüz suyu dökmez. Hazret-i Ali Efendimiz’in buyurduğu gibi. Kanaat sahibi derviş kişi açlıktan ölme raddesine gelse yanındaki kulun ekmeğine elini uzatmaz. Zîrâ Hakk’a teslimiyeti ve Hakk’tan ayrılmama niyeti cömertlikle, kanaatle o kimsenin kalbinde öyle yerleşmiştir ki bunu kaybetmektense, kalıbını dinlendirmeyi yeğler. Zaten dervişlik de kalple kalıbı birbirinden ayırt etmek veyahut birbirine karıştırmamak hatta rızaya uygun şekilde bunları tevhid etmek değil midir?

Anlaşıldı ki Mülhime makamının en önemli sıfatı; gerek cömertlik gerek kanaat ve gerekse tevazu olsun neticede “Hakk’a teslimiyet” tir, vesselam! Bu makamda Hakk’a teslimiyeti bilmeyen öyle bir düşer ki bu, Emmare’den ve Levvame’den düşmeye benzemez. Hakk’a teslimiyet de tevazuu, cömertliği ve kanaati ister. Bunlar olmadan Hak, bir kişiyi teslim almaz. Teslim olmayan kişi salim olamaz, salim ve selâmette olamayan kişiyse asla Sırat-i Müstakîm’de karar kılamaz ve sabit kadem duramaz. Cenâb-ı Hak, bu makamdan ayağı kayarak düşmekten muhafaza eylesin. Zîrâ bu makam dervişliğin artık zahir olduğu makamdır. Nefis derekesinde olan, ayağı takılır düşer; beş metreden düşer, on metreden düşer amma, bir adam, ruh ve ceset beraber ruhun kanatlarına takılır da sonra o ruhun hâline bürünemezse, öyle bir düşer ki, nefis öyle düşmeye takat getiremez. Bu düşme de, ayağı takılıp düşmeye benzemez. Anın içün bu dervişlik makamına “Girme girme, çıkma çıkma.” demişler. Cenâb-ı Hak sû-i ahlaktan (kötü huydan, kötü ahlaktan), hakîkate ermek niyetiyle olmayan taklitten, bizleri ve cümle sâlikleri-mizi muhafaza eylesin.

Azîz evlâdım İhsan Efendi, risalemin (mektubumun) başında “yol uzun, menzil uzak, ömür ise çok kısa” demiştim. İşte bu mesafeleri kat etmek için lazım olan ruh kanatları bu menzilde derviş kimseye ihsan edilir. Cenâb-ı Pîr Monlâ-yı Rûm Celâleddîn-i Rûmî Efendimiz’in buyurduğu gibi, kim bu kendisine bahşedilen kanatlan ruh tarafına yani Hakk’a bakan yönüne doğru çırparsa Allah ona, kendi kudretinden başka kanatlar ihsan eder. Talihi yaver gider. Amma kim ki bu kanatları nefis ve halk cihetine çırparsa neticede çamura bulanır o kanatlar, sırtına yük olma belasıyla karşı karşıya kalır. Yürüyen veyahut yerde sürünen için toprağa bulaşmak ayrı bir dert, velâkin kanadı olduğu hâlde çamura bulaşmak çok ayrı bir derttir. Sonra, ibretle bakmaz mısın, kuşlar kanadıyla doğar ama hemen uçabilir mi? Uçmayı bilen, ya annesinden ya babasından talimi görmeden veyahut onlar yuvadan uçurmadan palazlanmaya kalkan yavru kendisini yerde bulur ve helak olur. Ya kendi kendisini yakar, veyahut başka mahluka yem olur. Zaten mürşid sözü, şeyh nasihati tam da bu makamda lazımdır. Zira, kanadı olmayana uçmak talim ettirilir mi? Amma gel gör ki kanatlandığını fark eden bazı kimseler mürşidane irtibatlarını kesmeye kalkar, kendi başlarına da uçmaya heves ederler. Şimdi bu menzilde dervişe lazım olan Hakk’a teslimiyeti erbabından talim etmektir. İşte bu makamdan dem vurup da bir mürşide tâbi olmayan kişiler için Hazret-i Niyazî-i Mısrî buyurur ki:

Mürşid gerektir bildire
Hakkı sana Hakke’l-yakîn
Mürşidi olmayanların
bildikleri gümân (hata) imiş

Cenâb-ı Hak bizlere Kur’ân-ı Kerîm ve Kelâm-ı Kadîm’inde beyan buyurduğu raşidlerden olmayı ihsan eylesin. Vakitler hayr olsun; demler, safalar ziyade olsun. Allahu Azîm-üş Şân, ism-i zâtı nuru ile kalbimiz, cümle eczâ-yı vücûdumuz pür nûr olsun. Ol Habibinin nuru ile de “nurun âlâ nûr” sırrına cümlemiz nail kılınsın. Kalp gözlerimiz küşad, çerağlarımız rûşen, günahlarımız afv ve mağfiret, cümle ümmet-i Muhammed de her türlü âfâttan hıfz ü himaye ve emin kılınsın. Allah’ın rahmeti, bereketi, hidâyeti ve inayeti sizlerin ve bizlerin daima üzerine olsun.

Amin bihürmeti Tâhâ ve Yasin ve bihürmeti âli Yasin. Ve’lhamdülillahi Rabbi’l Alemin.

13. Mektupta görüşmek üzere …

 

11. Mektup

11. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onbirincisidir.

1mursidinmektuplari

Kendisine müştâk olanların damarlarında muhabbetini devr-i dâim ettiren kâinatın ve cümle feleklerin müdevviri ve yegâne hâlıkı ve rabbi Cenâb-ı Zü’l-celâl, ve’l-kemâl, ve’l-cemâl hazretleri’ne hamd û senâ olsun. Arz û semânın nuruna müştâk olduğu ve nuruyla devrettiği Nurun ala Nur Efendimiz Hazretleri’ne salât û selâm olsun. Bu nur ile zâhirimiz, bâtınımız cümle ecza-yı vücudumuz, kalbimiz ve benliğimiz pür-nûr olsun. Cenâb-ı Hakk’ın selâmı, rahmeti ve berakâtı sizin ve cümle mü’minlerin üzerine olsun.

Nurlu ve muhabbetli İhsan Efendi Oğlum, sıhhat ve âfiyet haberlerinizi aldıkça mesut oluyoruz. Hele merakta koymayıp haberdar etmeniz bizi ziyâdesiyle memnun etmekte, Cenâb-ı Hakk da iki cihanda sizi memnun ve mesut eylesin.

Pek kıymetli evlâdım, Cenâb-ı Hakk mübarek eylesin, şeyhiniz elbette sizden memnun ki, seyr u sülukunuza muhabbetle dâim olduğunuzdan, dördüncü esmâ ile sizi taltif eyledi. Dördüncü dairenin ehemmiyeti sizce malûmdur. Mürşidinizden veyahut rehberinizden meşk etmişsinizdir. Lâkin birazcık da sohbet şeyhi olarak biz dahi malûmat verelim. Evvelâ hatırlatmak lâzım ki esmânın artması her zaman iyiye alâmet değildir. Ancak siz istikâmet üzere devam ettiğinizden bu hali iyiye yoruyoruz. İnşallah siz de gördüğümüz gibi olursunuz.
Muhterem evlâdım, tarikatlar Allah ve Resûl yolunu muhabbetle meşk ettiklerinden bu meşklerini dahi Allah ve Resûl izninin haricinde yapmazlar. Yani tarikinde neyi tâlim ederlerse bil ki bir sebebe mebnidir. (Bir sebep üzere kurulmuştur.)  Mesela tevhidi veya diğer bazı tesbihatı çekerken yapmış olduğun vücut hareketleri dahi ya Hz. Peygamber’in (sav) fiilidir, ya O’nun tasdik ettiği fiillerdir veyahut Melâike-i Kirâm Hazeratı’nın pirlere veya şeyhlere bizzat tâlim ettirdiği fiillerdir. Tarikin bâtını (tarikatlerin mânevi, iç yapısı) şöyle dursun zâhiri (dış görünüşü) bile muhakkak mânevi iznin veya ilhamın eseridir. Üzerine tekbirlenen (dua ile giydirilen) elbiselerin şekli, rengi, isimleri dahi mânâ ifade eder. Bunları şunun için arz ederim ki: Maddi veya mânevi, zâhiri veya bâtıni her ne meşk edildiyse, verildiyse bunlara riâyet edesin, verilen emanetleri aziz tutasın.
Dallı arakîyye olarak bilinen, sana tekbirlenen bu kisve-i evliyaullaha gelince… Dallı denilişinin zâhiren iki sebebi var. Biri: dallı demek destarsız (sarıksız takke) demektir. Yani dervişe tekbirlenince lisân-ı hâl ile işaret edilir ki bu kimse tarikimizde sâdık ve sâlih kişilerden olmaya gayret ediyor, kemâle erişecek. İkincisi; dallı denilir zirâ Hâlveti Tarikatı’nda arakiyye (takke) ve tâc-ı şerifin (şeyhlerin başına giydiği sarık) tepesindeki dallar bu takkenin etrafında uzar. Yine bununla işaret edilir ki, kendisine verilen feyzi ve mânevi ilmi hayatına tatbik ederek hâl olmasına gayret ediyor. Dallı arakiyyenin işaret ettiği mânevi hususların hepsini zikretmek epeyce uzun sürebilir. Velâkin muhtasar olarak (özetle) bir kısmını zikredelim. Dallı arakiyyeyi giyen derviş, beş vakit namazına muhabbetle müdavimdir ve hatta nâfile ile namazında kâim ve dâimdir demektir. Bunu giyen derviş, şeriat, tarikat, hahikat ve mârifet kapılarına âşina olmaya başlamış demektir. Yine bu derviş, dört mezhep imamı, dört büyük kutup gibi zatların yolundan gitmekte ve onlardan feyiz almaktadır demektir. Dallı arakiyyenin bir ismi de “ahiret tâcı” dır. Böyle denilmesi sebebiyle derviş kabre konulduğunda bu takke başına giydirilir. Dallı arakiyye giyen kişi “sâfi gümüş oldu” demektir. Gümüş derece bakımından altından sonra gelir. Yani denilmek istenir ki gümüşlükten altınlığa terfi edebilir. Dervişin kıymeti, mânevi bâhası ziyadeleşmektedir ve bu durumdaki derviş, saflığa ve kemale erişmeye namzettir. Evlâdım gördüğün gibi dallı arakiyye giymek, baş üstüne takke giymekten ibaret değildir. Basit görene alelade muamele edilir. Buna hürmet edene hürmet edilir, hakikatinden haber verilir. Allah için ta’zim eden ve yine Cenab-ı Hakk’ın rızası için hürmet eden kişiler daima kârdadır. Asla zarar etmezler. İnsanın başına ne gelirse,(hürmet ve saygısı azaldıkça) rızadan uzaklaşmaktan gelir.
Cenâb-ı Hakk’ın ihsanına mazhar İhsan Efendi oğlum, bize tevcih ettiğiniz suallerin ancak bir kısmına cevap verebiliyoruz. Bunun sebebi ihmal değil belki sizin ihsanınızla zaten hallolabilecek meseleler oluşundandır. Diğer sualinizin cevabına gelince evlâdım, enbiyanın, sıddıkların, şehidlerin ve bazı sâdık kulların cesetlerini yemek toprağa haram kılınmıştır. Enbiyânın (peygamberlerin) kabirleri onlara bir nev’i halvethane gibi olmuştur. Şunu da unutmayasın ki; İki cihân serveri İmâmü’l Enbiya Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’in kabri bellidir. Diğer enbiyânın hiçbirisinin kabri kat’i değildir. (Orada kabirleri olduğu kesin değildir.)
İşte peygamberlere yakîn ve varis olan zatlar derecelerine göre kabirlerinde cesetleriyle beraber durmaktadır. Mesela Hz. Hamza (ra) Efendimiz’in kabri, bulunduğu yerden su çıkarmak bahanesiyle taşınmıştır. Şimdi Hicaz yolcularının ziyaret ettiği Uhud Kabristanlığı’na nakledilmiştir. Sahih tarih kitapları, sağlam kaynaklardan bize aktardığına göre Hz. Hamza’nın (ra) kabri açıldığında cesedinde en ufak bir bozulma olmadığını hatta omuzlarda taşınırken mübarek ayağının bir yere çarpmasından dolayı kanadığını çok açık bir biçimde nakletmişlerdir. Şimdi bundan ne olur denirse evlâdım, neler olmaz ki! İnsanın, ilme’l yakin imana muhtaç oluşu gibi ayne’l yâkin(gözle görme) imana da ihtiyacı vardır. İşte bunları gördükçe kişi dünyanın geçici saltanatına aldanmaz, ahiret saltanatının sultanlarını görür ve oraya rağbet eder. İmanı yâkine gelir. Şehadet arzusu ile cihâd şevki ile daima hizmette olarak bu mübarek zatlara ilhâk olmak gayesi ile yaşar. Zaten bu mübarek zatlar da kendilerini aşk ateşine, iman çerağına yakarak bizlerin yollarını aydınlatmışlardır. Gören gözlere, işiten kulaklara ve yapabilene aşk olsun! Şimdi anlaşıldı ki Cenab-ı Hakk yoktan var ettiği gibi, öldükten sonra dirilteceği gibi, isterse cesedi de ibret-i âlem olsun diye çürütmeyebilir. Ayrıca ibrette nasibi olanların şunu da görmesi lazım ki: Allah yoluna sarf edilen bedenler hatta nefesler zâyi olma kanunlarına rağmen kaybolup gidici ve zayi olucu değildir. Nefis makbul olur mu? Beden ve ceset makbul olur mu? Evet, olur. O cesedi ve bedeni Allah yolunda sarf edersen Cenab-ı Hakk da cennet karşılığı senden onu satın alıverir. Bunun üzerine tefekkür ile satırlara sığmayan manayı, sadırda bulacaksın. Hakk Teala ilmini müzdad eylesin, fehmini ve idrakini açık eylesin. Âmin.
Veliler yoldaşı, pirdeşim, evlâdım! Zikir esnasında vuku’ bulan hali zikrederek uzun mektubumuzu daha da uzamaması için nihayete erdirelim. Evlâdım vehim yapma, korkuya da kaıplma. Kendi kendine âsude (yalnız) kaldığındaki halinden bahsediyorum. Yani kalbinin atmadığını, nefes alamadığını, dakikalarca bu halin devam ettiğini anlatıyorsun ya, işte o hâl; zikir esnasında Cenab-ı Hakk sana ilham etmekte ki Allah’ın zikri ile daim ve kâim olanların tabiat zincirlerine ve beden zindanına ihtiyacı yoktur. Zira bunlar ve herşey Allah ile daim ve kâimdir. İşte sana gösterildi ki kalp sebeb-i hayat değildir. Nefes de öyle; vesile-i hayattır. Hayatın kendisi değildir. Kişi Allah zikri ile tatmin olsa başka şeye muhtaç değildir. Bir dem olsun sana bunu yaşatmışlar. Eğer korkup endişeye kapılmasaydın bu halin saatlerce devam edebilirdi. Fakat şunu unutma ki: Zikrin bazı hallerini sevmek de kişiyi maksattan uzaklaştırır. Yani kişi zikirden kastını unutur. Bazen sadece zikrin lezzeti için tesbihatta bulunursun. Bu kötü bir şey değildir.  Zikirden garaz Cenab-ı Hakk’ın zâtıdır, vesselâm. Senin kendince yaşadığın  tecellilerin hepsi daha evvel de söylediğim gibi sana aittir. Menzillerde oyalanmayasın. Zirâ yolcu yolunda gerek…
Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum, kelimeler birbirinin ruh hallerinden anlamayan insanlar için nasıl pek mânâ ifade etmiyorsa birbirine yakın ruhlar arasında bile yazmak, konuşmak bir dereceye kadardır. Konuşmaktan, yazışmaktan maksat murada yakınlık içindir, Cenâb-ı Hakk murad ve gayelerimizi rızasına uygun eylesin. Benim gönlümü hoş eylediğin gibi Cenab-ı Mevlâ dünya ve ahirette senin gönlünü hoşnut eylesin. Kelimelere sığmayacak mânâları, senin ferasetine, irfânına ve kalbine havale ediyor seni dahi Hudâ’nın hıfz u emanına havale ediyorum. Allah’ın rahmeti, bereketi ve selâmeti üzerlerinize olsun.

12. sayıda görüşmek üzere …