Mesnevî’den aynaya işâret

Bismillahirrahmanirrahim ve bihi nestâin,
Sonsuz hamd, nihâyetsiz senâ, ancak O’nadır ki, marifet âb-ı hayatını ihlas sahiplerinin gönüllerinin tâ içinden, dilerinin kıyısına akıtmıştır. Bâtındaki manânın kıyıya vurmuş en güzel hâli, ahsen-i takvîm ve hulk-ı azîm sahibi gâye insan, ufuk peygambere, azâmeti mikdârınca, kendinden kendine selâm olsun.

Bunda sonra aşk şarabıyla esriyen, Hak birliğine ulaşan güzellerden bir güzel olan Bâyezıd Sultânımız’ın sekr ve fenâ hâlinden bahsetmek dileriz. Zira insan, Allah’a bu halde ve bu hal ile yaklaşır. Hz. Bâyezîd’in sekr dediği cezbe ve vecd halinde iken söylediği şathiyeler elbet izaha muhtaçtır. “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir” “Cübbemin içindeki Allah’tan gayrısı değildir”; “İki âlemde Allah’tan başkası yok” “Çadırımı arşın hizasında kurdum” gibi cümleler onun meşhur şathiyelerinden sadece birkaçıdır.

İşte şimdi şuracıkta, Sultânü’l-ârifîn BÂYEZÎD-i BİSTÂMÎ esrârından, mesnevî-i ma’nevi elinden bir dolu ikrâm olundu, buyrunuz erenlerim:

Zevke râcidir bu hâlet, hâl iden dânâ olur
Dîde-i dilden hicâbı ref’ iden bînâ olur

Temevvüc etti çün bahr-i meânî
Dil oldu tercümân, etti beyânı

Ki ya’nî oluben ol bahre gavvâs
Çıkardım sana bunca gevher-i hâs

Dizip inci gibi koydu bu nazma
Alasın kudretin var ise hazma

با مریدان آن فقیر محتشم ** بایزید آمد که نک یزدان منم
Manevî yokluk sahibi, fakîr-i muhtelem olan o büyük zat, Şeyh Bestamî, mürîdlerine, “İşte Yezdan benim” diye geldi.

“İhtişâm”, lügatte birinden utanmak manâsınadır ve “muhteşem”, bu mastarın ism-i mef’uludür ya’ni, “İstilâ eden tecelli-i zâtî hasebiyle kendi kulluğuna mahsus vücûdunu isbât etmekden utanan ve vücûdda Hakk’ın vücûduna müftekir, muhtaç bulunan” Hz. Bâyezîd (ks) o hâlin istiğrâkı sebebiyle “İşte Yezdân benim!” diye mürîdlerinin önüne çıkıverdi ki, bu kelâm Hallâc-ı Mansûr’dan izhâr olan “Ene’l-Hak” sözünün muâdilidir.

Ağaçtan “İnni enallah” [Taha:14] buyuran, insandan da bu idrakle “Ene’l Hak” sözünü Hakk olarak söylemeye muktedirdir elbet:

Tecellî eyleyecek Hak şecerden
Tecellîsi ‘aceb mi gerçek er’den

Hem dahası:
Gûşuma “innî” hitâbı gelmede her zerreden
Zerreden seyr eyledim mihr-i cihân-ârâları

Vâkıâ “Ene’l-Hak: Ben Hakk’ım” demeyi herkes büyük iddiâdır zanneder halbuki “Ene’l-abd: Ben kulum” da’vası daha büyüktür. Ene’l-Hak da’vası azim tevazu’dur. Zira “Ben abd-i Huda’yım!” diyen kimse, iki mevcud isbat eder; birisi kendisi için ve diğeri de Huda içindir. Fakat “Ene’l-Hak!” diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-heva eyleyip “Ene’l-Hak!” der. Ya’ni “Ben yokum, hep O’dur, Huda’dan başka mevcud yokdur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!” der bu makamda tevazu’ ziyadedir. Şu kadar ki halk anlamıyor, neylersin…

گفت مستانه عیان آن ذوفنون ** لا اله الا انا ها فاعبدون
O zü-fünûn-u aşk, ma’nevî fenlere sahip olan Şeyh Bâyezid, sarhoşça âşikâr olarak: “Benden başka ilah yoktur, bana ibadet edin” hitâbında bulundu.

Bu sözü söyleyen Bayezid değil, Cenab-ı Hakk idi. Bayezid’in lisanından söylemişti. Kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz denilen iki yakınlık vardır ki, o derecelere vasıl olanların lisanından Cenab-ı Hakk söyler. Gülşen-i Raz sahibi Şeyh Mahmut Şebüsterî, der ki: “Bir ağaçtan Ene’l Hakk sözünün çıkması câiz olur da, saadet-i ezelîye sâhibi bir velinin ağzından duyulması niçin câiz olmaz?”

Şeyh Mahmud Şebüsterî, bu beyti ile Hazreti Musa’nın Medyen’den Mısır’a giderken bir ağaç üstünde nur gördüğüne ve o ağaçtan:

“Ya Musa! Âlemlerin Rabbi olan Allah benim ben” [Kasas:30] nidasını işittiğine işaret ediyor.
Sûfiye ricali bu hale “Telbis”, “Telebbüs” ve “Lebs” derler. Evliyaullahtan bazılarında zuhur eder. Hadis-i şerifte: “Hakikatte Cenab-ı Hakk, kulunun lisanından: Allah kendisine hamd edenin hamdini işitti, der” buyrulmuştur. Rükûdan kalkınca, “Semiallahu limen hamideh” deniliyor. İşte bunu bizim lisanımızdan söyleyen Hakk’tır.

Bu babdan bir diğer izâh Erzurumlu İbrahim Hakkı(ks) hazretleri’nden (v. 1780) zuhûr etmiştir:
Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi

Halkın vücudu ve varlığı fâni, hayal ve gölge gibidir.

“Nerede olursanız olun; O sizinle birliktedir” [Hadid:4]
manâsınca halkın her hareketi Hak ile olduğundan bütün vücudun ve varlığın hakikati Hakk’ındır demektir. Nitekim gölgenin vücudu, varlığı ve hareketi sahibinin olup gölgenin gerçekte vücudu olmadığı gibi, halkın da gerçekte vücudu yoktur, fanidir. Halk, Hakk’ın perdesidir. Perdenin arkasında gizlenip halkı gezdiren ve söyleten Hak’tir. Kör olan, halk sanıp gerçek bir müşrik olur.

Nitekim Nakşî Akkirmânî (ks) Hazretleri’nden bu sırr-ı Hak şöylece ifşâ olunur:

Eyâ sen sanma kim bu güftârı dehân söyler
Veyâ terkîb olan unsur yahud lahm-i zebân söyler
Seni ol sana bildirmek murâdın kasd edip Mevlâ
Anâsırdan giyip donlar yüzünden terceman söyler

Yarattı cümle eşyayı özün pinhan edip anda
Göründü nice bin yüzden veli kendi nihan söyler
“Sakâhum rabbuhum” hamrin içen âşıklar ey Nakşî
Erer ma’şûkuna anlar mekandan lâ-mekan söyler

Hakiki tevhid, târif olunan bu sırrı böylece anlayıp buna inanıp şeksiz iman etmektir vesselâm

چون گذشت آن حال گفتندش صباح ** تو چنین گفتی و این نبود صلاح
O hal geçip de, sabah olunca müritler Bayezid’e, “Sen böyle söyledin, bu doğru değildir” dediler.

Ateşte yeterince ısınıp rengine akın cümle boyanan demir dahi olsa o esnâda ondan “ben ateşim” duyulsa hakikattir, soğuyunca iş başkadır başka…

Vaktaki Bayezid hazretlerinden o geceki hal-i istiğrak geçti, müridler ona sabahleyin dediler ki: “Ey üstad, sen gece “Subhânî ma a’zama şânî!” dedin, bu söz fesâd-ı mahzdır, asla şeriata muvâfık değildir ve şeriata muhalif olan şey ise salah değildir!”

گفت این بار ار کنم من مشغله ** کاردها بر من زنید آن دم هله
Hz. Bayezid müridlerine hitaben buyurdu ki: “Eğer bir daha dersem ya’ni da’va-yi uluhiyyet meşgâlesi benden sâdır olursa, müteyakkız bulunun, o anda benim üzerime bıçaklar ile hücûm edip beni vurun ve kesin!”

حق منزه از تن و من با تنم ** چون چنین گویم بباید کشتنم
Allah tenden münezzehtir, benim ise, tenim vardır. Öyle bir söz söyleyecek olursam, katlim vâciptir.

Zira Subhân olan Zat-i Hak ten ve cisim olmaktan münezzehdir ve benim benliğim ten iledir; benim cisim ile olan benliğim mevcûd iken böyle bir söz söylediğim vakit, beni şer’an öldürmek lâzımdır!

چون وصیت کرد آن آزادمرد ** هر مریدی کاردی آماده کرد
O, varlık ve benlik kaydından kurtulmuş hürlerden olan Bayezid, böyle vasiyet edince, her mürit bir bıçak hazırladı.

Vaktaki o ten kaydından âzâd olup, hürriyet-i hakikîyyeye mazhâr olan merd-i Hüdâ ve nefs-i safiye sahibi bulunan Hz. Bayezid böyle vasiyet etti; her bir mürid hükm-i şer’i îfâ için bir bıçak hazırladılar.

مست گشت او باز از آن سغراق زفت ** آن وصیتهاش از خاطر برفت
Bayezid, yine o koca kadehi dikip sarhoş oldu… Tavsiyeleri aklından çıktı.

Hz. Bayezid, yine azim olan tecelli-i zâtî şerâbından sarhoş oldu, kendinden geçti; müridlerine verdiği evvelki tavsiyeleri hatrından gitti. Zîra bu tecelli-i zatî’nin icabi abdin bî-gûş, ve bî-his ve bî-fikr olmasıdır. Nitekim Mesnevi 1. cild 568. beyitte:

بی‌‌حس و بی‌‌گوش و بی‌‌فکرت شوید ** تا خطاب ارجعی را بشنوید
Ya’ni, “Ircii:Rabbine geri dön hitabını işitmeniz için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!” buyrulmuş idi. Binâenaleyh bu hal içinde, vasiyetlerin hatra gelmesi imkanı yoktur.

نقل آمد عقل او آواره شد ** صبح آمد شمع او بیچاره شد
Nakil geldi, onun aklı âvâre oldu. Sabah oldu, onun şem’i bîçâre kaldı.

“Avare”, mesken ve mekandan uzak olup kapısız kalan demektir. Ya’ni, mertebe-i isneyniyyetden, makam-ı ittihada nakl-i hâli geldi, kuluğa mahsus vücûdu kalktı ve aklın barındığı mesken ve makam kalmadı; binaenaleyh akıl avare oldu, şems-i zat doğdu, cismânîyet gecesinden yanan ruh şem’i biçare oldu.

عقل چون شحنه‌ست چون سلطان رسید ** شحنه‌ی بیچاره در کنجی خزید
Akıl, zâbıta memuru gibidir. Asayişin temini için hükmeder. Fakat sultan gelince, o zabıta memuru bir köşeye çekilir.

Evet vücut şehrinde, hakim olan akıldır. Fakat tecelli-i ilahî sultanı zuhur edince, onun hükmü kalmaz.

Hükümet-i zahîrîyyede zabıta me’muru kuvve-i tasarrufu, bilcümle kuvvayı kendinde cem’ eden hükümdardan alır ve hükümdârın zuhur ettiği yerde, zabıta me’murunun kuvve-i tasarrufiyyesi kalmayıp hükümdârın emri altında zebun olur ve bir köşeye sıvışır. Orada ancak sultanın tasarrufu can olur. Bunun gibi akil dahi vücûd-i insanîde zabıta me’muru gibidir, Sultan-ı hakiki olan Hakk’ın tecellisi vaki’ oldugu vakit, o da zebun olup tasarrufdan geri kalır.

عقل سایه‌ی حق بود حق آفتاب ** سایه را با آفتاب او چه تاب
Akıl, Allah’ın gölgesi; Hakk ise, güneştir. Güneşe karşı, gölgenin ne ehemmiyeti ve ne takati olabilir?

Gölge, o Hakk’ın şems-i zatı karşısında asla sebât edemez, derhal zâil olur. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyururlar: “İza karinel muhdesi bil kadim lem yebka lehu eser” Ya’ni, hadîs kadîme mukarin olduğu vakit, onun için eser baki kalmaz. Sonradan yaratılan şey, zaman ötesi ezelî olan ile bir arada bulunduğunda, kendi fani varlığından hiç bir iz kalmaz.

چون پری غالب شود بر آدمی ** گم شود از مرد وصف مردمی
Cin taifesi, insana musallat ve mutasarrıf olursa, o insandan insanlık sıfatı kaybolur yerine cinlik sıfatı gelir ve hüküm gâlibin olur.

هر چه گوید آن پری گفته بود ** زین سری زان آن سری گفته بود
O kimse, ne derse ve ne bahse dair söylerse söylesin, o sözler cinlere aittir.

Ya’ni, bir adama bir cin musallat olup, onu tasarrufu altına alırsa, onun lisanından söyleyen o cin olur.

Hoca Neş’et Efendi, (rahmetullahi aleyh) Mevlana Cami hazretlerinin Mesnevi şerhinin tercümesinde şu vak’ayi yaziyor: “1195 tarihlerinde İstanbul’da Sultan Bayezid civarında tahminen yirmi yaşında bir delikanlı var idi ve kendisine cin musallat olmuş idi. Onda arıza-i cin o vecihle meşhud olurdu ki, her gün o civardaki berber dükkanlarına çıkıp ehibbâsıyla sohbet ederdi. Bu delikanlı saf ve bir mahalle gitmemiş ve seyr u seferi ve tahsili yok ve asla kendi lisanı olan Türkçe’den başka bir dil bilmez idi. Bununla beraber ba’zı gün Arapça konuşur ve Arapça’dan başka hiçbir dilden anlamaz ve Arapça’yi ana lisanı gibi söyler idi. Ve ba’zı gün Farîsice konusur, başka dili anlamazdı ve ba’zı gün Hindçe soyler ve ihtiyacını da o lisanla ifade ederdi. Ve ba’zı günler Yahudice ve Fransızca ve Rumca ve Tatarca ve Bulgarca ve Gürcüce söyler ve ba’zı günlerde hiç kimsenin anlamadığı bir lisan tekellüm ederdi. Velhasıl herhangi lisan ile tekellüm ederse, o gün başka bir lisanla kendisine bir şey anlatmak muhal idi. Söylediğini anlamak tercüman tedârikiyle mümkün olurdu ve kendisine mâlik olduğu gün Türkçe konuşmasından malum olurdu. Ve bugün, evvelce konuştuğu lisanlardan kendisine ne söylense asla anlamaz idi. Fakat cin taifesi merkumda tasarruf edip istedikleri lisanda konuştururlar idi ve kendisinde şuursuzluk ve sair arıza da görülmez idi.

Bu kıssadan hisse vardır ki, edna mahluk-i ilahi olan cin, bir vücûdda tasarruf ettiği vakit, onun iradesini selb ve kendi iradesini infaz edince, Halik-i mevcudatin bahr-i aşkında müstağrak olup iradesini, irade-i Hak’da ifnâ eden kimseden sâdır olan ef’âl ve sıfat ve kemalât Hakk’ın olmak müsteb’ad değildir.

چون پری را این دم و قانون بود ** کردگار آن پری خود چون بود
Bir cinin bu kadar kudret ve kuvveti bulununca, onun halikı bulunan Hakk’ın kudret ve kuvveti nasıl olur?

Cenab-ı Hakk’ın kullarının lisanından söylediğini ispat için Hazreti Mevlâna, saralı bir kimse üzerinde cinin tasarrufunu, o halde iken saralı ne söylerse söz onun değil, cinin olduğunu misal olarak irat ediyor.

Mademki mahluk-i ilahi olan bir cinnin insana böyle efsun ve hilesi oluyor ve cinne mahsus olarak böyle bir asıl ve kaide vardır, o cinnin Halik’i olan Hak Teala hazretlerinin sıfat ve ef’âli ile bir bendesi üzerinde tasarrufu ve istilası niçin olmasin? Bu asla musteb’ad, ihtimal dışı bir şey değildir.

اوی او رفته پری خود او شده ** ترک بی‌الهام تازی‌گو شده
Bu haldeki bir kimsenin, o esnada benliği zail olur. Cin, onun hüviyeti yerine geçer. Bakarsın, Arapça bilmeyen bir Türk, fasih Arapça söyler.

چون به خود آید نداند یک لغت ** چون پری را هست این ذات و صفت
Tekrar kendine gelince, Arapça tek bir lügat dahi bilmez. Bir cinde, bu kudret ve bu tasarruf olunca…

پس خداوند پری و آدمی ** از پری کی باشدش آخر کمی
Artık cinin ve insanın Allah’ı, nasıl olur da onlardan aşağı olur?

Cinin de, insanın da halikı olan Allah’ın, kuluna yakınlığı ve onda tasarrufu, yani kul lisanından, “Sübhane ma azame şani” ve “Enel Hakk” gibi
sözler söylemesi olmayacak şey midir?

Perinin zatı ve sıfatı Ben-i ademe müstevlî olup, onda kendi sıfatlarını izhar ederse, perinin ve insanların Halik’i olan Allah Teala hazretlerinin tasarrufu, bunlardan aşağı kalır mı hiç!

Kamillere vaki’ olan bu tecelli, zâhir uleması ve hatta ehl-i tarik geçinen ba’zi kimseler tarafından dahi, şeriat vesile edilerek inkar olunmakda ve evliyaullahin halini, kendi halleriyle mukayese etmektedirler.

Bu mes’elenin şerîata mugayir olmadığı mezkur beyt-i şerifde edille-i şer’iyyesiyle isbat olundu ve Resul-i Ekrem Efendimiz’in, “men reâni fekad reel Hak” yani “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” buyurmaları dahi bu ma’nâdandır. Mesnevi şârihlerinden İsmâil Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretleri bu babda daha açık bir izah olmak üzere, İbn-i Fârız hazretlerinin şu beyitlerini irad buyurmuşlardır:

Ey kimse, âgâh ol, senin nazar-ı dikkatini ashâb-ı kiramdan Dihye’ye celb ederim ki, Cebrail-i Emşn bizim Peygamberimize vahy-i nübüvvet vaktinde, o Dihye’nin suretine bürünmüş olduğu halde geldi. Söyle bana, Cibrîl suret-i beşeriyyede mehdîyyu’l-Hudâ olan Peygamberimize zâhir olduğu vakit, Dihyetü’l-Kelbi oldu mu?

Şüphe yok ki, Hz. Cibrîl Cenab-ı Dihye’tü’l-Kelbî’nin vücudu ile müttehid olmadı. Hz. Cibrîl, huzur-i Risaletpenahîde iken o başka yerde işi ile meşgûl idi ve onun suretine de hülûl etmedi belki o suret, onun hakikatine bir libas mesabesinde idi. Binâenaleyh vucud-i Hakkanînin, vücud-i abdanyi istîlası, kitap ve sünnete asla muhalif değildir. Bu tecellînin münkirleri ancak kendi evham ve hayallerinde icad ettikleri ma’na-yı şerife bu hâli sığdıramadıklarından inkar ederler. Bu hali iki vücudun birleşmesi veya iki vücuddan birinin dîğerine hülûlu zannederler zira bunların nazarında Hakk’ın varlığı muvâcehesinde kendilerinin dahi varlığı sabitdir neuzu billâh

Beni don edindi giyindi Rahmânım
Ben lâ mekânım, vücûdum mekânıdır

شیرگیر ار خون نره شیر خورد ** تو بگویی او نکرد آن باده کرد
Arslan bile tutacak derecede sarhoş olup yiğitleşen kimse, kalkıp onu öldürecek olursa, sen, “Bunu yapan o adam değildir, içtiği şarabın verdiği cesarettir” dersin.

Mesela bir arslan avcısı arslan avına çıkarken korkmamak ve cesur olmak için içki içer ve kemal-i şecâat ve cesaretle erkek arslanı avlayıp öldürür. Sen onun böyle dehşetli bir arslan olduğunu gördüğün vakit dersin ki, “Bu arslanı o avlamadı belki ona cesaret veren içki avladı!” Zira bilirsin ki, içki avcının enâniyetinde, benliğinde bir tebeddül, değişim vücuda getirmiştir.

ور سخن پردازد از زر کهن ** تو بگویی باده گفتست آن سخن
Eski altınlardan söz düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de şarap söylemiştir!
Ve keza mesela bir meclisde nutuk ve söz söyleyecek olan bir kimse, serbest ve fasîh söz söyleyebilmek için, içki içerek sıkılmaksızın halkın önüne çıksa ve eski altın gibi makbul ve mu’teber sözler söylese, sen dersin ki, “Buna o serbestliği ve fesahati te’min eden içkidir ve bu sözü içki söylemiştir.”

باده‌ای را می‌بود این شر و شور ** نور حق را نیست آن فرهنگ و زور
Böyle zoru söyletmek kudreti şarapta bulunur da, Allah’ın nurunda, o kudret ve kuvvet bulunmaz mı?

İmdi bir bâdenin ve içkinin bu derece şer u şûru ve vücud-i insanîde bu kadar tesîri olursa, Hakk’ın nur-i vücudunda o kadar hüner ve kudret olmaz mı hiç?

که ترا از تو به کل خالی کند ** تو شوی پست او سخن عالی کند
Tanrı nuru, tamamıyla seni senden alır… Sen süflî alçalır ve yok olursun da, o senden âlî, yüksek sözler söyler.

Hakk’ın varlığının senin vücûd-i izâfîn üzerinde te’siri olamaz mı ki seni, senliginden tamamıyle boşaltsın ve senin varlığının yerine, O’nun varlığı kâim olsun. Sen “hiç” mertebesine tenezzül edesin de, senden yüksek sözler söyleyen senin lisânınla Hak olsun. Nitekim hadis-i şerifde: İnnallahe yekulu ala bilisani abdihi semiallahulimen hamidehu . Allah Teala kulunun lisanıyla “Allah, hamdedenin hamdini işitir” der buyrulur. Bu makamda halk ayna oldu. Aynalarından Hakk zahir olur.

Bu kelamı söyleyerek namaz kılan, Allah’ın hamd edişi işittiğini, bu hamdı Allah’la olduğu için işittiğini idrak eder.

Allah buyuruyor ki: “Hamd edenin hamdini işittim” Kul diyor ki: “Rabbena le kel hamd” amma hem “Semi’ Allahulimen hamideh” hem de “Rabbena lekel hamd” zahren aynı ağızdan çıkıyor. Allah her an işitmektedir, her yerde hazır ve nazır olarak bizi de görmektedir, işitmektedir. Hâsılı işiten de söyleyen de kendisidir vesselam

Yakîn olarak işiten ise “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” [Kaf:16] ve “Nerede olursanız O sizinle birliktedir” [Hadid:4] ayetlerinin hükümleri içinde müşahedededir. “Allah Kendine hamd edeni işitti” ifadesi Rabbın ifadesidir. Allah’ın verdiği kuvvet ve kudret ile, Allah ile bu ifadeyi kulun ağzından ifade eder. Kul bu mertebede “Ben kulumu sevince işiten kulağı, söyleyen dili … olurum” ifadesiyle sevilen, Hakk’la miraçta olan kişi hükmündedir. Hakk kulun işiten kulağı ve söyleyen dilidir. Namazda Hakkla olunduğunun en güzel ifadesidir. Kul, kendisinde tecelli edenin Hakk olduğunun idrakiyle bu sözü söylemektedir. Nefse ulaştırdığı bilgi ise, bu hakikati idrak etmesi, Rabbını bilmesidir. Çünkü kul, Allah’ın tecellisi içinde O’nun diliyle, kalbiyle; zahiri ve batıni olarak O’na hamd etmiştir. Bu söz insanın varlığını ve Hakkın indindeki değerini ve yerini çok güzel ifade etmektedir. Kul, “Allahümme Rabbena lekel hamd” diyerek zatı, sıfatları ve isimleri ile tecelli eden Rabbiyle konuşur. “Hamd Rabbimiz Allah içindir, O’na aittir” diyerek hamdın gerçek sahibinin Allah olduğunu, kişinin bu tecelliler olmadan hamd konusunda aciz olduğunu Rabbine bildirir. Allah’ın Zat, sıfat ve isim tecellileri olmasa, kuldan hamd tecellisinin de çıkamayacağının idrakiyle Hakk’la konuşur. Aczini ve fakrını bilerek Allah’la Allah’a hamd etmektedir. Bu hamdın sahibine teslim edilişi ile hem tenzih, hem teşbih, hemde tevhid hükümleri gerçekleşir

گر چه قرآن از لب پیغامبرست ** هر که گوید حق نگفت او کافرست
Kelam-ı İlahî olan Kur’an, Peygamberin dudağından zuhûr etmekle beraber, her kim: “O’nu Hakk söylemedi” derse, kâfir olur.

Müsteşriklerden bazıları ile bizdeki tasdikçileri, bu fikirdedirler. Kur’an-ı Kerim’i Resulullah’ın söyleyip, halka kabul ettirmek için Allah’a isnat eylediği kanaatindedirler. Hatta Aleyhissalat Efendimizin “Nübüvvetinden evvel Hira dağındaki mağarada halvet edişi, Kur’an’ı uydurmak içindi” derler. O gibilerin İslam dini ile alakalı bulunmadığını, Hazreti Mevlâna bu beyti ile beyan ediyor.

Hülasa Cenab-ı Hakk, Peygamber-i Ekber’inin ağzından Kur’an’ı söylediği gibi nebi ve velilerinin lisanlarından da bazen tekellümde bulunur. İşte Hazreti Bayezid’den zahir olan o sözler de, tekellümat-ı ilahîyeden idi. Gerçi Kur’an-ı Kerim harf ve savt ile Peygamber (a.s.)in lisan-i şerîfinden sâdır oldu ve biz ona lafzıyla ve ma’nasıyla kelâm-ı Hak’dır dedik. Eğer bir kimse bu kelamin elfâz-i zahirisinin, mahluk olan lisan-i Nebevi’den şeref sudûruna bakıp da bunu Hak söylemedi, Peygamber söyledi derse, o kimse şer’an kâfir olur. Binaenaleyh bunun gibi, ekabir-i evliyaullahın lisanından “Ene’l-Hak” diyenin Hak olduğunu inkar etmek, hamakatden başka bir şey değildir.

Mansûr “Ene’l-Hak” söyledi; Hakdır sözü Hak söyledi

Hazreti Mevlâna, bu hakikatlerin beyanından sonra, Bayezid kıssasına rücu ederek buyuruyor ki:

چون همای بی‌خودی پرواز کرد ** آن سخن را بایزید آغاز کرد
Hakk’ın tecellîsi ile bî-hodluk, kendinden geçiş Hümâsı uçmaya başlayınca, Bayezid, yine o nev’i sözleri söylemeye başladı.

عقل را سیل تحیر در ربود ** زان قوی‌تر گفت که اول گفته بود
Tecelli-i Hakk’ın muktezâsı olan hayret seli, aklını kaptı götürdü ve evvelce söylemiş olduğundan daha fazlasını, daha kuvvetlisini söyledi…

نیست اندر جبه‌ام الا خدا ** چند جویی بر زمین و بر سما
Hâl-i istiğrakda “Cübbemin içinde Huda’dan başkası yoktur, O’nu yerde ve gökte niçin arıyorsun?” dedi.

آن مریدان جمله دیوانه شدند ** کاردها در جسم پاکش می‌زدند
O müritlerin hepsi de, kendi anlayışlarına göre şer’e muhalif gördükleri bu sözleri işitince deli divane oldular. Şeyhten almış oldukları emir üzerine, o hazretin ruh-i latif haline gelen cesed-i pâkine bıçaklar vurdular.

هر یکی چون ملحدان گرده کوه ** کارد می‌زد پیر خود را بی ستوه
Her biri, “Kirdekuh” mülhitleri gibi çekinmeksizin, utanmadan, sıkılmadan kendi pirlerine bıçak vurdu.

Kirde kuh: Mülhit ve münkirlerinin çokluğuyla şöhret almış bir dağın adıdır.

هر که اندر شیخ تیغی می‌خلید ** بازگونه از تن خود می‌درید
Fakat şeyhine kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor, kendisini yaralıyordu. Şeyhe bıçak saplayan kimse, şeyhin ne tarafına sapladı ise, kendi cisminin o tarafını yaraladı.

یک اثر نه بر تن آن ذوفنون ** وان مریدان خسته و غرقاب خون
O hünerli şeyhin vücudunda, bıçak darbelerinden bir iz bile yoktu. Müritler ise, yaralanmış, kana batmış ve perişan olmuştu.

هر که او سویی گلویش زخم برد ** حلق خود ببریده دید و زار مرد
Her kim şeyhi boğazından yaralamak istediyse, kendi boğazını kesilmiş gördü ve zârı zârı ağlayıp inleyerek yıkılıp öldü.

وآنک او را زخم اندر سینه زد ** سینه‌اش بشکافت و شد مرده‌ی ابد
Her kim şeyhin göğsüne bıçak sapladıysa, kendi göğsü yarıldı ve ebedî olarak ölüp gitti.

Ma’lûm olsun ki burada iki mes’ele vardır: Birisi Hz. Bayezıd’ın bıçak ile cism-i şerîfinin kesilmemesi ve diğeri ona bıçak vuranın kendi vücûdunu yaralamasıdır. Evvelki mes’elenin sırrı budur ki, böyle bir tecellî vuku’unda kamillerin vücûdunun kesâfeti letâfete münkalib olur. Nitekim “Ervahüküm eşbahüküm, eşbahüküm ervahüküm: Bizim ruhlanmiz cesedlerimizdir ve cesedlerimiz ruhlarımızdır” buyururlar ve o hal içinde onların görünen suret-i beşeriyyeleri, suret-i berzahiyye gibi latîf olur. Rü’yada görülen ecsad-ı beşeriyye bunun nazîridir.

Zira rü’yadaki suretlere bıçak saplansa müteessir olmaz ve kesilmez ve keza ayinede görülen suver-i misâliyye dahi bu kabildendir. İkinci mes’elenin sırrı budur ki, insan-i kamil kemal-i letafeti ile bir ayîne mesabesindedir ona mukabil olanlar iyi ve kötü her ne görürlerse, kendilerine ait olur ve mesela bir kimse aynaya tecavüz etse, ona mün’akis olan kendi suretine tecavüz etmiş olur. Beyt-i Misrî-i Niyâzî (k.s.):

Halk içre bir âyineyim
Her kim bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün
Ger yahşi ger yaman görür

Ve devam eden beyt-i şerifde bu sır izah buyruluyor:

وآنک آگه بود از آن صاحب‌قران ** دل ندادش که زند زخم گران
Müritler içinde, şeyhin mertebesinden haberdar olan mürit ise, onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle bir şeye gönül vermedi, geçen söz üzre
yalnız hafîf bir yara açmakla iktifâ etti.

نیم‌دانش دست او را بسته کرد ** جان ببرد الا که خود را خسته کرد
Onun azıcık irfanı, elini bağladı da, canını kurtardı. Yoksa kendini yaralayacaktı.

O hafif yara vuran müridin, Hz. Bayezid hakkında yarım ma’rifeti, ona ağır yara vurmak hususunda elini bağladı; binaenaleyh o yarım ma’rifetin faidesini gördü ve canını helâkden kurtardı fakat o hazrete açtığı ufak yara nisbetinde, kendini yaraladı.

روز گشت و آن مریدان کاسته ** نوحه‌ها از خانه‌شان برخاسته
Sabah olunca, eksilen, yani bazısı ölen ve bazısı da ağır yaralı bulunan müritlerin evlerinde feryatlar, ailelerinden figanlar peyda oldu.

پیش او آمد هزاران مرد و زن ** کای دو عالم درج در یک پیرهن
Şeyhin huzuruna, binlerce erkek ve kadın gelip dedi ki: “Ey dünya ve ahireti bir gömleğe sığdıran er!”

“İki âlemin bir gömlekte münderiç olması” âlem-i kesâfet ve letâfet ve âlem-i sûret ve âlem-i ma’nâ ve tenzîh ve teşbîh, insan-ı kâmilde münderiç olması, bulunması ma’nasınadır.

Hind şârihlerinden Muhammed Mir şöyle buyurur: “Ya’ni, onun huzuruna binlerce erkek ve kadın toplanıp sordular ki: “Ey Bayezid, gerçi senin vücudun, vahdet-i vücud i’tibariyle müridlerin teninin aynı idi ve senin cismin hançer ve kılıç yarasından pâk idi. Zira o ten, Hâlık Teâlâ’nın zâtıdır. Böyle olunca müridlerin teni niçin mecruh olmuşdur?” Cism-i şeyhin mecrûh olmaması, yaralanmaması mertebe-i tenzîh i’tibariyle ve müridlerin tenlerinin mecrûh olması teşbih i’tibariyledir zira kesîf olan ancak müridlerin cisimleri idi.

Nitekim bir sonraki beyitde buyururlar:

این تن تو گر تن مردم بدی ** چون تن مردم ز خنجر گم شدی
Eğer senin bu cesedin, insan teni olsaydı, insan teni gibi hançer yaraları ile mahv olur, kaybolup giderdi.

Malum olsun ki, bu bahisler gayet nazik bahislerdir; zann olunmasın ki Bayezid bu mertebe-i abdiyyetde Hak olmuştur. Zira vücud-i mutlak-i Hakk’ın her mertebede bir hükmü vardır ve vücudun her bir mertebesi, diğer mertebesinin gayridir, asla aynı değildir. Nitekim suyun “buz” mertebesi, suyun aynı değildir. Zira su ile yapılan işler, buz ile yapılamaz. Bu i’tibar ile gayrîyet pek açık ve sarîhdir; binaenaleyh insan-i kamilin vücûd-i abdanîsi, tecelli-i Hak vuku’unda nefsü’l-emirde bakidir. Bu taayyün asla batıl ve zail olmaz. Ancak bu taayyiin müşahededen kalkar çünki ilm-i ilahide sabit olan abdin sureti, vücud-i mutlakın her bir mertebesinde bir kisve ile zahir ve gayriyeti baki olur. Bu suret, mertebe-i şehadetde dünyada unsurî ve mertebe-i berzahda misâlî ve mertebe-i ervahda cevher-i mücerred-i nurânîdir. Ric’at-i kahkarîyye ile mertebe-i ilme avdet edinceye kadar zikr olunan meratibde abdin gayriyeti sabitdir ve ilim mertebesi, zat-i sirftan temeyyüz i’tibariyle bu zat-i bahtın gayri ise de onun nisebi olmak i’tibariyle de aynıdır. Mesela nısıf (yarım)sülus (üçte bir) ve rub’ (dörtte bir) ve hums (beşte bir) ve sudüs (altıda bir) gibi. Vahidin nisbetleri olmak ve vahidde mündemiç olmak i’tibariyle vahidin aynıdır ve vahidden ayrılıp nisif ve sülus ve rub’ halinde temeyyüz ettikleri vakit, o vahidin gayrıdırlar. Hak ile abd arasındaki ayniyet ve gayriyet dahi böyledir. Binaenaleyh abd kendi mertebesinde Hak ve Hak da kendi mertebesinde abd olmaz. Şu kadar ki abd, abdiyeti Hakk’in vücudunda iktisab etmişdir. Bu incelikleri anlamayanlar maatteessüf vahdet-i vücud aleyhinde bulunurlar ve ma’rifet-i nefs (kendini bilme) kapılarını kendi üzerlerine kaparlar.

İmdi bu mukaddime ma’lum olduktan sonra anlaşılır ki bu vak’ada Hz. Bayezîd’in vücud-i abdanisi zail olmadi belki tecellî-i Hak, onu kesafet-i beşeriyye mertebesinden, mertebe-i letâfete ve melekiyyete nakl etti ve bu mertebede ona zat ve sıfat ile tecelli buyurdu. Vaktaki müridler tecâvüz ettiler, onun vücud-i latifine bıçaklar te’sir etmedi.

با خودی با بی‌خودی دوچار زد ** با خود اندر دیده‌ی خود خار زد
Kendinde olan bir kimse, kendinden geçmiş olan bir zat ile karşılaşınca ve ona kast edince, kendi kendinin gözüne diken batırmış olur.

“Bâ-hod”dan murad, kendi mevhum olan varlığına yapışmış olan nefsani kimsedir; ve “bî-hod”dan murad, halen kendi mevhum olan varlığından geçmiş olan rabbanî kimsedir. Bir nefsani olan kimse, bir rabbanî olan zat-ı serife muarız ve mukabil olduğu vakit, zararı kendine olur.

Nitekim Hacı Bayram-ı Velî (k.s.) hazretleri aleyhinde bulunan bir vezîr, Edirne’de bir ziyafet tertib edip, o hazrete zehirli bir şerbet verdirir. Zât-i şerîf dahi şerbeti eline alıp vezire hitaben buyururlar ki: “Biz bu şerbeti içelim fakat mazarrat ve âfeti size râci olsun, zararı size ait olsun!”
Ba’dehu şerbeti içerler; biraz sonra biiznillah o zehrin eseri vezirde sancılar ile zahir olup terk-i hayat eder. Menâkib-i evliyâda bu gibi vakâlaın emsâli pek çoktur.

ای زده بر بی‌خودان تو ذوالفقار ** بر تن خود می‌زنی آن هوش دار
Ey kendinden geçmiş ve mahv-i vücut etmiş olana Zülfikar vuran! Aklını başına al, o Zülfikarı kendi cesedine vurursun.

Ey gâfil, sen kendinden geçmiş ve mevhum olan varlığından fâni olmuş bir veliyy-i kamile Zülfikar ya’ni çift taraflı kılıç il vurmuşsun veyahud ona eza ve cefa etmişsin. Bil ki o kılıcı kendi tenine vurdun ve o eza ve cefayı kendine ettin.

Bir mu’teriz çıkıp diyebilir ki: “Bu alemde birçok evliyaya ve hatta enbiyaya taarruz edenler oldu; onları hiçbirine, Hz. Bayezid ile müridleri arasındaki hal vaki’ olmadı! Cevaben deriz ki: Fani-fillah olanlara tecavüz edenlerin cezaları, muhtelif eşkal ve suretde olur. Ba’zan Cenab-ı Hak bir hikmete binâen mütecavizin cezassını imhal buyurur, geciktirir. Sonra ya bu alemde veyahud alem-i ahiretde el-Müntakîm ismi ile elbet tecellî eder. Bu alemdeki intikamı dahi ya mütecâvizin kendi eli ile vaki’ olur, suret-i zahirede halk buna, hata ve kaza derler veyahud diğer birinin eli ile vaki’ olur ona da cinayet derler. Zira halk iç yüzünden gâfildirler; ahiretdeki ceza ise, dünyadaki cezalara kabil-i kiyas değildir. Hak Teala bu cezalar hakkında Kur’an-i Kerîm’de “azab-ı ekber” buyurur.

(Âhiretteki) en büyük azabdan ayrı olarak, daha yakın azabdan (dünya azâbından) da onlara mutlaka tattıracağız; tâ ki (isyankâr hâllerinden) dönsünler.[Secde:21]

زانک بی‌خود فانی است و آمنست ** تا ابد در آمنی او ساکنست
Çünkü mahv-i vücut etmiş olan, kendinden geçen fâni ve emîndir; ebedî olarak emniyet kucağında oturur.

Zîrâ kendinden geçmiş olan kimse, vücûd-i Hak’da fanîdir ve kendi varlığından geçip Hakk’ın varlığında fâni olmuş olan kimse, ebede kadar ya’ni hadd-i zamanî olmaksızın eminlikde sâkindir, onlar için dünyada ye ahiretde havf ve hüzün yokdur.

Açın gözünüzü! Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. [Yunus:62]

نقش او فانی و او شد آینه ** غیر نقش روی غیر آن جای نه
Onun sureti fanidir; o, bir ayna olmuştur. O aynada, başkasının yüzü ve nakşından başka bir şey görülmez.

Bu beyt-i şerîfde “nefs-i safiye” mertebesine işaret buyurulur ki abdiyyet-i mahza ve cennet-i zat’a duhul mertebesidir ve bu zat nefsin bil cümle meratibini hatm etmiştir.

Nitekim ayet-i kerimede “Ey nefs-i mutmainne, Rabb’in olan “Allah” ismi tahtına raziye ve merziyye oldugun halde rücu’ et, muteakiben benim kullarım arasına gir ve cennet-i zâtıma duhul et!” buyurulur. [Fecr:27-30]

گر کنی تف سوی روی خود کنی ** ور زنی بر آینه بر خود زنی
Eğer ona tükürecek olursan, kendine tükürürsün. Aynaya vuracak olursan da, kendine vurmuş olursun.

Nitekim Kureyş kabilesi edepsizlerinden Ukbe bin Ebi Muayt, Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizin vech-i saadetine tükürmek cüretinde bulunmuş, fakat tükürüğü kendi suratına düşüp, düştüğü yeri yakmıştı.

“Tuf” tükürürken çıkarılan ses demekdir. Ya’ni, “Ey gafil, eğer sen bî-hod olanın yüzüne “tuh” diye tükürürsen, bil ki kendi yüzün tarafına tükürmüş olursun; çünkü o aynadır ve bir kimse beğenmediği ve hoşlanmadığı şeye karşı “tüh” der ve eğer sen kamilden hoşlanmadın ise, bil ki o aynada kendini gördün ve kendi yüzüne tükürdün

Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz’in Fîhî Mâ Fîh eserinin 11. faslında şöyle buyurulur: Şeyh Muhammed Sererzî, mürîdlerin arasında oturmuş ve içlerinden birisinin canı da kelle kebabı çekmiş idi. Şeyh, “Falan derviş için kelle kebabı getiriniz!” diye emretti. “Onun kelle kebabına ihtiyâcı olduğunu ne ile bildin?” dediler, cevab verdi ki: “Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamştır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan pâk etmişimdir ve münezzehim. Ayna gibi saf ve nakışsız olmuşum; vaktaki hatrıma kelle kebabı geldi, bende iştihâ peyda ve ihtiyagç hâsıl oldu. Onun, filanın takazası olduğunu bildim. Zîrâ ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse, o gayrın nakşıdır.”

ور ببینی روی زشت آن هم توی ** ور ببینی عیسی و مریم توی
Onun yüzünü çirkin görürsen, gördüğün sensin. Meryem oğlu İsa gibi görürsen de, gördüğün yine sensin.

Nasıl ki Ebu Cehil habisi, vech-i Nebevî için “Ne kadar çirkin!” demiş; sıddık-ı ekber ise “Ne kadar güzel!” takdirinde bulunmuş, Aleyhissalat Efendimiz, her ikisine de “Doğru söyledin” demiş. Sonra Zat-ı Akdes’inin manevi bir ayna olduğunu, o aynaya bakanın kendisini gördüğünü beyan buyurmuştu.

Ey gâfil, eğer bî-hod olan insân-ı kâmilde çirkinlik hâli görürsen, bil ki o senin halinin aksidir ve eğer onda vech-i İsâ’yı ve Meryem’i görürsen yine bil ki o senin vechindir.

او نه اینست و نه آن او ساده است ** نقش تو در پیش تو بنهاده است
Mahv-ı vücûd eylemiş bir zat, ne budur ne odur. Belki senin mâhiyetini, sana gösteren bir aynadır.

چون رسید اینجا سخن لب در ببست ** چون رسید اینجا قلم درهم شکست
Bahis bu nazik mevzuya gelince, dudağın kapısı bağlandı ve kalem kırıldı.

Ya’ni insân-ı kâmilin suret-i kesîfesinin letâfete tebeddulü ve bir ayna gibi mücellâ olup muhatablarının in’ikâs-ı ahvâli ve hadd-i zatında kendisi renksiz ve sâde olup ayna gibi kendisine mun’akis olan suretlerden ârî olması, zevkî ve vicdânî bir hal olduğundan, elfâz ve ibârât ile anlatmak mümkin değildir. Bu bahse gelince söz, ağzın kapısı olan dudakları bağlar ve kalem bu bahse gelince kırılır ve yazamaz bir hale gelir. Zîrâ bu makam vahdet-i vücûd mes’elesinin inkişâf-ı hakîkati makâmıdır ve kalb-i sâlike tecelli-i zâtî vuku’u halidir. Mesnevi-i Şerîf şârihlerinden Hindli Cenâb-i İmdâdullah {k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd risâlelerinde buyururlar ki: “Bu makam gitmeye lâyıkdır, söylemeye lâyık değildir. Söylemekten, bilmeye ve bilmekten görmeye ve olmaya kadar çok fark vardır.” Mevlâna Mollâ Cami (k.s.) bu makam hakkinda şu rubâiyi buyururlar:

از ساحت دل غبار کثرت رفتن
به زانکه به هرزه در وحدت سفتن
مغرور سخن مشو که توحید خدا
واحد دیدن بود نه واحد گفتن

Saha-i dilden gubâr-i kesretin gitmesi, vahdet incisini boş sözler ile delmekten daha hoşdur. Söze mağrûr olma zira tevhid-i Hudâ bir olduğunu görmekdir, bir olduğunu söylemek değildir.

لب ببند ار چه فصاحت دست داد ** دم مزن والله اعلم بالرشاد
Fesahat elvermekle beraber, daha ziyade söyleme… Allah, doğruyu daha iyi bilir.

Bu beyt-i şerîf, ma’na-yı hususîsi i’tibariyle, zat-ı şeriflerinden, yine zat-i şeriflerine hitabdir. Ma’na-yi umumisi i’tibariyle, kendilerine vahdet-i vücud sırrı zevkan ve halen münkeşif olan zevâtı kirama tavsiyedir. Ya’ni “Her ne kadar lisanındaki fesahat-i kelamîyye sebebiyle, esrâr-ı münkeşîfeyi, ehl-i zekânın akıllarına takrîben anlatmak mümkün ise de, agzını kapa ve sus! Allah Teala doğru yola sülûku en çok bilicidir.”

برکنار بامی ای مست مدام ** پست بنشین یا فرود آ والسلام
Ey mest-i müdâm, vahdet sarhoşu olan âşık! Sen dam kenarındasın. Ya sükûn eyle otur yahut aşağı in.

Ki ayağın kayıp düşmeyesin.

“Müdâm”, bâde ve içki ma’nâsınadır. Burada “müdâm”dan murâd, şarab-ı tecellî-i ilâhîdir. “Dam kenarı”ndan murad, kesâfet-i beşeriyye ile hal-i letafet arasındaki hadd-i fasıldır. Ya’ni “Ey Hakk’ın tecellîsi şarabından sarhoş olmuş olan kimse, sen şimdi kesâfet-i beşeriyye ile letafet-i ruhaniyye arasındaki hadd-i fasıldasın. Ya bu letâfete nâzır olan hâl içinde çöküp otur ya’ni sükût et veyahud yine kesâfet-i beşerîyye hâline rücû’ et vesselam!”

هر زمانی که شدی تو کامران ** آن دم خوش را کنار بام دان
Ey âşık! Sen ne vakit Maşuk-u Hakiki’nin iltifatıyla mesut olursan, o hoş zamanı dam kenarı bil.

Ve dikkatli bulun ki, ayağın kayıp yuvarlanmayasın

Sen tecelli-i ilahîye mazhar olup muradına nâil olduğun her bir vakit, o zevkî ve vicdani olan hoş ve latif anı dam kenarı bil zira bu dem bir taraftan kesafet-i beşeriyyeye ve diğer taraftan letâfet-i ruhaniyyeye nâzırdır.

بر زمان خوش هراسان باش تو ** هم‌چو گنجش خفیه کن نه فاش تو
İyi zamanda kork… O zamanı define gibi sakla, açığa vurma.

Hoş zamanında, yani mazhar-ı tecelli olduğun zamanda kork ve edebi muhafaza eyle. O iltifatı, ifşa etme. Hazine saklar gibi sakla.

Hoş ve latif olan tecelli-i Hak zamanı, dam kenarı gibi düşmekten korkulacak bir makamdır; binaenaleyh böyle bir hal vuku’unda kork ve o hali bir hazine ve define gibi sakla, nâ-mahrem ve nâ-ehil olan kimselere ifşâ etme! Zîra o gibi tecelliyat-i Hakk’ın tevâlîsinden, devâmından mahrûm kalırsın.

تا نیاید بر ولا ناگه بلا ** ترس ترسان رو در آن مکمن هلا
Ki dostluk ve muhabbetten sonra, bela gelmesin. Agâh ol da, o mertebede korkarak yürü.

Nûş edince cur’a-i câm-ı şarâb-ı aşkını
Ketm-i esrâr etmedi Mansûr kıldı terk-i ser

Nitekim Hallac-ı Mansur, mazhar olduğu tecelliyi gizleyememiş ve Ene’l Hakk demiş olduğu için birçok işkenceden sonra darağacına çekilmişti.

Ya’ni, “Ey kimse, sana vaki’ olan o latîf tecelliyat-i Hakk’ı ifşâ etme tâ ki o tecelliyatin tetâbu’u, tâkibi ve tevâlîsi, devâmı üzerine ansızın nikmet-i zeval ve inkita’ gelmesin, kesilmesin! Âgâh ol, bu gizli olan mahalde ve makam-ı ma’nevîde korka korka git! Zîrâ dam kenarı gibi tehlikelidir.

ترس جان در وقت شادی از زوال ** زان کنار بام غیبست ارتحال
Hoşluk zamanında, o neşenin geçip gitmesinden korkarsın ya hani… İşte bu, o gayb damının kenarından öteye gitmektir.

Mesela meserret vaktinde: “Aman bu zevkli haller ve zamanlar geçecek” diye insanın canında bir korku olur. İşte bu korku, mertebe-i gaybda bulunan zevâl damının kenarından emin bir mahalle irtihal ve intikal manâsınadır.

Ya’ni, sürûr içinde bulunan bir kimse, bu sürûrun geçmemesi tedbirlerine tevessül eder zira onun korkusu, dam kenarında durmak gibidir ve sükût etmek ve makamdan zail olmak havfi vardır. Bunun gibi, sâlik tecelli-i Hak sebebiyle alem-i kesâfetden halâs ve âlem-i letâfete müteveccih olup sürûra müstağrak olunca, dam kenarında bulunan gibi korkmali ve esrar-i gaybiyye damının kenarından düşmemek için, mahall-i selâmete irtihal ve intikal etmelidir ve mahall-i selamet, ketm-i esrâr halidir.

Edebü’l-mârifet, ketm-i esrâr ve setr-i ahvâldir.

Bu yolda ketm-i esrâr eylemek ağyârdan farzdır
Cehâlet perdesine zâhiren vallah bürünmektir

Tasavvuf sırrını nâ-ehline neşreyleyen zâlim
Verip nâmûsunu ağyâr eline kâre dönmektir

Tasavvuf nüshaları var yine erbâbına mahsûs
Haramdır mübtedîlere haram ile sürünmektir

Sabîlere tezevvüc lezzetin söyleyen ahmaklar
Hakîkatte olup sârik zâhir sâdık görünmektir

Görünmezden mukaddem mihr-i ma’nâ kalb-i tâlibde
Güneşten bahsi kılmaklık hayâsızlardan olmaktır

Nice yüz bin makâmâtı terakkî eylese âşık
Tasavvuf neşrine me’mur olur mu bunu bilmektir

Bu dînin âzam-ı şartı kıyâs-ı nefs ü insâfdır
Yerinde sâmit u sâbr bu babda râhı almaktır

Mutasavvıf mütevâzi olur kor yerlere yüzler
Dayanıp Lutfî Mevlâ’ya iman ile sevinmektir

گر نمی‌بینی کنار بام راز ** روح می‌بیند که هستش اهتزاز
Eğer sen, esrar damının kenarını ve oradaki tehlikeyi göremüyorsan, bak işte ruhun, onu gördüğü için tir tir titremektedir.

Ya’ni “Ey sâlik eğer sen esrar-ı gaybîyye damının kenarını ve tehlikesini akıl gözüyle görmüyor isen, ruh görüyor ve bu görüşü sebebiyle düşmek korkusundan ihtizaz ediyor ve titriyor.”

Ma’lum olsun ki, sürûr gerek cismani zevklerdem ve gerek ruhani zevklerden olsun, her insan bir sürurun zevali ve inkita’i korkusuyla içinde
gizli bir rahatsızlık duyar. İnsan kendini tetkik ederse vicdanî olan bu hali tasdîk eder. Zira bâtınlarda şâdîlerin ve sürûrların bekâsı olmadığı kanaati mündemiçtir. Bu hal yekdîgerine zıt ve mütekâbil olan tecelliyât-ı esmâiyye iktizâsıdır ve bu tecellî birbiri ardınca gelicidir. Şâd, El-Bâsıt ve gam El-Kâbız isimlerinin muktezâsıdır. Ve her birinin müntehâ-yı hükmü dam kenarı mesâbesindedir. El-Bâsıt isminin1 münteha-yı hükmünden, El-Kâbız ismi hükmünün dâiresine inme vaki’ olur ve sâir esma-i mütekabile de buna kıyas olunsun.

هر نکالی ناگهان کان آمدست ** بر کنار کنگره‌ی شادی بدست
Ansızın gelen her azap, neşe damının kenarından gelip çatmıştır

Zira şiddet-i sürur insanı edeb ve kaide haricine çıkarır. Nitekim halkın sarhoşluk halindeki rezaleti bunun delilidir. İşte bu şiddet-i sürûr dam kenarı mesabesindedir, onun igin Kur’an-ı Kerîm’de sure-i Kasas’da, “اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ [Kasas:76] Ya’ni “Muhakkak Allah Teala ferahlananları, şımararak sevinenleri sevmez!” buyrulur.

جز کنار بام خود نبود سقوط ** اعتبار از قوم نوح و قوم لوط
Dam kenarının gayrisinden düşmek olmaz. Ey salik! Nuh ve Lut Aleyhisselamın kavimlerinden ibret al.

Çünkü onlar, refah içinde idiler. O refah onlar için dam kenarı gibi olmuştu. Fakat kıymetini bilmedikleri ve onu veren Allah’a şükretmedikleri, peygamberinin nasihatlerini dinlemedikleri için o dam kenarından sükût ettiler.

Zira bu ve emsali kavimler son derece nefsani zevklere dalıp, peygamberlerini inkar etmişler ve sürûr ve şâdî damının kenarına gelmişler idi. Ansızın bu dam kenarından ukûbet, cezâ ve nekal, azap dairesine sükût ettiler. Bunun zâhirde tarîhî misalleri de çoktur. Nitekim Romalılar ve Bizanslılar nefsâni zevklere dalıp son derece sürûr ve mutluluğa müstağrak idiler. Bunun neticesi olarak millî hâkimiyetlerini kaybedip, ukûbet-i esârete giriftâr oldular vesselâm

Reklamlar

Mâşuka karşı yâneler

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım çarpmıştı sizi, bakıp dururken! Sonra, şükredesiniz diye, ölüm halinizin ardından sizi yine diriltmiştik. [Bakara:55-56]

saika_umutrehberiÂrifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nûş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar ona ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Bir “anahtar kelimenin – keyword” ipine tutunarak çekildiğimiz hakikat yolculuğunda vakti geldi diye yol gösteren güzelimiz: “sâika” ama bu da bahâne elbette, nihâyetinde O’nu görmek istediler diye başladı bütün hikaye, tıpkı O’nun da görülmek, bilinmek, sevilmek isteyişi gibi…

Arapça bir isim olan ṣā‘iḳa (ﺻﺎﻋﻘﻪ) evvelen yıldırım demek iken, ölüm, mevt, nüzûl ateşi, semadan gelen şiddetli ses,  mühlik ve azap, bulutları sevkle vazîfeli melek mânâsında da kullanıldığı vâki.

Ser-levhâmıza nakşedilen ayeti kerimemizde, Allah kelâmında geçen “Sâika” ismine tefsirlerde umumiyetle “yıldırım” manası verilmiştir. Sâika, Hakk kudretinin tecellîsi anında neye isabet ederse, onun tahammül hududunu geçtiğinde, o nesne kendini kaybeder. Biz de, beşer diliyle bu durumu tarif için “öldü” deriz. Sâika öyle bir maddedir ki  zâhiren elektrik akımı suretiyle temas ettiği maddeyi bozar, yok eder.

Haziran 1980’de Massachusettes şehrinde ABD’de vukû bulan bir hadîseyi paylaşalım zahirden bâtına yol bulma niyyetiyle: Edvin Robinson geçirdiği bir trafik kazasında işitme ve görme kabiliyetlerini kaybetmiştir. Kör ve sağır olarak yaşayan Edvin 4 Haziran 1980`de kendisine çarpan yıldırımdan sonra 20 dakika şuursuzca yerde yatmış ve kendine geldiğinde ise işitme ve görme yetilerini tekrar kazanmıştır.

Gönül Tur-i Sîna’sından tecelli etti çün Allah
Erişti sâika, sâlik hemen oldu fenâfillah

Ayete baktığımızda İsrâiloğulları’ndan seçilmiş yetmiş kişinin, Hz. Mûsâ’ya îman etmeleri için Allah’ı açıkça, kendi gözleriyle görmek istediklerini anlıyoruz. Devâmında ise bu isteklerine mukabil olarak bir yıldırımın onları yakaladığı bildirilmektedir. Müfessirlerin ekserisi sâika adı verilen ani gelen, şiddet içeren yıldırımının inanmak için Allah’ı görmek isteyen İsrailoğulları’na bir ceza olarak indiğini söylerler. Aslında bu görüşleri Sure-i Nisâ’nın dünyada Allah’ı görme isteğininin akıbetine dair 153. ayeti de desteklemektedir:

(Resûlüm) ehl-i kitab senden, kendilerine Semâ’dan bir Kitab indirmeni istiyorlar… Gerçekten (onlar) bundan daha büyüğünü Mûsâ’dan istediler… “Allah’ı cehreten = açıkça, bize göster” (erinallâhe cehreten-Bizi Allah ile yüz yüze getir) demişlerdi (ancak ölmeden önce ölmek ile, ruh boyutunda mümkün olan müşahadeyi müstakil nefsleri ile dilediler) de zulümleri yüzünden onları yıldırım yakaladı… [Nisâ:153]

Aynı ayetleri irfânî yönden değerlendirdiğimizde “Allah’ı görmek istemenin” neden cezayı gerektirecek bir istek olduğu suâli, sorgulayan her insanı düşündürmektedir. Çünkü bu vâkıanın hemen öncesinde, İsrâiloğulları’nın peygamberi olan Hz. Mûsâ da Sînâ Dağı’nda Allah ile kelâm ederken aynı şeyi isteyerek nidâ etmişti:

Ey Rabbim! Göster bana (kendini) ki (ne olur) bakayım sana… [A’râf:143]

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti. Ey âşık! Aşk; Tûr’un cânı oldu. Tûr sarhoş, Mûsâ da düşüp bayılmış! [Mesnevi-i Manevi]

Peygamber de ümmeti de bir bakıma aynı şeyi istiyor, gelin görün ki ameller niyetlere göredir ve biri hiç niyetli olmadığı halde inanmak için Allah’ı görmek, diğeri isi zaten inandığı Allah’a yol olan Rabbü’l-hasını  (a’yan-ı sabite) bilmek için görmek istemişti (men arefe rabbehu fekad arefe rabbehu)

Hz. Mûsâ’nın bu isteğine karşın  Allah Tealâ şu cevabı vermiştir:

Beni asla göremezsin. Ama yine de şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa o zaman Beni görebilirsin! Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez (nuru tecelli edince) onu toza toprağa çevirdi ve Mûsâ da bayılıp düştü, uyanıp kendine geldiğinde dedi ki: “Ne sınırsız bir yücelik Seninki! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden (ikilik, şirk hali) de münezzehsin. Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!” [A’râf:143]

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni talip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nuruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum,  Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

 Hz. Musa, Yüce Allah’ın dünyada (ikilik halinde, zira görmek fiilinin sonuç vermesi için bir bakan bir de görülen gerekir meğer o gözlerden bakan Hak ola) görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak, ayrılık acısı sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini her cihetten duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, şevk ve neşe içinde ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.

Bu âyette Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesini ifâde eden “sâika” kelimesi ile İsrâiloğulları’na cezâ olarak verilen ve yıldırım olarak tercüme edilen “sâika” kelimesinin aynı oluşu, insanın hayretini artırıyor, satırlardan öte bir mânâ sızdırıyor.

Sure-i Bakara’da bu “Sâika” vakıasından sonra neler olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Sonra sizi şükredesiniz diye ba’s ba’de’l-mevte mazhar ettik [Bakara:56]

Âyete dikkat edilirse bu istekte bulunan seçilmiş yetmiş kişinin, inen “sâika” sonucunda önce öldükleri sonra diriltildikleri buyrulmaktadır. Burada mevt kelimesi üzerinde biraz duralım: Arapça’da (ﻣﻮﺕisminin ilk anlamı ölüm ise de Arap dilbilimci Râğıb’a göre hislerini kaybetme, akıl melekesinden yoksun kalma, aklen ölme, rüzgarın veya sıcaklığın şiddetini yitirmesi, nefsin arzularının körlenmesi, bastırılması hatta bazen uyuma anlamlarına da gelmektedir.

Ayette geçen “mevt” kelimesini biyolojik bir ölüme değil de Allah’ı görme talebinde bulunanların “sâika” sonrasında yaşadığı fenâfillâh haline yani gizli şirke olan kendi varlığının hiçliğini idrak etmeye bir işaret olarak da alabiliriz. O vakit “sâika” varlığı yok eden bir hakikat tecellisidir, zahiren temas ettiği yeri nuru ve narı ile yakarak yok eden yıldırım misali.

Bu kelimeyi lugatteki “nüzûl ateşi” ilahi tecellinin getirdiği yakıcı, kendinden geçirici bir mânevî sekr hali mânâsına alırsak mevt, ölümden sonra gelen diriliş, sahv, uyanıklık ise insanda oluşan bekâbillah idrakidir.

Fenâfillah bulan sâlik olur nefsine hem fâik
Bulur bir sermedî varlık görür hep ‘semme vechullah’

Başka bir ifade ile hakikatte yegâne vâr olanın ” Vâhidü’l-Kahhâr” olduğunun farkına varmaktır. Bu öylesine bir nasiptir ki ayetin sonunda bu nimetin değerlendirilerek, kıymetinin bilinmesi, şükredilmesi gerek bir nâiliyet olduğu zikredilir; toplu halde âyeti aşk ile bir daha okuyalım:

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken! Sonra, ölümü (yokluğunuzu, gerçekte yegâne var olanın Vâhid’ül Kahhâr olduğu gerçeğini, zâtî tecellide yok olmayı, fenâfillâh) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla (bekâbillâh) hayata başlatmıştık (gerçek hayatla dirilttik) sizi, belki bunu değerlendirirsiniz (tevhid nimetine şükredersiniz) diye [Bakara:55-56]

Sure-i Bakara’dan mülhem bir niyaza aminhânız efendim:

Nefs firavununun zulmünden kaçıp vâdedilen topraklara kavuşmak için çöle düşmüşsen ey tâlip! Vaktin asâsını elinde tutan rehberine güven ve O’na teslimiyette kusur etme! Zâhiren yokluğunda Sâmirî’ye aldanıp da arkasından oyalanacak, avunacak “altın buzağılar” teselli oyuncakları arama kendine! Rehberinin seni yarılan denizden nasıl geçirdiğini, susadığında düştüğün kuyudan, taşlaşmış kalbinden nasıl su çıkardığını unutma! O, seni “tevbe”ye çağırmış, hakîkate kılavuzlamış, senden nefsini öldürmeni, arzularından geçmeni istemiş ve bununda O’nun rengine boyanma yolunda en hayırlı bir iş olduğunu sana söylemişti. Ama sen “ölmeden önce ölmek” yerine ancak mânâ âleminde, ruh ülkesinde, cem hâlinde gerçekleşmesi mümkün olan bir tecrübeyi O’ndan istemiş “Allah’ı açıkça, dışarıda, kendi gözünle görme” ısrarını sürdürmüştün. Fakat bilmiyor musun ki “sende senlik” kaldıkça yâni dağ gibi benliğin yerinde durdukça gizli şirk halindeki bu niyâzın abes yere uğraştır. İşte Allah Tealâ, rahmetinin bir tecellisi olarak bunun sana yaşatmak için “sâika” vasıtasıyla sana tecelli etmiş önce fenâ, cem makamını sonra da bekâ, fark makamını sana idrak ettirmiştir. Ey tâlip! bu şükredilmesi gereken en büyük nimettir. Üstelik bununla da kalmamış seni hüviyyetinin ayrılmaz gölgesinde dinlendirmiş, hasret çektiğin nimetleri sana cömertçe sunmuştur.

Göster cemâlin şem’ini yansın oda pervâneler
Devlet değil mi âşıka şem’ine karşı yâneler
Ol hâli çok a’lâ güzel yağmaladı gönlüm evin
Pek bağla aşkın zencîrin boşanmasun dîvâneler

Zikrimiz el fakrü fahri oldu Elhamdulillah,
Haza min fadli rabbi, Allah, Eyvalah

31. Mektup

31. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların otuzbirincisidir.

1mursidinmektuplari

Ma’bûdumuz, maşûkumuz, mahbûbumuz kendisiyle vücûd bulduğumuz, ibadet ve taatların, hamd ü senâların sadece kendisine hasrolunduğu, ta’zime, tesbîhe, tenzihe ve tehlile lâyık bizlerin teşbihinden ibadet ve taatından ve tavsifinden münezzeh olan maksûdumuz, matlûbumuz güzeller güzeli Allah’ımız, zü’l-Celâl ve tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâdan âciz olarak fakat yine de kendi lûtf u ihsanıyla ve bizlere in’amıyla, sonsuz hamd ü senâ eder, dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinden rıza-yı şerifini ümid ederiz.

Sultanü’l-enbiyâ, mahbûb-ı kibriyâ, şefî-i rûz-i ceza, enîsi’d-duâfa, merce-i fukara, sahib-i kabe kavseyn ev ednâ, Resûlen, Mekkiyyen, Medeniyyen, Haşimiyyen, Kureyşiyyen, Ebtahiyyen, ruhiya ve ruhaniyya sultânımız, efendimiz Resûl-i kibriyâ’ya salât u selâmdan âciz iken ümmet-i Muhammed olmaklığımız hasebince lütfedilen bu vesileye sığınarak salât ve selâm eder, salâvât-ı şerîfelerin sırrıyla o Fahr-i âlem Efendimiz’e arz-ı hal eyleriz. Ruh-i Resûlullah’ın bizlerden hoşnud ve râzı olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eder, ashâb-ı kirâm rıdvanullahı Teâlâ ecmaîn hazerâtının dahî arkadaşlıklarını sırat-ı mustakîm üzere refakatlerini Rabbü’l-âlemîn Hak Teâlâ’dan taleb ederiz. Cenâb-ı Hakk bizleri “ve hasüne ülâike refika” âyet-i kerîmesinin sırrına mazhar eylesin.

Allah Teâlâ’nın selâmı üzerine olsun İhsan Efendi oğlum,

Derviş İhsan Efendi oğlum. Cenâb-ı Hakk Sûre-i Yunus’ta “Dikkat ediniz, şol evliyâullah ki (o Allah velîleri ki) onlara korku yoktur ve mahzûn da olmayacaklardır.” buyurarak Allah Teâlâ’ya yaklaşmanın ahvâlini beyân edip devamında o kimselerin Cenâb-ı Hakk’tan ayrı düşmek ve muhabbetinden uzaklaşmak korkusunda ve Allah’a îmân etmede sabit kadem oluşları nazara verilmektedir. İşte maksûdu Hak; matlûbu, rıza-yı Hakk olanlar dünyevî kaygılardan âzâd olurlar. Küllî iradenin câzibesi ve Hak Teâlâ’ya muhabbetin, ülfetin zevki onları havftan (bilemedikleri korkudan) ve mahzûn (hüzünlü olmak, sebebsiz yere dünyevî işlerden sıkıntı duymak) olmaktan muhafaza eder. Allah Teâlâ’ya âşinalık, uzaklıktaki korkuya benzemez.

Cenâb-ı Hakk bu âlemi imtihanhâne olarak te’sis etmiştir ve Kur’ân-ı Kerîm’inde “Yemin olsun ki sizi bir şeyle imtihan edeceğim. …” buyurarak kimsenin bu imtihandan âzâd olamayacağını beyân eylemiştir. Mal mülk, evlâd u iyâl, insanın edindiği diğer semereler bu âlemin ziynetleri, süsü mesabesindedir. Ama aslolan bu imtihanhânede Allah Teâlâ’ya kulluk imtihanını vermek, kul olduğunu tasdik edebilmektir. Evvelce de söylediğim gibi insan bu âleme ulûhiyeti tahsil etmek için gelmedi, ubudiyeti tahsil ve te’vil etmek için geldi. Fenâ sahasının imtihanları satıhtadır. Allah Teâlâ’ya kurbiyyetin imtihanları ise derûndadır yani bâtındadır. Evliyâullah da Cenâb-ı Hakk’tan çekinir, avâm da. Lâkin evliyâullah huzurda olduğunu müşahede eder ve onların korkulan avâm-ı nâsın (insanların çoğunun, ekseriyetinin) korkulan gibi değildir. Ekseriyet, canıma ne olacak, malım mülküm elden gidecek mi, evlâdımın istikbali nasıldır, gibi korkularla ömrünü harceder ve bunları kaybetmemek için Cenâb-ı Hakk’a müracaat eder. Halbuki erbâb-ı kurbiyyet ve velâyet olan zâtlar her şeyi O’na yakınlığa vesile eder, O’ndan gayrı muhabbete meyletmez hatta O’na duyulan muhabbeti bile gene O’nun yoluna sevkeder, infak eder. İnşâallah bu sözlerim sorduğunuz suâle cevap olmuştur. Burada Bağdatlı Rûhî Efendi’nin gâyet hakîmhâne bir nutku vardır. Belki ezber eder ve hikmetinden istifade edersin.

Sanma ey hâce ki, senden zer ü sim isterler
Yevme la yenfâ’u’da, kalb-i selîm isterler

Ma’lûm, buradaki hâce’den kasıd şeriatın zâhirinde kalan ve hocalık taslayan kimselerdir. Yahut ilm-i zahirle âleme üstünlük taslayan kişilerdir. Dikkat buyurduysanız bu beyitte “O gün kişiye ne topladığı mal ne de evlâd u iyâli fayda verir Ancak selim bir kalb onu kurtuluşa sevkeder.” mealindeki âyet-i kerîmeye işaret vardır.

Berzah-ı havf ü recâdan geçegör nâ-kâm ol
Dem-i âhirde ne ümmidü ne bim isterler

Âlem-i bi meh ü hurşid ü felekte her giz
Ne mühendis, ne müneccim, ne hekim isterler

Buyurarak insanın bu dünya hayatında hangi tahsili ederse etsin, hangi korku ve ümidle yaşarsa yaşasın Allah Teâlâ’ya kurbiyyeti tahsil etmedikçe müşkillerini halledemeyeceği, hayatım idrak edemeyeceği, hikmetinden de haberdâr olamayacağı beyân edilmiştir. İnsan hikmetsiz yaşayamaz. Hikmetleri ilâhî zemine nisbet edemezse o ilim de ona fayda vermez, huzur bulamaz. Hatta ilâhî hikmetlerden uzak kalarak edindiği ilim, huzursuzluğunu ve mükellefiyetini (sorumluluğunu) artınr. Fakîrin en çok hoşuna giden beyitlerse şunlardır:

Cürmüne mû’terif ol, taata mağrur olma;
Ki şifâhane-i hikmette sakim isterler

Kıble-i mâniyi fehmeylemeyen kecrevler,
Sehvine secde edip ecr-i azim isterler

Ezber et nükte-i esrar-ı dili ey Ruhî
Hâzır ol, bezm-i ilahîde nedim isterler…

Evet, aynen böyledir. Hak Teâlâ’dan tasdiki olmayan bir ilim yahut Hak Teâlâ’dan tasdik olunduğu halde tatbik olunmayan ilim kişiyi hataya düşmekten kurtaramaz. Hatta biliyorum zannıyla söz de dinlemez, nutuk haklamaz (Söylenilen nutku yerine getirmez, hak sözü tatbik etmez.)

Alem-i keşf-i mânide çok esrar açılır
Giremez nefs-i gazub, anda halim isterler

Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukim isterler…

İşte böyledir. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Nefsini bilmemek ve ilimden mahrum olmak gadabı celbeder. Gadap, hakkı ve hukuku tamamen unutup nefsini kâim kılmak sıfatının cebren kendisini göstermesidir. Ol sebebden gadap hilmiyetle teskin olmazsa yaptığı tahribada ve zararla kişinin yakasını bırakmaz. Akabinde kişi şehevâni zevkleri artmış ve bedenî zevklerini tatmin ile eyice Hak’tan uzaklaşmış olur. Bu acayip bir şeydir. Gadap şehveti besler. Hakk’a ibadetten mahrum olan kişilerin en bâriz özelliklerinden biri kendi kudretleriyle her şeyi yapacaklarını zannetmeleridir. Hak’tan gâfil olmak kibrin neticesidir. Kibir, hakkıyla tevhîd edememenin yani şirkin hastalığıdır. Kibir derinlerde ve kişilerin bâtınına çöreklenmiş bir illettir. Bu illet gadap ve şehvetle kendisini gösterir. Lâkin gadap şehvetten tehlikelidir. Çünkü gadap benliğini tam kabullenme halidir. Şehvet ise benliğini zevke âlet etmek veya zevkle memnun etmektir. Gadap, şehveti besledikçe şehevânî örtü gafleti ziyâdeleştirir, gaflet perdelerinin ağırlığı kişiyi önce ibadet taatın zevkinden, zikir ve sohbetin ülfetinden, Hak dostluklarının nazarından soğutur ve neticede kişi esir-i şehvet olduğunda ye’se ve ümitsizliğe düşerek hem ibadetten hem hakan abitlerden tamamen uzaklaşır. Etrafında tıkırtı duysa, ansızın huzuru bozulsa hemen korkuya ve evhama kapılır. Çünkü kaidedir: Hain kişi korkar. Nifaktan kurtulamadığı için devamlı nefsanî korkularla ömrünü harceder. Bu korkulan izâle için mal mülk edinir, sahte muhitlerde sahte dostluklar kurar. Yani işte şu an dünyadaki insanların ekseriyetinin haline dönüşür. Esir-i şehvet olanlar başkalarının hukukunu tanımazlar. Söz uzar gider, lâkin şehveti tatmin, neticede muhakkak esir-i nefs ve şehvet yapar. Mürşid-i kiram hazerâtı, kişileri tedavi ederken derece derece terbiyeve tâlimde bulunurlar. Çoğu insan zâhirî riyazatla Hakk’ı bulduğunu fehmeder. Halbuki içinde çöreklenmiş kibirden haberi yoktur. O kibir, şehvet ve gadapla kendini gösteremezse muhakkak kendisine tatmin için başka bir saha bulur. İbadet taatla meşgul olan kişiyi ucûb şeklinde ifsada kalkar. Onu halletse bu sefer varlık vehmine düşürür. Hep nefsin içinde, derininde bulunan kibrin yani şirkin dallarıdır bu nev’î haller. Peki bu nasıl izâle edilir? Bu hastalık, ihtisasla, hikmet öğrenmekle, kendince riyazat etmekle hallolmaz. Mürşidin terbiyesi dahî bir yere kadardır. Ne zaman insanın kalbinde aşk-ı ilâhî zuhûr eder ve bunun sirayet etmesine mâni perdeler kalkarsa işte o zaman kibir barınacak bir vücûd bulamaz. Zîrâ aşk vücûdsuzluktur. Peki bu nasıl olacak? El-cevap: Kemâl-i aşka mazhar olmuş bir kâmile aşk derecesinde mürîd olmakla. Kişinin mürşidine duyduğu bu muhabbet onu, yolunun büyüklerine ve neticede Allah ve Resûlü’ne mülhak eder. Mektûbun başında arzettiğim gibi, Allah Teâlâ bu yolun yolculanna nebîleri, sıddıyklan, şehidleri ve sâlihleri arkadaş eder. Cenâb-ı Hakk bu arkadaşlığın da, Kur’ân-ı Kerîminde “ve hasüne ülâike refika” buyurarak güzel arkadaşlık olduğunu tenbih eder. Herhalde suâlinize ziyâdesiyle cevap olmuştur.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, Hazret-i Pîr Ahmed er-Rifaî, evliyâullahın büyüklerinden Aktab-ı Erbaa denilen dört büyük kutbun ikincisidir. Sizin zikrullahta müşahede ettiğiniz o nev’î hallere “bürhan” denir. Bürhan, ma’lûm, delil demektir. Yani inkâr edilemez, müşahede edilen hüccet demektir. Şiş, kılıç ve gül bürhanını görmüşsünüz. (Rifaî tarikatında zikrullahta kalbî esmâ başladığında dervişler vücüdlarına şiş veya kılıçla tatbikatta bulunur, bazen de kor olmuş demir parçasını yalayarak veya ağızda hapsedib soğutarak acayip haller gösterirler, âyinde kullanılan bu aletlere ‘zarf’, gösterilen bu hale de bürhan denirmiş.) Başka başka bürhanlar da vardır. Şimdi sana lâzım olan şudur: Bir kere senin seyr u sülûkunla bunların alakası yoktur. Lâkin onların da yaptığı halleri acayip karşılama. Adı üstünde bu hale ‘bürhan’ denir. Bürhan denilmesindeki kasıd enbiyânın mucizesini inkâr edenlere ve evliyânm kerâmetini inkâr edenlere delil sunmaktır. Maddî âlemin hak olduğuna inanıp da mânânın hakkını teslim etmeyenlere bir îkazdır. Meselâ bazıları derler ki: “Efendim, Hazret-i İsmail’i bıçak kesmemiş, hiç bu mümkün mü veyahut Hazret-i İbrahim’i ateş yakmamış, böyle acayip şey olur mu?” İşte o zaman bu dervişler, kılıcı, Hazret-i İsmail(as)’in tesbîhatıyla vücüdlanna vururlar; hem acısını hissetmezler hem de o kılıç darbesinden kendilerine zarar erişmez. Ve sonra Âşık Yunus’un “Kılıç mı keser Allah diyeni?” sözü anlaşılmış olur.

Yahut Hazret-i İbrahim (as) ile alakalı âyeti okurlar ve ateşi ağızlarında söndürürler. Aynen senin anlattığın gibi yanmış et kokusunu duyduğun halde onların ağzında ne bir yanma ne de bir acı vâki’ olur. İşte bu apaçık bürhandır. Rifaî dervişleri bu hali göstererek münkirlere “Bizler âciz, zayıf ümmetler olduğumuz halde işte bak, ne kılıç keser ne ateş yakar. Enbiyâya ve evliyâya bu nev’î mucizeleri ve kerâmetleri çok görmeyin ve inkâra da yeltenmeyin.” diyerek meydan okurlar. Fakat bu, herkes eline bir şiş alsın; orasına burasına batırsın, tecrübe olsun diye yapılmış bir şey olmamalıdır. Zaten Rifaî tarîkinde bu nev’î haller ekseriyetle gösterilmez yani sıkça yapılmaz. Tarikata dâhil olmaktan murâd, Efendimiz’in ahlâkını hal edinebilmektir. Gerek Rifaîyye’de gerekse başka tarîkte olsun kişi bu nev’î bürhanlara heves etmemelidir. Vakti saati gelince vuku’ bulursa eyvallah deyup zarfı kabul etmelidir. Bu zikrullaha dâhil olduktan sonra size gösterilen mânâya gelince, evlâdım bürhan sırrı zât-ı âlinize verilmiş. Fakîrde bazı emanetler var. Teberrüken (yani uğur olsun ve öylece emaneten bulunsun diye) bende bulunmaktaydı. İnşâallahu Teâlâ mektûbun sonunda size şiş ve kılıç bürhanını, gürz ve gül bürhanını ayrıca yılan ve akrep gibi hayvanların teshirini (bağlayan, emri altına alan), dualann metnini muhtasar olarak yazacağım. Fakîr size verdikten sonra zuhûr ettiğinde bu emanetleri kullanabilirsiniz. Ayrıca Üsküp’te karındaşım olan Rifaî şeyhi, Şeyh Mehmed Efendi’ye fakîrden selâm edüp teberrüken kendisinden bu emanetleri alınız. Almasanız da bir şey îcab etmez. Allah mübarek eylesin.

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum. Bizler devrân ederken, ma’lûm, kalbe doğru yani Kâbe-i Muazzama’yı tavafın aksi istikametine devrederiz. Devrânın sırrıyla alakalı göndermiş olduğum mektûbda tafsilatlı şekilde bu durum îzah edilmiştir. Fakat bahsettiğiniz zikir meclisindekiler sizin beyânınıza istinaden anlaşılıyor ki hem şeriatı hem tarikatı birbirine karıştırmış ne usûl-i şeriatı ne usûl-i tarikatı layıkıyla fehmetmiş hatta hicâb ederek söylüyorum, Allahu a’lem, bir mürşidden mezun olmadan taklid etmeye kalkışmış kişilerdir. Zaten size ma’lûm olduğu şekliyle kalbinizdeki daralma ve o kişilerin nazarlarındaki şeytanî bakış ferasetinizden kaçmamış. Bu nev’î durumlarda mürşidinizden salahiyetiniz yok ise müdahale etmemeniz yerinde olacaktır. Amma inşâallahu Teâlâ mektûbun sonunda bürhan emanetleriyle alakalı duaları verirken size mânevî kılıç nasıl çekilir ve bu nev’î mânâ düşmanlarının boynu nasıl vurulur, onu dahî tâlim edelim. Bu duayı okuduğunuzda size emanet olarak verilen mânevî silahı kullanır, mûcibince amel edersiniz. Bu nev’î sahtekârlara meydanı bırakmamak fütüvvettendir. Haddini bilmeyene haddini bildirmek, kırk yetime kaftan giydirmekten efdaldir, vesselam.

İhsan Efendi oğlum, mevzu’ bu nev’î mukallidlerden açılmışken tarikatların esmâ’mı yahut usûllerini tilki gibi aşırıp hırsızlık yapan, ondan sonra da ortalıkta arz-ı endam eden birçok sahtekârlar vardır. Bizim gençliğimizde bu nev’î şeyler yok değildi. Lâkin muktedir, hem erkân bilir hem de yerinde müdahale eder kişiler vardı. Allahu a’lem bu zevât azaldığından meydan sahtekârlara ve bu uğursuzlara kaldı. Daha evvel namazı terk eden bir gürûhtan bahsetmiştim. Şimdi bir de biz Melâmiyiz diye ortaya çıkan ahmaklar türedi. Yâ hû, melâmet her tarîkte sâlikin neş’esine göre zuhûr eden bir haldir ve yüksek, ulvî bir haldir. Herkes melâmet ehli olamaz. Yani derviş olur amma melâmete muvaffak olamaz. Melâmet başkalarının kınamasına i’tibar etmemek, medh ü sena edilecek hallere erişse de kendindeki bu tecellîleri halkın nazarından kaçırmak yahut saklamak için gayret etmek demektir. Sülûkta bu iki şekilde zuhûr eder. Birincisi; yolun başında olan sâlik halkın kendisine alakasını ve teveccühünü hoş görür ve halkın hoşnudluğu, Hakk’ın hoşnudluğu ve rızasına muhalif derekeye gelirse mürşid tarafından mürîde halkın kınayacağı bir fiil yaptırılır. Hazret-i Aziz Mahmud Hüdayî Efendimiz’e ciğer sattırılması yahut bazı dervişlere saçı sakalı tıraş ettirmeleri gibi. Böylece müridin halkın ülfetinden alakayı kesmesi ve onlann muhabbetlerinin gelip geçici olduğunun gösterilmesi temin edilir.

İkinci yol ise; yolun kemâline yaklaşmış hatta kâmil mertebesine gelmiş mürîd, halkın kendisine i’tibar etmemesi, böylece Hak ile meşguliyetini daha rahat îfâ edebilmesi için kendi tedbiri ile melâmet kisvesine bürünür. Burada mürşidin müsaadesi vardır ancak bu hal dervişin tarikat içersindeki meşrebiyle alakalı bir durumdur. Ma’lüm, melâmet “levm” kelimesinden gelmektedir. Levm ise kınanmaktır. Şimdi zamanımıza gelince kendilerine “Melâmî” diyen bazı şahıslar bu hallerden uzak oldukları gibi, ne melâmetleri melâmet, ne de kerâmetleri kerâmet kabilindendir. Zîrâ ulemâ ile sofilerin arası açıldı. Bunu din düşmanları bilerek yapıyorlar. Sanki sofi olmayı, şeriattan uzaklaşmakmış gibi gösteriyorlar. Sofiler ile zâhir ulemânın arasını açarak da şer-i şerifin hükümlerini yahut şeriat ehli olan ve dini kendisinden öğrendiğimiz zâtlan çirkin göstermeye çalışıyorlar. O halde melâmet ehli olmak isteyen kişinin, hazır böyle düşünülmüşken, şerâitten görünmesi daha uygun değil midir? Çünkü şu an kınanan, kötülenen, zâhir ulemâsı gibi görünmektir. Sofiyim, diyen kişi kınanmak istiyorsa başına beyaz sarığı taksın, sakalı da koyversin, halk içine karışsın: İşte kınanmak için bir sebeb. “Yok efendim, biz hal ehliyiz, halimizi saklamak için ibadet ve taatı terk ediyoruz.” diye iddia ediliyorsa zaten kınanmaya hâcet yok, bu nev’î kişileri Allah kınamış ve huzurundan tardeylemiştir. Bunlar, hem Hak katından hem halk katından düşmüş insanlardır. Esmâ-ı ilâhîyenin hikmetleriyle, zâhirdeki hâdiselerin bâtınındaki hikmetlerle güyâ meşgul olup biraz İbnü’l-Arabî Hazretlerinden, birazcık Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nden ma’lûmât aşırıp, bir de utanmadan kendilerini Hacı Bayram-ı Velî’nin o büyük halîfesi Bıçakçı Dede(Ömer Sikkînî Hazretleri)’ye nisbet ediyorlar. Namaz desen yok, oruç desen yok, ihvandan kardeşimiz sormuş, niye namaz kılmıyorsunuz diye, ne dese beğenirsin? “Biz salât-ı dâimûndayız.” diye cevap vermiş. A iz’ansız herif, madem salât-ı dâimündaydın, hangi aralık çıktın da bu cevabı verdin? Zâhiri burada otururmuş, bâtını başka âlemde namaz kılarmış. Bu nasıl iş ise bunu, Efendimiz (sav) bile yapamamış. Ayakları şişinceye kadar namaz kılmış, Hendek gazasında dahî müşrikler namaz vaktini geciktirdiler diye onlara beddua eylemiş. Yani Allah Resûlü(sav)’nün çıkıp da kılamadığı âlemdeki namazı bu namussuzlar kılıyormuş da haberimiz yokmuş. Yâ Rabbî, bu nev’î şerli insanların şerrinden Sana sığınırız.

İhsan Efendi oğlum, bu nev’î insanlarla şeytan uğraşamaz. Zîrâ şeytanın bunlarla alıp veremediği yoktur. Hatta bu adamlann bulunduğu yerde şeytana hâcet de yoktur. Ne sohbetleri sohbete benzer ne usûlleri usûle benzer. Yüz kelime konuşsa her kelime diğer kelimeyi götürdüğünden ortada yokluktan başka bir şey kalmaz. Evet, insanların bir zaman, tarikatı şekilden ibaret zannetmeleri hasebiyle taklidde kaldıkları ve bu sebebden yollarını âtıl hale getirdiklerini bilmekteyiz. Onları îkaz mahiyetinde bazı büyük pîrler ve meşayih-i iz’am îkaz edici sözler söylemiş ve hatta bu seyr u sülük putlarını birer birer tepelemişlerdir. Amma bunun sebebini bilmeden, seyr u sülûktan haberdâr olmadan bunları taklid etmek, tarîkatın zâhirini taklid edenlerden daha âdi bir takliddir. Zîrâ bu durumda bâtınını taklid etmeye çalışan ahmak bir güruh zuhûr etmiştir. Haydi zâhirini gördün taklid edersin, bâtının taklidi mi olur? Bir de utanmadan kendinize Melâmî dersin. Bak sana Hazret-i Abdulkâdîr-i Geylânî’den melâmete işaret. Hazret-i Pîr “Dervişler zikirden sonra su içmesinler, zîrâ zikirden sonra bir iç yanması olur ve bu yanma vücûda hararet verir. Su içildiği vakit, içteki ateşin buharı yüze vurur ve benzi sarartır. Benzi sararınca o kişiyi görenler Allah korkusundan ve takva ehli olduğundan rengi ruhsan sararmış diye iltifat eder, rağbet ederler. Dervişe ucûb gelebilir. Bu halden, ziyâde sakınsın.” buyuruyor. Al sana melâmet. İbadet taat edecek, Allah’ın farzlarını yerine getirecek, lâkin halkın rağbetine ve ülfetine mâni olacak şekilde tedbirini alacak. Söylemiştim, lâkin bir daha zikredeyim. Hz. Ömer(ra) hilâfeti sırasında bir gün cemaati topluyor ve şöyle diyor: “Ey insanlar, siz Ömer’i böyle görürsünüz de adam mı zannedersiniz. Bu Ömer putlara tapardı, Câhiliyye zamanında türlü türlü fenalıklar yapardı; halaları, akrabaları açken tek başına ziyafet sofraları düzer, hiç aldırmadan tıka basa yemek yerdi. İşte Ömer böyle bir adamdı.” Bunun üzerine arkadaşı Abdurrahman bin Avf (ra), Hazret-i Ömer Efendimiz’in yanına gelerek “Yâ Ömer, sen ne yaptm, kendini bu kadar aşağılamak olur mu, senin nefsine yaptığın bu hareket âdetâ zulümdür.” diye mukabelede bulundu. Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf’a “Yâ Abdurrahman, sen bilmiyorsun, bu nefsim neler söylemekte. Tek başıma kaldığımda ‘Ey Ömer, sen bu ümmetin makbûlüsün, Ümmet-i Muhammed’e halîfe oldun, mü’minlerin emîrisin, sen şöylesin, sen böylesin.’ diyerek beni yoldan saptırmak istemekte. Şimdi halkın nazarında bu şekilde söylüyorum ki, bana böyle fısıldamayı kessin.” diyor. İşte al sana melâmet. Olacaksa böyle olmalı, olmayacaksa hiç ağza alınmamalı. Kişi o hal ile hallendiğinde büyüklerin yaptığı fiillerden hissedâr olur. Lâkin taklid ile hakikat bulunmaz. Veyahut taklidde kalınırsa sadra şifa olmaz. Taklidi geçtik, başkalarım aldatmak için hainlik yapılır ve cehalette ısrar edilirse sadece kendi sapıtmaz, başkalarının da sapıtmasına sebeb olur.

Derviş İhsan Efendi oğlum. Daha ilk mektûbumda size tarikat ve tasavvufun nice olduğunu, keyfiyetini, kişide bulunması gereken niyeti ve Hak yolların, mürşidlerin vasıflarını muhtasaran beyân etmiştim. Sizler yaşadıkça oradaki nasihatların ve ma’lûmâtın ne kadar ehemmiyetli olduğunu ayne’l-yakîn müşahede edeceksiniz ve ehemmiyetini daha iyi idrak edeceksiniz. Cenâb-ı Hakk ibret alanlardan eylesin, ibret olanlardan eylemesin. Diğer suâlinizin; cevabını bu mektûbda arzedemeyeceğim. İnşâallahu Teâlâ başka bir zaman cevap vermeye gayret ederim. Cenâb-ı Hakk taklidlerimizi tahkîk eylesin. Nefsanî, şeytanî, insanî velhâsıl cümle mahlûkatın şerrinden ve musibetinden bizleri muhafaza eylesin. İnsan sûretindeki şeytanların şerrinden, Hak sûretindeki vesveselerin ve bâtılın şevkinden bizleri ma’sûn ü mahfûz eylesin. Hakk’ı hak görüp tâbi olmakla nzıklandırsın. Bâtılı bâtıl gösterip kaçınmakla bizlere lûtufta bulunsun. Nur-i Muhammedi’nin nuruyla ve gözümüzdeki firâset, gönlümüzdeki îmân çerağıyla sırat-ı mustakîmini dâimâ gören ve o yolda sabit kadem olan kullarından eylesin.

Âmin, bi hürmeti Tahâ ve Yasin ve âl’i Ya-sin velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

Allah’a emanet olunuz. Esselâmu aleyküm ve rahmetullahu ve berakâtuhû

32. mektupta buluşmak üzere…

Hâfızın ölümü

Aldanma Gönül,
Her can ölümü tadacaktır sonra bize döndürüleceksiniz. [Ankebût, 57]

Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk’ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

Kalbim yine üzgün seni andım da derinden;
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş!
Gördüm ki yazın bastığımız otlar solmuş.
Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş.
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!

“Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür.” demişler. İnsan bu, unutmak (bir haliyle alışmak) hastalığı ile eksik ve yaralı… Bu yüzdendir ki her dâim bir hatırlatıcıya, bir uyarıcıya muhtaç… Her gün gelip giden gündüz gece, her yıl değişen mevsimler, sonbahar ve kış ile ölümü, bahar ve yaz suretinde öldükten sonra dirilmeyi çağrıştıran ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insana “ölüm var!” dedirten fırsatlardır.

Bitmez gibi bir zevk verirken beste
Bir tel kopar âheng ebediyyen kesilir

Oysa her gün karşılaştığımız “vefat haberleri” bizlere nebevî bir ifade ile “ölümün ne güzel bir öğüt” olduğunu haykırır durur.

Her fâninin ölümü bir yaprak gibi kopmakta ömrümüzden, hazan mevsiminde kayıtsızca düşen yaprakların kime ne minneti olabilir… Hani insan hiç ummadığı bir anda bir haberle sarsılır ya bir haberle dünyayla olan bağınız kökünden kesiliverir…

İşte öyle oldu erenlerim, göçtü canlar, Hafız Yahya Soyyiğit Hakka yürüdü…

Hamele-i Kur’an, bestekâr, kasidehân, neyzen, Türk Tasavvuf Musikisinde bir gonca gül, bir güzel insan Yahya Soyyiğit (1965 Trabzon-24.10.2010 İstanbul) şimdi Ümraniye Kocatepe’de hayat-ı maneviyyesi ile zinde, O’ndan bir nevâ bekleyenler için ise hamûş oldu erenlerim…

40 yaşında nâsib olan hac farizasının akabinde zuhûr eden beyin kanseri neticesinde “yâr ile vuslat eyleyen” İstanbul Tarihi Türk Musikisi Topluluğu hanendelerinden El-Hacc Hafız Yahya Soyyiğit üstadı dosta doğru uğurladık.

Kendileri, kelâma sığmayan hâl ehli, Ademoğlu Adem bir Melâmi dervişi idi. Cenab-ı Allah’ın Hz. Davud’a verdiği ses, Hz. Yusuf’a verdiği güzellik, Hz. Eyyüb’e verdiği sabır O’na da verilmişti. Kelam-ı Hakla sohbet eder kelamı Hak’dan dinlerdi.

Bu kadar güzelliklerin içinde en çok da tevazusuna hayran olduğum üstadım, ahirette de ne olursun bizi de “ihvân-ı bâ safâ kardeşler” safına alıver…

Aah erenlerim, lezzet o dur ki tatmayan bilmez. Kalplerin lezzeti, üns ve ülfet oluklarından akan feyizli seslerdir, hele bir kulak verin Hazretim Hasan Fehmî Efendi divanından ne söyler:

Firkatin nârıyla yandım Yâ Resullah medet
Vuslatın aşkıyla doldum Yâ Resullah medet
Nice takat getirir ol dil senin medhin duyar
Yandı gönlüm külhan oldu Yâ Resullah medet
Rûz û şeb ağlar dururum çağırırım el-amân
Bâb-ı lütfundan kerem kıl Yâ Resullah medet
Derd senin dermân senindir yoluna bunca gedâ
Onun için can verirler Yâ Resullah medet
“Men Reani” sırrına vakıf oluptur âşıkân
Cümlenin murâdı sensin Yâ Resullah medet

Nefsimin kesret-i cürmünden yüzüm daim siyah
Günbegün artmakta isyan Yâ Resullah medet
Bin hayâ ile kapında TÂLİBÎ şefkat umar
Eyle ihsân kıl şefaât Yâ Resullah medet [261. Mestmp3]

Aşkı cemâl, cemâli nur oldu, nur ile bir oldu, seven sevdiğine perdesiz kavuştu… Geride bıraktığı gözü yaşlı sevdiklerine ise “Seven, sevilen ve sevgi bir oluncaya dek aşk olsun” niyazı kaldı.

Halini sorduğumuzda buyurduğu: “Alvarlı Efe Hazretleri : “Sabır kıl her belaya, rahmet-i Rahman’ı incitme.” diyor. Her belaya sabret, Allah’ı incitme. Demek ki belalar, Allah’ın ehl-i tevhid’e bir imtihanıdır. Eğer sabretmezse, isyan ederse, bu bela nerden geldi, beni mi buldu, ben böyle mi olacaktım derse Rahmet-i Rahman’ı incitirsin diyor. Ehl-i Tevhid “la faile illallah” der. Her fiilin sahibi Allah olursa rahat eder ehl-i tevhid. Bu demek değil ki “Nasıl olsa her fiilin sahibi Allah, o zaman boş ver, aldırış etme!”. Ehl-i Tevhid günün şartlarına göre bu ezalar ve cefalar karşısında ne yapılması gerekiyorsa yapacak ama feryâd etmeyecek, isyan etmeyecek… Rabbim bütün dostlarımızı, kardeşlerimizi, nefsin şerrinden muhafaza eylesin. Hastalıklardan muhafaza eylesin. Hastalık derken hem maddi hastalık, hem de görünmeyen ve esas hastalık olan nefs hastalığından, gaflet hastalığından muhafaza eylesin” satırlar, fakire O’ndan kalan son hatıra oldu…

Ömür tükendi, Yahya Soyyiğit, sabır, tevazu ve teslimiyet ufuklarında hoş bir sedâ bırakarak göçtü efendim…

Ömür tükendi ise Allah başka bir ömür verir. Geçici ömür kalmadıysa işte şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! Bu denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var… Ömrünün ölümle sona ereceğini sanma! Bedenin ölür ama sende bulunan gerçek ben “ilahî emanet” ölmez. Çünkü sen Hakk’ın sıfatlarında yaratılmışsın. Allah’a ne son vardır ne de sınır. Ecel, kafesi kırar ama kuşu incitmez. Ecel nerede, ebedî kuşun kanadı nerede? [Hz. Pir Mevlana]

Rabbimiz bizleri de kâinâtı ilâhî muhabbet gözlüğüyle temâşâ eden “ölmeden evvel ölünüz” sırrına ererek hakîkat âlemine uyanan bahtiyâr kullarından eylesin!

Ortada ölüm konuşurken fazla söze ne hacet…
Söze yakışan da ağızların tadını kaçıran ölümü dinleyip sükût libasına bürünmek değil mi?


Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
üzerimize gölgesi düşen farizayı Hac,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim