Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Mesnevi’

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım çarpmıştı sizi, bakıp dururken! Sonra, şükredesiniz diye, ölüm halinizin ardından sizi yine diriltmiştik. [Bakara:55-56]

saika_umutrehberiÂrifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nûş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar ona ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Bir “anahtar kelimenin – keyword” ipine tutunarak çekildiğimiz hakikat yolculuğunda vakti geldi diye yol gösteren güzelimiz: “sâika” ama bu da bahâne elbette, nihâyetinde O’nu görmek istediler diye başladı bütün hikaye, tıpkı O’nun da görülmek, bilinmek, sevilmek isteyişi gibi…

Arapça bir isim olan ṣā‘iḳa (ﺻﺎﻋﻘﻪ) evvelen yıldırım demek iken, ölüm, mevt, nüzûl ateşi, semadan gelen şiddetli ses,  mühlik ve azap, bulutları sevkle vazîfeli melek mânâsında da kullanıldığı vâki.

Ser-levhâmıza nakşedilen ayeti kerimemizde, Allah kelâmında geçen “Sâika” ismine tefsirlerde umumiyetle “yıldırım” manası verilmiştir. Sâika, Hakk kudretinin tecellîsi anında neye isabet ederse, onun tahammül hududunu geçtiğinde, o nesne kendini kaybeder. Biz de, beşer diliyle bu durumu tarif için “öldü” deriz. Sâika öyle bir maddedir ki  zâhiren elektrik akımı suretiyle temas ettiği maddeyi bozar, yok eder.

Haziran 1980’de Massachusettes şehrinde ABD’de vukû bulan bir hadîseyi paylaşalım zahirden bâtına yol bulma niyyetiyle: Edvin Robinson geçirdiği bir trafik kazasında işitme ve görme kabiliyetlerini kaybetmiştir. Kör ve sağır olarak yaşayan Edvin 4 Haziran 1980`de kendisine çarpan yıldırımdan sonra 20 dakika şuursuzca yerde yatmış ve kendine geldiğinde ise işitme ve görme yetilerini tekrar kazanmıştır.

Gönül Tur-i Sîna’sından tecelli etti çün Allah
Erişti sâika, sâlik hemen oldu fenâfillah

Ayete baktığımızda İsrâiloğulları’ndan seçilmiş yetmiş kişinin, Hz. Mûsâ’ya îman etmeleri için Allah’ı açıkça, kendi gözleriyle görmek istediklerini anlıyoruz. Devâmında ise bu isteklerine mukabil olarak bir yıldırımın onları yakaladığı bildirilmektedir. Müfessirlerin ekserisi sâika adı verilen ani gelen, şiddet içeren yıldırımının inanmak için Allah’ı görmek isteyen İsrailoğulları’na bir ceza olarak indiğini söylerler. Aslında bu görüşleri Sure-i Nisâ’nın dünyada Allah’ı görme isteğininin akıbetine dair 153. ayeti de desteklemektedir:

(Resûlüm) ehl-i kitab senden, kendilerine Semâ’dan bir Kitab indirmeni istiyorlar… Gerçekten (onlar) bundan daha büyüğünü Mûsâ’dan istediler… “Allah’ı cehreten = açıkça, bize göster” (erinallâhe cehreten-Bizi Allah ile yüz yüze getir) demişlerdi (ancak ölmeden önce ölmek ile, ruh boyutunda mümkün olan müşahadeyi müstakil nefsleri ile dilediler) de zulümleri yüzünden onları yıldırım yakaladı… [Nisâ:153]

Aynı ayetleri irfânî yönden değerlendirdiğimizde “Allah’ı görmek istemenin” neden cezayı gerektirecek bir istek olduğu suâli, sorgulayan her insanı düşündürmektedir. Çünkü bu vâkıanın hemen öncesinde, İsrâiloğulları’nın peygamberi olan Hz. Mûsâ da Sînâ Dağı’nda Allah ile kelâm ederken aynı şeyi isteyerek nidâ etmişti:

Ey Rabbim! Göster bana (kendini) ki (ne olur) bakayım sana… [A’râf:143]

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti. Ey âşık! Aşk; Tûr’un cânı oldu. Tûr sarhoş, Mûsâ da düşüp bayılmış! [Mesnevi-i Manevi]

Peygamber de ümmeti de bir bakıma aynı şeyi istiyor, gelin görün ki ameller niyetlere göredir ve biri hiç niyetli olmadığı halde inanmak için Allah’ı görmek, diğeri isi zaten inandığı Allah’a yol olan Rabbü’l-hasını  (a’yan-ı sabite) bilmek için görmek istemişti (men arefe rabbehu fekad arefe rabbehu)

Hz. Mûsâ’nın bu isteğine karşın  Allah Tealâ şu cevabı vermiştir:

Beni asla göremezsin. Ama yine de şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa o zaman Beni görebilirsin! Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez (nuru tecelli edince) onu toza toprağa çevirdi ve Mûsâ da bayılıp düştü, uyanıp kendine geldiğinde dedi ki: “Ne sınırsız bir yücelik Seninki! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden (ikilik, şirk hali) de münezzehsin. Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!” [A’râf:143]

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni talip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nuruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum,  Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

 Hz. Musa, Yüce Allah’ın dünyada (ikilik halinde, zira görmek fiilinin sonuç vermesi için bir bakan bir de görülen gerekir meğer o gözlerden bakan Hak ola) görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak, ayrılık acısı sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini her cihetten duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, şevk ve neşe içinde ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.

Bu âyette Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesini ifâde eden “sâika” kelimesi ile İsrâiloğulları’na cezâ olarak verilen ve yıldırım olarak tercüme edilen “sâika” kelimesinin aynı oluşu, insanın hayretini artırıyor, satırlardan öte bir mânâ sızdırıyor.

Sure-i Bakara’da bu “Sâika” vakıasından sonra neler olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Sonra sizi şükredesiniz diye ba’s ba’de’l-mevte mazhar ettik [Bakara:56]

Âyete dikkat edilirse bu istekte bulunan seçilmiş yetmiş kişinin, inen “sâika” sonucunda önce öldükleri sonra diriltildikleri buyrulmaktadır. Burada mevt kelimesi üzerinde biraz duralım: Arapça’da (ﻣﻮﺕisminin ilk anlamı ölüm ise de Arap dilbilimci Râğıb’a göre hislerini kaybetme, akıl melekesinden yoksun kalma, aklen ölme, rüzgarın veya sıcaklığın şiddetini yitirmesi, nefsin arzularının körlenmesi, bastırılması hatta bazen uyuma anlamlarına da gelmektedir.

Ayette geçen “mevt” kelimesini biyolojik bir ölüme değil de Allah’ı görme talebinde bulunanların “sâika” sonrasında yaşadığı fenâfillâh haline yani gizli şirke olan kendi varlığının hiçliğini idrak etmeye bir işaret olarak da alabiliriz. O vakit “sâika” varlığı yok eden bir hakikat tecellisidir, zahiren temas ettiği yeri nuru ve narı ile yakarak yok eden yıldırım misali.

Bu kelimeyi lugatteki “nüzûl ateşi” ilahi tecellinin getirdiği yakıcı, kendinden geçirici bir mânevî sekr hali mânâsına alırsak mevt, ölümden sonra gelen diriliş, sahv, uyanıklık ise insanda oluşan bekâbillah idrakidir.

Fenâfillah bulan sâlik olur nefsine hem fâik
Bulur bir sermedî varlık görür hep ‘semme vechullah’

Başka bir ifade ile hakikatte yegâne vâr olanın ” Vâhidü’l-Kahhâr” olduğunun farkına varmaktır. Bu öylesine bir nasiptir ki ayetin sonunda bu nimetin değerlendirilerek, kıymetinin bilinmesi, şükredilmesi gerek bir nâiliyet olduğu zikredilir; toplu halde âyeti aşk ile bir daha okuyalım:

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken! Sonra, ölümü (yokluğunuzu, gerçekte yegâne var olanın Vâhid’ül Kahhâr olduğu gerçeğini, zâtî tecellide yok olmayı, fenâfillâh) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla (bekâbillâh) hayata başlatmıştık (gerçek hayatla dirilttik) sizi, belki bunu değerlendirirsiniz (tevhid nimetine şükredersiniz) diye [Bakara:55-56]

Sure-i Bakara’dan mülhem bir niyaza aminhânız efendim:

Nefs firavununun zulmünden kaçıp vâdedilen topraklara kavuşmak için çöle düşmüşsen ey tâlip! Vaktin asâsını elinde tutan rehberine güven ve O’na teslimiyette kusur etme! Zâhiren yokluğunda Sâmirî’ye aldanıp da arkasından oyalanacak, avunacak “altın buzağılar” teselli oyuncakları arama kendine! Rehberinin seni yarılan denizden nasıl geçirdiğini, susadığında düştüğün kuyudan, taşlaşmış kalbinden nasıl su çıkardığını unutma! O, seni “tevbe”ye çağırmış, hakîkate kılavuzlamış, senden nefsini öldürmeni, arzularından geçmeni istemiş ve bununda O’nun rengine boyanma yolunda en hayırlı bir iş olduğunu sana söylemişti. Ama sen “ölmeden önce ölmek” yerine ancak mânâ âleminde, ruh ülkesinde, cem hâlinde gerçekleşmesi mümkün olan bir tecrübeyi O’ndan istemiş “Allah’ı açıkça, dışarıda, kendi gözünle görme” ısrarını sürdürmüştün. Fakat bilmiyor musun ki “sende senlik” kaldıkça yâni dağ gibi benliğin yerinde durdukça gizli şirk halindeki bu niyâzın abes yere uğraştır. İşte Allah Tealâ, rahmetinin bir tecellisi olarak bunun sana yaşatmak için “sâika” vasıtasıyla sana tecelli etmiş önce fenâ, cem makamını sonra da bekâ, fark makamını sana idrak ettirmiştir. Ey tâlip! bu şükredilmesi gereken en büyük nimettir. Üstelik bununla da kalmamış seni hüviyyetinin ayrılmaz gölgesinde dinlendirmiş, hasret çektiğin nimetleri sana cömertçe sunmuştur.

Göster cemâlin şem’ini yansın oda pervâneler
Devlet değil mi âşıka şem’ine karşı yâneler
Ol hâli çok a’lâ güzel yağmaladı gönlüm evin
Pek bağla aşkın zencîrin boşanmasun dîvâneler

Zikrimiz el fakrü fahri oldu Elhamdulillah,
Haza min fadli rabbi, Allah, Eyvalah

Reklamlar

Read Full Post »

Bîşnev în Ney

Bişnev în ney çün şikâyet mîküned
Ez cüdâyı hâ hikâyet mîküned

“Dinle! Şu neyin nasıl şikâyet ettiğini, ayrılıklardan nice hikâyet ettiğini…”

Bîşnev în ney…         Dinle! Şu neyi
Bîşnev…                   Dinle!…
B (ب)…

Mesnevî-i Şerîf’in dibâcesinde, yâni önsözünde veya takdim yazısında, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından, “Bu Mesnevi kitabı, Allah’ın sırlarının ve O’na yakınlık kazanma yollarının öğretilmesi hakkında sırların açıklayıcısının açıklayıcısı ve dinin aslının aslının aslından bahseden Allah’ın fıkh-ı ekberi, şer-i ezhârı, yâni Allah’a ulaşma yollarının apaçık ve parlak delilidir.” diye nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf hakkında yapılacak diğer nitelendirmeler mutlaka yetersiz kalacaktır.

ote11

Hz. Mevlânâ’nın, ayrıca, “Bu Kitab’ın nûru, içinde kandil yanan bir mekân gibidir. Parlaklığı sabah aydınlığından daha nurlu, daha nûrlandırıcıdır ve Mısır’daki Nil Nehri gibidir. Hz. Mûsâ ve kavmi gibi sabır sahiplerine geçit olur, Firavun gibileri ise boğar. Kur’ân gibi bazılarını hidâyete, bazılarını dalâlete sevk eder.* Rızıkların genişlemesini, ahlâkın iyileşmesini sağlar.” diye dibacesinde yer verdiği Mesnevî-i Şerîf’i, “Bîşnev, dinle” kelimesi ile başlar. Bîşnev ise, “B” harfi ile başlar. Dolayısıyla Mesnevî’nin başlangıcı “B” harfi iledir. Her işimizde dilimizden düşürmememiz gereken Besmele-i Şerif de “B” ile başlar.

B harfi, altında noktası olan yatay bir yay şeklindedir (ب) Denir ki, kâinat Kur’ân’da, Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha Besmele’de, Besmele “b” de, “b” ise noktada gizlidir. B’nin noktası, anlayabilenler için bilimin tâ kendisidir. İşte onun içindir ki, bizzat Hz. Peygamber tarafından, ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan Hz. Ali (r.a.), “İlim bir nokta idi, onu câhiller çoğalttı.” buyuruyor. O noktaya da “tevhîd-vahdet (birlik) noktası” denir. Bütün ilimler o tevhîd noktasını öğrenmek içindir.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sini bir beyitinde şöyle nitelendiriyor:

Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdetest
Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est

“Bizim Mesnevî’miz vahdet dükkânı, birlik pazarıdır: Birlikten başka ne görürsen, o puttur.” Hep o birlik noktasını anlatmak için, asırlardır ilmî çalışmalar yapılmış ve bütün kitaplar da o noktayı anlatmak için yazılmıştır.

O nokta, “tevhîd noktası”dır. Ama o noktaya gelebilmek için, evvelâ Mesnevî-i Şerîf’in emir veya tavsiyesinde olduğu gibi dinlemeyi bilmek lâzımdır. Çünkü “olma”nın yolu, “bilme”den geçer; “bilme” ise dinleme ile başlar. “Dinleme” yerine “okumak” olsa idi; o elleri öpülesi, başımıza tâç edilesi öğretmenlerimizin aslî fonksiyonları kalmazdı. Herkes kitap okur, öğretmenlerinden bir şey öğrenmesine hâcet kalmaz, okuduğu kitaplardan yeterince ilim öğrenirdi. Ama okuma ile değil, dinleme ile öğrenilir. Ancak “öğrenmek”, “bilmek” yetmez. “Olmak” lâzımdır. Nedir olmak? Bilişin, oluş hâline gelmesidir. Dolayısıyla bilmek yetmez. O bilgiyi davranış biçimi hâlinde dışa vurmak gerekir. Nice bilenler, bildiklerine uygun davranmayarak hatâ işlemekteler. Zâten, Hz. Peygamberimiz Efendimiz: “Ey mü’minler! İnsanlar sizin söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakarlar.” (Yâni, sözlerinizle değil, davranışlarınızla değerlendirirler) buyurmuyor mu? Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz Zilzâl Sûresi’nde zerre kadar da olsa gerek hayır, gerek şer davranışlarımızdan yâni amellerimizden sorguya çekileceğimiz gerçeğini bir tek kelimeyle belirtivermiştir. “Ya’mel” kelimesi…** Ameller, davranışlar…

Pekiyi, bilgi noksanlığından dolayı yanlış davranışlarımız olursa? Bu sorunun da cevâbı, her türlü müşkili çözmede yol göstericimiz olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’de: “Siz bildiğiniz ile amel edin, Allah bilmediğinizi öğretir.” Bir bilgi, yanlış ve eksik de olsa; Allah rızâsı gözetilerek iyi niyetle uygulamaya konulursa, Efendimiz’in buyurdukları gibi (ki O her şeyi doğru söyler) Allah o uygulamanın doğrusunu öğretir. Bir kişinin öğretmeni Allah olursa, o kişi câhil kalabilir mi? Bakara Sûresi’nde Rabbimiz bu gerçeği iki kelimeyle özetlemiş: “İttekullah ve yuallimü kümullah” Allah’tan ittikâ edene (yâni O’nun rızâsını kaybetmekten korkana) Allah, her şeyi öğretir. Evet, bilme, olma ile biter. Ama, dinlemeyle başlar. Ve her hayırlı başlangıç Besmele’yledir. “B” ile…

İşte Hz. Mevlânâ Mesnevî’sine “B” harfiyle başlayarak bazı şeylere işaret buyurmuş oluyor. Bilindiği gibi, Besmele bütün İslâm kitaplarının başlangıç cümlesidir. Kur’ân-ı Kerîm ve diğer bütün kitaplar Besmele ile başlar. Kur’ân-ı Kerîm’de Besmele’siz başlayan tek sûre Tevbe Süresidir ki o da “berâetün” kelimesi ile yâni “B” ile başlar. Besmelenin “B”si, Tevbe Sûresi’nin ilk kelimesi olan “berâetün” kelimesinin B’sinde gizlidir. İşte Hz. Mevlânâ böyle bir ince nükteye de işâret ediyor. Ve böylece Hz. Mevlânâ kendine mahsus çok özel bir tarzda Besmele çekmiş oluyor. Çünkü bilinir ki, Besmele’siz başlayan işin âkıbeti hayır getirmez.

ote22

Mesnevî-i Şerîf’in ilk harfi “B“de Esmâ-i Hüsnâ’dan işâretler vardır: Bâkî, Bârî, Basıt, Basir, Bâis, Berr. Kâinattaki her şey Allah’ın güzel isimlerinin tecellîsi ile olur. Her şeyde Esmâ tecellîsi vardır. Mesnevî-i Şerîf de Bâkî (kesintisiz ebede giden, sâbit ve devâmlı olan) bir kitaptır. Bârî (ayıpsız, kusursuz, borçsuz, diğer kitaplara benzemekten berî olan) bir kitaptır. Bâsıt (okuyanların gönüllerini genişleten, yayan, uzatan, derinleştiren, ferahlandıran) bir kitaptır. Basîr (okuyanların basiretini açıp; görmek, bilmek, sezmek ihsân eden) bir kitaptır. Bâis (okuyanların ölü gönüllerini dirilten, uyandıran, kendi içindeki cevheri harekete geçiren) bir kitaptır. Berr (doğru haber veren, yalanı olmayan, ihsân sâhibi, iyilik ve güzellikler saçan) bir kitaptır.

Mesnevî-i Şerîf, okuyanların Hakk ve bâtıl farkını fark ederek, bâtıldan kaçıp Hakk’a koşma yolunda da bir yol göstericidir. Ayrıca, zâhire (dış görüntüye) aldanmayıp, zâhirle yetinmeyip, Bâtını (iç yüzü) anlamaya da sebep olur.

Mesnevî-i Şerîf, başlı başına bir “Belde”dir, o beldede bütün bir hayat yaşanır. Ayrıca, Hz. Mevlânâ’nm doğduğu yer Belh şehridir. “Rûhü’l Mesnevî” isimli eserinde Mesnevî-i Şerîf’ten şerhler -açıklamalar- yapan İsmail Hakkî-i Bursavî şöyle buyurur:

Zehrini yutma âlem-i telkin,
Şekkerin çiğne belde-i Belh’in,
Ney gibi buldu Belh içinde nemâ,
Saldı âvâzı Konya’da ammâ

Yaratıcımız, bizi henüz yalnızca ruh halindeyken Elest Bezmi’nde huzûruna toplayıp sordu: “Elestü bi Rabbiküm? -Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Kâlû: Belâ” biz yaratılmışların ilk sözü oldu: “Belâ -Evet, Rabbimizsin.” Yaradılış sürecinde Allah’ın huzûrunda olduktan sonra, dünyaya gönderilip, nefsin değil yine Allah’ın huzûrunda olma şuûrunun kazanılmasının Sidâyeti -başlangıcı, evveli- olarak, Mesnevî çok önemlidir. Allah huzûrunda, mahşerde Berâat etmek, aklanmak için de…

Eski Türkçe’deki b harfi, elif gibi dikine durmaz. Yatıklığıyla da bir alçak gönüllülük -tevazu- simgesi gibidir ki; tevazu, tasavvufun olmazsa olmazlarındandır.

Mesnevî; her beyti kendi içinde kafiyeli olan bir nazım şeklidir. Beyt, bilindiği gibi ev demektir. Mesnevî tarzında yazılan nazımlarda her beyt başlı başına bir mânâ taşır. İşte Mesnevî-i Şerifin her Beyti böyledir, mânâ evidir.

Ve Resûlullah Efendimiz’in müjdeleyici sıfatı “Beşîr” de b ile başlar. Mesnevî-i Şerîf de Allah ve Resûlünün yolunda bulunmanın müjdeleyicisidir, Beşîr’idir.

Meşhur “Osmanlı Müellifleri” isimli eserin sâhibi Bursalı Mehmet Tâhir Bey “b” harfi ile ilgili olarak, bir şiirinde şöyle söylüyor:

Bunca envâ-ı ulûmun noktadır hep mastarı,
Böyle fermân eylemiştir zât-ı vâlâ Hayder’i,
Bâ-ı Bismillah’tır ancak ehl-i Hakk’ın ezberi,
Nakşibend suretteyiz, lâkin Melâmî meşrebiz;
İsm-i zâtı her nefes tekrar eden hak mezhebiz

Evet, Besmelenin B‘si ancak Hakk ehli olanların ezberidir. Bilindiği gibi Mesnevî-i Şerîf’in ilk onsekiz beyti bizzat Hz. Mevlânâ tarafından söylenmiş ve yazılmış; daha sonraki binlerce beyit ise Çelebi Hüsâmeddîn tarafından Hz. Mevlânâ’nm söylediği beyitlerin yazılmasıyla ortaya çıkmıştır. İlk onsekiz beytin birinci kelimesi “Bîşnev”, onsekizinci beytin son kelimesi “vesselâm”dır. Yâni Besmele’nin B’si ile başlayan ilk onsekiz beyit Besmele’nin bitiş harfi olan “M” harfiyle biter. Bîşnev-Vesselâm. İşte bu da Hz. Mevlânâ’nm eserine bir başka Besmele’dir.

Tasavvuf terbiyesinin bir tek şartı vardır: Söz dinlemek. Zâten kendi irâdesi ile irâdesini, mürşidine terk edip bu terbiyeyi edinmeye tâlip olan kişi elbette söz dinlemekle yükümlüdür. Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf’in ilk kelimesinde “dinle” diyerek dinlemenin bu önemine vurgu yapmıştır.

Tasavvufun veya tasavvuf yolunda ilerlemenin birbirinden ayrılamayacak kadar önemli iki unsuru vardır: Hizmet ve sohbet. Hizmet dahi sohbetin feyzine erebilmenin bir yoludur. Hz. Mevlânâ “Allah dostlarının, velîlerin sohbetinde bulunmak, her türlü nafileden -dikkat buyurulsun, farzdan değil- daha hayırlıdır.” buyurur. Sohbet ise, dinlemeyle olur. Sohbetin dinlenebilmesi için, az konuşmak lâzımdır. Bu da tasavvufun bir diğer tavsiyesi- dir: “Az yemek, az uyumak, az konuşmak” prensibinin geçerli olduğu tasavvuf terbiyesinde hüner, söylemek değil dinlemektir. Doyduktan sonra yenilen yemek, tembellik uykusuyla geçirilen zaman, lüzumsuz ve boş konuşma tarzında söylenen sözler “israf haramdır” kâidesince yasaklanmıştır. Dinlemeyenler öğrenemezler, öğrenemeyenler bilemezler, bilemeyenler ise “olamazlar.” Tıp, matematik, hukuk, coğrafya, ekonomi, mühendislik ve daha sayabileceğimiz bütün müspet ilimlerin tahsilinde olduğu gibi mânevî tahsilde de bu kâide aynen geçerlidir. Bununla birlikte dinlemeden öğrendiklerini zannedenler;

Gör zahidi kim sâhib-i irşâd olayım der;
Dün mektebe gittim, bugün üstâd olayım der.

beytinde anlatılan mânâya düşerler. Evet, dinlemek…

Tâ-hâ Sûresinin 13. âyetinde, Cenâb-ı Hakk Hz. Mûsâ’ya hitâben şöyle emreder: “Sana vahy olunacak şeyleri dinle!” Nuh Tûfânı’nın anlatıldığı Nuh Sûresi’nin 7. âyetinde, Hz. Nuh’un hak olan dâvetine icâbet etmemek için bazı insanların, elleri ve parmakları ile kulaklarını tıkadıkları; bunu Hz. Nuh’u işitmemek, duymamak, dinlememek için yaptıkları ve tûfânda da, işte o parmaklarıyla kulaklarını tıkayanların yâni, dinlemeyenlerin helâk oldukları anlatılır. A’râf Sûresi’nin 204. âyetinde, bir kat’î emirle şöyle buyrulmaktadır: Kur’ân okunduğu zaman dinleyiniz ve sükût ediniz, susunuz. Böylelikle, rahmete erenlerden olursunuz.” Böylelikle, yâni dinleyerek ve susarak… Rahmete ermek için, Kur’ân ve hepsi Kur’ân’m birer îzâhı olan bütün ilmî kitaplar okunurken ve bundan bahseden kişileri dinlerken “susunuz” emri vardır. Susunuz ki, iyi dinleyebilesiniz. Çünkü dinleyen dinlenir. Dinlemek için önce iyi bir kulağa ve anlayıp etkilenecek bir kalbe sâhip olmak lâzımdır. Allah anlamanın kalp ile olacağını beyân buyuruyor. Â’râf Sûresinin 179. âyetinde, “Onlar ki, kulakları vardır işitmezler, gözleri vardır görmezler, kalpleri vardır anlamazlar. İşte onlar belki hayvan, belki hayvandan daha aşağıdırlar.” buyurularak idrâk etmenin kalp ile olacağı beyân edilmiştir.

İşitici bir kulağa sâhip olmak, önde gelen bir şarttır. Onun için, Mesnevî-i Şerifin 512 ve 513. beytlerinde Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:

Cânı u dil-râ tâkat-i ân cûş nîst
Bâkî gûyenı der cihân, yek gûş nîst

“Can ve gönülde, yâni kalple hakîkat coşkunluklarını kaldıracak tâkat ve kulakta da bunu işitecek istidat yoksa, ben kime, ne söyleyeyim?”

Her kücâ gûşî bûd-ez vey çeşni geşt
Her kücâ sengi bûd-ez vey yeşm geşt

“Nerede bir kulak varsa, ondan yol gösterici göz hâsıl olur. Nerede bir taş varsa, söz dinlerse eğer taş olmaktan çıkar, yeşim derecesine yükselir.”

Burada, belki yeri değil gibi görülebilir ama, beyitte seng -taş kelimesi geçince Hz. Mevlânâ’nm, şu sözünü hatırlamadan da geçilemiyor:

“Bahar gelmekle taş yeşermez. Ancak yumuşak toprak yeşerir. Sen de taş gibi katı kalpli olma. Toprak gibi yumuşak ol ki, senin de kalbine, bir bahar güneşi gibi, bir ârif ve kâmilin güneşi gelirse; sende de nice güzellikler yeşerir.”

Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında,
Ol düşmanıdır sâhibinin baş üzerine

Kulak ki öğüt almaya her dinlediğinden,
Akıt ana sen kurşunu hemen deliğinden.

Evet, göz bir yol göstericidir ama, kulak yol buldurucudur. Her gördüğümüz doğru değildir. Su dolu kaba, bir cetvel batırdığımızda cetveli kırılmış gibi görürüz. Hâlbuki cetvel kırık değildir, göz yanılır. Kulak, eğer doğru ağızdan çıkan sözleri işitirse, göz gibi yanılmaktan ârîdir; o doğruyu görmez ancak doğruyu bulur. Fakat bu durum, söz bir kulağından girip diğer kulağından çıkanlar ve kalpleri ve kulakları mühürlü olanlar için geçerli değildir. Ancak öyle yüksek huzûrlar vardır ki orada, o huzûr sâhibinin yüzü suyu hürmetine kulakların mühürleri açılır ve neler neler duyulur…

*: Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez.İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah’ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır. [Bakara, 26]

**: Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür ve kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa, o da onu görür. [Zilzâl, 7-8]

devam edecek inşallah…

Read Full Post »

Kâinat kitabının okuyucusuna,
Bütün kitaplar, tek bir kitabın daha iyi anlaşılması için okunur

Elest aleminde Rabbini görüp mest olan cânın ruhu, bugün de O’nun eserlerini, baharın güzelliklerini görür de Rabbini görür gibi kendinden geçer.

192umutrehberi21 Mart ile hep beraber, gece ve gündüz eşitliğini yaşadık, geçen her yeni gün, gündüzün uzadığına, önce havaya sonra suya ve toprağa düşen cemrenin dünyamızı ısıttığına şahit oluyoruz. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.
Bahar geliyor erenler, toprağa, bitkiye su yürüyor. Bu değişim, bu yeniden uyanış, kadim zamanlardan beri kutlanagelmiştir. Hakkın halifesi, Hz. Adem’e verilen esmanın vârisi olan insan da elbette bu değişimden vâreste değil. İnsandaki bu ebedilik, bekâ duygusunun gerçek anlamda tatmini ancak din ile mümkündür efendim.Allah indindeki, (ilk insandan beri) yegane din olan, İslam’ın kitabında, sure-i yasinde 39. Ayet-i kerime’de: Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. buyrulur.

İnsanlar, Ay’ın bu konaklarını, safhalarını görmekteler. Ay, önce hilal olarak doğmaktadır. Sonra geceden geceye büyür, nihayet dolunay olur. Sonra yeniden küçülmeye başlar, neticede kuru hurma salkımı gibi yay şeklinde hilal haline gelir. Ayette geçen “urcun” yaş hurmanın dizildiği salkımdır. Ayı geceden geceye izleyen bir kimse, Kur’an’ın bu hayret verici ifadesinin inceliğini anlar. “Nihayet o eğri hurma dalı gibi hilal olur da geri döner” Özellikle bu “eski” kelimesinin ifade ettiği ince anlam… Çünkü Ay, doğduğu ilk gecelerde hilaldir. Son gecelerinde yine hilaldir… Fakat birincide adeta güzel ve genç görünür. Sonunda ise sanki zayıflamış rengi sarı, kederli ve kurumuş görünür. Kurumuş eski hurma dalının solgun halı gibi… O halde Kur’an-ı Kerim’in ayın safhalarını bu hayret verici ve anlamlı ifade ile dile getirmesi bir tesadüf değildir.

Geceden geceye ayla birlikte yaşamak insanın içinde öyle taze, öyle yumuşak, öyle anlamlı, öyle derin duygular uyandırıyor ki… Ay’la birlikte yaşayan, Ay’ın hareketlerini izleyen insan kalbi, gördüğü manzara karşısında etkilenmekten, duygulanmaktan ve güzelliği ve yüceliği var eden ve gök cisimlerini bu sistem içinde yöneten kudret elinin büyüklüğünü görmekten kendini alamaz; İster Ay’ın izlediği bu yolların ve şekillerin altındaki gizliliği bilsin, isterse bunları hiç bilmesin. Sadece görmek bile, kalbi duygulandırmak, düşünceyi coşturmak ve insanı düşünce ve tefekküre yöneltmek için yeterlidir… İşte böylesi bir tefekkürde can kulağınızda da, Merhum Cinuçen Tanrıkorur üstadın, Mehtapta Yakamozlar adlı Nihavend Saz Semaisi olsun istedik, ikramın kabulu niyazıyla hele bir dinleyin iyi gelecektir.

“Bu, üstün ve her şeyi bilen Allah’ın kanunudur.”
Ay içinde bir takım yörüngeler tayin ettik. Nihayet o eğri hurma dalı gibi hilal olur da geri döner… [Yasin, 39]

Yüce Allah gece ile gündüzün bilinmesi için güneşi yarattığı gibi, ayların bilinmesi için de ayı yarattı. Ay ile güneşin yürüyüşünü farklı kıldı. Güneş her gün doğar ve o günün sonunda batar. Yaz ve kış farklı yerlerde doğup batar. Bu sebeple gündüz uzar gece kısalır, sonra da gece uzar gündüz kısalır. Bu hadise milyonlarca yıldan beri, bir değişikliğe uğramadan sürüp gider. Dolayısıyla insanoğlu, ayın hangi gün nasıl bir şekil aldığını hesap edebilmektedir. Aksi takdirde bunu hesap edebilmek mümkün olmayacaktı.

Hz. Pir Mevlana bu hadiseyi ince bir sanat ile, bir hüsnü ta’lil ile ne güzel yorar;
Öyle ya müslümanlık ince insanın, dervişlik ise ince müslümanın işidir erenler
Kainat, sure-i yasin’in 29. Ayetindeki ilahi kanuna ittiba ettiği için düşen cemre toprağa su yürür, ağaç çiçek açar, meyveye durur, bu güzellik; kainatın edebindendir. Sahi edep de emre ittibadan ibaret değil midir? Edep ya huu!

192umutrehberi2Gamdan, fenalıklardan sana gelen her şey, senin kendi korkusuzluğundan, edepsiz- liğinden, küstahlığındandır.

Cenab-ı Hak’tan her hususta başarıya ulaşmamız için edep niyaz edelim. Çünkü edebi olmayan Allah’ın lütfundan mahrum kalır.

Biz dâhi inadı bırakıp Hakk’a muti ola görsek, gönül ağacımız ne meyveler verecek, vakit varken anla artık O ne derse o olur! Kul hakka tam itaat ederse Hak’ta O’nun istediğini muhakkak verir.

 

Bahar sadece toprağı ısıtmakla kalmasın, hakikat güneşi doğsun da biraz gönlümüzü ısıtsın da…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz meyveye dursun,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: