Ayna ayna söyle bana

Aynadaki aksime,

Ya senin aynan niçin vermez akis
Çünkü tutmuş üstü kat kat pas ve is
Pas ve isten kurtarırsan aynanı
Parlatır nûruyla aynan her yanı


Ser-levhamız bir hadis-i şeriften mülhem: “El-mü’minü mir’atü’l-mümin – Mümin müminin aynasıdır” manasında… Hadisin tam metni şöyledir: “Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir. Gerektiğinde onun geçimine yardım eder, gıyabında onu himaye eder, savunur.” [Ebu Davud, Edeb, 49]

Bu Hadis-i şerif ile ikram olunan nebevi ikâzlar pek mühim:
Evvelen, Risalepenâh Efendimiz tavsiye buyuruyorlar ki: Birbirinizin kusurlarını başkaları fark etmeden görün ve onların düzeltilmesi için birbirinize yardımcı olun. Akabinde, mümin kardeşiniz size kusurlarınızı söyleyince, ondan rencide olmayın, ona kızmayın, hatta ona teşekkür edin. Çünkü o size bir nevi ayna olmuş oluyor ve kendinizi ıslâh etmenize imkân sağlıyor.

Erbâb-ı safâya eyle kalbin me’nûs
Tâ keşf ola sırr-ı ittihâd-ı nüfûs
Mir’ât ile mir’atı mukâbil tutsan
Birbirine hem âkis olur hem ma’kûs

Safa sahiplerine kalbini dost kıl ki nefislerin birliği ortaya çıksın, tevhid sırrı aşikar olsun. Aynayı aynanın karşısına tutsan bunlar hem yansıyan olur hem yansıtan…

Görünür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle
Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle
Mütekâbil iki mirât-ı musaffâya adîl
Aks eder hâlet-i ahyâr gönülden gönüle

ayna

Kişi gönül aynasını temiz tutmalı ki başkalarına ayna olsun, ayrıca gönül aynası tertemiz olanları kendine dost edinmeli ki, kendi hatâlarını görsün. Mânevi olgunlaşmanın yollarından biri de, kusurlarımızı, noksanlarımızı bize bildirecek, kâmil bir insanın, bir mü’minin arkamızda olmasıdır, insanın kendi kusurlarını görebilmesi nâdiren mümkündür. Bize kusur ve meziyetlerimizi gösterecek sahih aynaya sâhip olmak bir nimettir. Kâmil insanlar tıpkı bir ayna gibi insanların hakikatini yansıtırlar. Hatâlarımızı görmenin yollarından biri de mü’min kardeşlerimize bakmamızdır.

Kültürümüzde ayna benzetmesinin çok zengin bir kullanımı vardır, “Gönül, kalp aynası” bunlardan biridir. Kalp temiz, berrak bir ayna olarak yaratılır. Sonra kötü huy ve davranışlar kalp aynasına birer leke bırakır. Evdeki aynamızın üzerine konan lekeleri küçük sayıp mühimsemezsek bir süre sonra toz tabakasından görünmez hâle gelir. Kalp aynası da böyledir, en ufak kire bile tahammül edemez. O, dâima rahmet damlalarıyla, tövbe ve istiğfar suyuyla silinip temizlenmelidir. Bu takdirde hak ve hakikatin iyi bir yansıtıcısı olabilir.

Dilhanesi mir’ât-ı Hak,
Sırr-ı cemalullah’ı gör.
Maksûd olan keşf-i sebâk,
Seyr-i cemalullah’ı gör.
Âdemdedir kenz-i ezel,
Gayre bakub etme zelel.
Dil zevkine verme halel,
Fikr-i cemalullah’ı gör.
Cümle bilir Sen’sin ayan,
Ancak cemâlindir nihân.
Oldu Nasuhî gark-ı ân,
Bahr-ı cemalullah’ı gör.

Şöyle güzel bir yorum da vardır: “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadisindeki birinci “Mümin” kelimesi, Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından olan “Mü’min” dir. Mânâsı emniyet ve güven bahşedici demektir. “Mü’min” olan Hak Teala kalbi saf olan müminde, bu isimle zâhir olduğu vakit, onu şüphelerden uzaklaştırır, onda yakîn hâsıl olur. Demek ki kalbi saf olmayana İlâhi sırlar açılmaz.

Hadisteki ikinci “Mü’min” kelimesi Allah’a izâfe edildiği takdirde şu anlaşılır: Mü’min kul Allah’ın aynasıdır. Zîra insan en çok ilâhî tecellîye mazhar olan varlıktır. Allah’ın isim ve sıfatları başka mevcûdatta daha mahdut ve parça parça iken, insanda daha çok ve topluca bulunmaktadır. O eşref-i mahlukattır. Bu hâliyle Hak Teâlâ’nın aynası sayılır.

İsmâil Hakkı Bursevî Şerh-i Usûl-i Aşere’de özetle şöyle buyurur: “Beni anın ki ben de siz anayım” [Bakara:152] âyeti kerimesinde zikreden ve zikredilenin birbirine ayna olması sözkonusudur. Âyete göre zâkir ve mezkûr (zikreden ve zikredilen) hem kul hem de Hak Taâlâ oluyor. Zâkiri (kulu) göz önüne getirirsen mezkûru (Hakk’ı) bulursun, zîra zâkir Hak’ta fânidir. Mezkûru düşünürsen zâkiri (kulu) bulursun, zîra o Hak’la bâkîdir. Yâni biz ikimiz birliğe yetmişiz ve birbirimize ayna olmuşuz. Kulun aynası Hak’tır, nitekim kudsî hadiste “… Benimle işitir, benimle görür” buyrulur. Hakk’ın aynası da insandır.

Allah peygamberinin (kulunun) diliyle “Semi Allahü limen hamideh” der. [Müslim, Salat:62]

Şeyhül Ekber İbn-i Arabi’ye göre; âlem dümdüz, ruhsuz, cilâsız bir halde iken Allah Âdemi yaratınca yokluk aynası da denilen âlem cilâlanmış oldu. İnsan aynasında Allah, öbür varlık aynalarında olduğundan daha ziyâde tecellî etmiştir.

İnsan-ı kâmilin en büyük örneği ve Nûr-ı Muhammedi’nin hâmili olan Resûl-i Ekrem efendimiz ise aynaların en parlağıdır.

Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim

Birgün Ebu Cehil Resulullah’ı görüyor, -Ne kadar çirkinsin ya MUHAMMED (sav) diyor. Hz.Peygamber(sav) -Doğru söyledin, güzel diyor. Ardısıra Hz. Ebu Bekir (r.a.) geliyor. -Ne kadar güzelsin Ya Resulullah, sana baktığım da kainatı seyrediyorum diyor. Ona da -güzel diye cevap veriyor… Bu iki olaya da şahit olan sahabi soruyor. -Ya Resulullah sana çirkin diyene de güzel dedin, güzel diyene de güzel dedin hikmeti ne ola ki? Resulullah (sav): -Biz bir aynayız bize bakan kendini görür. Ebu Cehil baktı kendi çirkinliğini gördü. Ebu Bekr baktı kendi güzelliğini gördü …

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür

İşte böyle efendim.. Habibi Kibriya’ya Hz. Ebu Bekir(ra) bakınca Allah Resulünü gördü, Ebu Cehil bakınca Abdullah’ın yetimini gördü.

Vaktiyle Sargon Erdem’den dinlemiştik, belki bir hayra vesile olur: “Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm. Daha önce de görmüştüm ama hiç bu kadar güzel bir halde değil hattâ tam tersi, çirkin ve şahsına yakışmaz hallerde gördüğüm dahi olmuştu. Hemen kendimle yorumlamıştım o halleri. Çünkü Mümin müminin aynasıdır ve aynaların en temizi, en net göstereni Hz. Peygamberdir. Bu nedenle rüya tâbircileri onda görülen çirkinlikleri rüyayı gören kişide ararlar ve bunları, kendini düzeltmesi için ona yapılmış birer uyarı sayarlar.”

Ayna kendimizi görmeye hatâ ve savâbımızı farketmeye yarar. Kemal yolunda ilerlemek için böyle bir ölçüye her zaman ihtiyaç vardır. Bu yolda şöyle durumlar söz konusu olabilir:

  • Mü’min kendini, karşısındaki mü’minde seyreder, onun iyi halleriyle kendini kıyaslar ve kendine çekidüzen verebilir.
  • Mümin kişi, kardeşine bakınca onda birtakım kusurlar görebilir. Bu yüzden onu kınamak yerine dönüp kendine bakmalı. “Acaba karşımdaki kişi kendi kusurlarımı seyrettiğim bir ayna mıdır? Bende de o kusurlar var mıdır?” diye sormalı. Hattâ ben neden kusur görücü oldum diye kendi kendini sorguya çekmeli.
  • Mü’min muhâtabı olan mü’mine ayna olmalı ve onun hatâlarını uygun bir dille, gönlünü incitmeden hatırlatıp düzeltmesine yardımcı olmalı.
  • Birisi bize böyle davranınca o mümine kızmamalı, aksine teşekkür etmeli. Zîra o aynalık yapmıştır. Aynalara kızılmaz.

Mü’min mümine ayna olunca, karşısındakinde hoşlanmadığı bir huy gören akıllı insana düşen, hemen kendine dönüp düşünmektir. Kendisinde de o kötü huyların benzeri varsa düzeltme yoluna gitmektir. Böylece “ayna” hayırlı bir hizmet görmüş olur.

Kendimizden âşina olduğumuz kusur, bir başkasında ne kadar da tanıdık geliyor değil mi! İnsan bir başka insanı görünce, kendi sıfatları neyse, onda da o sıfatları görüveriyor. Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.

“Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!”

Bakmasını bilen için Hak dostları kâmil insanlar düzgün gösteren birer ayna gibidir. Onlara bakıp kıyaslamalar yaparak kendi hâlimizi görebiliriz. Böylece kusurlarımızı düzeltme yoluna gidebiliriz. Niyâzî-i Mısrî Hazretleri ne güzel buyurmuş;

Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendin görür ger yahşi ger yaman görür

Hz. Pir Mevlânanın FîhiMâfih’teki şu sözleri dikkat çekicidir: “Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan, o sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. “Mü’min mü’minin aynasıdır.” Sen o ayıbı kendinden uzaklaştır. Bir fili sulamak için pınarın başına getirdiler. Fil suda kendini görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendinden ürktüğünü bilmiyor. Sende zulüm, kin, haset, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün kötü huylar olduğu halde bundan üzülmüyorsun. Bir başkasında görünce üzülüp ürkersin.”

“Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve mîdesi bulanmaz. Fakat yemek yiyen bir başkasının etinde çıban veya yara görse, o yemekten iğrenir. İşte kötü huylar da yara ve çıbanlara benzer. İnsan kendinde olunca onlardan fazla rahatsız olmaz, fakat başkasında görünce nefret eder.”

Konya’da Mevlana Müzesinde yer alan 1292 tarihli “İzzet” imzalı bir hat levhasında “ayna” kelimesi şöyle ilgi çekici bir ifadeye şahid olduk: “Etme mir’âtı şikeste seni yüz surete kor.”

Yâni: “Aynayı kırmayasın, yoksa seni yüz şekle sokar” Düzgün bir aynadan beklenen, karşısındakini olduğu gibi göstermesidir. Fakat aynayı kırdığınız takdirde her parçasından ayrı ayrı ve parça parça görüntünüzü seyredersiniz. Vahdet gitmiş, kesret ortaya çıkmıştır. Eh bu hale düşmek istemiyorsan, kırılmak istemiyorsan kimseye ayna olma!

Gönül mir’âtı kim sad pâre-i dest-i celâlindir
Yine her pâresinde cilveger baksam cemâlindir
Gönül aynası senin celalinin elinde yüz parça olmuşsa da bu haliyle bile baksam her parçasından görülen cemalindir…

Bu ayna, Hakkın kendisidir. O sanır ki ayna ondan başkasıdır. Bununla beraber aynaya dönenlere ayna da karşılık verir. Aynanın meylinden dolayı onun da aynaya karşı meyli vardır. O tersine olarak aynayı kırmış olsaydı beni de kırardı. «Ben gönlü kırıkların yanındayım,» buyurulmadı mı? Sözün kısası, aynanın kendi kendine eğilmesi ve ihtiyat göstermesi imkansızdır. O bir mihenk taşı ve terazi gibidir; meyli de daima Hakka doğrudur.

Kalp de bir aynadır. Bir mü’minin veya karşındakinin kalbini kırıp parçaladığın takdirde, sen kendini orada aslî hüviyetinle göremez olursun, onun kırgınlığı sana da yansır. Yâhut da o seni kırılan kalbiyle doğru dürüst tanıyamaz, incinmiş, parçalanmış bir kalpten sağlıklı ve düzgün bir algılayış ve görüş beklenemez.

Mürşid-i kâmil âdemi câm-ı cihân-nümâ eder
Câm-ı cihan-nümâ nedir âyine-i Hudâ eder

Mürşid-i kâmil insanı cihanı gösteren bir cam kadeh eyler, cihanı gösteren kadah de ne oluyor ki? İnsanı Hakk’ın aynesı kılar…

Hâsılı Hak dostun sohbetiyle bereketlenen gönlünü ilahi ahlaka ayna kılana aşk olsun, Kur’ân’ı kendine ayna yapıp onu Efendimizin aşkı nuruyla okuyan o aynadan kendini müşahede eyleyene müjdeler olsun ya huu

Reklamlar

Aşk derdim

Yüreğine ilâhi nefesten üflenen dost,
Ve ölüm sana erişinceye kadar Rabbine kulluk et [Hicr, 99]

Ey insan, Halife-i zâdesin, makbulsün; her neye muhabbetin varsa ona kulsun!
Ey cân,Şunu iyi bil ki: Dertsiz aşk bir masaldır! Kendinden, kendi benliğinden geçmeyen bir aşık, aşık değildir!
Ey âşık! Aşk, ızdıraptan, dertten korkan nazlı, nâzenin kişilerin harcı değildir. Ey oğul! Aşk, nefsine hakim olan yiğitlerin işidir.

Ehli aşka bir belâ zindanındır bu mâsivâ
Mekke’den Kûfe’ye azmetti Hüseyn âli abâ
feryad û figanıyla ciğerimizi yakıp geçen Muharrem’den mâh-ı hayr olan Safere merhaba dediğimiz şu demde bir güzel SABIR suyu düştü ateşimize.

Madem beden almakla doyar, ruh vermekle hem birbirimize ikramla mükellefiz ya muhabbet dairesinde buluştuğumuz siz güzelim canlara sıcak bir tebessümle başlayalım ikrama…

“… Bizi mutlu edenin ne olduğunu öğrenmek ister misiniz? – İlerleme, evet ilerleme, gelişme… Neyi başardığınız umurumda değil eğer ilerleyemiyorsanız, katkıda bulunamıyorsanız, bitmişsinizdir… Eğer yaşadığımızı hissetmek istiyorsak ilerleyelim. Aynı döngüye sıkışıp kalmadan sürekli ilerleyelim. Eğer ruhunuzda, vücudunuzda, zekanızda, ilişkinizde, ya da işinizde bir ilerleme kaydedemiyorsanız hayatınız diğer insanlara kıyasla “ne kadar büyük” olursa olsun “mutlu” olamazsınız. İlerleme bir oyundur, size yaşadığınızı hissettirecek bir oyun!…”

Liderlik psikoloğu, kişisel gelişimci, yaşam koçu derler Anthony Robbins’in bir seminerinden aldığımız bu ders pek mühim. Sırf dünya mutluluğu peşindeki canlar bile bunun ancak hissiyatın kontrolü marifetiyle dem a dem bir olma, olgunlaşma, kemale erme olduğunu kabul ediyorlar. Aslında ici cihanın saadeti bu ilerleme oyununda gizli. Durmaksızın her gün yeni bir şeyler öğrenmeli, öğrendiklerimiz ile hallenmeli ve bunları etrafımızdakilerle paylaşmalıyız. Müslümanın iki günü birbirine denk olmamalı, her gününü bir önceki güne nazaran daha ileriye götürmeye çalışmalıdır… Zaten Resulu Kibriya aleyhi ekmelittehaya Efendimiz “İki günü denk olan ziyandadır” buyurmuyor mu? “Zamana katkı” ya birazcık daha vurgu yapınca ister istemez Necip Fazıl üstadın “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç: odundur” tespitine taklılıp neden burada olduğumuzu hatırlıyoruz; Aşk ocağında bir can doğar da belki hayra vesile olur diye çıktık yola…

Kurumuş gönüllerimize bir ab-ı hayat bahşedip aşk tohumları ekecek olan en büyük yardım ise ancak O’ndan. Bakın bir nazlı niyâzda nelere kulak misafiri olduk: “Ey Rabbim, bana olan aşkının alameti nedir?” ve hitâb erişti: “Benim sevdiğim ve Benim hoşlandığım şeyleri yapabilmen için sana yardım ve lütfumu ihsan etmemdir.”

“Ya Rab! Hizmet için elini ve yüzünü yıka, buyurdun, şimdi beni sohbete davet ediyorsun, sohbet için gönlümü ne yıkayabilir?” Hakk Teâlâ buyurdu: “Dert ve hüzün!”

Yanmadan pişen yemek ya tatsız olur, ya da çarçabuk kokar. Bizi pişirecek yegane sermayemiz olan dert ve hüzünle devam edelim Hak dostunun satırlara ve sadırlara akan cümlelerine…

Afet-i gamdan aceb dünyada kim azâdedir
Herkesin bir derdi var mâdem ki âdemzâdedir.

Ey kardeş! Bedenin et ve kemik olarak hayvanlarla aynı. Sen, asıl düşüncen ile can bulmalısın. Düşüncen gül ise, sen bir gül bahçesindesin. Eğer diken gibi düşünüyorsan (nefsânî arzularına mağlûp isen) ateşte yanacak bir kütüksün! [Hz. Pir Mevlâna]

Ey akıl! Sen suya benziyorsun. Ateşimizden uzak dur! Yahut da bizim aramıza karış, kazanımıza gir, bizimle beraber kayna, bizimle beraber köpür, coş!

Ve Artık ben susayım ey çalgıcı! Sen bu hali perdeye vur, çalgınla sen söyle! perdelerden çıkan nağmelerden, aşkın ihtişamını, debdebesini duy, güzelliğini işit! [228. Mestmp3 uşşâk makamında ilahi]

Kainatın sesini duyup sözün perde olduğunu anlayana, o perdeyi de aşıp irfana erene, selam olsun…

Ey şekli olmayan, ey güzelliği güzelliğe sığmayan güzelim!
Senden başka sevgilim yok. Gönlüm ancak seninle huzur bulur. Ey benim dostum! Benim huzurumu ve kararımı alma! Senin cefan sebebiyle mahzunum. Aşkından başka seçtiğim bir şey yok! Aşkından başka ne işim var, ne de gücüm. Bedenimizi tamamıyla can haline koy, hepimizi hakîkat madenindeki inciye çevir; bağımı, bahçemi neşelerle sulayan bir çeşme lütfet!

Yâ İlahî, kalplerimizi şu azgın nefsin hoyratlığı içinde hantallaşmaktan muhâfaza buyur. “Oku” emr-i celîli muktezâsınca, zerreden kürreye her şeyi okuyabilecek hassas bir gönül kıvâmı nasîb eyle. Kâinat ve hâdisat mektebinin sır ve hikmet derslerinden gönüllerimize ulvî hisseler lutfeyleyiver…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim