Ol der ve oluverir

Nasıl bir Allah’a kul olduğunu unutan insanlığa!

Allah ki mûcid-i cihândır, bin türlü nikâbdan iyândır

Ne garip bir idraksizlik! İnananların çoğu Allah’a inanmıyormuş gibi umursamazlar, inanmayanların çoğu Allah’a inanıyormuş gibi rahatlar.

Dinle: Taşa diril derim, yoka var ol… Çayıra çimene kış kesil derim beni ikrâr ediyor musun sen? Gönüller adımı duydu mu yerlerinde duramazlar; zevâlsiz görüş nuruyla bütün zorluklar çözülür gider

O’nun emri bir şeyi murad edince ona sâde ol demektir, o hemen oluverir.[36:82] O sebeplere bağlı değildir.

Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. [94:6] Üzülme! iman varsa mutlaka imkan da vardır. İşte sana O’nun ayetlerinden inkârı imkânsız suretler…

Birer âyine-i dîdâr-ı vahdettir kevâkib hep
Temâşâ eyleyen ârifte hayret artar eksilmez.

Mevlâdan hayretlerimizi artırması niyâzıyla buyrun efendim…

cicek1
Hâr içre biter gülzâr, nâr içre doğar envâr
Her şeyde tecellin var, ru’yet yolunu göster

Reklamlar

Olanla Yetinmeyenler

Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı. Onlar ise, ne zaman bir mu’cize görseler yüz çevirir ve “Bu eskiden beri devam eden bir sihirdir”  derler. [Kamer:1-3]

muvassal_ahmet_refet

Çekil izzetle, uzlet kûşesinde; azîz ol, derd-i şöhretden cüdâ ol

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Dedem hoş safalar getirdiniz meclise, destur verirseniz geçen gece, “sonunda şiir diye yazdırdılar” diye başlayan sayıklamalarımızı ikramla feth-i kelâm eyleyelim…

Hayhay efendim, buyrun

Baba elinin sıcaklığını hiç tatmadın sen,
Ben de aynı soğuk sahipsizlikten tattım.
Sen, daha sağlığında 6 evladını toprağa vermişsin,
Benden önceki kardeşlerim için annem de aynını yapmış.
Annemin ettiği dualar, babamı özlediğim ömrüm hatrına
Bir kez olsun tutsan, “ayn-ı torun” diye elimden sultanım…

İşte böyle erenlerim! an gelir hakikat çarpar insanı… Lakin eksik kalan bir yanı var gibi, sonunu getirseniz zamane naat-ı şeriflerine bir katkı olurdu…

Aman sultanım, fakirin pür taksir hayatında yegane tamam olan şey, ancak eksikliğin ta kendisidir. Daha fazla kendimizden bahs ile suyu bulandırmayalım… Girişe asmışsınız gene levhanızı.

Buyrun okuyunuz kendi anadilinizde yazılmış; Sami Efendi talebelerinden Ahmed Re’fet Efendi’nin  (v. 1949) sülüs levhâsıdır…

Şöyle bakınca çıkardığımız kelimeler var ama, sanki hazretim kemal yıllarından evvel meşketmiş bu levhayı

Sen gülsün ben bülbülüm hey Nebiyy-i mu’teber,
Hikmet-i ilmin senin kılmış şahım şak’kı kamer,
Muttasıl hattile beyti muntazam kılmak hüner
Lütf-ı Hak kılmış muhassıl ilmi hattı mu’teber,

Parmağa değil, işaret ettiği hakikate, zarfa değil zarfın içindekine geçiniz. Şair-i muazzam “Muttasıl hattile beyti muntazam kılmak hüner” yani sadece bitişik harfleri kullanarak beyitleri düzenlemek hünerdir diyor, dediğini de ayniyla icra ediyor. Malumâliniz olduğu üzre lisan-ı Arabî de bazı harfler kendinden sonra gelen harflerle birleşmezler; bu levhada “Muvassal” derler  hususi bir san’at gösterilmiş. Beyitlerde Risaletpenah Efendimiz hatrı sayılır itibarı gibi hüsn-i hat sanatının da pek muteber olduğundan bahsediliyor.

Bir de Efendimizin ayın yarılması “şakk’ul kamer” mucizesine atıf var değil mi?
Olmaz mı… Lakin söyleyen kimdir dehânından ezel esrârını…

Dehân kelimesi bize yabancı geldi…
Ah işte kültür genleriyle oynanmış neslin hali… derdimi söylesem dehâna sığmaz. İyisi mi  dehân-beste olalım, ağzımızı bağlayıp, susalım…

Affola sultanım aldık payımızı, devam buyrun.
Madem öyle size ev ödevi olsun, dehanınız alışsın,


Nev-be-nev şakku’l kâmer esrârını işrâb eder
Çarh-ı dilde mâh-ı tâbân-ı dehân-ı Mustafa

üstüne bir de Hz. Selâmî’nin naat-ı şerifinden nûş eyleyegörün şifâdır:

Öyle bir Sultân-ı a’zamdır ki Fahr-ı kâ’inat
Anın için halk olundu bu cemi’-i ka’inat
Ümmeti vü çâkeridir âsuman üzre melek
Rûy-ı arzda nev’-i ins ü cinn ü eşcar u nebât
Her nebâtı selsebil-i cennet idi gûyiyâ
Dest-i pâkinden içerdi teşneler âb-ı hayât
Bir işaretle felekde mâhı etmişdi dü-nîm
Var idi her parmağında nice dürlü mu’cizât
Ey Selâmî hürmetine afv eder Mevlâ seni
Cümle ahvâlinde olsa nice yüzbin seyyiat

Artık lugate bakmak vacib oldu…
Mutlaka alın tavsiye isterseniz; işte eser: İlhan Ayverdi’nin Kubbealtı Lugatı derler, “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” Emin olun iyi gelecektir, hayra vesile olacaktır.

Bizim de çocukluğumuzda dinlediğimiz Mevlitlerden bir nağme düştü aklımıza

Çün işâret kıldı ol mahbûb-u Hakk
Parmağîle ay oldu iki şak
Dikti hurmayı hem ol şâh-ı cihân
Diktiği saat yemiş verdi hemân

hasanriza_levha

Nâm-ı Âhmed nusha-i icâda Bismillahdır
İki şakk olmuş yed-i icâz ile bir mâhdır

İşte böyle erenlerim, bu toprakların mayası sağlamdır… kurtsa kurt, itse it; herşey döner aslına

Yûsuf-ı gerçi görenler ellerini kesdiler
Gün yüzün gördü senin şakk oldu bedrin ayası
Beyitlerde bahsi geçen “ayın yarılması” mucizesinden bir fasıl açarsınız artık…

Aslında daha oraya gelmeden, nübüvvetin evvelinde Kureyş müşriklerinin yaklaşan hac mevsiminde, halkın İslam’a rağbet etmesine mâni olmak için, Risaletpenah hazretlerine kötüleme hususunda ağız birliği ettikleri meclise gitmek gerek. İslam davetinin Arapların kalbinde tesir bırakmaması için, Hac vesilesiyle akın akın gelen heyetlere mutlaka Muhammed (sav) hakkında bir şeyler söylemeleri lazımdı. Bu meseleyi görüşmek üzere Velid b. Mugire’nin evinde toplandılar. Velid dedi ki: “O’nun hakkında tek görüşte birleşin. Ayrı ayrı şeyler söylemeyin ki birbirinizi yalanlamış, birbirinizin sözlerini reddetmiş olmayasınız.”
-O halde sen söyle, dediler. Velid:
-Hayır … Siz söyleyin, ben dinleyeyim, dedi. Dediler ki:
-Kahin diyelim. Velid:-Hayır, Allah’a yemin ederim ki o kahin değildir. Biz kahinleri gördük. Onun sözü ne kahinlerin süslü kelamına, ne de secîli sözlerine benziyor, dedi.
-Mecnun diyelim, dediler. Velid:-Mecnun da değil o. Mecnunları da biliyoruz. Onda ne delilikten ne de vesveseden bir eser var, dedi.
-Şair diyelim, dediler. Velid: -Şair de değil. Şiirin bütün vezinlerini biliyoruz. Onun söylediği şiir de değil, dedi.
-Sihirbaz diyelim, dediler. Velid: -Sihirbaz da değil. Sihirbazları da yaptıkları büyüleri de gördük. Onun ne düğü mü var, ne de üfürükçülüğü dedi.
-Peki…o halde Sen ne diyorsun? dediler. Velid uzun uzun düşündü: -Allah’a yemin ederim ki, onun söylediği söz tatlıdır, sözünün başı üzüm salkımı gibi tatlı, sonu da altın gibi güzeldir. Siz bunlardan hangisini söyleseniz sözünüzün asılsız olduğu anlaşılır. Onun için yinede en uygun söz yine de sihirbaz demenizdir. O evlat ile baba, kardeş ile kardeş, karı ile koca, kişi ile yakınları arasını açan bir sihir getirdi, dedi. Velid’in bu sözü üzerine dağıldılar.

Demek Peygamber Efendimizi yabancılara tanıtırken, sihirbaz olduğunu söylediler…
Öyle dediler… Hazreti Mustafa (selam üzerine olsun), dolunaylı gecede Kabe’nin etrafını tavâf ederken (Mekke’de aşırı sıcak yüzünden çoğu insan gece dolaşırdı) Ebu Cehil onu görüp de öfkelenmiş, hasedi kabarıp köpürmüş de , “Allah bilir, bu sihirbaz yine ne hile peşinde?” demişti. Hz. Mustafa (selam üzerine olsun), “Hile nerede, ben neredeyim?”. Ben insanları senin gibi yolunu kaybetmişlerin, sapıkların hile ve tuzaklarından kurtarmak için geldim!” diye şefkat yollu bir cevap vermişti. Ebu Cehil “Peki sihirbaz değilsen, avucumda ne olduğunu söyle” demişti. O, avucuna kasıtlı olarak çakıl taşları almıştı. Cebrail yetişip demişti ki “Ey Muhammed, Hak sana ‘Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey peygamber’ diye selam ediyor ve diyor ki ‘Hiç dert etme; sana onlar varsın sihirbaz desinler. Biz sana güzel isimler taktık’ Bunların kimilerini insanlara söyledik, kimilerini de “İnsanlarla akılları ölçüsünde konuş.” [Deylemi, 1406:I/398] hükmünce, insanların anlama güçleri olmadığı için söylemedik:  O kim oluyor da sana ad takabilsin? Sihirbaz desin. Hem köleye ad koymak efendinin kârıdır. Dışardan gelmiş aşağılık köleye mi kalmış efendiye ad koymak? Taksa bile onun koyduğu adı onun kendi boynuna asarlar da cehenneme yollarlar. Avucumda ne var diye Seni mi sınıyor… Ona cevap olarak de ki “Hangisini istersin; ben mi avucunda ne olduğunu söyleyeyim, yoksa avucundakiler mi benim kim olduğumu söylesin?”

Hz. Mustafa (selam üzerine olsun), “Bismillahirrahmanirrahim” deyip bu kutlu adı dile getirerek onu cevapladı. Ebu Cehil, “Hayır. Benim avucumda olanın senin ne olduğunu söylemesi daha iyidir.” Allah’ın tertemiz adı sayesinde Ebu Cehil in elindeki her bir taş parçası ses verdi, dile geldi: “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın Elçisidir” . Bu olay üzerine bir grup insan iman etti. Ebu Cehil söylediğine çok pişman olup öfkesinden çakıl taşlarını yere çaldı ve “Gördün mü” dedi, “kendi elimle ne yaptım?”. Yine kendini toparlayarak inatla dedi ki “Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki bu da sihirbazlıktır!”.

Dikkat buyur erenlerim buradaki mucize taşların dile gelmesinden ziyade Habibi Kibriya Efendimizin, vakıaya şahit olanların gözünden gaflet perdesini kaldırması, kulaklarından gaflet pamuğunu çıkarmasıdır. Yoksa zaten “Yedi gök, yer ve onların içinde her ne varsa O’nu tesbih eder. O’na hamd ederek, tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Fakat, siz onların tesbihini anlayamazsınız.”[İsrâ:44] hükmü bâkidir.

Allahuekber…
Biz Asr-ı saadete dönelim… Ebu Cehil in kimi arkadaşları kendisine dediler ki; “sihir yere etki ederde göğe etki etmez. Gel onu bununla sınayalım”… Peygamberimize gelip “Bu yaptığın sihir değil hakikatse ve Allah’tan ise şu dolunayı yar. Çünkü sihir göğe etki etmez.” Cebrail, anında yetişip dedi, “Endişelenme. Ezeli ve ebedi kadim Rabbin kutlu adını anıp “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla” de. Şu iki kutlu parmağını birbirinden ayrı tut da kudretimizi görsünler.

O da öyle yaptı ve “Saat yaklaştı ve ay yarıldı” hükmü üzere ay anında iki parça oldu. Bir yarısı Peygamber in sağdaki parmağına doğru, bir yarısı da soldaki parmağına doğru gidiyordu. Korkunç bir ses geliyordu. Öyle ki şehirde ve çölde nice hayvan öldü. Geri kalan hayvanlarda ot yiyemez olmuş titriyordu. Bir çok insan hastalandı. Kimilerinin karınları kanla doldu. Hepsi, “Allah aşkına çabuk ayın parçalarını birleştir ve eski durumuna getirip düzelt. Yoksa anında bütün dünya altüst olur.”


Envâr-ı Muhammed doğuben tuttu cihânı
Şakku’l kamerin mûcize parmağı göründü
Uşşake dahi dostunun otağı göründü

sakki_kamer_falname

Ne mu’cizsin ki tâ yerden mâhı şakk eyledin gökde
Ne bürhân-ı celîl-i Kibriyâsın Yâ Resulallah 

Peygamber (selam üzerine olsun), “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek yine bu kutlu adı andı ve iki parmağını bitiştirdi. Allah’ın emri ve bu cana can katan adın bereketiyle ayın iki parçası birleşti. Böylece bir grup insan daha iman getirdi. Şu hali gören Ebu Cehil mel’unu bağırarak “Hâzâ sihrun mustemirr” dedi, üzüntüsü daha bir arttı. Kendini kaybetti. İnatla kendini toplayarak dedi, “Bu doğruysa, göz boyacılık değilse, kulaklarımızı bağlamadıysan, aklımızı, fikrimizi çelmediysen, başka şehirlerin de bundan haberi olması gerekir!”

Derken memleketin her yanından dostlardan dostlara, adamlar, kervanlar, haberciler, mektuplar gelmeye başladı. “Gökleri ve yeri yaratan” [Yusuf:101], bu kubbede bu iki mumu “güneşi ışıklı, ayı parlak kıldı” [Yunus:5] hükmünce tutuşturup karanlıkların perdesini bu iki mücevherin ateşiyle yaktığından beri atalarımızdan, dedelerimizden hiç kimse bu tuhaf ve garip olaya benzer olayı kesinlikle anlatmamış ve hiçbir kitap buna benzer bir olay yazmamıştır” diyorlardı. Etraftan mektup üstüne mektup geliyordu. Ebu Cehil ve benzerlerinin yüzü “Kalplerinde hastalık olanlarınsa pisliklerine pislik katarak küfürlerini arttırdı” [Tevbe:125] hükmünce her an daha bir kararıyordu. İman etmiş olanların yürekleri ve imanlarıysa “İmanlarına iman katsınlar diye…” [Fetih:4] hükmünce her geçen gün daha bir güçleniyordu…

Neşr-i envâr edince ay, köpek havlamaya başlar
Bunda ayın ne suçu var? Köpeğin huyu böyle.
Ecram-ı asuman ay ile iftihar ederken
Köpek de kim oluyor, yeryüzünde leş yiyen!

Demek kıssa burda tamam oluyor. Lakin serlevha’nın altında düşen şiire bir anlam veremedik, bilesiniz.
O beyit Üsküdar Mevlevihanesinden Ahmet Remzi Dedemindir. Zaman içre bu kadar edebi sanatlardan bahsettik, dehân içre lebdeğmez bahsine lebdeğdirmeden olmaz değil mi? Vaktiyle aşıklar dudaklarının arasına, dik pozisyonda bir iğne yerleştirip zuhurata tabi bir vaziyette, içinde b, f, p, m, v dudak harfleri bulunmayan sözcükler kullanarak hem çalarlar hem de söyleşirlermiş.

Bu mektubun ilk cümlesi yaklaşan saatten, geceye remiz aydan bahsediyordu o yüzden satırlar uzayıp gitse de mânâda da kısalık aramayasın! Bu mektup yoldan saptıran düzenbazların canına çekilmiş kılıca benzer; uzadıysa uzadı zararı yok; kılıcın uzun oluşu bir kusur sayılmaz.

Gelen gün, günlerin efendisi cuma’dır diye aşktan yana bir de dua istesek sizden?
Dervişler için “gün” mefhumu yoktur. Onlar için her gün hem bayramdır hem de Cuma. O hatıra ile ne bayramlık halleri eskir, ne de Cuma’ları. Her gün onlara bayram olunca, bayram gününe layık giyinirler, kuşanırlar; ama yünden örülmüş, süslü elbiseler giymezler. Ey benim canım! Onlar, Hak Dost’un güzelliğiyle güzelleşenler, kendi nurlarının aleme yansımasıyla alemi de bir hoş eylerler. Hem sen dua istiyorsun amma hürmetine var edildiği dünyayı yakan aşkın, sîneleri delen iştiyâkı yüzünden hiçbir dua eden yokken âlem âmin sesiyle dolmuş…
Ya Rab aşıkların deminden bir kulak nasib eyle de, o sesi can kulağımızda duyalım, ölüp de uykudan uyanmadan evvel perdeyi kaldıralım aradan…

– Gene mânâya dokunan bir kelam ettiniz efendim,

–  Vallahi ben aslında hiç ağzımı açmadım!

Sus, sözü kısa kes, o ay yüzlüyü seyre dal… öylesine aydır ki O, aya göründü mü nurundan gökyüzünde ikiye bölünür ay. [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

Sultân-ı Aşk

Aşk sözü dertsiz olunca meyve vermez; hevestir… yalnız ağızdan çıkar yalnız kulağa varır. Bilmiyorlar aşıklar hayalinin tasvirini rüyalarında görseler yaşlı gözlerinden nice seller akıtırlar. Ey yârenler, canı aşka bırakın da bütün ruh kesilsin, sonra o aşktan gül bahçesine renk sadaka edin… [Hz. Pir-i Destgîr-i Münir]
sultaniask

Cemâline edip insanı mir’at, kemâl-i hüsnünü seyran eden Dost’un, Osman Kemâli Efendi (v.1954) Hazretleri dilinden zuhur eden manasını övmekle değil dilimizin, özümüzün, ömrünüzün dâhi aciz kaldığı Risaletpenah Hazretlerinin, Mevlid-i Şerifleri münasebetiyle ehibbaya ikramımız olsun.

Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultân-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl ya’ni açıldı kân-ı aşk
Çıktı bir gevher o kândan bîmisâl ü bîkıyas
Zerre-i nûrunda kılmış bin güneş pinhan aşk
Gevher-i nûr-i Muhammed, mâye-i tohm-i vücud
Kim anınla âşikar oldu bilindi şân-ı aşk
Aşk edip andan zuhûr, ol aşkın oldu mazharı
Eyledi ta’zim ü tekrim, nice bin yıl anı aşk
Öyle bir gevher ki, “mâkâne mâyekûn”un kânesi 1
Öyle bir gevher ki olmuş vasfının hayranı aşk
Akl-ı kül etti zuhûr hem şûle-i nûr oldu ruh2
Neşr-i câm-ı feyz-i akdesle kılıp devrân aşk
Nûr içinden bir kalem çıktı cihan bir noktası
Levh olup cümle yazıldı serbeser fermân-ı aşk
Sabit oldu suhf-ı âlem kıldı aşk sırrın ayân
Ahmed-i Muhtâr’ı mahbub eyledi i’lân aşk
Oldu bir derya Muhammed’le muhabbet pür hikem
Kaynayıp âlemleri oldu muhît ummân-ı aşk
Ol cemâl-i hüsne karşı neş’esinden aşk-ı pâk
Hâk-i pâye nezr kıldı âlem-i imkânı aşk
Zîr-i pâyine döşendi nüh felek arz u semâ
Eyledi zâhir sırat ü mahşer ü mîzanı aşk
Haymegâhı arş olup kürsî ana bir tahtgâh
Nur içinde kendi kendin eyledi seyran aşk
Çok sıfat verdi ana çok isim ile kıldı nidâ
Metn-i hüsnünde kırâat eyledi Kur’anı aşk
Aşktan geldi zuhura âb ü ateş, hâk ü bâd
Açtı esrar-ı vilâdı rahmet-i bârân-ı aşk
Oldu ol nûrun şuâatı melâik bîhisab
Oldular fermanber-i tesbih ü medhihân-ı aşk
Doğdu ol nurdan nice eflâk ü eşbah ü nücum
Eyledi pürzevk ü pürşevk âlem-i ekvanı aşk
Cem’ olup ruh u melâik kıldılar aşka sücûd
Tard edüp ol aşktan vehmeyleyen şeytanı aşk
Kendi kendine hicap olunca gördü nûru nâr
Ol sebepten kıldı zâhir cennet ü nîranı aşk
Nûrdan vehmeyleyen nâra düşüp çekti azab
Nûrunu fehmeyleyenler oldular cânân-ı aşk
Suret-i zîbâsını izhar için aşk âleme
İntihâb etti Cenab-ı ekmel-ül insan-ı aşk
Döndürür dâim Muîd ismi Muhammed aynını
Perde-i aşkı açanlar oldular kurbân-ı aşk
Âşık u ma’şuk u mahbub u habib bir nûr iken
Kesret-i esmâ sıfatta kaldılar nâdân-ı aşk
Kenz-i aşkın masdarı Ahmed Muhammed Mustafa
Cem’ü tafsilinde anın “nezzelel furkan”-ı aşk 3
Aşk ile olsun salât ile selâm ol nura kim
Nûr-i vechini görenler oldular sûzân-ı aşk
Hem Raûf u hem Rahîm u sahibü’l hulk-ı azîm 4
Şems-i hüsnünde ayandır hüsn-i bîpâyân-ı aşk
Hâk-i pâyinde Kemâlî can veren aşıkların
Hâk-i pâyinde kurulmuş çeşme-i hayvan-ı aşk

rakimefendi_salavat

Aman Ya Fahr-i Alem sen ki mihrâb-ı nübüvvetsin
Vücûdunla vücûhunla serir-ârâ-yı vahdetsin
Şefia’l müznibînsin nûr-i rahmet mahz-ı şefkatsin
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahrem-i esrâr-ı vuslatsın
Sen ey mahbûb-i akdes ism-i vasfınla Muhammedsin
Meded Ya bâis-i hilkat eyâ rûy-i kelâmullah
Nebîler serveri hem hâtem-i bünyâd-ı beytullah
Sana ümmet olan kuldan geçer mi Hazret-i Allah
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahzen-i mirâc-ı vuslâtsın
Sen ey mahbûb-i akdes, ism-i vasfınla Muhammedsin

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Evvelki mektubunuzdan payımızı aldık, edebimizle hal hatır sual edelim? Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah?
“Ni’met-hâr-ı rahmânım, fermân-ber-i şeytânım” derler ya her dem hatadır kârımız; Hakkın ekmeğini yer, şeytana itaat ederiz.

Aman efendim öyle demeyiniz… Saçtığınız nutku şeriflerle bir anda dört bir yanı mis gibi bir koku sardı…  Lakin, cahiliyye devrimizde dinlediğimiz, bilmeden tempo tutup zıpladığımız, dış kaynaklı müzik parçaları misali pek bir zevklendik… Gel gör ki manadan bîhaberiz. 

Madem siz biraz gayret edip merakla lugate bakmayacaksınız, o halde güzelim efsunu bozmak pahasına manayı parçalayalım:

Amen ey kâinatın övünme sebebi olan, sen ki peygamberlikte yüceliğinden güzelliğinden, üstün niteliklerinden dolayı kendisine yönelinen makamdasın. Hem bedenin hem yüzünle her yönden vahdet sarayının tahtının süsleyen hükümdarsın. Günahkarların şefaatçisi, merhamet nuru, sırf koruma ve esirgeme makamısın. Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın. Sen ey pek temiz, mukaddes sevgili, seni tarif eden isminle müsemmâsın (Muhammed:övülmeye değer, en güzel huylara sahip) Bizlere yardım eyleye ey varlığın yaradılış sebebi ve ey Kurân-ı Kerim’in insana bakan yüzü (O’nun ahlakı Kur’andır hadisi şerifine telmih). Peygamberler güneşi hem Kâbe-i Muazzama binasının son inşa eden, en müstesna parçasını yerleştirensin. Sana ümmet olan bir kuldan vazgeçip Cehennemine atar mı Allah ki sen Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın.

Ya nice bir yanmışlar Sultân-ı Aşk’dan…. acep nasıl bizim de bir nâsibimiz olur?

Vaktiyle bir mürid, erenlerimin dergahına varıp ondan marifet ilmini öğrenmek istemiş. O sırada deniz kenarında bulunuyorlarmış. Arif, ilme talip olana demiş ki: “Şu kevgiri al, denizden doldur.” Mürid çok denemiş, fakat başaramamış. Kevgiri denize daldırdığında içi su doluyor, fakat çıkarır çıkarmaz boşalıyormuş. Erenlerim nihayetinde dayanamamış: “Dur da göstereyim,” demiş. Kevgiri elinden kaptığı gibi, denize fırlatmış. Kevgir dibe batmış. Efendisi müride dönmüş: “İşte, kevgiri suyla doldurmanın yolu ancak budur.”

Bir kevgir olan varlık vehmini, nefs kalıbını kırmadıkça Hakikat sarayına ermek ne mümkün… Alıp beni benden, kayd-ı bedenden, aslımı bildir, vaslına erdir ya huu

Tahtgâh etdi vücûdum milkini sultân-ı aşk
Dil sarâyında kurulmuş bir aceb divân-ı aşk
Ey Gafûrî ermek istersen eğer cânânına
Terk-i cân eyle tecellî eylesin sultân-ı aşk

Dua buyursanız sultanım…

NİYÂZIMIZDIR: 
صلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم
الَهي بجاه نبيك سيدنا محمد (صلى الله عليه وسلم) عندك ومكانته لديك, ومحبتك له, ومحبته لك, و بالبر الذي بينك وبينه أسألك أن تصلي وتسلم عليه وعلى اَله وصحبه, ضاعف اللهم محبتي فيه, وعرفني بحقه ورطبه و وفقني لاتباعه, والقيام بأدبه وسنته, واجمعني عليه و متعني برؤيته, وأسعدني بمكالمته, وارفع عني العوائق والعلائق والوسائط والحجاب, واجعلتني اتمتع معه بسماع لذيذ الخطب, وهيئني للتلقي منه, وأهلني لخدمته واجعل صلاتي عليه نورا نيرا, كاملا مكملا, طاهرا مطهرا, ناهيا عن كل ذي ظلم وشرك, وكفر و زور و وزر واجعلها سببا للتمحيص, وارزقني لأناب بها على مكارم الاخلاص والتخصيص حتى لا يبقى في نفسي ربانية لغيرك, وحتى أصلح لحضرتها وأكون من أهل خصوصيتك متمسكا بأدبه وسنته (صلى الله عليه وسلم) مستمدا من حضرته العالية في كل وقت وحين. يا الله يا نور يا حق يا مبين وصلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم

Efendimiz Muhammed’e(sav), ailesine, ashâbına Allah salât ve selâm eylesin. Allah’ım! Efendimiz Muhammed (sav)’in senin yanındaki kıymeti, yeri, O’na sevgin, O’nun sana sevgisi ve seninle O’nun arasındaki gönül hürmetine senden O’na, ailesine, ashâbına salât ve selâm eylemeni istiyorum. Allah’ım benim O’na olan sevgimi artır. O’nun hakikatini ve derecelerini bana öğret. O’na uyma, O’nun edebini ve sünnetini uygulama yolunda beni muvaffak kıl. Beni O’nunla bir arada buluştur. Bana O’nu görmeyi nasip eyle. O’nunla konuşmak nimetiyle beni mesud eyle. Aradaki engelleri, bağları, aracıları ve örtüleri kaldır. O’nunla beraber kulağıma senin hitabının lezzetini tattır. Bana O’nunla buluşmayı nasip eyle. Beni O’nun hizmetine layık et. Benini duamı, O’nun üzerine parlak, tam, mükemmel temiz ve pak mahzâ nûr eyle. Zulmeden, şirk koşan, küfreden, iftirada bulunan ve günah işleyen herkesi engelle. Duamı günahlardan temizlenmeye vesile kıl. Onunla ihlâs ve tahsis makâmlarının en üstününe ulaşmamı nasip eyle ki bende senden başkasına bir rablık (düşüncesi) kalmasın ve onunla ıslah olayım. Peygamber (sav)in edebi ve sünnetine bağlı kalarak, O’nun yüce varlığından her an ve her zaman yardım alıp senin hususiyetinin ehlinden olayım. Ey Allah’ım! Ey Nûr! Ey Hakk! Ey Mubîn!

_______________________________________________________________
“mâkâne mâyekûn”un kânesi : Olmuş ve olacakların özü olan “Nur-u Muhammedi” En-Nûr: Esma-yı Hüsnâ’dan biri olup Allah’ın ez-Zâhir ismi ile tecellisi, kâinattaki suretlerde kendini göstermesidir. Nur-u  Muhammedî, âlemin yaratılışının kaynağıdır.  Çünkü O, Allah’ın hiç bir şey yaratmadan önce yaratmış olduğu ve herşeyi kendisinden yarattığı “Nur”’dur.  Nur-u Muhammedî, bu yaratılıştan evvel idi. Kâinat ise O’na hazırlıktan ibarettir. Evet, ağacın dikilmesi, dalı, budağı, yaprağı, çiçeği meyveden önce gelir fakat o dal budaktan maksat meyvedir. İşte Resulullah’tan evvel zuhura gelmiş şu mevcudattan da murat Nur-u Muhammedî’dir. Hasılı herşeyin meyvesi kendi tohumudur.

2  Akl-ı kül: Allah’ın her şeyi bilip, her şeyi kuşatan tedbir ve tasarrufu; Hakikât-ı Muhammedî. Cüz-i aklı, Küll-i Akla peygamberler ve veliler bağlar. İnsan-ı kamil’in aklı da Akl-ı küll’in gölgesidir.  Burada tasavvuftaki devir, devran ya da devriye kavramına atıf vardır. Kainat, Allah’tan gelmiş ve Allah’a dönecektir. Bu sürekli hareket, bir daire ile temsil edilir. Bu daire bir inen yay (kavs-i nüzul), bir de çıkan yaydan (kavs-i uruc) oluşmaktadır. Vücûd-i Mutlak’tan ayrılan bu ilâhî nûr’un mertebeleri sırasıyle Akl-i Küll (Te’ayyün-i Evvel, Hakikat-i Muhammedîye), Ukül-i Tis’a, Eflâk-i Tis’a, Anâsır-i Erba’a, insan’dır. İniş kısmında Muhammedi veya İlahî nur’dan; önce Akl-ı Evvel (ilk akıl), sonra da sırasıyla Nefs-i Kül (evrensel nefs), Tabiat, Heyula (ilk madde), Cism-i Kül (evrensel beden), Suret (şekil) ve Arş yaratılmıştır. İniş yayı devam eder : Kürsi, Dokuz Felek (gök) ve Dört Unsur (ateş, hava, su, toprak). Burada iniş kavsi sona erer ve çıkış kavsi başlar. Topraktan Maden’e, sonra sırasıyla Bitki, Hayvan, Cin, Melek, insan ve sonunda Hak’ka vasıl olan İnsan-ı Kâmil’e varılır. İnsân-ı Kâmil mertebesine erişebilmişse tekrar aslına rucû eder. İnsân-ı Kâmil mertebesine yükselebilmek ancak seyr-i süluk ile elde edilebilir. Sulûk sâyesinde Tevhid ve Fenâ, Tevhîd-i Efâl, Tevhid-i Sıfât, Tevhîd-i Zât ve en sonunda Bekâ ma­kamlarını geçerek halk ve Hak mertebelerini câmi olanlar bu dâireleri ta­mamlayabilmişler demektir. 

3  تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَىٰ عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا [Furkan:1]   “Ne yüceler yücesidir…” Yani hayrı çoktur “Furkan’ı indiren…” “O” Allah’ın. Ve hayrı artmıştır. Çünkü Furkan’ın indirilmesi furkanî aklın, kendisine mahsus, bütün âlemler içinde kâmil ve başka hiç kimsede benzeri bulunmayan istidadıyla tek kıldığı kuluna izhar etmesi mânâsınadır. Dolayısıyla onun furkanî aklı, külli akıl olarak isimlendirilen kuşatıcı akıldır. Bu da ancak yüce Allah’ın bütün sıfatlarıyla Muhammedî mazharda zuhur etmesi ve onun da farklı istidatlarıyla birlikte bütün mahlukata yansıtması ile gerçekleşir. İşte bu zuhur, hayrın çoğalması ve artmasıdır ki, ondan daha büyük çoğalış, daha fazla artış yoktur. “Âlemlere uyarıcı olsun diye” buyurmasıda bu yüzdendir. Yani O’nu bütün âlemlere genel bir uyarıcı olarak göndermiştir. Çünkü Onun dışındaki cümle enbiyanın risaletleri, insanlar içinde istidatları uygun olan kimselere özgüydü. O’nun risaleti ise; herkesi kuşatan umumî, cihânşümul bir risalettir. Hatemül enbiya, nübüvvetinin sonuncu nübüvvet olmasının manası da burda mahfuzdur. O’nun ümmetinin en hayırlı ümmet olması da bundan ileri gelir…

4  لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ [Tevbe:128]  Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.  وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ [Kalem:4] Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.”