Yılanı uyandırmayasın

Savm-ı sivâ’yı kim tutar
Îd-i visâl’e ol yeter
Bülbül gibi dâim öter
Gülşen olur kâşânesi
ramazan_1440

Sivâ’dan yâni Allah’tan başka şeylerden oruç tutan, sıyâm-ı mâ-sivâllâh içre her şeyden eden imsâk, vuslat bayramına erer muhakkak!

Eşyâyı Hakk’a perde etmeden, gaflete düşmeden, can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki ancak o vakit, zâhir ve bâtın bizim vücûd ülkemizde de Hak ile hemkarâr olur erenlerim

Tâ böylece göz, ancak tecellîyât-ı Hakk’ı görür, kulak enbiyâ ve evliyâ kelâmı dinler, tad alınan âzâlar Hakk’ın nehy ettiği şeylerden sakınır, akıl, fikir, hayâl hep Hak ile meşgûl olur durur.

Melâmet üzredir dâim olanlar noktadan âgâh
Tecerrüd eyleyenler mâsivâdan hep görür Allâh

Hak Dost, mâsivâ orucu(na) tut(ul)mayı nasîb eder, mümin ayı sonunda cemâliyle herdem.bayrâm idrâki ikrâm eder, birliğiyle (ir)şâd eder, esrârına hayran eder inşâallâh

Hakîkatine erilen oruç, benlik karanlığına bayram güneşinin doğması için Haktan inen “bir.gel” emridir.

Kendini terk ederek, benliği sâhibine vererek oruç tutmak marifetinin nihâyeti Hakk’ın varlığıyla bayrâm etmek olur. Hakk’ın varlığı ise insanın güneşinin doğması yâni dîdârın görülmesiyle idrâk edilir. Gerçek bayram namazı da batmayan bir güneşin doğmasıyla, gerçeğe u.yanınca, rengine aşkın cümle boyanınca kendinden kendine ikâme edilir vesselâm

İşbu manânın feth ü küşâd olunmaklığı niyeti ile, üzerimize güneşi doğan 1440 yılının Ramazân-ı mağfiret-nişânı vesîle bilerek, bu mübârek ayın ruhâniyetine pek muvâfık düşen bir kıssayı Mesnevî-i Ma’nevî dilinden ikrâm etmek dileriz

حکایت مارگیر کی اژدهای فسرده را مرده پنداشت در ریسمانهاش پیچید و آورد به بغداد
Yılancının donmuş bir ejderhayı ölü sanarak iple bağlayıp Bağdat’a getirmesi
yilan_mesnevi

Nefs ejderhâst ü key murdeest
Zân ki ez-bî-âletî efsürdeest

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü
Sakın nefsin öldüğünü zannetme, imkansızlıktan, mevsimsizlikten, ortamın müsâit olmayışından uyuşmuş kalmış yaz gelince, eline bir fırsat geçince gör nasıl canlanır!

یک حکایت بشنو از تاریخ‌گوی ** تا بری زین راز سرپوشیده بوی
Eski vakâları bilen târih söyleyiciden bir hikâye dinle de bu üstü örtülü sırdan sen de kokular alasın.

مارگیری رفت سوی کوهسار ** تا بگیرد او به افسونهاش مار
Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak üzere dağlara doğru gitti.

گر گران و گر شتابنده بود ** آنک جویندست یابنده بود
Arayan ister yavaş gitsin, ister hızlı, nihâyet aradığını bulur.
Bu beyt-i şerîfte “Men talebe vecedde vecede: Kim ki istedi ve ciddi gayret gösterip çalıştı, aradığına nâil oldu” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. “Kim ihlâs ile istediği şeyde gayret gösterirse, elde eder.” bir düstûr-u hakîkattir.

در طلب زن دایما تو هر دو دست ** که طلب در راه نیکو رهبرست
İki elini de aramadan çekme. Arama, yolda en iyi bir kılavuzdur.

Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk’a vusulü murâd et zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet şevkiyle olur ve böyle kemal-i muhabbetle vaki’ olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur. Arayıcı, arayan kimseye Farisî dilinde cûyende derler.

Aşk ile gelin tâlib ü cûyende olalım
Zevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlânâ’ya gelin bende olalım
Semâ safâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

لنگ و لوک و خفته‌شکل و بی‌ادب ** سوی او می‌غیژ و او را می‌طلب
Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi halde, hatta edepsizcesine de olsa ona doğru kımıldan, onu ara.

Ey sâlik, kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusul talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürüne sürüne ve düşe kalka da olsa yürü ve behemehâl onu taleb et!

گه بگفت و گه بخاموشی و گه ** بوی کردن گیر هر سو بوی شه
Gâh lâfla gâh susarak, gâh şuraya buraya boynunu uzatarak, o padişahın kokusunu almaya çalış.

Gâh söz ile ve gâh sükût ile kalbinden onu iste! Ve gâh her tarafta o şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın kokusunu koklamaya çalış!

گفت آن یعقوب با اولاد خویش ** جستن یوسف کنید از حد بیش
Yakup, oğullarına “Yusuf’un kokusunu haddinden fazla arayın” dedi.

Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini (bütün duygularınızla) iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. [Yûsuf:87] ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, evladlarına Yusuf’u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Ayet-i kerimenin ma’na-yı işârîsi Yusuf-i hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk’ı taleb etmektir.

هر حس خود را درین جستن بجد ** هر طرف رانید شکل مستعد
Siz de her duygunuzu istidatlı bir hâle getirin de her yanda adamakıllı onu araştırın.

Havass-i zâhire (beş duyu) ve bâtınanızı (akıl, kalp, ruh, vicdan, latîfe) revh (rahatlık, huzur) ve rahmet-i ilahiyyeyi kemal-i ciddiyyetle aramak hususunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektor gibi sürünüz. Mesela gözümüz tecelliyat-i Hakk’ı görsün, kulağımız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika (dil) ve şâmme (burun) ve lâmisenizi (dokunma duyusu) Hakk’ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak’la meşgûl ediniz.

گفت از روح خدا لا تیاسوا ** همچو گم کرده پسر رو سو بسو
Allah, “Allah lütfundan meyus olmayın, ümit kesmeyin” dedi. Çocuğunu kaybetmiş Yakup gibi sen de bucak bucak yürü.

Yani Ya’kûb (a.s.) evlatlarına “lâ teyesû min ravhi(A)llâh” [Yûsuf:87] yani “Allah’ın cana can katan rahmetinden ümit kesmeyiniz” dedi. Ve Hak Teala hazretleri bunu kelam-i şerîfinde bize ihbar buyurdu. Binâenaleyh ey salik, sen dahi bu nasihatden ibret alarak, Allah’m rahmetini aramak için, oğlunu gaîb etmiş olan kimse gibi köşe bucak gez ve durma yürü!

از ره حس دهان پرسان شوید ** گوش را بر چار راه آن نهید
Onu ağzınızla sorup soruşturun. Dört yana kulak verip onu araştırın!

“Ağız hissinin yolu”ndan murad kelamdır. “Dört yol”dan murad, şark, garb ve cenûb ve şimaldir. Ya’ni “Hakk’ın rahmetini ve insan-i kâmilin vücûdunu lisanen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı bütün yönlere çeviriniz belki bu yollardan size bir haber-i sâdık gelir! zîrâ insan-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilahiyyedir. Nitekim bu Mesnevî’de Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

زان بیاورد اولیا را بر زمین ** تا کندشان رحمة للعالمین
Allah, velîleri âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nereden bir güzel koku alırsan koklayın. Ne taraftan o âşinanın kokusunu alırsanız o tarafa yürüyün!

Her nereden latîf bir koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız. “Latîf koku”dan murâd, sıfat-ı kemâliyyedir. Yani her kimi sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zat-ı Hak bu mazhardadır ve o da insan-i kamildir; binaenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafuna kasd edin zira sizin hakîkatiniz o sır tarafının âşinâsıdır.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nerede bir kişiden lütuf görürsen o adama mukayyet ol… Belki o lütfun aslına, kaynağına yol bulursun, olur ya!

Her nerede bir kimseden, bu sıfat-i kemaliyyeden bir letâfet görursen; ola ki o letâfetin ve sıfat-i kemaliyyenin aslı olan Zat-i Hak tarafına çok yol bulasın.

این همه خوشها ز دریاییست ژرف ** جزو را بگذار و بر کل دار طرف
Bütün bu hoşluklar, derin, ulu bir denizdendir. Sen cüzü bırak da külle dön.

Bu vücûd-i izâfî âleminde gördüğün bütün hoş, güzel ve latîf şeyler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır binâenaleyh O’nun cuz’i olan bu güzellikleri bırak da o cemâl-i mutlaka ve bu cüz’lerin küllüne göz dik!

Gören nûr-ı cemâl-i Mutlak’ı mir’ât-ı eşyâda
Ma‘iyyet sırrını idrâk eder sûretde ma’nâda

جنگهای خلق بهر خوبیست ** برگ بی برگی نشان طوبیست
Halkın savaşları hep güzellik içindir, hep iyilik içindir. Fakat yoksulluk azığı yok mu, asıl saadet nişanesi odur.

Halkın bütün kavgaları ve mücâdeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşüşürler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı (surette süssüz olma rızkı) ve sermaye-i fakir (yokluk hazinesi) saadet nişânıdır ve insan-i kâmilin alâmetidir.

خشمهای خلق بهر آشتیست ** دام راحت دایما بی‌راحتیست
Halkın kızışları sulh içindir ama rahata ulaşma tuzağı, daima rahatsızlıktır, zahmetle rahata ulaşılır.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve rahatı elde etmek içindir. Halbuki rahatın
tuzağı daima rahatsızlıktır yani rahatsız olmadan, rahat elde edilemez.

Râhat ile istedim vaslını kahretti bana,
Derde düşüp ağlayınca güldü cânânım benim

Hiç şüphe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri kendilerinin rahatsızlığıdır fakat bunu esbâb-i istirahatdan olan sulh için ihtiyar ederler. Binaenaleyh iki
zıddın birisi, diğeri için ihtiyâr olunur.

هر زدن بهر نوازش را بود ** هر گله از شکر آگه می‌کند
Her sille, okşamak içindir… Her şikâyet, insana şükretmeyi andırır.

Darb-ı şerîf, tehzîb-i ahlak içindir; babanın evlâdını dövmesi, terbiye içindir ve üstâdın şâkirdini dövmesi de ta’lîm-i san’at içindir. Tehzîb-i ahlak ve terbiye ve ta’lim-i san’at ma’nada okşamaktır. Kahr-i ilâhî de bunun gibidir. Ve keza her şikâyet kendisinin zıddi olan şükrün varlığından haber verir.

بوی بر از جزو تا کل ای کریم ** بوی بر از ضد تا ضد ای حکیم
Ey kerem sahibi, cüzden kül kokusunu al… Ey hakîm, zıttan zıddı istidlâl et!

Cüz’den küll’e, parçadan bütüne kadar koku götür; ey hakim, zıttan zıta kadar koku götür. Ey kerîm, küll olan vücûd-i hakîkinin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz’ideki cenk ve sulhu ve rahatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekâbileyi (karşılıklı halleri) gör ve bunların kokusunu ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr [Bakara:210] “Bütün işler döner Allah’a varır” ayet-i kerimesinin hükmüne uyarak, küll olan vücûd-i hakîkîye kadar götür ve anla ki, bunlar o tek vücûdun sıfat ve esma-i mütekâbilesi işlerindendir. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de eşânın zıddıyla inkişâf ettiğini (ortaya çıkıp geliştiğini) oku artık!

جنگلها می آشتی آرد درست ** مارگیر از بهر یاری مار جست
Doğrusu savaşlar, barışa sebep olur. Yılancı da kim için yılan aradı.

Yâni cenklerin ve kavgaların netîcesinde iki taraf kuvvetten düştüğü cihetle, sağ ve sâlim sulh peydâ olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hizmet olan yılan aramayı ve yakalamayı ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp menfaat bulmak için ihtiyâr eder.

بهر یاری مار جوید آدمی ** غم خورد بهر حریف بی‌غمی
İnsan, geçim için, rahatlık için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yiyip durur.

Âdemoglu, maişetinin te’mini hususuna yarlık ve muâvenet için yılan tutmak peşinde koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. “Gamsız harif”den murad yılandır zira hayvan yer ve içer ve âdemoğlu gibi uzun düşünceleri, dertg ve kaygısı olmadığı için, gıdasının faydasıı görüp semirir ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşünceerden, arkası gelmez dertlerinden gem ve kederinden gün geçtikçe erir. Zâten meşhur sözdür: duvarı nem, insanı gam yıkar.

Âdemogğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp maîşetini te’mîn ettikten sonra gamsız ve müsterîh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle gam yiyicilik yapar.

او همی‌جستی یکی ماری شگرف ** گرد کوهستان و در ایام برف
O da o karda, kışta dağları dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.

اژدهایی مرده دید آنجا عظیم ** که دلش از شکل او شد پر ز بیم
Derken bir dağda iri bir ölmüş yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.

مارگیر اندر زمستان شدید ** مار می‌جست اژدهایی مرده دید
Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yılan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü.

مارگیر از بهر حیرانی خلق ** مار گیرد اینت نادانی خلق
Yılancı, halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte sana halkın bilgisizliği!

آدمی کوهیست چون مفتون شود ** کوه اندر مار حیران چون شود
İnsan, bir dağa benzer, dağ nasıl meftûn olur, nasıl olur da bir dağ bir yılana hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvanât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsânîyyesi yılan mesâbesindedir. Garibdir ki kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakip bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. (çekimine kapılır) Böyle bir koca dağ, nasıl olup da yılana hayrân olur?

خویشتن نشناخت مسکین آدمی ** از فزونی آمد و شد در کمی
Yoksul âdemoğlu kendisini tanımadı, bilmedi, fazilet makamından gelip bu noksan âlemine düşüverdi.

İnsan, kendisinin birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdında olduğunu bilemedi ve kendi hakîkatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldiği halde, kuvve-i nefsânîyyesine meftûn olmakla noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

خویشتن را آدمی ارزان فروخت ** بود اطلس خویش بر دلقی بدوخت
İnsan kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı gitti!

Âdem bu kadar kuvâ-yı zâhîre ve bâtineyi câmi’ iken, kendisini bu kuvâ arasında en suflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsânîyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı; hiç olacak iş mi!

ای نسخهٔ نامهٔ الهی که توئی
وی آینهٔ جمال شاهی که توئی
بیرون ز تو نیست هرچه در عالم هست
در خود بطلب هر آنچه خواهی که توئی
Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshâsısın; cemâl şâhının âyinesi sensin. Âlemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara zîrâ
hepsi sensin!
alemi_kebir
دواؤك فيك وما تشعرداؤك منك وما تبصر
تحسب أنك جرم صغيروفيك انطوى العالم الأكبر
Zannedersin suretin cirmi sagîr
Sende cem olmuştur âlemi kebîr

Kendi kadrini (âlem-i kebîr) bilmemek, cehâlet olarak (cism-i sagîr) kişiye yeter.[Hz. Ali kerremallâhu vechehu]

Büyük insan odur ki bilir küçüklüğünü, küçük insan odur ki bilmez büyüklüğünü…

صد هزاران مار و که حیران اوست ** او چرا حیران شدست و ماردوست
Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o, niçin hayretlere düştü, yılan sevdasına kapıldı?

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti’dadını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost ittihâz etmiştir?

مارگیر آن اژدها را بر گرفت ** سوی بغداد آمد از بهر شگفت
Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı hayrete düşürmek için Bağdat’a geldi.

Bu beyt-i şerifde kıssanın zâhîri beyan buyurulur; ma’na-yı işârîi yukarıdaki
îzâhâtdan anlaşılır.

اژدهایی چون ستون خانه‌ای ** می‌کشیدش از پی دانگانه‌ای
Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi.

کاژدهای مرده‌ای آورده‌ام ** در شکارش من جگرها خورده‌ام
“Ölü bir ejderha getirdim. Avlamak için ne zahmetler çektim” diyordu.

Yâni o yulan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı nice zahmet ve meşakkatle avladım ve ölüdürp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdat’a getirdi.

او همی مرده گمان بردش ولیک ** زنده بود و او ندیدش نیک نیک
O, ejderhayı ölü sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi.

او ز سرماها و برف افسرده بود ** زنده بود و شکل مرده می‌نمود
Kıştan, kardan, soğuktan donmuştu. Diriydi ama ölü gibi görünüyordu.

عالم افسردست و نام او جماد ** جامد افسرده بود ای اوستاد
Âlem de donmuştur da adı cemâd olmuştur. Üstadım, câmid, donmuş (demek) olur.
Arapça cumûd “donmak”tan câmid, donmuş, cansız demektir.

باش تا خورشید حشر آید عیان ** تا ببینی جنبش جسم جهان
Mahşer güneşi doğuncaya dek sabret de âlem cisminin hareketini gör.

Ma’lum olsun ki vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-i hakîki-i Hak’dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-i hakîkînin izâfâtından ve onun bi’l-kesâfe merâtibe tenezzülünden, cisim sûreti giyinmesinden ibârettir ve vücûd-i hakîkînin sıfat-ı sübûtîyyesi vardır ki, onlar da Hayat, İlim ve Sem’, Basar, İrade, Kudret ve Kelam ve Tekvin’dir. İmdi vücûd-i hakîkînin mertebe-i şehâdete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvân ve insân olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayat, cemad sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümûv (neşv ü nema bulma, büyüme) sûretiyle mahsûs, hayvânâtda zâhir ve insanda azhardır, besbellidir. Sıfat-ı sâirenin nisbetleri de boyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid (donmuş, katılaşmış) olduğundan onlarda bu sıfatların eserleri yoktur zannolunur fakat zuhûr butûna (dış, içe, grünen, gizliye) ve mülk, melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtta müşâhede olunur.

Nitekim âsilerin a’za ve cevârihi, isyanlarına şehâdet edip söyleyeceklerdir.
Ve bu ma’nâ sûre-i Fussilet’te beyan buyrulur:

Nihâyet oraya geldikleri zaman onlar ne yapıyor idiyseler, kulakları, gözleri, derileri kendilerinin aleyhinde şâhitlik edecektir. Derilerine (şöyle) dediler (derler): «Bizim aleyhimize neye şâhitlik ettiniz»? Onlar da «Bizi, dediler (derler), her şey’i söyleten Allah söyletdi. Sizi ilk defa O yaratmıştır. Yine ancak Ona döndürü(lüp götürü)lüyorsunuz. [Fussilet:20-21]

چون عصای موسی اینجا مار شد ** عقل را از ساکنان اخبار شد
Musa’nın elinde asâ, yılan oldu ya… Bütün âlemi de buna kıyas et.

Vaktaki cemad sınıfından olan Musa’nın (a.s.) asâsı, bu âlem-i kesâfet olan
dünyâda yılan oldu ve bâtındâki hayat zuhûra geldi, bu hal, sâkinlerin
yâni câmidlerin bâtındaki hallerinden akl-i beşere haber vermek oldu.

پاره‌ی خاک ترا چون مرد ساخت ** خاکها را جملگی شاید شناخت
Senin bir avuç topraktan ibaret olan varlığını nasıl bir cisim haline getirir? Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi bilmek gerek.

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teala hazretleri seni nasıl idrak ve ma’rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki bütün topraklara da senin gibi ma’rifet ve idrak îcâb eder.

Ma’lum olsun ki, cemadat ve nebatat ve hayvanat, kendilerini halk eden Rablerini, ma’rifet-i tabiiyye-i fıtrîyye ile ârifdir ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyilen değil, keşfen ya’ni zevkan ve şuhûden ve açık delîl ile sabittir.

İmdi kâffe-i mevcûdatın zî-hayat olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri’nin:

Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah, akşam Allah’a secde eder. (Ona boyun eğmeye mecburdurlar.) [Ra’d:15]

Göklerde olan ve yerde bulunanlar, Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden), Kuddûs (bütün noksanlıklardan münezzeh olan), Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm(her işi hikmetli olan) Allah’ı tesbîh eder. [Cum’a:1]

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız. Şübhesiz ki O, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır. [İsrâ:44]

ayet-i kerimeleridir zira semâvât ve arzdaki mevcudatın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayat olmaları lazımdır ve ehl-i keşf indinde de mevcudâtın kâffesi zî-hayattır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk’ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise vücud-ı Hakk’a muzaf olan (bağlı) bir vücûd-i i’tibârîdir (sanal.) Vücud, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk’ın Hayat’ı ve ilm’i, cemî-i zerrât-ı kevnîyyeye sâri olmuş, (varlığın bütün zerrelerine nüfûz etmiş olur. Şu kadar ki mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayat ve idrak mazharın bâtınında kalır.

مرده زین سو اند و زان سو زنده‌اند ** خامش اینجا و آن طرف گوینده‌اند
Bunların hepsi de bu âleme göre ölü, fakat hakikat âleminde diridir. Burada susup duruyorlar ama orada söylemekteler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü halindedirler
ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler ve keza âlem-i şehâdette sâkit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

چون از آن سوشان فرستد سوی ما ** آن عصا گردد سوی ما اژدها
Onları hakikat âleminden bize yolladılar mı işte asâ, bize ejderha kesilir.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza yâni âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, câmid olan asâ-yı Musa (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdette ejderhâ olarak zâhir olur ve onun bâtınındaki hayat meydana çıkar.

کوهها هم لحن داودی کند ** جوهر آهن بکف مومی بود
Dağlar, sese gelir, Davut’la beraber ırlar, ilahi okur, demir bile avucunda mum gibi yumuşar.

Bu beyt-i şerîfte sure-i Sebe’de olan şu ayet-i kerimeye işâret buyrulur:

Andolsun ki biz Dâvuuda bizden bir imtiyaz verdik. «Ey dağlar, onunla birlikde tesbîh edin» (dedik), kuşlara da (bunu emretdik). Ona demiri de (mum gibi) yumuşatdık. [Sebe:10]

Yâni dağlar câmid (cansız, donuk) ve kuşlar gayr-i nâtık (konuşamaz) oldukları halde Davud (a.s.)in terennümât ile vaki’ olan tesbihât ve münâcâtını tekrar ederlerdi ve demirin sertliği gidip onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

باد حمال سلیمانی شود ** بحر با موسی سخن‌دانی شود
Rüzgâr, Süleyman’a mensûb hamal olur, onu yüklenir, taşır; deniz Musâ ile söz bilici olur.

Süleymân’a da rüzgârı (boyun eğdirdik)! (Öyle ki) sabah gidişi bir ay(lık mesâfe), akşam dönüşü de bir ay(lık mesâfe)dir. [Sebe:12]

Bunun üzerine, Musa’ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. [Musa söyleneni yapınca] deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi. [Şu’arâ:63]

Yâni rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itâat eylediler.

ماه با احمد اشارت‌بین شود ** نار ابراهیم را نسرین شود
Ay, Ahmet’in işaretini emrini anlar, fermanına uyar; ateş, İbrahim’e ağustos gülü olur.

Ay, Ahmed (sav) Efendimiz’in mübârek parmaklarıyla vâki’ olan işaretini görüp
yarılır. Nitekim ayet-i kerîmede buyrulur:

Kıyamet yaklaştı, kamer (ay ikiye) bölündü. (Kâfirlerin, Hz. Peygamberden bir mucize istemeleri üzerine ayın ikiye bölünme hadisesi olmuştur.) [Kamer:1]

Ve Nemrud’un ateşi İbrahim-i Halîl (a.s.) için nesrin yâni güzel kokulu beyaz gül olur.

خاک قارون را چو ماری در کشد ** استن حنانه آید در رشد
Toprak, Karun’u yılan gibi içine çeker, yutar; Hannâne direği rüşde gelip akla, fikre sahip olur.

Karûn, Musa (a.s.) zamanında ziyâde mal sahibi bir kimse idi; Musa aleyhisselâm’a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerimede buyrulur:

Ve sonunda Kârûn’u da, sarayını da yerin dibine geçirdik. [Kasas:81]

“Hannâne” nevha edici, ağıt tutucu ma’nasina olup, zaman-i saadette Nebiyy-i zîşân Efendimiz’in mescid-i şeriflerinde dayanıp hutbe okuduğu, hurma kütüğünden bir direğin adıdır. Yeni minber yapılınca, Hannâne’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemâat işitti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz minberden inip, Hannâne’ye sarılınca, sesi kesildi; “Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı” buyurdu.

سنگ بر احمد سلامی می‌کند ** کوه یحیی را پیامی می‌کند
Taş, Ahmet’e selâm verir; Dağ Yahya’ya haber yollar.

Yâni hadîs-i şerîfte ihbâr buyrulduğu üzre, taşlar Ahmed (sav) Efendimiz’e selam verir ve dağ, Yahudilerin elinden firarı üzerine Yahya aleyhisselâm’a “Bana kaç!” diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyrulur.

ما سمعیعیم و بصیریم و خوشیم ** با شما نامحرمان ما خامشیم
Hepsi de bunlara “ Biz size karşı duyar, görürüz… sizinle hoşuz, neşeliyiz. Fakat nâmahremlere karşı susup durmaktayız” derler.

Yukarıdan beri vâki’ olan îzâhâttan anlaşlacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz fakat ey ehl-i sûret, ey kabuktan öteye yolu olmayanlar, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

چون شما سوی جمادی می‌روید ** محرم جان جمادان چون شوید
Ama siz bir cemâd(lık tarafın)a gidiyor, ona yöneliyorsunuz. Artık cemâtların canına, sırrına nasıl mahrem olursunuz ki?

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: “Ey ehl-i suret, mademki siz cemâdlık ve cismânîyet tarafına meyl ediyorsunuz ve mülk âleminin tabîi kanunları mukayyed bulunuyorsunuz ve melekût âleminin ahvâli size karşı mestûr, örtülü kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?”

از جمادی عالم جانها روید ** غلغل اجزای عالم بشنوید
Cematlardan can âlemine gidin de âlemin cüzlerinin ahengini duyun!

فاش تسبیح جمادات آیدت ** وسوسه‌ی تاویلها نربایدت
O vakit cansız (sanılan) şeylerin tesbîhlerini apaçık duyarsın da tevîl vesveselerine kapılmazsın.

Yân Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemadâtin tesbîhi sana açık olarak zâhir olur. Yâni zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbîhlerini lisan-ı zâhir ile vâki’ olan tesbîhât gibi işitirsin ve artık ulemâ-yı zâhir gibi

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız… [İsrâ:44]

ayet-i kerimesiyle, emsâli ayât-i kur’anîyyeyi te’vîl vesvesesi, başka bir manây yorma hâli sana musallat olamaz. Zira ulema-yi zâhir bu ve emsali ayat-i kur’aniyyenin tefsirinde derler ki: “Cemâdât yaratıcıya ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisan-ı hâl ile tesbih ederler” ve güyâ bununla nutk ederler ve gayreti dinîye ile keennehu Allah Teala’ya ortak koşmaktan vesâireden tenzîh ederler.

چون ندارد جان تو قندیلها ** بهر بینش کرده‌ای تاویلها
Can âleminde kandiller yok da görmek için tevîllere yapışıyorsun.

“Kandiller”den murad, nur-i keşf ve vicdândır. Ey eşyânın zâhirini görüp bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin ruhunda nur-i keşf yoktur, zikr olunan ayât-i kur’aniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te’viller etmişsin yani bunların tesbîhâtu zâhiren görülemez diye te’vilâta kalkışmışsın veyahut onların görünüşü, görenin tesbîhine sebeb olur diye te’vîl edip dersin:

که غرض تسبیح ظاهر کی بود ** دعوی دیدن خیال غی بود
“Tespihten maksat, nasıl olur da zâhirî tespih olur? Bu tesbîhte bulunan, cansız şeyleri görmek de sapıklıktan başka bir şey değil.”

Ki “Cemadatin tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek da’vası, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve evhamdir.”

بلک مر بیننده را دیدار آن ** وقت عبرت می‌کند تسبیح‌خوان
Doğrusu şu: onları gören, ibret alır da Allah’ı tesbîh eder.

Beiki her gören kimseyi, o cemadatın görünüşü, ibret almaya sevk edip tesbîh okuyucu eder, subhânallâh dedirtir.

پس چو از تسبیح یادت می‌دهد ** آن دلالت همچو گفتن می‌بود
“Sana Allah’ı tesbîh etmeyi hatırlıyor ya… İşte bu tesbîhe delil olmaları, onlarıb tesbîh etmesi demektir” dersin.

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatrına Hakk’ı tesbih etmeyi getiriyor ve seni Hakk’in tesbihine yönlendiriyo; işte o delalet “Hayra delalet eden, o hayrın fâili gibidir” fehvâsınca, o cemâdâtın tesbîh söylemesi gibi olur.

این بود تاویل اهل اعتزال ** و آن آنکس کو ندارد نور حال
Îtizal ehlinin tevili budur işte. Hal nuruna sahip olmayan kişinin işi budur.

İşte ehl-i î’tizal’in ve zâhir ulemâsının, Kur’andaki naslar (kesin hükümler) akkındaki te’vili, bu zikr eylediğimiz vech ile olur zira onların te’villerinin esâsı budur ki: “Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binaenaleyh murad, hakikat-i tesbih degildir belki vahdaniyyete delalet etmeleridir.” Halbuki ayet-i kerîmede

Sonra duman hâlinde bulunan göğü kasdetti de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. (İkisi de:) “İtâat edenler olarak (isteye isteye) geldik!” dediler.[Fussilet:11]

Yâni “Hak Teala semavât ve arza tav’an (isteyerek) yahud kerhen (zorla) vücûd-pezîr olunuz, varlık gösteriniz” buyurdu; onlar da biz itaat edici olduğumuz halde geliriz dediler” buyrulduğuna nazaran cemad nev’inden olan semavat ve arzın hitab-ı izzet’i işittiklerini ve cevab verdiklerini te’vîle mahal yoktur. İmdi kendisinde nur-i hal ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!

چون ز حس بیرون نیامد آدمی ** باشد از تصویر غیبی اعجمی
İnsan, duygudan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancıdır.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan (eşyanın dış yüzünden) ma’lumat alan havass-i hamse-i zâhiresinin (beş duyu) hüküm ve te’sirinden kurtulmadıkça âlem-i gaybın hallerini tasvîrden acemî, yâni gâfil ve câhil olur.

این سخن پایان ندارد مارگیر ** می‌کشید آن مار را با صد زحیر
Bu sözün sonu gelmez… Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke çeke

تا به بغداد آمد آن هنگامه‌جو ** تا نهد هنگامه‌ای بر چارسو
Bağdat’a kadar geldi o maceracı adam, çarşıda bir hengâmedir koparmak için

بر لب شط مرد هنگامه نهاد ** غلغله در شهر بغداد اوفتاد
Yılanı Şat kıyısına koydu. Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenarına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağdat içine bir gulgule düştü, şehir sallandı; dediler ki:

مارگیری اژدها آورده است ** بوالعجب نادر شکاری کرده است
“Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip görülmemiş mefret (çok büyük, cüsseli) bir şey. Nasıl da avlamış?” diye…

“Birisi Dicle kenarına ejderha gibi büyük bir yılan getirmiş, acaib bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?”

جمع آمد صد هزاران خام‌ریش ** صید او گشته چو او از ابلهیش
Yüz binlerce ahmak adam toplandı, ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar.

منتظر ایشان و هم او منتظر ** تا که جمع آیند خلق منتشر
Onlar, yılanı görmek için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamıyla toplansın diye bekliyordu.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderha nasıl şeydir görelim diye örtünün açılmasına muntazır ve yılan tutucu adam dahi halkın daha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

مردم هنگامه افزون‌تر شود ** کدیه و توزیع نیکوتر رود
Halk, iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun, parsayı toplayayım diyordu.

جمع آمد صد هزاران ژاژخا ** حلقه کرده پشت پا بر پشت پا
Yüz binlerce herzevekil toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi!

Birçok geveze ortada bulunan ejderhanın etrafında halka teşkil etmek suretiyle toplanmış ve bu halka bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek suretiyle vâki’ olmuş idi.

مرد را از زن خبر نه ز ازدحام ** رفته درهم چون قیامت خاص و عام
Kalabalıktan erkeğin kadından haberi yoktu. Halkla, ileri gelenler birbirlerine girmiş âdeta kıyametten bir alâmet olmuştu.

Kalabalık öyle bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkeklerin kadının vücudundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir numûne idi.

چون همی حراقه جنبانید او ** می‌کشیدند اهل هنگامه گلو
Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna basıp boyunlarını uzatıyordu.

Yâni yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrad-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar arlık yerlerden boyunlarını uzattılar.

و اژدها کز زمهریر افسرده بود ** زیر صد گونه پلاس و پرده بود
Ejderhâ, zemherîden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı, eski püskü örtüler ile örtülmüştü.

بسته بودش با رسنهای غلیظ ** احتیاطی کرده بودش آن حفیظ
Yılancı, ihtiyâtı elden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı.

در درنگ انتظار و اتفاق ** تافت بر آن مار خورشید عراق
Fakat halkın toplanmasını beklerken epeyce bir zaman geçmiş, Irak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu.

Temaşa perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizar için vâki’ olan bekleyip durması esnasında Irak ikliminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılanın üzerine doğdu.

آفتاب گرم‌سیرش گرم کرد ** رفت از اعضای او اخلاط سرد
Güneş onu epeyce ısıtınca azasından soğuk ahlât sıyrılıp gitmişti.

“Ahlât” hayvanâtın vücûdunda vâki’, “dem,” “balgam,” “sevdâ” ve “safrâ” adı verilen dört akıcı unsurdan her biridir. Yâni güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû oldu; a’zasında donmuş olan bu mezkur karışımların her biri tekrar cereyan ve deverâna başladı.

مرده بود و زنده گشت او از شگفت ** اژدها بر خویش جنبیدن گرفت
O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamaya başladı.

خلق را از جنبش آن مرده مار ** گشتشان آن یک تحیر صد هزار
Ölü yılanın kımıldadığını görünce halkın hayreti birken yüz bin oldu.

با تحیر نعره‌ها انگیختند ** جملگان از جنبشش بگریختند
Şaşkınlıklarından naralar atarak hep birden kaçışmaya koyuldular.

می‌سکست او بند و زان بانگ بلند ** هر طرف می‌رفت چاقاچاق بند
Ejderha, halkın gürültüsünden çatır, çatır bağlarını koparmaya başladı. İplerin her biri bir yana düştü. Kalın urgan bağlarının çatırtısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

بندها بسکست و بیرون شد ز زیر ** اژدهایی زشت غران همچو شیر
İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen çirkin, mefret bir ejderha!

در هزیمت بس خلایق کشته شد ** از فتاده و کشتگان صد پشته شد
Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayakaltında kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu.

مارگیر از ترس بر جا خشک گشت ** که چه آوردم من از کهسار و دشت
Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.

Yılan tutucu bu dehşet vaziyeti görünce: “Eyvah! Ben dağlıktan ve sahradan bu halkın başına ne dehşetli bir felaket getirmiş oldum” diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı, kaskatı kesildi.

گرگ را بیدار کرد آن کور میش ** رفت نادان سوی عزرائیل خویش
O kör koyun, kurdu uyandırdı. Câhil, Azrâil’in yanına kendi ayağıyla gitti.

اژدها یک لقمه کرد آن گیج را ** سهل باشد خون‌خوری حجاج را
Ejderha o ahmağı bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var.

Ve Haccac, Yusuf es-Sekafî, Mervan ve Abdü’l-Melik zaman-i saltanatlarında zulmüyle meşhur bir emîrin ismidir. Haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü tarihlerde mezkurdur. Yâni ejderha canlanıp etrafa saldırdığı esnada, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zira kan içici Haccac mesabesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhaya adam öldürmek kolay olur.

Bu beyt-i şerifte bâtın-i Haccac’ın ejderhâ suretine memsûh olduğuna işâret buyrulur.

خویش را بر استنی پیچید و بست ** استخوان خورده را در هم شکست
Sonra da bir direğe sarılıp kendisini sıktı, karnında (eritmek için) herifin kemiklerini çatır, çatır kırdı.

نفست اژدرهاست او کی مرده است ** از غم و بی آلتی افسرده است
Senin nefsin de bir ejderhadır. O, nereden öldü ki? Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa!

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderha tabiatında ve meşrebindedir; o asla ölmez eğer halim selim görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecalsiz kalmıştır.

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü

گر بیابد آلت فرعون او ** که بامر او همی‌رفت آب جو
Firavunun eline geçenler, onun da eline geçse neler yapmaz! Irmak bile, Firavunun emriyle akardı.

Firavun’un âletinden murad, saltanat ve kudret-i hükümettir. “Nehir”den murad, Nil nehridir ki, Firavun’un daire-i saltanatında cereyan ederdi. Nitekim Kur’an-i Kerîm’de Firavunun övünmesinden şöyle haber verilir:

Fir’avun ise, kavmi içinde seslenip dedi ki: “Ey kavmim! Mısır mülkü(hükümdarlığı) ve altımdan akıp giden bu nehirler, benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?” [Zuhruf:51]

آنگه او بنیاد فرعونی کند ** راه صد موسی و صد هارون زند
Onun eline de böyle bir kudret düşse hemen firavunluğa başlar, yüzlerce Musa’nın da yolunu vurur, yüzlerce Harun’un da!

Nefs, Firavunun kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Firavunluk temelini kurar ve kendisine nasihat eden Musa ve Harun (aleyhime’s-selam) meşreplerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşmân addedip onlara karşı suikasta kalkışır. Hasılı hiç bir nefis sınanmadığı imtihanın masumu değildir.

کرمکست آن اژدها از دست فقر ** پشه‌ای گردد ز جاه و مال صقر
O ejderha, yoksulluk elinde küçük bir kurtçuk kesilir. Mevki ve mal yüzünden bir sivrisinek büyür, yırtıcı çaylak olur!

اژدها را دار در برف فراق ** هین مکش او را به خورشید عراق
Ejderhayı ayrılık karı içinde tut, sakın onu Irak güneşinin altına getirme.

Nefis ejderhasını dünyevi hazlardan, bedenin zevklerinden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın, sakın o nefis ejderhasını esfel-i safilin olan dünyanın rengine aldanıp parlak ve hararetli görünün alayişin içine çekme!

تا فسرده می‌بود آن اژدهات ** لقمه‌ی اویی چو او یابد نجات
Ejderhan donmuş bir halde iken selâmettesin fakat kurtuldu, kendine geldi mi ona lokma olursun.

Sen, ejderha olan nefsini, esfel-i safilin olan dünyanin, mal ve makam güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhan donmuş bir halde kalsın. Zira o nefis, mal ve makam güneşinin hararetiyle harekete gelip donukluktan kurtulduğunda, seni yutup helak eder.

مات کن او را و آمن شو ز مات ** رحم کم کن نیست او ز اهل صلات
Onu mat et de mat olmaktan emin ol. Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir.

کان تف خورشید شهوت بر زند ** آن خفاش مردریگت پر زند
Üstüne şehvet güneşinin harareti vurdu mu o geberesice hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya, uçmaya başlar.

می‌کشانش در جهاد و در قتال ** مردوار الله یجزیک الوصال
Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş… Allah, sana vuslatıyla karşılık versin!

چونک آن مرد اژدها را آورید ** در هوای گرم خوش شد آن مرید
Hulâsa o adam ejderhayı getirip de o korkunç şey, sıcak havada kendine gelince,

لاجرم آن فتنه‌ها کرد ای عزیز ** بیست همچندان که ما گفتیم نیز
O fitneleri meydana çıkardı. Hattâ azizim, söylediklerimizin yüz kat üstününü yaptı!

تو طمع داری که او را بی جفا ** بسته داری در وقار و در وفا
Sen ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakâr bir halde tutmayı mı umuyorsun?

Ey sâlik-i tarik-i Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve pek şerli nefsi, mücâhede ve riyazet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakarı içinde ve emir ve nehy-i ilahinin vefasi içinde bağlı tutasın ve o dehşetli hayvanı yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekleyesin bu mümkün olur mu?

هر خسی را این تمنی کی رسد ** موسیی باید که اژدرها کشد
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur? Ejderhayı öldürmeye bir Musa gerek.

صدهزاران خلق ز اژدرهای او ** در هزیمت کشته شد از رای او
Yüz binlerce halk onun tedbiriyle mağlûp oldu, ejderhasından yılıp kaçtı, ölüp gitti!

Sıfat-i nefsanîyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkün olur mu? Musa (a.s.) meşrebinde bir velîyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî kontrolünde istihdam edebilsin.

Mâşuka karşı yâneler

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım çarpmıştı sizi, bakıp dururken! Sonra, şükredesiniz diye, ölüm halinizin ardından sizi yine diriltmiştik. [Bakara:55-56]

saika_umutrehberiÂrifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nûş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar ona ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Bir “anahtar kelimenin – keyword” ipine tutunarak çekildiğimiz hakikat yolculuğunda vakti geldi diye yol gösteren güzelimiz: “sâika” ama bu da bahâne elbette, nihâyetinde O’nu görmek istediler diye başladı bütün hikaye, tıpkı O’nun da görülmek, bilinmek, sevilmek isteyişi gibi…

Arapça bir isim olan ṣā‘iḳa (ﺻﺎﻋﻘﻪ) evvelen yıldırım demek iken, ölüm, mevt, nüzûl ateşi, semadan gelen şiddetli ses,  mühlik ve azap, bulutları sevkle vazîfeli melek mânâsında da kullanıldığı vâki.

Ser-levhâmıza nakşedilen ayeti kerimemizde, Allah kelâmında geçen “Sâika” ismine tefsirlerde umumiyetle “yıldırım” manası verilmiştir. Sâika, Hakk kudretinin tecellîsi anında neye isabet ederse, onun tahammül hududunu geçtiğinde, o nesne kendini kaybeder. Biz de, beşer diliyle bu durumu tarif için “öldü” deriz. Sâika öyle bir maddedir ki  zâhiren elektrik akımı suretiyle temas ettiği maddeyi bozar, yok eder.

Haziran 1980’de Massachusettes şehrinde ABD’de vukû bulan bir hadîseyi paylaşalım zahirden bâtına yol bulma niyyetiyle: Edvin Robinson geçirdiği bir trafik kazasında işitme ve görme kabiliyetlerini kaybetmiştir. Kör ve sağır olarak yaşayan Edvin 4 Haziran 1980`de kendisine çarpan yıldırımdan sonra 20 dakika şuursuzca yerde yatmış ve kendine geldiğinde ise işitme ve görme yetilerini tekrar kazanmıştır.

Gönül Tur-i Sîna’sından tecelli etti çün Allah
Erişti sâika, sâlik hemen oldu fenâfillah

Ayete baktığımızda İsrâiloğulları’ndan seçilmiş yetmiş kişinin, Hz. Mûsâ’ya îman etmeleri için Allah’ı açıkça, kendi gözleriyle görmek istediklerini anlıyoruz. Devâmında ise bu isteklerine mukabil olarak bir yıldırımın onları yakaladığı bildirilmektedir. Müfessirlerin ekserisi sâika adı verilen ani gelen, şiddet içeren yıldırımının inanmak için Allah’ı görmek isteyen İsrailoğulları’na bir ceza olarak indiğini söylerler. Aslında bu görüşleri Sure-i Nisâ’nın dünyada Allah’ı görme isteğininin akıbetine dair 153. ayeti de desteklemektedir:

(Resûlüm) ehl-i kitab senden, kendilerine Semâ’dan bir Kitab indirmeni istiyorlar… Gerçekten (onlar) bundan daha büyüğünü Mûsâ’dan istediler… “Allah’ı cehreten = açıkça, bize göster” (erinallâhe cehreten-Bizi Allah ile yüz yüze getir) demişlerdi (ancak ölmeden önce ölmek ile, ruh boyutunda mümkün olan müşahadeyi müstakil nefsleri ile dilediler) de zulümleri yüzünden onları yıldırım yakaladı… [Nisâ:153]

Aynı ayetleri irfânî yönden değerlendirdiğimizde “Allah’ı görmek istemenin” neden cezayı gerektirecek bir istek olduğu suâli, sorgulayan her insanı düşündürmektedir. Çünkü bu vâkıanın hemen öncesinde, İsrâiloğulları’nın peygamberi olan Hz. Mûsâ da Sînâ Dağı’nda Allah ile kelâm ederken aynı şeyi isteyerek nidâ etmişti:

Ey Rabbim! Göster bana (kendini) ki (ne olur) bakayım sana… [A’râf:143]

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti. Ey âşık! Aşk; Tûr’un cânı oldu. Tûr sarhoş, Mûsâ da düşüp bayılmış! [Mesnevi-i Manevi]

Peygamber de ümmeti de bir bakıma aynı şeyi istiyor, gelin görün ki ameller niyetlere göredir ve biri hiç niyetli olmadığı halde inanmak için Allah’ı görmek, diğeri isi zaten inandığı Allah’a yol olan Rabbü’l-hasını  (a’yan-ı sabite) bilmek için görmek istemişti (men arefe rabbehu fekad arefe rabbehu)

Hz. Mûsâ’nın bu isteğine karşın  Allah Tealâ şu cevabı vermiştir:

Beni asla göremezsin. Ama yine de şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa o zaman Beni görebilirsin! Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez (nuru tecelli edince) onu toza toprağa çevirdi ve Mûsâ da bayılıp düştü, uyanıp kendine geldiğinde dedi ki: “Ne sınırsız bir yücelik Seninki! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden (ikilik, şirk hali) de münezzehsin. Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!” [A’râf:143]

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni talip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nuruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum,  Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

 Hz. Musa, Yüce Allah’ın dünyada (ikilik halinde, zira görmek fiilinin sonuç vermesi için bir bakan bir de görülen gerekir meğer o gözlerden bakan Hak ola) görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak, ayrılık acısı sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini her cihetten duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, şevk ve neşe içinde ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.

Bu âyette Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesini ifâde eden “sâika” kelimesi ile İsrâiloğulları’na cezâ olarak verilen ve yıldırım olarak tercüme edilen “sâika” kelimesinin aynı oluşu, insanın hayretini artırıyor, satırlardan öte bir mânâ sızdırıyor.

Sure-i Bakara’da bu “Sâika” vakıasından sonra neler olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Sonra sizi şükredesiniz diye ba’s ba’de’l-mevte mazhar ettik [Bakara:56]

Âyete dikkat edilirse bu istekte bulunan seçilmiş yetmiş kişinin, inen “sâika” sonucunda önce öldükleri sonra diriltildikleri buyrulmaktadır. Burada mevt kelimesi üzerinde biraz duralım: Arapça’da (ﻣﻮﺕisminin ilk anlamı ölüm ise de Arap dilbilimci Râğıb’a göre hislerini kaybetme, akıl melekesinden yoksun kalma, aklen ölme, rüzgarın veya sıcaklığın şiddetini yitirmesi, nefsin arzularının körlenmesi, bastırılması hatta bazen uyuma anlamlarına da gelmektedir.

Ayette geçen “mevt” kelimesini biyolojik bir ölüme değil de Allah’ı görme talebinde bulunanların “sâika” sonrasında yaşadığı fenâfillâh haline yani gizli şirke olan kendi varlığının hiçliğini idrak etmeye bir işaret olarak da alabiliriz. O vakit “sâika” varlığı yok eden bir hakikat tecellisidir, zahiren temas ettiği yeri nuru ve narı ile yakarak yok eden yıldırım misali.

Bu kelimeyi lugatteki “nüzûl ateşi” ilahi tecellinin getirdiği yakıcı, kendinden geçirici bir mânevî sekr hali mânâsına alırsak mevt, ölümden sonra gelen diriliş, sahv, uyanıklık ise insanda oluşan bekâbillah idrakidir.

Fenâfillah bulan sâlik olur nefsine hem fâik
Bulur bir sermedî varlık görür hep ‘semme vechullah’

Başka bir ifade ile hakikatte yegâne vâr olanın ” Vâhidü’l-Kahhâr” olduğunun farkına varmaktır. Bu öylesine bir nasiptir ki ayetin sonunda bu nimetin değerlendirilerek, kıymetinin bilinmesi, şükredilmesi gerek bir nâiliyet olduğu zikredilir; toplu halde âyeti aşk ile bir daha okuyalım:

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken! Sonra, ölümü (yokluğunuzu, gerçekte yegâne var olanın Vâhid’ül Kahhâr olduğu gerçeğini, zâtî tecellide yok olmayı, fenâfillâh) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla (bekâbillâh) hayata başlatmıştık (gerçek hayatla dirilttik) sizi, belki bunu değerlendirirsiniz (tevhid nimetine şükredersiniz) diye [Bakara:55-56]

Sure-i Bakara’dan mülhem bir niyaza aminhânız efendim:

Nefs firavununun zulmünden kaçıp vâdedilen topraklara kavuşmak için çöle düşmüşsen ey tâlip! Vaktin asâsını elinde tutan rehberine güven ve O’na teslimiyette kusur etme! Zâhiren yokluğunda Sâmirî’ye aldanıp da arkasından oyalanacak, avunacak “altın buzağılar” teselli oyuncakları arama kendine! Rehberinin seni yarılan denizden nasıl geçirdiğini, susadığında düştüğün kuyudan, taşlaşmış kalbinden nasıl su çıkardığını unutma! O, seni “tevbe”ye çağırmış, hakîkate kılavuzlamış, senden nefsini öldürmeni, arzularından geçmeni istemiş ve bununda O’nun rengine boyanma yolunda en hayırlı bir iş olduğunu sana söylemişti. Ama sen “ölmeden önce ölmek” yerine ancak mânâ âleminde, ruh ülkesinde, cem hâlinde gerçekleşmesi mümkün olan bir tecrübeyi O’ndan istemiş “Allah’ı açıkça, dışarıda, kendi gözünle görme” ısrarını sürdürmüştün. Fakat bilmiyor musun ki “sende senlik” kaldıkça yâni dağ gibi benliğin yerinde durdukça gizli şirk halindeki bu niyâzın abes yere uğraştır. İşte Allah Tealâ, rahmetinin bir tecellisi olarak bunun sana yaşatmak için “sâika” vasıtasıyla sana tecelli etmiş önce fenâ, cem makamını sonra da bekâ, fark makamını sana idrak ettirmiştir. Ey tâlip! bu şükredilmesi gereken en büyük nimettir. Üstelik bununla da kalmamış seni hüviyyetinin ayrılmaz gölgesinde dinlendirmiş, hasret çektiğin nimetleri sana cömertçe sunmuştur.

Göster cemâlin şem’ini yansın oda pervâneler
Devlet değil mi âşıka şem’ine karşı yâneler
Ol hâli çok a’lâ güzel yağmaladı gönlüm evin
Pek bağla aşkın zencîrin boşanmasun dîvâneler

Zikrimiz el fakrü fahri oldu Elhamdulillah,
Haza min fadli rabbi, Allah, Eyvalah

Biriz biz

… Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur, kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur… [5:32]

İnananlar, birbirini sevmek, birbirine acımak ve birbirini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve hastalığa dûçar olur. [Buhârî, Edeb, 27, Müslim, Birr, 66]

un_sadi_gulistan

Âdemoğulları aynı vücudun uzuvlarıdırlar zira aynı cevherden yaratılmışlardır. Felek bir uzva elem getirirse, öbürlerinin huzuru kalmaz. Ey başkalarının acısıyla kaygılanmayan kişi, sana insan demek yakışmaz!

The children of Adam are limbs to each other, having been created of one essence and soul, If one member is afflicted with pain, The other members uneasy remain. If you have no sympathy for human pain, The title ‘human’ you cannot claim.

Malûmdur ki birbirinin uzvudur beşer
Zîrâ ki bir güherden olur hepsi cilveger

Bir uzvu sızlatınca şeâmetli rûzgâr
Kalmaz değil mi, başkaca a’zâ için karâr

Sızlatmıyorsa kalbini bir dertlinin sesi
Lâyık olur mu nâmına âdem denilmesi

Yukarıda gördüğünüz levhada yer alan ibâre, Gülistan sahibi Şeyh Sâdi-i Şirâzî Hazretimin (v. 1292) vuslatından altı asır sonra  United Nations binasının giriş duvarında ancak yerini buluyor; 1945’te güyâ dünya barışını, güvenliğini korumak ve milletler arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüt BM diye bilirsiniz hani…

Yazıyı önce asli hâliyle okuyalım:

Beni âdem aza-yı yek-digerend
Ki der-âferineş zi-yek gevherend
Çü uzvi be-derd âvered ruzigar
Diger uzuvhâ ra nemaned karar
To ki ez mihneti digeran bi ğami
Ne şayed ki named nehend ademi
“Tüm insanlar bir beden ve her insan bu bedenin organı gibidir. Çünkü insanların hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Eğer bedendeki bir organ hastalanırsa diğer organlar da rahatsız olurlar” biraz daha lezzetlice söylersek  “Âdem oğulları bir vücudun âzaları gibidirler. Çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmışlardır. Vücudun bir yerinde bir dert, bir ağrı hâsıl olursa diğer âzanın kararı kalmaz. Onlar da rahatsız olurlar. Sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsun, sana insan adını vermek yakışmaz.”

“Bir elin incitirse diğer elin incinir hem tokat atınca elin de acıyorsa vücûdun aynı olduğunu duy diyedir!”

Bütünün bir parçası olarak sen de aynı vücudun bir a’zâsı hükmündesin. Diş ağrın varken ayakların umarsızca yürümeye devam eder mi? Ya eline diken batmışken dilin bir türkü tutturup keyiflenir m hiç! O halde eğer insansan bütünün diğer parçalarının acısına ilgisiz kalamazsın!

Buradan bir ibret alıp (tabir ile aynı kökten: yorumlama, dönüştürme, derinlik kurup BİRLEME) medeniyetimiz köklerinden alarak ilhâmı, mânevî “BİRlikten” beşerî “BİRliğe” doğru ilerlemeye devâm edelim.

Benim tek bir canım, yüz bin tenim var. Binlerce insan gördüm ki ben onlar olmuşum sanki. Onların arasında yalnız kendimi göremedim. [Rûmî]

Eserlerinin tamamı için “BİRlikten gayrı, ne görüyorsan, bil ki o puttur” penceresi açan bir yüce Sultân, Monla-i Rûm Hz. Pir Mevlana Celaleddin (ks) sanki bir nây-i şerif olup âdetâ inliyor, inletiyor asırlar ötesinden:

Her insan, bir ucu bu dünyada, öteki ucu ise “Mutlak Varlığın (Hak)” dudağında bulunan bir “ney” gibidir. Her şey Allah’a kulluk eder… Evet, biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, Sendendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı Sendendir. Ey bizim cânımıza cân olan Rabbim! Biz kim oluyoruz da Sana karşı, ‘biziz’ diye ortaya çıkalım. Allah’ım, bizim varlığımız aslında yoktan, ‘gerçek varlık’ ise ancak Senden ibarettir.

Her şey sevgiliden ibarettir, âşık ise perde
Diri olan sadece sevgilidir, âşık ölüdür yerde

İnsan da dâhil gelmiş ve gelecek, olmuş, olan ve olacak her şey tek BİR BÜTÜNün parçasıdır ve beşer ancak bu kâinatın ulvî ahengi ile BİR olduğunda insan.lığını bulur.

Aynı anne babadan gelen insanlığınarın birliğine ve sürekliliğine dair neler söylendi neler: Bakınız Ali Aşık Paşam (v. 1332) Garîbname’sinden neler fısıldıyor:

Bu insanlık bir vücud ise Hz. Âdem ayak, gemi yapan Hz. Nuh el, Hak ile konuşan Hz. Musa dil, dağların zikrini duyan Hz. Davut kulak, Her baktığında Hakkı müşahade edeb Hz. İbrahim göz, her dilden anlayan Hz. Süleyman gönül, ölüleri dirilten Hz. İsa ruh, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhi ekmelitehaya efendimiz ise başı temsil eder.

Turûk âliyye’nin Vefâiyye kolundan, Kırşehirli Hz. Aşık Paşamızın, bu benzetmelerden asıl amacı insanın bir parçası olduğu insanlık ailesine karşı görevlerini hatırlatmaktır. Meselâ insanda iki göz vardır fakat bunlar birlikte bakarlar bir görürler, birlikte uyurlar, birlikte gülüp birlikte ağlarlar. İnsan da böylece başkalarının acısına sevincine ortak olmalıdır tıpkı bir vücud gibi.

Peki bunca bedene bürünmüş çokluk içinde(kesret) birlik (vahdet) nasıl mümkün olur? Mezkûr büyüğümüz, tam da burada insana, “kendi eline” dikkatle bakıvermesini tavsiye eder; eldeki bütün parmaklar tek bir bilekten, aynı kökten çıkmış ve farklılaşmıştır. Görünüşte hiç biri diğerinin aynı değildir. Ama bu farklılık yanıltıcıdır. Zira bir iş söz konusu olunca bunların hepsi aynı gaye etrafında kenetlenirler. Bir kökten gelen ama daha sonra meslek ve meşrepçe farklılaşan Hz. Âdem ve Havva’nın çocukları da elin bu yapısını model almalı ve ortak insanî gayelerde tekrar birleşmelidirler.

Hak Dili’nin Türkçe söyleyen Derviş Yunusumuz, Bizim Yunus (ks) durur mu?

Sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer var ise

Gördünüz mü bu birlik dört bir yanı öyle bir kaplamış ki ayıran ancak kendini ayırır!
Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem BİRdir bize

Bunca mânâ yüküyle yokuşları çıkmada zorlanır gibiyiz. Burc-u belâ’da bir merd-i Hüdâ olan Niyazi Mısri (v. 1694) hazretim alıversin aklınızı:

Anla hemen BİR söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû BİR yüz dürür gören anı hayrân imiş

Kendini bir eyleyenlerin dilinden okudukça canımıza okunuyor, hayretimiz arttıkça artıyor değil mi? Ki onlar da kendiliğinden söylemiyorlar bu aşk destânını:

Aşkın ile ben beni mahveyleyip
Senin ile sen oluben söylerim
Tâ elestten aşkının mesti idim
Şimdi nevbet değdi destân eylerim

Bu cümbüş-ü ilâhi ile bir hoş olmuşken bir de lâtife dinleyelim mi ehlinin dilinden:

[Nev-Niyâz ve Dedesi]
– Nasılsınız, ne hallerdesiniz cânım efendim ?
– Lîsânım yağma olsun!
– Tam anlayamadık?
– Ben demeden diyelim o vakit: Bu dünyadaki bütün işleri, kendi istediği gibi olan biri nasıl olursa öyleyim.
– Aman efendim, hanigimiz her dileği makbuldür ki?!
– Her sabah güneş benim istediğim gibi doğup batmada. Gece yıldızlar benim isteğime göre parlamada, nehirler benim istediğim yere akmada. Hayat, ölüm, hastalık, sağlık, bunların hepsi tam benim gönlümün muradı üzere. Daha nasıl olayım!
-Nasıl her şey senin isteğin üzere oluyor, bize de öğretiverseniz?
-Değil mi ki bütün bunlar Hakk’ın irade ve isteğiyle olup bitmekte. Ve mademki ben de Hakk’ın takdirine razı olmuş, O’nun isteğini istek edinmişim. O halde her şey tam olması gerektiği gibi. Hz. Yunus’un dilinden söylendiği gibi:
Benden benliğim gitti
Hep mülkümü Dost tuttu
Alan veren Dost oldu
Lîsanım yağma olsun

Kâinat, insan için hazırlanmış bir kitaptır. Heceleyin, okuyun. Bütün mevcudat kelimelerinden cümleler, satırlar çıkar. Hepsi de birliğin ana dilini söyler ve sizi tevhide çağırır. Aslında, bütün o perakende görünen mevcudat kelimeleri, hep vahdeti söylemek için yekpareleşmiş, tek mânâ haline gelmişlerdir.

O âlem birliğe işaret olduğundan dolayı böyle olur. “Kırkların birinden kan akınca diğerlerinden de akmaya başlarmış” denmesindeki hikmet, hepsinin O birlikte yek vücut olmalarıdır.

Tevhid-i muhabbetle bini hep bir olunca
Bir özge sefa sürmededir cümle erenler

Bu ne güzel koku böyle… Bu güzellik nereden geliyor demeyesiniz. BİR olan Hak o taraftan yeşertmese biz nereden okuyacaktık BİRlik destanını…

Kâinatı yaratan ve yöneten üstün bir kudret sahibinin varlığını kabul etmek, hepimizde saklı, korunmuş fıtratın değişmez bir özelliğidir. Bu özelliğin, ruhlara yaratılış sırasında verildiği Kur’an’ın ortaya koyduğu açık bir hakikattir. Tevhidin, birliğin, yaratılıştan geldiği fıtrîliği ilkesi sadece insanlar için değil, var olan her şey için geçerlidir:

Yedi Semâ, arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar zâten, esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)… Hiç bir şey yok ki O’nu Hamdı olarak tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Hâlîm’dir (Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip, açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendiren), Ğafûr’dur. (Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken. Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahîmiyetin nimetlerine erdiren) [17:44]

Bu ayet-i kerîme’den anlaşılıyor ki Hakkı inkâr ve şirk insan tabiatında ortaya çıkan arızî bir bozukluktur. Bu sebeple tevhid akidesini yitirmiş olan atalarının yolunda gitmiş olmak insan için mazeret olmayacaktır. BİRLİK elçisi olan kainatın, birliğin varoluş sebebi Efendimiz’in hayat-ı saadetlerindeki duruşu da burdur BİRden gayrısı yok! “Lâ!” dedi. “Hayır, olamaz!” dedi. Sadece “Lâ!” değil, “Lâ ilâhe!” “Hiçbir ilah, put ya da mabut yoktur!” dedi.  İşbu “Lâ!” harfi, Arapçada “cinsini nefyeden” bir “Lâ!” idi. Arapçayı bilen herkesin bildiği gibi bu, “ilâh” cinsinden her ne varsa, put, mabut, otorite vb. hepsinin reddedildiği, yoksayıldığı anlamına gelmekteydi. Buna göre, ister Kâbe’nin çevresinde olsun, ister Hicaz Yarımadası’nda olsun hiçbir puta bundan böyle bırakın tapınmayı, saygı duymayı, hayat hakkı tanımamaktaydı. Söz konusu “Lâ!”, yalnızca taştan, tahtadan yapılma heykellerin reddi anlamına gelmiyordu. Bu, aynı zamanda o putperestlerin inanışlarının, hurafelerinin, zihniyetlerinin, ibadet ve yaşam tarzlarının, tevarüs ettikleri geleneklerinin, gurur duydukları geçmişlerinin, putları hakkında ezbere okudukları, Kâbe’nin duvarlarına astıkları şiirlerin kısaca tüm kültür ve sermayelerinin reddi demekti. Şayet Hz. Peygamber işe “Lâ!” diyerek değil de, “Allah vardır, birdir!” diyerek başlasaydı, belki de bu kadar gocunmayacaklardı. Mekkeliler. Kim bilir belki de bu kadar sert bir tepki vermeyeceklerdi. Neticede Allah’a onlar da inanmaktaydılar. Gelin görün ki Rasûl “Lâ!” dedi. Ve böylece Tevhid mücadelesi, “Birlik gayreti” denilen şanlı mücadelenin meşalesini de ateşlemiş oldu. Aslında bu mücadele, geçmiş bütün peygamberlerin ortak davası olan tevhid mücadelesinden başka bir şey değildi. Babası İbrahim’in Nemrut’a karşı, kardeşi Musa’nın Firavun’a karşı giriştiği mücadelenin bir benzeri şimdi Mekke’de başlamıştı.

“Ben ve benden önceki peygamberlerin en önemli ikrar ve çağrısı, ‘bir olan, eşi-ortağı bulunmayan Allah’tan başka tanrı yoktur’ sözüdür” Muvatta, Kur’an 32, Hac 246, Daavât 122.

İlk insandan itibaren, birlik ve süreklilik vurgusuyla Mekke-i Mükerreme’den atılan bu tohum meyvaya duracaktı elbet.

Peygamberler tarihinde olduğu gibi irfân geleneğinimiz de tevhîd esaslıdır, bir merkezlidir. Bu merkezi, yani kalbi tevhide hazırlamak için dağınık ilgi ve düşüncelerin BİR’e indirilmesi gerekir. Çünkü himmet ve kaygının dağınıklığı BİR’in önünde engeldir. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in “Kaygılarını teke indirenin diğer kaygılarına Allah Teâlâ’nın kefil olacağına” dair hadisi (İbn Mace, Mukaddime, 23) “BİRlik” düşüncesine zemin hazırlamaktadır. Bu hadiste dağınık dünya ilgilerini, uçsuz ahiret hayallerini HAK ile BİR eyleme vurgusu vardır. Çünkü kaygı ve düşünceleri BİR’e indirmek; daima ‘Bir’i görmek, ‘Bir’i mülahaza etmek ve ‘Bir’ ile cem’ olmak demektir.

Bu birliğe zarar verenler, birliği tesis edenin diliyle uyarılır:
Hakîkat, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. (Şu tevhîd ve İslâm dîni, bir tek dîn olarak, sizin dîninizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin.(kulluğunuzun bilincine erin!) Onlar aralarında birliğini, işlerini (din – sistem anlayışlarını) paramparça ettiler… (hem de) sonunda topluca Bize dönecekler(ini unutarak). [21:92-93]

bir_ol.jpg
Vâr ol, olmak dilersen olmak oldur,
Yok ol, bulmak dilersen bulmak oldur
BİR ol, varmak dilersen yol oldur

Bütün mensuplarının birbirini dost ve kardeş tanıdığı bir birlik; bu rüyâ bizim…

Tevhid tebliğcileri ve vahdet önderleri, aleme birlik sırrın yayanlar olarak gönderilmiş bütün peygamberlere selâm, “Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Birbirinize kin tutmayınız. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinizle dostluğunuzu kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” buyurarak en hakir insanı bile kardeş tutan o ruhun sahibine, bize kardeşliği, birliği öğreten, vücudun aynısı hükmünde, mevcudâtın sebebi, gözümüzün nuru, kutlu Nebî’ye en kâmil tahiyyat ile arz-ı muhabbet, cümlesini böylesi bir kılavuzlukla görevlendiren, âlemlerin rabbi BİR Allah’a hamd olsun.

Rabbimiz! Bizi ve imân ile (arınıp hakîkatına dönmede) öne geçmiş olan kardeşlerimizi mağfiret et, kalblerimizde imân etmiş olanlar için bir ğil (kin, sevgisizlik; ayrı-gayrıya sebep olan düşünceler-arzular) oluşturma… Rabbimiz! Muhakkak ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin. [59:10]

Ma-bera-yı vasl kerden amedim
Ne bera-yı fasl kerden amedim
Biz fasl’a yani bölmeye, parçalamaya gelmedik, vasl için; yani ayrılanları buluşturmaya, düşmanları dost etmeye, uzak düşenleri buluşturmaya geldik.

Alın benden size
Yeni bir iz
Biriz biz

Senlik de yoktur, benlik de bizde
Zerrât-ı âbız bir tek denizde

senlik

Lâ ile illâ arasında kul vasıflarında fâni olmuşken hiçbirşey kalmaz Hakk’tan başka… Söz, dilden gönüle indiğinde ihsan sırrı ile BİR olmuşken damla deryâya kavuşur…

Şu beş duyudan, altı yönden
Varını yoğunu birliğe çek, birliğe
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur
İnsanlara katıl, insanlara
İnsanlarla bir ol
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane

Dünyada nice diller var, nice diller
Ama hepsin de anlam bir
Sen kapları, testileri hele bir kır
Sular nasıl bir yol tutar gider
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir

Sen bensin işte, ben senim işte.
Gel de birbirimizle candan konuşalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleşelim! Gül bahçesi gibi dudaksız, dişsiz gülelim, düşünce gibi dudaksız, dilsiz görüşelim! Akl-ı evvel mertebesinde Hakk’ın varlığının idraki içinde, dünyanın sırrını ağzımız kapalı olarak ta sonuna kadar söyleyelim! Hiç kimse, kendi kendisiyle apaçık sesle konuşmaz. Mademki hepimiz biriz, dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim! Sen, nasıl olur da eline tut dersin? O el senin midir? Mademki elimiz bir gönüllerimizin de bir olduğundan bahsedelim. El, ayak gönlün hareketini bilir, dilimiz susarak, gönlümüz titreyerek söyleşelim.

Tenden ve nakıştan doğan fikirler yok mu, işte suyu kirleten süprüntüler onlardır. Su, bu pisliklerin altında örtülü kalır. Birliğe mâni böyle fikirleri gönlünden sök at! Canın cemâli tertemiz olarak görünsün. Ne mutlu o cana ki bunu dinledi ve kendini artık eksik şeylerden temizledi, nihayet, kendini örtüsüz olarak seyretti. Kendini bir testi su farzet! Fakat ırmağa testisiz gel, karış ki kendini bulduğunu açıkca göresin, can arışını (çözgü) gönül argacından (atkı) anlayasın. Bu ve bunun gibi nice huy senin huylarındandır, senin saf denizinden bir damladır. Bundan sonra kendi hâlini dinle, kendi saf suyundan iç ve içir!

Ey aşk! O gönüller sana mâl oldular artık;
Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!
Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

Esmâ-ı Nebî söyler dilimiz

Pür-kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Hayr eyler her ef’âl-i nihâyetini
Envâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Mahrûm bırakmaz zikr idenleri müdâm
Ezkâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her işlerin hüsn-i hitâmına sebep
Mi’mâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bize her hayırlı işe Bismillâh ile başlamayı öğretene, sahibinin hoşnûd olacağı bir selâm ile, mâşuk-u hakîkiye, surette kalan aşkımızı peşînen îtiraf ile başlarız söze:

Eyâ ey mefhar-i âlem sana kevn ü mekân âşık
Döner nûrun ile devrân sana cân u cihân âşık
Cihânın cânısın cânlar seni cânân edinmiştir
Sana sultân-ı lâhût-ı sarây-ı lâ-mekân âşık
Kelâmın mürdeler ihyâda iksîr nefha-ı Hak’tır
Zülâl-i lutûfa âb-ı hayât-ı câvidân âşık
Zuhûr eden bu imkân içre rengârenk senin hüsnün
Beyân âşık ‘ayân âşık sana aşk-ı nihân âşık

Cümle mevcûdâtın âşık olduğu, insanların en hayırlısı saadetle buyurdular ki:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harcananın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacını karşılayandır”

Hayr-ı nâsa murâdın ise vukûf
Hayr-ı Nâs’ın hadîsin et iz’ân
Hayr oldur ki cümleden efzûn
Ola halk-ı cihâna nef’-resân
Şimdi sen de “İnsanların hayrına bir iş” görmek nasıl olur hakkıyla anlamak istersen, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır” hadis-i şerifine anlayış göster. Bir ucu “cümle halk-ı cihânın” faydasına varacak bir hayr, cümle işlerden daha ziyâde hayırlıdır.

Cehd idüp nefsin hevâsından berî it sen seni
Men ‘aref sırrına ir kim bu nihâyetdir sana
Biz dahi işbu müjdenin bir ucundan tutunup “kendini bilme”cehdiyle, aşkla düştük yollara…

Her sözün ma‘kes-i âyîne-i levh-i mahfûz
Rûh-ı ilhâmını hâmil per-i Cibrîl-i Emîn

Alemlerin Rabbi olanın, her kelâmı bir lal ü mercan inci olan Alemlere Rahmet tecellisinin, aşk isminin cismi ummânından kırk güzeli, Hak Dost’un güzelliği, güzelliğimiz olsun diye ümidini kaybetmişlere “bir içim su” niyetinde sunmak hizmetinde fakir-i pürtaksîrini kullanıverene şükürden âciziz…

hadis_40

Bir Esmâ-ı Nebî olarak Risâle-i Ehâdîs-i Erbaîn-i Sülâsiyye

Gülşenî hazretinün bendesiyem çünki Nazîr
Gülşen-i vahdete bir bülbül-i nâlân olsam
Birazdan bir deste sunacağımız bu gülbahçesi, Bursalı İsmail Hakkı Hazretlerinin musâhibi, Mısır Kadılarından, Tarîk-i Gülşenî güllerinden Nazîr İbrâhim Efendi el-Edirnevî (v. 1774) hazretimden zuhûr etmiştir. (Ruhaniyetlerine selâm olsun)

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Mezkûr eser aslında kırk hadîs türüne bir misaldir. Eserin isminde de belirtildiği gibi üçlü bentler halinde yazılmıştır. Her hadîs-i şerifin üç kelimeden oluşması ve her bendin üç mısradan müteşekkil oluşu, eserin adında geçen “sülâsiyye” ibaresine de ışık tutmaktadır. Aruz veya hece ölçüsünün kullanılmadığı bentler kendi içinde kafiyelidir. Her bir bendin ilk mısra’ında Nûru’l-Envâr aleyhisselâm’ın bir veya iki ismi dile getirildikten sonra ikinci mısrada salavât getirilmiş, son mısrada da Cevâmiü’l-Kelîm(s.a.v.)’in bir Hadîs’i zikredilmiştir. 

Giriş veya dua bölümü olmadığı için tam Kırk Hadîs’e muvâfık olarak toplam kırk bend yazılan eserde Hatîbü’l-Ümem(s.a.v.)’in 41 adet ism-i şerîfi yer almaktadır

Nazîr İbrahim eserin telif sebebi olarak, 1751 senesinin 17 Muharrem’inde Hz. Peygamberi rüyasında gördüğünü ve Hz. Peygamberin kendisine “Bir şeyleri bir araya getirmek istiyorsan sözlerimi ihtimamla birbirine ekle” buyurduğunu, bunun üzerine Câmiu’s-Sağîr’den hadîsleri topladığını ve ihvanın faydalanması için bu şekilde bir araya getirdiğini ifade etmektedir.

Her parmağı bir selsebil olan gözbebeğimizin, her bir sözü bin derdimize deva kırk hadis-i şerifi, ihvân-ı bâ sâfâya vesîle-i şefaât ümidiyle ikrâmımızdır…isminebi

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

1•
Gâle Seyyidü’l-enâm 
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm
Es-selâmu gable’l-kelâm

Selâm kelâmdan(konuşmadan) önce(likli)dir.

İşte bu söze şehadet etmeye mutluluğun altın çağından bir tablo:
Peygamber Efendimiz (sav) evi ile minberi arasında bir mahalde oturuyorlardı. O’nu ziyârete gelen Sadif heyetinin temsilcileri bineklerinden inip selâm vermeden oturdular. Efendimiz: “Siz müslüman mısınız?” buyurdular. Heyettekiler “Müslümanız” dediklerinde ise niçin selam vermediklerini sual eylediler. Bunun üzerine heyettekiler ayağa kalkıp yeniden selam verdiler. Peygamber Efendimiz, selamlarını aldılar ve “Şimdi, oturun” buyurdular… Selam deyip geçmeyenleri buraya da bekleriz.

2•
Gâle’l-Habîbü’l-A’lem ﷺ
Aleyhi’s-selâmü’l-mufahham
Efşû’s-selâme teslemû

Selâmı yayınız, selâmet bulunuz. 

Habîbi Kibraya Hazretleri buyurdular ki: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!”

Hocamız rahmetullahi aleyh buyurdular ki;

Birisi denize düşmüş. Sen de rıhtımda yürüyorsun. Adamcağız çırpınıyor. Yüzme de bilmiyor, boğulmak üzere. Can derdine düşmüş, denize düşmüş adama selam verdin, yürüdün gittin. Olur mu? Olmaz. Orada selam verecek yerde elini uzat, adamı çek çıkar. Boğuluyor, canı gidecek. Selamın kuru mânasına takılma. Altında yatan mânayı anla. Altında yatan mâna, müslüman kardeşinin selametliğini sağlayacak şey ne ise onu yapmak. Derdi varsa derdine yardımcı ol, hastaysa şifa ara, borçluysa çaresine bak.

3•
Gâle Sâhibü’l-muhâmid ﷺ
Aleyhi tahiyyetü’l-Hâmid
Riyâzü’l-cenneti el-mesâcid

Câmiler, mescidler cennet bahçeleridir.

Habîbi Kibraya Hazretleri, ashabına gönülleri mescitlere bağlı kimseler olmalarını tavsiye buyurmuş ve Allah’ın adının anıldığı, O’nun tazim edildiği, ilim meclislerinin, sohbet halkalarının kurulduğu bu mekânları cennet bahçelerine benzetmiştir. Risaletpenah Efendimiz bir gün,”Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oralardan bolca istifade ediniz.”buyurdu. Bunun üzerine Ebû Hüreyre (ra), “Yâ Resûlallah, cennet bahçeleri neresidir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.s.),“Mescitler.”diye cevap verdi. Ebû Hüreyre (ra), bu defa kendisine mescitlerden bolca istifade etmenin ne mânâya geldiğini sordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de “Sübhânellahi ve’l-hamdülillâhi ve lâ ilahe illâllahü vallahü ekber”sözlerini söylemek suretiyle Allah’ı zikrederek ve O’nu yücelterek mescitlerden ziyâdesiyle istifade edebileceğini buyurdular.

4•
Gāle Sâhibü’z-zuhûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Miftâhu’s-salâti et-tuhûr

Temizlik, namazın anahtarıdır.

5•
Gâle Sâhibü’d-dîn ﷺ
Aleyhi salâtü’l-vâridîn
Es-salâtu imâdu’d-dîn

Namaz, dinin direğidir.

Vaktiyle, Hak Dostları’nın namazlarını sahibinden dinlemiştik:

Namaz vakti gelip kıbleye döndükleri zaman mübarek çehreleri renkten renge girerdi. Nitekim Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz hakkında şöyle anlatılmıştır:
Hazreti Ali (r.a.) namaz vakti gelince yüzünün rengi değişir, vücuduna titreme gelirdi. Kendisine; “Ya Emir’el Mü’minin, size ne oluyor?” diye sorulduğunda şöyle buyurdular:
“Cenabı Hak, göklere, yere ve dağlara arzettiği emanet vakti geldi. Onlar o emaneti yerine getiremeyecekleri korkusuyla onu yüklenmekten çekindiler de onu insan yüklendi. [Ahzab:72] Yüklendiğim bu vazifeyi yerine getirip getiremeyeceğimi bilemiyorum.”
Hazreti Pir Efendimiz, namazda tam bir huşu’ ile kendilerinden geçerler, Hak sıfatına ulaşırlardı. Namazdan maksat da Hak ile alaka kurmaktır. Şöyle buyururlardı: “Namaz Allah ile yakınlık kurmaktır. Bu yakınlığın nasıl olduğunu zâhir ehli bilmez.” Resulu Ekrem (s.a.s.) buyurmuşlardır: “Namaz ancak kalp huzuru ile olur.” Hazreti Pir Efendimizden defalarca görülmüştür ki, yatsı namazına kalkıp tekbir alırlar, tâ sabaha kadar iki rekat namazda müstağrak kalırlardı. Rükû’ ve secdelerde bir gün ve bir gece boyunca müstağrak oldukları da görülmüştür. Nitekim buyurdular ki: “Akşam namazı herkes lambayı yakıp, yemek sofrası kurunca ben yârin hayalini gözümün önüne getirir, kederlere düşüp figan etmeye koyulurum. Göz yaşlarımla abdest aldığım için namazım böyle ateşli oluyor. Ezan sesi kalbimin mescidine öyle yakıcı gelir ki, onun tesiriyle o gönül mescidinin kapısı yandıkça yanar. Kıblemin yüzü ne tarafta kalmış ki, benim namazım böyle kazaya kalıyor? Evet kazadan dolayı daima bana sana bir imtihan geliyor. Acaba Allah aşkı sarhoşlarının namazı doğru mudur sen söyle! O ne zamanı, ne mekânı bilir. Acaba kıldığım bu ikinci rekât midir, yoksa dördüncü müdür? Acaba ben hangi sureyi okudum diye şaşkındır. Çünkü diline hakim değil ki… Evet, ilâhî dergâha nasıl varayım? O büyük kapıyı nasıl çalayım, nasıl çağırayım? Ben de ne güç kaldı, ne de dil… Yarabbi, bana eman ver! Zira gönlümü de, ihtiyarımı da sen aldın. Namaz kılarken acaba rükû’ tamam oldu muydu, yoksa imamlık yapan filan mıydı? Bunların hiç birinden vallahi haberim olmaz.” Bir kış mevsimiydi. Oturdukları medresede gecenin başlangıcında secdeye kapanmış, mübarek gözlerinden pek çok göz yaşı akmıştı. Havanın soğukluğundan, mübarek yüzü buz tutmuş, derisi döşeme tahtasına yapışmıştı. Gündüz olunca yakınları sıcak su hazırlayıp yüzüne dökerek erittiler… Buraya kadar anlatılanlar zâhiri namazlarıydı. Bâtın namazlarının sırlarına kim vâkıf olabilir? Zira şöyle buyururlar: “Mihrabı dost cemali olan kimse için; yüz türlü namaz, rükû’ ve secde vardır.”

6•
Gâle’n-Nebiyyü’l-a’lâ ﷺ
Aleyhi’s-salâtü’l-evlâ
El-İslâmu ya’lû ve lâ yu’lâ

İslam yücedir. Hiçbir şey ondan daha yüce olamaz.

Bu mübarek hadîs-i şerîfin râvîsi Aiz İbni Amr’dır. Aiz, olayın kahramanı “sahibu’l-kıssa” olarak, hadisin manasını kavramaya yardımcı olacak vürûd sebebini şöyle anlatmaktadır:

Mekke fethinden önceki akşam Ebü Süfyan ile birlikte Hz. Peygamber’e gittik. Bazı sahabiler Hz. Peygamber’e bizi;

– Bunlar Ebü Süfyan ve Aiz ibni Amr, diye takdim ettiler.

Hz. Peygamber;

– Bunlar Aiz îbni Amr ve Ebü Süfyan’dır. İslâm, (İslâm olmayandan) daha izzetlidir. İslâm yücedir, onun önüne geçilmez!” buyurdu.

O’nun Ehl-i beytinden Hz. Selman(ra) vardır. Her şeyiyle kendini İslâm’ın hizmetine vermişti. İslâm onun kanı, canı, damarıydı. Birgün sahabe efendilerimizden biri nesebini överek Hz. İbrahim’e varıncaya dek saydı. Sonra Hz. Selman-i Farisî’ye dönerel nesebini sordu. O da “Neseple bir yere varılmaz. İslam yücedir. İslâm’a dahil olduktan sonra neseb aramam. Lâkin ben Selman ibni İslâm’ım.” buyurdu. Hemen akabinde Hz. Ömer (r.a.) da Selman’ı destekleyerek “Ben de Ömer ibni İslâm’ım.” dedi.

Hadisimiz takdimde, tercihde, protokolde, hiyerarşide İslâm’ı ve müslümanı daima önde ve ileride tutmak lazım geldiğini müslümanı, müslüman olmayanlardan sonra anmak gibi bir hataya düşmemek gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Efendimizin sünneti, müslümanlardan İslâm izzetine sahip çıkmalarını istemekte ve beklemektedir. O halde tercihimiz daima İslâm ve müslümanlardan yana yani İslâm öncelikli olmalıdır. Tabiî, müslümanlar da bütün güçleriyle bu önceliğe yaraşır anlayış, tavır ve gayret içinde bulunmaya çalışmalıdırlar.

7•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
El-Mü’minü mir’âtü’l-mü’min

Mü’min mü’minin aynasıdır.

Cemâl Cemâl’e aynadır, Cânân ile olmaktır bu…
Güzellik, aynada kendini seyre dalan sonsuzluktur.
Durma sen de ayna ol da sahibini göster…

Bir kimsenin diğer bir kimsede gördüğü ilk kusur, kendi nefsinde pek âşina olduğu bir kusurdur. Kardeşinde bir ayıp görüyorsan o ayıp, sendedir de onda görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü “İnanan, inananın aynasıdır.” O ayıbı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden inciniyorsun demektir… Buyurdular ki: Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmektedir. Zulüm ediş, kin güdüş, hasret, hırs, insafsızlık, kibir gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mâzur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da senden inciniyor. “İnanan, inananın aynasıdır” dedi, “kâfir, kâfirin aynasıdır” demedi. Amma bu, kâfirin aynası yok demek değildir; onun da aynası vardır amma aynasından haberi yoktur. O yüzden düzeltemiyor kendini.

8•
Gâle’n-Nebiyyü’l-mükerrem ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mun’âm
El-Müslimü mir’âtü’l-müslim

Müslüman, müslümanın aynasıdır.

Daha biraz önce bu hadisi okumamuş mıydık? derseniz mü’min ve müslümanı biraz daha yi tanıyalım: her müslüman, mü’min değildir. Çünkü, bir kimse mü’min olmadığı halde şehadet getirmek suretiyle kendisini müslüman gösterebilir. Ashab-ı kiramdan Sa’d b. ebi Vakkas: “Yâ Rasûlallah! (mü’minlere verilecek mallardan) filana verdin, filan kimseye ise vermedin. Halbuki, o da mü’mindi?” dediği zaman, Peygamberimiz: “Ona mü’min deme! müslüman de!” buyurmuştur. Kur’ân-ı kerîm’de de, bu hususta şöyle buyurulur:
“Bedevîler, ‘biz iman ettik!'(mü’min olduk) dediler. Onlara de ki: siz iman etmediniz amma, bâri ‘müslüman olduk!’ deyiniz. İman henüz sizin kalplerinize girip yerleşmemiştir.” [49:14]

Şimdi denilebilir ki Kırk hadis tertibe niyet edeceksin ikisi neredeyse aynı… Demek aynı değil, alemde insan mümin, müslim, münâfık ya kâfir olur. Bunu bir bütün düşünürsek mümin ve müslümanın aynası var imiş, bakar görür, ayna kendine bakıyor diye çeki düzen verir haline, her nefes iyiye ve güzele doğru hizaya gelir. Ya diğer insanlar, nasıl düzelecekler; aynanın kıymetini bilmeli değil mi!

Müslüman olarak öyle bir ayna ol ki Hakka muhabbet, halka insâf, düşmana hilm, dosta vefâ, nefse inzibat, dervişe sehâ, âlime tevâzû, câhile sükût gösteresin.

Hz. Mevlana Efendimiz ise bu hadis-i şerife dair “Allah’nın adlarından birisi de el-mü’mindir. İman eden kul da mümindir. “Mümin müminin aynasıdır” demek, “Allah onda o aynada tecelli etti” demektir. Yani ayna gibi olan mümin kulda, mümin olan Allah tecelli ediyor demektir Allah’ı görmek istiyorsan, gel aynaya bak da onu gör. Şems-i Tebrizi Hazretleri, seyahati esnasında bir adama rastladı. Bu adam genç bir çocuk görse bunu seyretmekten kendisini alamıyordu. Bunun üzerine Şems ona “Hey bu ne haldir?” diye sordu. Adam buna şu cevabı verdi: “Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Allah’ı o aynada gözlüyorum.” dedi. Hazretim buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki, Allah’ı su ve toprak aynasında görüyorsun, niçin can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun, Aynada suretini göreceğine, aslına tâlib ol…” buyurdu, irşâd olduk, dilşâd olduk.

Halk-ı âlem sanurlar ki enbiyâ vü evliya güzel sevmezler güzeli bunlar severler sizünle enbiyâ vü evliyânun güzele bakmakda farkı Kur’âna bakmak gibidür. Siz Kur ‘âna bakınca kelimesini i’râbını, manâsını, hakikatini, mecazını mutâlaa idersiz enbiyâ vü evliya hakâyıkını, esrarını, rumüzını, işârâtını, tevârîhini gözlerler kezâlik gözle de bakdukça siz şehevâtla bakarsız enbiyâ vü evliya hakla bakarlar Ulemâ-i nâs Kur’ânı ararlar manâ bulalum târih bulalum diyü ma’nâ ve tevârîh enbiyâ vü evliyayı ararlar bize bakun diyü. Nitekim Cafer-i sâdık radiyallâhü anh bu­yurur; “Kur‘ânun tecellîsi vardur ya’nî hakkun dostlarına Kur’ân içinden tecel­lîsi vardur ehli olmayana tecellî itmez.” “Ona ancak temizlenenler dokunabilir” ayeti buncılayın mahbub yüzinden Hakk âşıklarına tecelli ider teselli virür. Mahbubun haberi olmaz. Mahbub ancak bir âyinedür görinen ğayrıdur, gayrı degül aynıdur, gayrı olduğı bir sanıdur. Siz âyineye bakarsız enbiyâ vü evliya ayine içindeki cemâle bakarlar. İmdi bir göz ki âyineye baka ol göz içinde tecelli iden cemali kanda görür. Füsus’da yazar ki ayineye bakan içindeki süreti göremez içindeki sûrete bakan âyineyi göremez acebdür dir. Gönül her neye kasd iderse gördügi odur gönlün maksudı olmayan gözine de girse görmez bu mücerrebdür insân bir şeye ziyâde meşgul olsa gayrı ne görür ne işidür gâh olur bir gözden bir âhir kimse bir şey görür gözün sâhibinün haberi olmaz acebdür kudretu’llâha nihayet yokdur.

Ey Can, gönlünden aşka bir yol aç. O bahar gibi su gibi hoştur. Duru su aya ayna tutar. Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır…

Aynadan yansıyanların tamamı ve devâmı için böyle buyrun efendim…

9•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Es-salâtu nûru’l-mü’min

Namaz, mü’minin nûrudur.

Habibi Kibriya aleyhi ekmelittehaya hazretleri saadetle buyurdular “Namaz, gözümün nurudur” “Namaz müminin nurudur”  “Namaz, dinin direğidir” O güzeller güzeli Efendimiz son nefesinde şehadet parmağını kaldırır ve üç defa “namaz, namaz, namaz” diye seslenir. Rabbinin huzuruna giderken de namazla gitmek ister. Misvakını eline alır ve namaza hazırlanır gibi dişlerini temizler. Namazına girer gibi “En yüce Dost’a” gider.

10•
Gâle Kâşifü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ümmeti
Ed-duâ miftâhu’r-rahmetî

Dûa, rahmetin anahtarıdır, abdest namazın anahtarıdır, namaz da cennetin anahtarıdır.

İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır. Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız. Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!

11•
Gâle Es’adü’l-enbiyâi ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Kibriyâi
Ed-duâu yeruddu’l-belâi

Dûa, belâyı def’eder.

Habibi Kibriyâ Efendimiz saadetle buyurdular ki:
“Bela kapılarını dua ile kapatın.” O’nun ilim şehrinin kapısı velâyet sultanı Hz. Ali Efendimiz buyurdular ki: “Bela dalgalarını dua ile defedin. Şüphesiz belanın usandırdığı müptela kimse, duaya, beladan güvende olmayan afiyetteki kimseden daha muhtaç değildir.” O’nun torunlarından Zeynel Abidin Efendimiz buyurdular ki “Müminin duası üç hâlet dışında değildir: Ya kendisi için biriktirilir, ya dünyada karşılanır, ya da kendisine çatacak olan belayı ondan defeder”

12•
Gâle Habîbü’l-Allâm ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Küllü müskirin harâm

Sarhoşluk veren herşey haramdır.

Yâni “Her sarhoşluk veren haramdır. Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır.” buyurmuş Risaletpenah Efendimiz. Eyvah… öyleyse en büyük müskir, dünyâ ve dünyâ arzuları. Öyle bir sarmış ki bizi, ayılamıyoruz, kurtulamıyoruz onlardan. Rakı tatlı değil ki tadına aldanasın. Vücuttaki beyindeki muvâzeneyi bozuyor ki sallanıyoruz. Nasreddin Hoca çocuk okuturmuş. Çocuğun biri yellenmiş sesli olarak. Utancından, rahleden, tırnağıyla dırt! dırrt! diye ses çıkartırmış boyuna, o ses rahleden çıkmış gibi. Hoca dayanamamış: “Oğlum, hadi sesini rahleden çıkan sese uydurdun, ya kokusunu ne yapacaksın?” demiş. İçki zevk veriyormuş… Ya rezâletini, kavgasını gürültüsünü ne yapalım?

13•
Gâle Tabîbü’l-kulûb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-matlûb
El-istiğfâru memhâtün li’z-zünûb

İstiğfar, günahları siler.

Yine “Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) saadetle buyurdular ki; “Allah (celle celâlühû) ümmetim için bana iki emniyet indirdi: 1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allah (celle celâlühû) onlara umumi bir azap vermeyecektir. 2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azap vermeyecektir” (Enfal:33) Ben aralarından ayrıldım mı, Allah (celle celâlühû)´ın azabını önleyecek ikinci emniyet olan istiğfarı Kıyamete kadar aralarında bırakıyorum.” Kim bir günah işler de, kalbine bir yanma, içine bir pişmanlık düşerse; daha diliyle istiğfar etmeden, Allah o günahı affeder.

14•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Lâ kebîrate mea’l-istiğfâr

(Israrcı olmayan kimsenin küçük günahı yoktur)
İstiğfar eden kimsenin, büyük günahı yoktur.

Israr edilirse küçük günahlar büyük günah olur, tövbe edildiğinde büyük günahlar affedilir. Demek ki, kulun tevbe etmesinin asıl sebebi, ısrârı terk etmesidir. O halde bizler günahta ısrar etmeyeceğiz. Yaptığımız bir hata küçük de olsa, tekrar tekrar yapmayacağız. Bir defa yapmışsak, hemen bırakacağız. Israrı bırakınca Allah tevbeyi nasib ediyor. Israr ederken tevbe olmaz.

15•
Gâle’r-Rasûlü’l-Kerîm ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’t-teslîm
Lâ yedhulü’l-cennete illâ rahîm

Cennete ancak merhametli olan kimseler girer.

Bahâeddîn Nakşıbend Hazretleri’nin senelerce, değil insanlara hasta hayvanlara, kuşlara hizmet ettiği kayıtlıdır. Yedi sene kırık kanatlı kuşlara, hastalıklı kedilere ve sair mahlûklara hizmet ettiği yazılıdır. Çünkü, mahlûkata merhamet etmeyen, Allah’ın merhametine liyakat kesb edemez.

Sevgi ve acıma insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nâil olmak istersen zayıflara merhamet et. Zira er kişinin avı, merhamettir…

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

16•
Gâle Habîbü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mennân
Lâ yuhavvifu kâri’u’l-Kur’ân

Kur’an okuyan kimse korkudan emîn olur.

Kur’an, Sahibinden bir mektuptur kime gönderilmişse o okur! Kur’an okurken şeytan Besmeleden önce gelir! Lütfen, her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek şekilde okuyunuz. İnanıyorum ki Allah (c.c) okuduklarımız doğrultusunda yaşarsak bizlere, dünya ve ahiretin güzelliklerini hayal dahi edemeyeceğimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Kur’ân, kulun Allah’ı aradığı her vesileden daha üstündür. Öyleyse Allah’ı sadece Kur’ân’la ara! Allah kelamındaki zevki tatmadan bu dünyadan giden hiçbir şeyden nasibini almamıştır.

17•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’z-ziyâdetü
Es-sumtu erfau’l-ibâdeti

Susmak, en yüce ibâdettir.

Söylemediğinde mes’ul olmayacaksan, sözün, sükûtu bozacak kadar değilse biraz sessizlik lütfen… Sessizlik, kelimelerden, kavramlardan, sembollerden ve formüllerden daha fazla bir şey olarak, dilin zihin üstündeki sultasını kırar ve bizim iç ve dış gerçekliği yâni hakikatı tecrübe etmemize imkân sağlar. Bir hakikati dile getirmeyen her söz, insanın hakikatle arasındaki yeni bir perde! Esasen dile getirecek bir tek hakikati bile olmayanlar; laf üstüne laf üreterek, derûnunda nice hakikatler barındırmakta olan sükûneti kundaklıyor.

Allah’ı dinleyici olarak görmedikçe konuşmayınız (O’nun sizi dinlediğini bilerek konuşun, sorumluluğunuzun farkında olun ve asla boş sözler söylemeyin). Allah’ı konuşan olarak görmedikçe söylenen sözü dinlemeyiniz (ehil olan müttakî ve salih bir âlimi bulun ve onu dinleyin, yalan yanlış şeyler anlatanlara kulak asmayın!)

Selamet ül-insan fi hıfz il-lisan. Âgâh ol ki insanın selameti dilini tutmasındadır. Sen de “dâvâyı terk, mânâyı ketm” üzre yolda yürürken âgâh olasın ki “sükût selâmettir” Duyu organlarını dışarıya kapatmak demek kalbin sezgilerinin açılmaya başlaması demektir. Şimdi gözünü yum, sözünü yut, kendini tut ve “sükûneti” muhafaza et!

18•
Gâle Şefîü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’r-rahmeti
Er-rifku re’sü’l-hikmeti

Rıfk, hikmetin başıdır.

Nefis gazaba gelince, seviyesine inerek güzel ahlâk ve muâmele ile gücünü kırmaktan ve kızgınlık ateşini rıfk ile söndürmekten daha güzel netîce veren bir tedbir yoktur .

Rıfk (nezaket) u mülâyemet (yumuşaklık) yâhud yerine göre nezâket, insanların bir kısmına Allah tarafından verilmiş bir nîmetdir. Başka bir Hadîs-i Şerîfde, meâlen: “Cenâb-ı Hak, rıfk sâhibidir ve rıfkı sever. Sertlikle vermediğini de rıfk ve mülâyemetle verir.” buyurulmuştur. Zîra rıfk u mülâyemet, kalbleri celbetmek husûsunda ne kadar tesir gösterirse, şiddet ve sertlik de o nisbetde aks-i tesîr yapar.

19•
Gâle Sâhibü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Lâ tağzab ve leke’l-cennetü

Gazap etme, işte o zaman sana cennet vardır.

Ebû Derdâ -radıyallâhu anh-, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e: “Bana cennete götürecek bir şey öğret!” deyince; Fahr-i Kâinât Efendimiz: “Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Yine aynı şekilde başka bir kişi, Peygamber Efendimiz’e: “Yâ Rasûlallâh! Çok şey belleyecek gücüm yok! Bana, saâdetime mûcib olacak kısa bir şey buyur!” deyince, ona da: “–Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Diğer hadîs-i şerîflerde de: “Allâh Teâlâ, öfkesini tutanın ayıbını örter!” (İhyâ, III, 372) “Allâh indinde rızâya nâiliyet için bir kulun öfke yudumunu yutmasından daha sevaplı bir yudum olmaz!” (İhyâ, III, 392) “Güçlü ve kuvvetli pehlivan herkesi sallayıp yere yatıran değildir. Asıl kahraman kişi, öfke zamanında kendini tutandır.” (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108) buyrulmaktadır.

Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir? İnsanı inciten kişinin, Allâh’ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki, bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir.

Sen gazapla, hiddete kapılıp, gönüller kırmış, onlara ateş düşürmüş isen, o ateş senin için cehennem ateşinin mayası olur. Senin öfke ateşin bu dünyada bile seni yakar, yani zillete düşürür. Ondan doğan cehennem ateşi ise bu zilletin netîcesi olarak seni âhirette de ebedî olarak yakar. Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları afvederler. Allâh da (bütün hâl ve ibâdetlerinde bu şekilde) ihsân sahibi olanlara muhabbet eyler.” (Âl-i İmrân:134) sırrına mazhar olasınız yâ hu

20•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Ebğazu’l-helâli et-talâk

Helallerin en hoşa gitmeyeni, boşanmadır.

“Bağı çözmek ve serbest bırakmak” mânâsına gelen tâlâk; “Nikâh ile sabit olan evlilik bağının kaldırılması” demektir. Talâkın meşru oluşu Kur’an-ı kerim, Sünnet-i seniyye ve İcmâ ile sabittir. Talâk Allah-u Teâlâ’nın buğz ve adâvetini mucip bir helâl olmakla birlikte, talâkın câiz olması Allah-u Teâlâ’nın bir rahmeti olmaktadır. Zaruri bir ihtiyacı gidermek için meşru kılınmıştır. İhtiyaç olmadığı takdirde mekruhtur. Geçici bir öfkeden veya esiri olduğu bir arzudan dolayı hemen talâka sarılmak doğru değildir. Bütün bunlar İslâm’ın âdâb ve esaslarını çiğnemektir ve günahtır.

Boşama evliliğin yararlarını giderir, üzüntülere yol açar. Aynı zamanda küfrân-ı nimettir. Başta çocuklar olmak üzere talâk çeşitli zararlara yol açabilir. “İki şerden ehven olanı tercih edilir.” kaidesi ile amel edilerek daha büyük ve daha ağır zararları kaldırmak uğruna daha hafif olanlarına katlanılır. Aile hayatının devam edebilmesi için karşılıklı hoşgörü çerçevesinde ve sabır, sükût ilkesinde birçok meseleler halledilebilir ve üstesinden gelinebilir. Ufak sebeplerden dolayı aile yuvasını yıkmak, şer’î hükümleri bilmeden, cahilce dil alışkanlığı yaparak boşamak ve hatta üç talâk hakkını kullanıp evlilik müessesini kökünden yıkıp, çocuklarının anne ve baba şefkati olmadan büyümesine sebep olmak hoş karşılanmayan bir durumdur. Kul hakkına girer.

21•
Gâle Sâhibü’l-felâh ﷺ
Aleyhi etyabü’r-riyâh
İltemisū er-rızka bi’n-nikâh

Nikâhla rızkınızı arayınız, genişletiniz.

Evlilik; neslin bekàsı için, insanın huzuru için, sükûnu rızkın genişlemesi, hânelerin bereketlenmesi için ısrarla tavsiye edilmiştir.

Nikaha niyetli canların izdivâcı mübârek, aralarında hüsn-i muâşeret ve zindegân-ı müyessere, netîce-i hasene hâsıl ola yâ hu

22•
Gâle Seyyidü’l-enām ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Zinâ’l-lisâni el-kelâm

Dilin zînası, fuhşiyata meyl ettirecek sözlerdir.

Allah, Âdemoğluna zinâdan nasîbini yazmıştır, mutlaka o nasibini alır. Gözün zinâsı bakmak, dilin zinâsı –zinâdan, fuhşiyattan– konuşmaktır. Nefis arzu eder, ister; ferc de (onun isteğine uyarak) onu doğrular veya (uymayarak) onu yalanlar. Cinsel olarak nefsin eğitimi ve isteklerinden engellenmesi, her şeyden önce gözü sakındırma ve onu helal olmayandan uzaklaştırmaya bağlıdır. Göz kırptığın o âteşîn renkten sonra, dil elbette o güzele kavuşmanın yollarını arayacaktır hafazanallah…

23•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Zinâ’l-ayneyni en-nazar

Gözün zînası, uygunsuz bakıştır.

İnanan mü’minlere söyle gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için en emin tarzdır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. İnanan kadınlara da söyle, onlar da gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. [Nur:30-31]

Gözün zinası bakmakladır, kuvveden fiile çıkarılması, buluşmakla olur. Gözlerin isyanu, uygunsuz bir niyetle harama bakmak, sadâkati ise gözün (haramdan) çevrilmesidir.

Hak Dostuna sordular: Vesvese neden doğar? Buyurdular ki: “Üç şey kalbi meşgul eder (ve vesveseye neden olur): Göz, kulak ve lokma. Oysaki gözle gördüğün şey (haramlar ve faydasız şeyler) kalbi meşgul etmemelidir. Kulakla duyduğun şey (boş ve lüzumsuz şeyleri dinlemek) kalbi meşgul etmemelidir. Haram lokma (yemek kalbi meşgul etmemelidir. Zira haram lokma) kalbi kirletir ve vesveseye neden olur; şeytanın yakın arkadaşlığı bu haram lokmadan doğar.”

24•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâķ
Bu’istü bi-mekârimi’l-ahlâk

Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.

Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem:4)

El-mütemmim tamamlayan manasına O’nun güzel isimlerindendir. Mekârim-i ahlâk, insanı doğrudan Allah’a vasıl eden ahlâk demektir. Bu ahlâkın zâhirî ölçülerini bizim âlemimizde Rahmeten lil âlemîn olan Efendimiz göstermiştir.

Yâ Rasûlallah geldim aslıma eyle kabûl
Fer’ini hubb-u vatandan red edip etme melûl

Hazreti Hassan bin Sabit’in söylediği gibi. Allah Resûlü’nün şairi öyle diyor

Ve ahsene minke lem tera kattu aynun
Ve ecmele minke lem telidi’n-nisau
Hulikte müberreen min külli aybin
Fe-keennema hulikte kema teşaü
Sanki Allah’la başbaşa vermişsin de, Allah sana ahlâkını öyle giydirmiş diyor. Adeta danışa danışa sana giydirmiş bu ahlâkî elbiseyi diyor. En mükemmel hâl nasıl olacaksa öylece yaratıvermiş seni manasına…
Görmedi senden güzel bir cism-i alî gözlerim
Etmedi senden güzel tevlîd evlad bir ana
Ayb ü noksandan müberrasın Resûlullah sen
Sanki arzu ettiğin hilkatte halketmiş Hüda

25•
Gâle Mevridü’l-‘ulûm ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ma’lûm
Sû’ü’l-hulkı şu’mün

Uğursuzluğunuz sizden ve sizinledir… [36:19]

Olayları kötüye yoran, devamlı kötü şeylerden, kötü ihtimallerden bahsetmek, uğursuz görmek, teşe’üm, şom ağızlılık, başlı başına bir kötü ahlaktır. Gördüğünü hep şerre felakete yoran bu huyda birine halk arasında: Hay dilin tutulsun, yorduğun şeye bak! derler. Zira uğursuz ve ters gördüğün, şomluk asıl senin bu halindir. Kısıtlı, sınırlı anlayışındır asıl uğursuz olan. Uğursuz görme, hayra yok, güzel bak, güzel gör, güzeli gör!

Bir misal ile açalım: Sarmısak yemek uğursuzluktur dese bir şom ağızlı. Biz de deriz ki: Sarmısak hakkında Resulullah Efendimiz (sav), “Ben sarmısağın kokusunu kerih görürüm” buyurdu, yoksa, “Ben sarmısağı kerih görürüm” buyurmadı. Böylece, bir şeyin ayn’ının, kendinin kerih, iğrenç olduğundan söz edilemez, ancak ondan zahir olan şeyin kerih olmasından söz edilebilir. Ve çirkinlik, bir şeyin örfe uygun olmamasında, tabiata uygun olmamasında, bir maksada uygun olmamasında, şeriate uygun olmamasında veya bir şeyin kemal düzeyinden noksanlık derecesine düşmesindedir. Bu sebepler dışında bir şeyin kerih görülmesi, uğursuz sayılması sözkonusu değildir.

26•
Gâle’n-Nebiyyü’t-Tabîb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mucîb
El-miskü etyabü’t-tîb

Misk kokusu, kokuların en güzelidir.

Vaktiyle bir Hak Dost’undan işitmiştik: “Melekler bir insanın iyi bir iş tutmaya niyet ettiğini, onun güzel kokusunu duyarak anlarlar.” Sadece insan değil ruhânî varlıklar, melekler de güzel kokuya aşıktır. Güzel koku, müslümanın gönlünün, zâhire (dışa) aksetmiş şeklidir.

Başka bir hadisi şerifinde Habibi Kibriya Efendimiz: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku ve -namaz ise gözümün nuru kılındı-” buyuruyorlar. Şeyh-i Ekber, insanın kokuya ve kadına doğru akışını, Rabbine doğru akışın paraleline koyarak tefekkür ediyordu. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi…” hadisine göre, koku da, kadın da, namaz da Rabbe akışın duraklarıydı.

Öyle ya; güzel koku ve kadın insana kendinden ötesini vaad eder; koku da, kadın da olduklarından fazladırlar her zaman. Ancak hadiste öteleri vaadin ille de namazda kristalleştiğini görürüz.

27•
Gâle Habîbü’r-Rezzâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Şerrü’l-mecâlisi el-esvâk

Çarşı-pazar, toplanılan yerlerin en şerlileridir.

Çarşı ve pazarlar, mescitlerin aksine gafletin en çok hâkim olduğu, Allah’ın en fazla unutulduğu, dünyayla en fazla meşgul olunduğu yerlerdir. Dolayısıyla da, Allah’ın hoşnutluğundan en uzak olan mekânlardır. Hadis-i şerif çarşıların bu yönüne dikkat çekerek, teyakkuza, dürüstlüğe teşvik etmektedir.

28•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Mü’temen ﷺ
Aleyhi salâtü’l-müteyemmen
Lâ zamâne ale’l-mü’temen

Vekîle tazmînât yoktur. Emîn güvenilir vekile, bedelini ödeme yoktur. Bir kimse birine bir şey emanet etse emanete bir şey olsa tazminat gerekmez.

29•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Lâ yefnâ hazerün kader

Tedbir, sakınma, kaderi engelleyemez. Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Bu lafı da iyi anla: Kader tedbirsizlik değildir tedbire rağmen gelendir kader!

Ve dedi ki: “Ey yavrularım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah’ın takdirini sizden engelleyemem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O’na tevekkül etmelidirler.” [Yusuf:67]

“Ben bu tedbirim ve tavsiyemle Allah’ın hakkınızdaki takdirinden hiçbir şeyi sizden savamam. Öyle ki sakınmak kaderi engelleyemez. Benim bu sakın­mam da Allah’ın takdirine mâni olamaz. Zira Allah, bir şeyi dilediği zaman ona karşı durulamaz. Fakat bizlere ihtiyatlı olmamız ve sakınmamız emredilmiştir. Bu duruş sayesinde kişi, Allah’ın izni ve yardımı olmadan gerçekte hiçbir şeye tesir etmediğini, görülen sebeplere sarılır ve Allah’ın takdirinden yine O’nun takdirine sığınır. Bütün bunlar, kaderi engelleyemez ve ona meydan okumak değildir. İnsan, kendisiyle ilgili hiçbir şeye sahip değildir. Eğer Allah size kötülük dîlediyse, size gösterdiğim ayrı ayrı kapılardan girme tedbiri fayda vermez ve siz­den o kötülük uzaklaşmaz. O mutlaka başınıza gelecektir.

30•
Gâle Rasûlü’llâh ﷺ
Aleyhi salâtü’l-İlâh
El-kaderu sırru’llāh

Kader, Allah’ın bir sırrıdır.
(Azîz ve Celîl olan Allah’ın sırrını ifşâ etmeyin)

31•
Gâle Mukîmü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Es-suyûfu miftâhu’l-cenneti

Kılıçlar, cennetin anahtarlarıdır.

Cennet kılıçların gölgesindedir… Kimin Allah yolunda ayakları tozlanırsa Allah da cehenneme Onu haram kılar. Dışarıda cihâd, içeride cihâd:

Cihad, emr-i ilahidir. Her müslüman Allah yolunda mücadele yapacak ki kurtuluşa ulaşsın! “Efendim şimdi Cihad zamanıdır, eskilerin ortaya koyduğu nefis terbiyesiyle vakit geçirecek zaman değildir” diyenler İslamı bildiklerini zanneden cahillerdir, gafillerdir. İslam yaşayarak öğrenilir. Öğrendiğini yaşamıyorsan, sırtında istifade edemediğin bir yük taşıyorsun demektir.

Cihad Hakk’a davettir. Cihad, iyiyi güzeli söylemektir. Cihad kötülüğü önlemektir. Kişi kendi nefsine güç yetiremezken başkalarını neye çağıracaktır? Cihad’ın özü iyiliği emir, kötülükten nehyetmektir. Allah’ın emirlerine Peygamber’in Sünnet’ine sarılarak yaşayacaksın, kötülükten, haram olan şeylerden de ateşten kaçar gibi kaçacaksın ki, bu kaçışın batıldan Hakk’a kaçıştır, zulmetten nura kaçıştır. Gerçek cihad da budur. Yoksa bir iki kitap okuyup onların tesirinde kalarak yalın kılıç insanlar içine dalarak onlara kılıç sallamak cihad değildir. Veya sanki kendine bu konu görev verilmiş gibi, bir eliyle insanları cennet’e diğer eliyle cehennem’e koymak cihad değildir. En güzel cihad, İslâm’ı yaşamak ve yaşarken de bir güzel örnek olmaktır.

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile dön başına eyle kısâs.
Çok kere kötülüğü emreden nefsin rûhunu yaralasada,
Sen de zikr tokmağı ile, kılıcı ile dön başına kısâs et.

Ey yolcu! Nefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!

Her nefes aldığın zaman son nefes alıyormuş gibi düşünerek Lâ ilahe illallah’ı eksik etmemek lâzımdır. Lâ ilahe illallah en büyük zikirdir. “Lâ” söylerken derin bir nefes al. Ağızdan alınacak. Nefesi vermeden “ilahe” denilecek.(Kılıcı kınından çekercesine) İllallâh dediğin zaman kalpte nefes verilecektir. (kılıcı hedefe indirircesine)

32•
Gâle Rasûlü’l-Müte’âl ﷺ
Aleyhi es-salâtü bi’l-kemâl
Lâ yahrumu’l-harâmu el-helâl

Harâm olan şey helâl olmaz.

Bu hadis-i şerif “Haram helâl ver Allahım… kulun yer Allahım” umursamazlığına sıkı bir tembih olsa gerektir.

Haramlar, işlenmesi azâbı, inkâr edilmesi küfrü gerektiren şeylerdir. Herkes tarafından kullanılıp, âdet hâline gelse de aslâ helâl olmaz.  Allahü teâlâ haramları işleyenleri de aslâ sevmez, onlardan razı olmaz.

Bir başka nebevi buyruğunda Efendimiz bu ilacın çaresini dahi ikram eylemiştir: “Zulümden sakının. Zira zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır. Cimrilikten de sakının. Zira cimrilik, sizden öncekileri helak etmiş, onları birbirilerinin kanlarını akıtmağa ve haram olan haklarını helal saymaya sevketmiştir.”

33•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Küllü mü’zin fi’n-nār

Her eza verici cehennemdedir. 

Eziyet, sıkıntı veren, insanları üzmeyi alışkanlık haline getiren, cevr ü cefâ eden ateştedir.

Fıkhın yani dinde keskin bir görüş, ince bir anlayışın azı, ibadetin çoğundan hayırlıdır. Kul, Allah’a halis olarak ibadet ederse, fıkıh ona öğretilir. Cehalet olarak da kişiye, aklını beğenmek yeter. İnsanlar iki sınıftır: Mü’min ve cahil. Öyle ise sen mü’mine ezâ etme, cahillerle de beraber bulunma.

34•
Gâle sâhîbü’s-sadâkâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikati
Mudârâtü’n-nâsi sadakatün

İnsanlarla iyi geçinmek ve İslâm’a bir zarar gelmemesi için onları koruyup kollamak sadakadır. Müdâra et ki geçinesin, uyarına git.

İnsanları güler yüzle idâre etme, onlara yumuşak davranma ne güzeldir. Meşrû sûrette yapılan müdârâ memduhtur, muvaffakiyete sebeptir. Bu hadis-i şerifte, “İnsanlara müdârâ bir sadakadır” bir başka hadis-i şerifte “Allah (z.c.hz.) Bana, insanlara müdara etmeyi (aşağıdan almak) emretti. Farzları yerine getirmeyi emrettiği gibi.” buyrulmuştur.

35•
Gâle Sâhibü’n-nûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Mâu’l-bahri tuhûr

Deniz suyu temizdir.

Denizin hepsi temiz ve temizleyici ve ölüsü de helaldir. (Ölmüşü çıkarıp yemek helal değildir.)

36•
Gâle’n-Nebiyyü fa’rifû ﷺ
Sallû aleyhi ve sellimû
Sâfirū tasıhhû ve tağnemû

Seyahat edin sıhhat bulun, ganîmet elde edin.

Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur güzelliği kaybolur.

Ya tahammül ya sefer

Beden ile olan sefer bir bölgeden diğer bir bölgeye intikal etmekten ibârettir. Kalp ile olan sefer ise bir sıfattan diğer sıfata yükselmek şeklindedir. Buna “sefer der vatan” derler. “Vatanda sefer” mânâsına gelen bu tâbir; aşk yolcusunun kötü huylarından ve nefsani sıfatlarından sıyrılıp iyi huyların ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir, sefer ehline aşk olsun…

Sefer Gülbangi’nden:
Ey yüce Allahım! Yolumuzu bize gül bahçesi gibi latîf eyle. (Sonunda) varacağımız yer, senin yanındır. Vakt-i şerîf, hayr olsun, şerler def‘ olsun. Derviş kardeşlerimizin seyahati, sıhhat, selâmet ve kolaylık içerisinde mübârek olsun; maksadına erişsin. Sefere çıkanın sahibi, geride kalanların halifesi ancak Sen olasın yâ hû.

37•
Gâle Rasûlü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Eş-şitâu rebîü’l-mü’min

Kış, mü’minin bahârıdır.

Kışın geceleri uzundur, uykudan sonra geceleri ihyâ için vakit kalır. Çünkü ziyâde uyku, ömrü zâyi eder, bedeni gevşetir, ibâdet sevincini alır götürür. İmam Gazzâli (ra) bu konuda der ki: “Kişi günde sekiz saatten çok uyumamalıdır” Böyle yapan bile aziz ömrün üçte birini zâyi etmiş olur.

Uykuya düşkün murada eremez, gece dağılan nimeti göremez. Cenab-ı Hak her gece, (Dua eden yok mu, duasını kabul edeyim) buyurur. En üstün amel, herkes uykuda iken gece namaz kılmaktır.

Ârif insan ona derler ki: uykuyu kabre, övülmeyi mizâna saklaya.

38•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’z-ziyâdetü
Zikru Aliyyin ibâdetün

Hz. Ali (kv)’nin anılması ibâdettir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde de buyurdular ki:
“Ben ve Ali iki parmak gibi ayrılamayız. Ali benden, bende Ali’denim.”

hzali

Lahmüke lahmî buyurdu şânına fahr-i Rasûl
Nûr-ı vahdânî-nümâsın yâ velîyallâh Ali

Hicret edince ol cemîl hikmet-i Mevlâ-yı Celîl
Lahmüke lahmî’ye delîl koydu Ali’yi yerine

Şâh-ı Velâyet Hz. Ali (ra): “Dâneyi yerden bitiren insanı yaratan Allah u teala’ya yemin ederim ki Resulullah (SAV) beni ancak mü’minlerin seveceğini, bana ancak münafıkların buğz edeceğini buyurmuştur.” dedi. Müslim şerhinde buyruluyor ki: Hz. Ali’nin Resul-i Ekrem’e yakınlığı, Resul-i Ekrem’in Hz. Ali(kv)’ye olan sevgisini, Hz. Ali’nin harplerdeki zaferlerini ve İslam’a hizmetlerini düşünerek O’nu sevmek İslâm’ın meydana çıkıp yayılmasında Allah u Teala’nın ve Resulü’nün beğendikleri işlerin yapılmasında büyük emeğinin olduğunu görerek O’nu büyük bilmek ancak mü’minlerin yapacağı iştir. Bunun aksine saydığımız sebepler yüzünden Hazreti Ali’ye düşman olan, buğz eden kimselerin nifâkının şiddetli, fesâdının çok olduğu anlaşılır. Böyle düşüncelerden Allah u Teâlâ’ya sığınırız.

Olursa kal’a-ı Hayber hicâb-ı gaflet eğer
Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk

39•
Gâle Münevvirü’l-hadakâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikâti
Ez-zikru hayrun mine’s-sadâkati

Zikir, sadakadan daha hayırlıdır.

Hak buyurdu fezküruni* emre taat etsene
Gâfil olma her nefeste Hakk’a zâkîr olsana

* Beni zikredin ki sizi zikredeyim (Bakara:152).
Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin (Ahzab:41)


Bir de şöyle izahı var: “Zikrullah ve Kur’ân-ı Kerîm okumak yeryüzünde senin için nurdur. Nur olsun, nurlu olsun! Gökyüzünde senin namın yürür. Gökyüzüne zikir olunmana vesile olur.” İnsan Allah’ı zikretti mi, Kur’ân-ı Kerîm okudu mu yüzüne, kalbine, evine, işine nur gelir; pırıl pırıl olur. Yanağı pırıl pırıl parlar, gönlü pırıl pırıl parlar; nurlu bir insan olur. Yeryüzünde nurlanır, gökyüzünde nâmı yürür. Melekler bile severler. Böyle bir insana melekler bile hayran olur. Onun için zikrullaha sarılmalı, Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmalı.

Bir kez Allah dîse aşk ile lisân
Dökülür cümle günâh misl-i hazân

40•
Gâle Rasûlü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Cennân
Âhiru’d-devâi el-Kur’ân

Dertlerin en son çaresi Kur’an-ı Kerim’dir.
(Devâların en hayırlısı Kur’an-ı Kerim’dir.)

Hem Kur’ân’dan öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü’minler için bir şifâ ve bir rahmettir. (İsrâ:82)

Asıl devâ Kur’andır. İnananlar, Kur’an’dan feyz almasını bildiği, bu maksatla okuduğu, dinlediği için, Kur’an âyetleri kendisine şifa ve rahmet vesîlesidir. Buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi onun hastalığını artırdığı gibi, zalimin Kur’an’dan uzak durması da onun hüsranını artırır.

Kur’ân bin def‘a tekrâr edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir (ezberleyebilir). En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan (incinen)bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekerâtta (ölüm ânında) olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’ân, onun kulağında ve dimâğında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem (zemzem suyu) gibi leziz geliyor.

Kuran ve insan ikiz kardeştir. Biri harfe, satıra düşmüş kitap olmuş, diğeri ete kemiğe bürünmüş insan olmuş. Hakîkatte Kuran oku.n.duğundan insan, kendinden başka bir şeyi dinliyor değildir.

Tâ böylece kırk hadis tamam oldu Efendim’e söyleyeyim…

Aşkiyâ ölmezden ön öl kim hadîs-i aşkda
Âşıkın şânındadır mûtû ve kable en-temût

Aşk ile yazılmış bu satırları aşk ile okuyana selâm olsun. Muntazam dizmeye gayret ettiğimiz işbu incilerin sâhibi “tevhidin yegâne mütelezzizi” hürmetine Ehli İslam’a hakiki tevhid kokusu ikram buyrula, cümle müşkül hâlimizi O’nunla hâl eylemek, sadece O’nun yolunu yol bellemek, sevenlerine kolaylaştırıla, “ayrı görmek” ateşinden ümmeti beri buyrula, fatihâlara karışan cümle âminler uc uca eklenüben aşıklarına vuslât yolu ola yâ Hû, yâ men Hû, yâ men leyse illâ Hû

Hüsn ü cemâlin heme müştâkıyız
Ol güzel dîdârının uşşâkıyız
Yâ İlahî bir habîbin hürmeti
Hazretinle sen nasîb et vuslatı
Bu duâmızı kabûl et yâ Mu’în
Yâ Karîb ü yâ Mucîbe’s-sâ’ilîn

Senin yerin neresi

İnsanda zâhir olduğum gibi hiç bir şeyde zâhir olmadım. [ALLÂH]
Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım. [HABÎBULLÂH]

ondan

İnsan, gönül sahibi olduğu için Allah’ın en sevgili mahlûku olmuştur…
Kâinat bu sırrın açığa çıkması için yaratıldı. Allah da insan gönlünde, insan sesi şeklinde kelâmı ile tecelli etti.

O halde bu beden de mukaddeslerin mukaddesi ilâhi bir lem’a var… Vücud, beden işte bu nûr’un muhafazasıdır. Vücudunu temiz tut o halde!

İçini demiyorum. Allah, insanın ruhu ile meşguldür. Cesedi ile değil. Ruh, cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur.

Benim iltifât edeceğim, ancak emrimden olan Ruh durur. [17:85]
Şimdi O’nun bulunduğu yeri temiz tut!

İbâdet, insanı bulunduğu halden başka bir hale sokmaz, değiştirmez; var olan bir Nûr’u ortaya çıkarır.

Sen dere içinde birikmiş pisliği temizle suyun tertemiz aktığını göreceksin. [RÛMÎ]

Sen içini süsle, sendeki gizli kokular elbet dışına sızar. Sana senden yakın olan, yalan, haset, gıybet, şehvet perdelerinin altında gizlidir. Kendi güneşini perdeleyen bulut sensin. Bu perdeleri yırt. Bu huyları kaldır kendinden…

Vücûd bir mâbeddir. Elini insan vücûduna uzattığında kendini gökyüzüne dokunmuş say! O mâbedin içinde sana senden yakın olan var. Nûr-u Resûlullâh var. Bunların arasında bir de sen varsın güyâ! Ne makamda olduğunun farkında mısın? Kıymetini bil. Kendini temiz tut!

Gönül, Allah’ın bir ucunu tuttuğu merdivendir, tarife gelsin diye uzak söyledik gerçi…

İnsan bir mekândır, hiç aklından çıkarma. İnsan dünya mekânındadır amma aslı “Lâ mekân” illerin.de.n.dir.

Ayna yalnız sûreti gösterir. Gönlün sırrını göstermez. Kâmil insanın yüzüne bak, O Allah âyinesidir kadrini dilber bilir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” buyurmuş aynayı tutan Sultân amma hangi mü’min? İşte söylediğim Mü’min O…

Hasta bir doğana benziyorum; hastalıktan yeryüzünde kalmışım; ne yerdekilerle aynı cinstenim, ne de uçmama imkan var. [RÛMÎ]

Olduğum gibi kim görebilir beni?

Ancak O sultânın mârifeti ile arınan kişi fıtratına erişir, aslını bulur, garip kaldığı bu ilden bu fenâ yurdundan kurtulur!

Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder.
Sevgili Dost! Gel ve YÜKSEL!

Esti mihnet rüzgarı

Dert sahibine,
İster yeryüzünde olsun, ister kendi canlarınızda, sizin başınıza gelen ne varsa, daha Biz yaratmadan önce o bir kitapta yazılıdır. Bu ise Allah için pek kolaydır. [Hadîd:22]

Esti mihnet rüzgârı derd-i safâdan gayrı
Mahvoldu bütün varı cevr-ü cefâdan gayrı 

 

Eyyüb sabreyler idi dâim şükreyler idi
Söz düşmedi dilinden hamd-ü senâdan gayrı

Sinema ile arasını iyi eden canlar, Utah’nın kanyonlarında tek başına gezerken sağ kolu kocaman bir kaya parçası altında sıkışıp kalan maceraperest Ralston’ün hikâyesinden de haberdardır. 5 gün boyunca hayatta kalma mücadelesine girmesini anlatan gerçek bir olaydan uyarlanan filmde oyuncumuzun günlerdir aç, susuz kaya altında sıkışıp kalmasıyla, o kayanın üzerine neden düştüğünü anlamaya çalışırken hayatı da sorgulamaya başladığına şahit olduk:

01:10:44 è Düşündüm. Parçalar oturmaya başladı.
Bu kaya… Bu kaya hayatım boyunca beni bekliyormuş.
Lanet kaya! Yaşamın başından beri…
Daha bir meteor parçasıyken… Milyonlarca yıl önce…
Nasıl gelmiş be bu buraya? Tam buraya düşmeyi beklemiş…
Tam buraya. Tüm hayatım boyuca, doğduğum andan beri…
Aldığım her nefes, yaptığım tüm o şeyler…
Beni evrendeki bu çatlağa sürüklemiş.
HUZUR İÇİNDE YATSIN (RIP) 1975-2003 ARON RALSTON’A

Meğer dünyaperest bir gözle bakıldığında dahi olayların ardındaki perde aralanabiliyormuş…

Filmin dimağımızda bıraktığı lezzetten sonra olur da perde ötesinden haberler verir diye neyle konuştuk dün gece… Uşşak makamından derdini dinledik; Kimler ağlatır seni bu feryat nedir böyle. Dedi: O sevgiliden ayrı düştüm, gayrı geçmez âlemde benim feryadsız günüm
[286. Mestmp3]

Aah o ayrılık değil mi Şeyhü’l Ekber’e dahi “Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık.” dedirten… Aynı hazreti dinlediğimizde: “Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal, yani aynalara vuran akisler, gölgelerden ibaret” buyuruyor ve ekliyor: “Senden uzaklığım çok yakın olmandandır. Sen gözlerimsin bu sebeple seni göremiyorum…”

Bir ucu ayrılığa varan kaza ve kaderin sırları pek çetindir. Nitekim kendisine bu babdan sual edilen Hz. Ali (kv) Efendimiz: “O mevzu, derin bir deryâdır!” buyurmuştu, yolundan gittiği amcazâdesi Habib-i Kibriya Hazretleri’nin (sav): “Kadere îmân eden, her türlü kederden emîn olur” tavsiyesine uyarak…

Yolundan giderek eren, işbu mânâya vâkıf bir ârif ise: “Dâima tecellî sahibine bakıp tecellî olunana gönül bağlamamalıdır. Tâ ki kendini kaptırmakla firkat dağdağası çekmeyesin. Zîra zuhûrun devamı olmaz. Sebatı olmayana takılıp kalanların ise perişanlık çekmeleri kaçınılmaz bir haldir. Devam istersen mânâdan ayrılma. Gerçek mü’min her olanı Hak bilip eşyada irâde görmeyip Allah’tan gayri fail yoktur: “Lâ faile illallah” diyerek bütün bu görünen varlığın Allah’ın emrinde olduğunu bilir ve öylece amel eder. Tâ ki gönül ıztırâbından kurtulup daimî cilve ve hoşluk hâsıl ede. Dünyâdaki bütün zuhûrlar, görünüşler, daha varlık kisvesi giymeden, kaderin damgasını yemişti. İnsanda olan irâde ve tedbir o kaderin zuhura gelmek arzusudur ki, Hakk’ın bir âleti olan insanın tahayyül kuvvetine tazyik yapar, o da çaresiz, düşüncesiyle o fiilin zuhuru için işe koyulur. Bu sûrethâne olan dünyâda çeşit çeşit şekillerin görünmesi, perde arkasında suret oynatanın oyunlarıdır ki, dışarıdan bakanlar suretin hareketinde irâde var zannederler. Her emir, her fiil, zuhûra çıkmadan evvel bir âlete havale olunmuştur. Vakti geldikte zuhurunu zorlar, coşup suret bulur. Hakk’ın fiillerinin âleti, insanın elidir. O fiili kendilerine isnat edenler gizli şirkten kurtulamazlar…” buyurmada…

Cümle Eşya Halık’ındır Kul eliyle işlenir,
Emri Bari olmadıkca sanma bir çöp deprenir.

Aynı kaynaktan beslenen bizler de Hakk’a yakın bir kul olmak için tıpkı Halîli olan İbrahim aleyhisselâm’ın hâli gibi, değişen imtihan şartlarına rağmen dâimâ; “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” Nidasında olmalıyız: Yâ Rabbî, bizlere böyle yüce, mânâlı ve hakikatli bir rızâ ve teslîmiyet içinde yaşamayı nasîb eyleyiver!

Cenâb-ı Hak, imtihân için gönderdiği bu cihân dersanesinde, yansımalar âleminde, her insana birtakım imkânlar ve nîmetler verdiği gibi bazı mahrûmiyetler ve külfetler de yüklemiştir. Bu külfet ve musîbetler ne kadar ağır olursa olsun hakîkî bir mü’min, onları isyân etmeden sabır, tevekkül ve teslîmiyetle bertarâf etmenin gayreti içinde olmalıdır. Hem sıkıntı hem de rahatlık zamanlarında Cenâb-ı Hakk’a karşı “rızâ”, “tevekkül” ve “teslîmiyet” hâlinde bulunarak huzûr ve sükûn içinde aşk ile bir güzel ömür sürmeli…

Lâkin rızâ, teslîmiyet ve tevekkülü, hiçbir tedbîre başvurmamak, gelebilecek belâları önlemek için herhangi bir gayret göstermemek şeklinde bir pasiflik ve tembellik telakkî etmek de yanlıştır. Tevekkül, hayrın celbi, şerrin defi için her türlü tedbiri aldıktan sonra, netîce hakkında Cenâb-ı Hakk’a teslîm olup O’na sığınmaktır. Yoksa sebeplere tevessül etmeden kuru bir tevekkül de tedbire bel bağlamak da pek de makbûl bir hal değildir…

Hâsılı bir müslüman, ne elde edemediği nîmet ve imkânlar için çok üzülmeli, ne de nâil olduğu dünyâlıklar sebebiyle çok sevinip şımarmalıdır. Hazret-i Pir Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Senin iç dünyân bir misâfirhâne gibidir. Sevinçler de kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan ne de gamları kendine dert edin! Gamlar sürûruna mânî olursa üzülme; çünkü o gamlar, senin için sevinç ve neş’e hazırlamaktadır. Ey Hak yolunun yolcusu! Gönle gelen üzüntüleri tebessümle karşıla ve şöyle duâ et: Ey benim Rabbim! Sen beni belânın şerrinden muhâfaza et, fakat onun vâsıtasıyla gelecek lutuf ve ihsândan da mahrûm bırakma! Rabbim, lutfet de belâlara şükredeyim. Geçip gidince neden şükretmedim diye hasret çekmeyeyim.”

Ey aziz can! O güzeller güzeli gönlümüzü bazen sıkar, bağlar, hayatı zehir eder. Bazen bağlarımızı çözer, sıkıntılarımızı giderir, bizi rahata erdirir, mutlu eder, huzura kavuşturur. Eğer senin gönlün eşek değilse, bu hallerin nereden geldiğini, kimin işi olduğunu anlar, bilir; o işin sahibini, o işleri vereni tanır.

Ve ey zalim nefsim! Eşek bile senin gibi üstün bir varlık olmadığı halde, sahibi, efendisi olan eşekçinin bağlamasını, çözmesini bilir, tanır; bir başkası olmadığını anlar. Efendisini görünce eşekçesine başını sallar. Kulaklarını oynatır. Sesini bile tanır. Çünkü sahibinin sesi ona yabancı değildir. Çünkü onun elinden yem yemiştir, hoş sular içmiştir. Ne tuhaf, ne şaşılacak şeydir ki, Allah bu kadarcık olsun sana bir anlayış, bir seziş vermedi mi? Sana lütuflarda bulunan, seni yediren, içiren, seni zevkler içinde yaşatan, seni yarattıklarının en şereflisi seçerek hiç bir varlığa vermediğini sana veren, sahibini, efendini, seni yaratanı tanımıyorsun ya yazıklar olsun sana!

Seni yaratan yüzlerce defa sıktı, derde düşürdü. Feryat edip durdun. Nasıl, olur da onu tanımaz olursun? İnkâra kalkarsın. Allah sana akıl verdi. Cüz’î irade verdi. Peygamberler vasıtasıyla yol gösterdi. Allah seni kurtarmaya mecbur mu ki! Kâfirler gibi ancak belaya uğrayınca onu hatırlamadasın, başını eğmedesin, teslim olmadasın. Zaten ötelere mensup olmayan, öteleri düşünmeyen baş, yarım habbeye bile değmez…

Ey Rabbimiz! Bizleri, sabır, tevekkül ve teslîmiyet sâhibi olan ve her hâl u kârda “Yâ Rabbî, Sen’den râzıyım!” buyuran sâlih kullarının yolunu kolaylaştır! Ey Rabbimiz! Bizleri gerçek mânâda tevekkül ehli kullarından eyleyip rızâna muvâfık ameller işlemeyi nasîb buyur. Bizleri kazâ ve kadere rızânın safâsına erdiriver…

Her hâl içre ve her dem zuhûr etmesin benden
Hükm-i kazâya rızâ ahde vefâdan gayrı
Yâ Rab dilerim senden zuhûr etmesin benden
Hükm-i kazâya rızâ ahde vefâdan gayrı


Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir küçük tevbe ayı Cemaziyelahir, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Yağmurla gel(en)

Az vakti kalanlara,
Ey kavmim! Haydi artık günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O’na yönelin ki, size gökten bolca rahmet ve bereket yağdırsın; gücünüze güç katsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin. [Hûd, 52]

Hakk cemâlin Kâbe’sini kıldı âşıklar tavaf
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan

Gönlüm, sevgilinin gönlü ile beraber, dilsiz, dudaksız feryâd edip duruyor. “Susarak konuşma” dedikler böyle bir şey olsa gerek… Kamış, şekerle dolu olursa, ses vermez; eğer sen kamış değilsen; içini kötü duygulardan, benlikden temizlemiş, boşaltmış isen, dudağını, kulağını neyzenin dudağına yaklaştırıp manevî şekerler çiğnersin. İşte öylesi bir candan ferahfeza nefeslerdir duyacaklarınız. [249. mestmp3]

“Sen hamûş ol, macerâyı çeşm-i giryân söylesin!”
(Sen sus, macerayı ağlayan gözler söylesin)

Nasıl ağlamayalım dün gece evinde yağmur vardı, Temmuz ayında göğün kapıları açılıverdi de haremi pâkine Hakk’ın lütuf bulutlarından Rahmet yağmurları indi. İnsanın taş kesilmesin diye, taşın insan kesildiği evin feryadına daha fazla dayanamadı gökler:
Yağmur; Seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Binler aşığın nazarını celbeden o evin cazibesine tutulan pervanelerin feryadına ses verdi gökler:
Yağmur; Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Uzak ülkelerden gelen Rahman’ın misafirlerine, visâlin taliplerine ikram edildi gök sofrasından:
Yağmur, Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Vareden’in adıyla insanlığa inen Nûru, alemlere Rahmet olarak gönderilen yağmur bildik biz ve O’nun yağmuru sevdiği gibi sevdik; “Daha Hakkın rahmetinden yeni gelmiştir, üzerindeki cemal tecellisi tazedir” diyerek…

Hem her bir damlası bir meleğin kanadında inen üzerimize düşen bu zerre, ya beyt-i mamur’a meleklerin kıblesine dokunmuşsa,
Rahmetinin damlası cennetim olmaz mı sultânım!

Geceleri uyan ve Hakk’a yürü! Çünkü gece, senin için sırlar yurduna rehberlik eder. Herkes uyurken ilâhî aşk sırları, mânâ zevkleri gönlüne bereketli bir yağmur gibi yağar. Çünkü geceleyin gönül pencereleri açılır, ötelerden nasipler gelir. Lâkin bu hâller, yabancıların gözlerinden gizlenir. [Hz. Pir Mevlana]

İşte bir gece vakti, böylesi bir yağmurda ıslandık efendim …

Şeyh-i Ekber Hazretlerinin işareti olmasaydı daha devam ederdik ama, buraya kadarmış;

İbn-i Arabi hazretleri Mısır’da bir tarikat cemaatinin davetine icabet eder. Orada bir takım şeyhler de davetli olarak bulunmaktadır. Ev sahibi hazırladığı yemekleri açılan sofraya döşeyip misafirleri buyur ettiği sırada her nasılsa içine küçük abdest yapılması için (tebevvül) yapılan hiç kullanılmamış olan sırça çanak da sofraya getirilir. Bu sırça kap erenlerden birinin şerbet içmesi için kullanılınca derhal lisân-ı hâl ile Cenab-ı Hakk’a:

“Ya Rabbi, sana hamd ü sena olsun ki, bana evliyaya maşraba (bardak) olmayı nasib eyledin, bundan sonra başka bir iş için kullanılmayı istemiyorum!” diyerek kırılıp paramparça olur. Bunun üzerine Şeyh-i Ekber hazretleri oradakilere “Bu çanağın söylediklerini duydunuz mu?” diye sorar. Onlar da “Evet, işittik” diye cevap verirler. Şeyh Hazretleri:

“Ben başka bir şey daha idrak ettim, o çanak dedi ki: Ben cansız bir eşya olduğum halde, idrak sahiplerince kullanılmak şerefine eriştikten sonra artık temiz olmayan bir şeyin kabı olmak istemediğim için kendimi kırıp yok ettim. Sizin kalpleriniz de gerek iman şerbetine gerek temiz irfan şarabına kap olmakla beraber her biriniz cihanın göz bebeğisiniz. Artık o gayb hazinesi olan kalplerinizi aldanış yurdu olan dünya sevgisine, şehvet ve hevâ pisliğine yer olmasına nasıl razı olursunuz?”

Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü kafdağı,
Bir zerreciğim ki , arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar! Hz. Muhammed’i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!” Ey azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel! Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de simdi sana canımı da vereyim! Ey sevgili, ilacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Ne olur Gel artık!

İşte hâli, her dem hata ve isyan olan fakirin, yağmurdan sonra Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği Şaban-ı Şerif’te, haremi pâkinden niyâzı o dur ki:

Mevlam, cümlemizi, Resulu Kibriya efendimizin şefkat nazarıyla gelen şifâ, hidâyet ve rahmetiyle buluşturup huzur içinde vuslat-ı ilâhîye koşan bahtiyar kullarından eylesin!


Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim