Mevlana’nın ikbâli

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Müslüman! Ulaştığın her makamdan daha ilerdedir yerin, hedefin…Zaten hayat da yolculuk zevk ve şevkinden başka bir şey değildir. Çok cömert ve eli açıktır İkbal’in amma alevin ihsânı kıvılcımdan ibarettir…

– Gören gözden ırmak gibi kan akıyor. Bu günün ilmi yüzünden din, zâr ve zebundur.
– İlmi eğer tene, maddeye vurursan yılan olur. İlmi kalbe vurursan ancak sana yâr olur.

– Ben şark ve garb ilimlerini tamamlamış bir insanım; hala ruhumda ızdırab vardır
– Ehliyetli olmayan her el seni hasta eder. Bize gel ki seni tedavi edelim

– Batı, Doğu’yu büyüledi. Garp hurisi cennet hurisinden daha sevimli oluyor
– Gümüşün dışı, beyaz, parlak ve yenidir. Lakin o eli ve elbiseyi karartır, siyah yapar.

– Mekteplerin kanı kaynayan gençleri Frenk sihirbazının elinde aciz bir av haline düştü
– Kanadı çıkmamış kuşu uçunca kedi kapar

– İnsan bir padişah kadar yüce ve şevket sahibi mi olmalı? Yoksa köşeye çekilip ibadet eden bir zahid mi?
– Bizim dinimizde mücadele ve azimet vardır. Hazreti İsa dininde ise, dağda bir mağaraya çekilmek…

Müslüman! Yolun yarısındasın mekâna bağlılıktan vazgeç! Mısır’dan ve Hicaz’dan geç. İran’dan Şam’dan vazgeç! Huriden, köşkten vazgeç, şaraptan kadehten de… Batının dilberleri hoştur ama sana tuzaktır vazgeç. Ey İslam eri vuruşun dağları deler, dünyayı sen kurtaracaksın, yükseklerdeki kuşsun, tuzağa düşme dâneden vazgeç! Kılıç gibi ol! yalın hilal biçimli. Kın içinde pısırık durmaktan vazgeç! Seni idare edenlerin imanı vecdsiz; böyle idarecileri at geç, öyle namazdan da vazgeç!

Reklamlar

Temsil Problemimiz

TEMSİL PROBLEMİMİZ
Bize bakıp müslümanlığa özenen insanlar yoksa imanımızı gözden geçirmeliyiz…

İslam’ın güzellikleri kitaplardan ziyade müslümanların davranış ve sözlerinde kendini gösterir. Hayata yansımayan değerlerin değeri fark edilmez. İman amelle, eylemle ortaya çıkar. İnsanlar söz ve davranışlarına göre değerlendirilirler. İman-amel ilişkisini kelam ilmi açısından ele alacak değiliz. Ancak Kuran-ı Kerim’de elli küsur yerde imanla amelin birlikte zikredilmesi bunların birbirlerinden ayrılmaz değerler olduğunu göstermektedir. Amelsiz iman meyvesiz gölgesiz ağaç gibidir. Hayata aksetmeyen inanç ve düşüncelerin fert ve toplum açısından hiçbir değeri olmaz.

Kuran’ı Kerim’e ve Hz. Peygamberin(sav) sahih hadislerine bakıldığında İslam’ın güzelliklerle dolu olduğu, kıyamete kadar insanlığı ayakta tutacak prensiplerin İslam’da olduğu görülür. Kuran en sağlam rehberdir. “Gerçekten bu Kuran insanları en doğru yola iletir” [İsra,9] Müslümanlar Kuran-ı Kerim’e göre en hayırlı ümmettir. İslam son din, Hz. Peygamber son peygamber, Kuran son kitaptır. Her şeyin sonu, o ana kadarki bütün güzellikleri bünyesinde toplar. Durum bu olmakla birlikte acaba gerçek de böyle midir? İslam’ın hak din olduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat asıl problem Müslümanların bugün İslam’ı temsil problemidir. Kıymetli şeyler güzel mekanlarda ve güzel ambalajlar içinde sergilenir. Güzel bir vitrin kalitesiz bir malı bile cazip gösterir. Kötü bir teşhir ise en kaliteli malı bile kalitesiz konuma düşürür.

Güzelim İslamiyet’in bugün güzel olmayan müslümanlar üzerinde sergilenmesi dinimiz açısından olduğu kadar insanlık açısından da bir talihsizliktir. İnsanlığın problemleri azaltmak için çare ve model aradığı bir dünyada Müslümanların aranan modeli ortaya koyamamaları kendileri açısından da son derece acıdır. Müslümanların uzun zamandır yaşadığı hâl-i pür melâli, ümmetin soylu feryadı Mehmet Akif tarafından şöyle dile getirilmiştir:

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlik, bilmem amma, galiba göklerdedir;
İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana…
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!

Yaşanan zamanın şartlarını dikkate alıp medeniyet yarışında başarılı olmadan sırf geçmişin zaferleriyle övünmek boş bir avuntu ve kuruntudur. Geçmişin başarıları geleceği tetiklediği takdirde önemlidir. Geçmişte yaşanmaz, geçmişin güzelliklerinden ders alınır. O güzellikler günümüze taşınır. Hz. Peygamber (sav) ne güzel buyurmuş: “Ameli kimi geri bırakmışsa nesebi onu ileri götürmez.” [Ebû Davud, İlim,1] Bazı peygamberlerin hanımları ve çocukları bile hidayetten nasiplenememişler, dünya ve ahiret perişanlığına uğramışlardır. Herkes kendi gayretiyle kendini ve kimliğini ortaya koymak durumundadır. Allah herkese belli krediler vermiştir. İnsanlar bu ilahi krediyi yerinde ve verimli şekilde kullanmak zorundadırlar. Allah bütün kullar için Rahman’dır; öyle olmasaydı kafirleri yaratmazdı. Bu âlemde ve öteki âlemde, herkes amelinin karşılığını eksiksiz görecektir. Allah kimseye haksızlık yapmaz. Zira o adildir. “Gerek dünyayı isteyenlerin ve gerekse ahireti isteyenlerin her birine dünyada Rabbin ihsanından ard arda veririz. Rabbinin ikramı kısıtlanmış değildir.” [İsra,20]

Bir kimsenin sadece sözde kalan bir müslümanlıkla bir şey elde edeceği düşünülemez. İsimden ibaret müslümanlığın bir işe yaramadığı bugünkü müslümanların halinden bellidir. İslam âleminin günümüzdeki tablosu gerçek İslam’la taban tabana zıttır. Allah’ın ilk emri “oku” dur. Fakat en az okuyan müslümanlardır. Kuran’da müslümanların ancak kardeş oldukları söyleniyor fakat en fazla düşmanlık müslüman toplulukları arasında cereyan ediyor. Hz. Peygamber(sav) “Kuvvetli mümin zayıf müminden daha hayırlıdır” buyuruyor. Fakat müslümanlar ekonomik yönden en güçsüz kesimi oluşturuyor. “En hayırlı ümmet” olarak tanımlanan, yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak tavsif edilen İslam toplumunun görüntüsü İslam’la gayr-i müslimler arasında adeta kalın bir perde, bir utanç perdesi gibidir. Görüntü o kadar bozuktur ki, Muhammed Abduh’un dediği gibi “Avrupa’nın müslüman olması için bizim iyi müslüman olmadığımızın bilinmesi gerekir.” Bizim müslümanlığımıza bakarak kimse müslüman olmaz. Halbuki İslamiyet müslümanların özellikle de dünyaya açılan müslüman tüccarların örnek davranışları sayesinde hızla yayılmıştır.

Müslümanın iyi örnek olması görev, kötü örnek olması suçtur. Hz. Peygamberin (sav) ifadesiyle mümin güzel insandır diğerleri arasında parmakla gösterilecek konumda olmalıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır: “Siz kardeşlerinize varacaksınız, bineklerinizi ve kılık kıyafetinizi düzgün yapın ki adeta insanlar arasında dikkat çekesiniz. Allah kötülüğü ve çirkin görüntüyü sevmez.” [Ebû Davud, hadis no:4089]

Hz. Peygamber(sav) yabancı elçileri karşılarken en güzel kıyafetlerini giyer, başka ülkelere elçiler gönderirken de her cihetten düzgün insanlar arasından seçip gönderirdi. Vahiy meleğinin bile kendi suretinde geldiği “Dıhyetü’l Kelbi” bu elçilerden birisiydi. Bizans’a elçi olarak geldiğinde güzel yüzünü görmek için herkes sokaklara dökülmüştü.

Allah Resulü, müslümanların hep güçlü konumda olmasını arzu ederdi. Kaza ettiği umrede tavaf ve say esnasında müslümanların müşriklere karşı güçlü görünmeleri için canlı ve çalımlı yürümelerini emretmişti. Hervele ve remel bunun ifadesidir.

Bugün müslümanlar güçlerini düşmanlarına karşı sergileyeceklerine dostlara karşı kullanıyorlar. Düşmanlar emin, dostlar tedirgin. Halbuki Kuran ifadesiyle “Kendi aralarında merhametli, kafirlere karşı metanetli” olmaları gerekiyor. İnsanlığa kılavuzluk görevi yüklenen müslümanlar kendi yollarını, hedeflerini şaşırmış vaziyetteler halbuki Kuran gibi şaşmaz bir pusula, Hz. Peygamber gibi bir rehber önlerinde duruyor. Tarihi tecrübe neyin nasıl olduğunu ve olacağını gösteriyor.

Zayıflara, cahillere, ahlaki zaaf içinde olanlara kimse itibar etmez. Dilenci filozof bile olsa kimse sözüne ilgi duymaz. Aklının sana faydası olsaydı dilenci olmazdın, derler. Biz İslamiyet şöyle güzeldir, böyle mükemmeldir desek de halimize bakanlar; İslamiyet güzelse siz neden çirkinsiniz, derler. Size faydası olmayan müslümanlığın bize ne faydası olur, biz de sizin gibi olacaksak neden müslüman olalım. Bizim şimdiki halimiz sizden daha iyi derler. Bizim kötü görüntümüze rağmen müslüman olan ecnebiler İslamiyet’i kaynağından öğrenen kimselerdir. Reklam ve magazin dünyasında kaynaklara inerek İslamiyet araştırması yapacak insan çok değildir. Ayrıca insanları okuduklarından ziyade gördükleri etkiliyor.

Her zaman olduğu gibi bugün de en önemli görevimiz evimizin önünü süpürmek, temiz bir İslam toplum modeli ortaya koymaktır. Bu modelin gerçek anlamda modern olması gerekir. Günümüzün gerçekleriyle uyuşmayan, problemlere çözüm getirmeyen, derinliği ve kalıcılığı olmayan şekli ve iğreti bir modelin işe yaramayacağı malumdur. Ölü yüzüne pudra sürmek, yıkılacak bir binayı boyamak boşuna masraf etmektir.

İslam aleminin gerçek bir model olması için yeniden yapılanması, en şiddetli depremlere dayanıklı şekilde yeniden inşa edilmesi gerekir. Gerileme ve bozulma süreci her şeyi yerinden oynatmış, bütün dengeler bozulmuş, bir kaos ortamı oluşmuştur. Bugün ortada ciddi anlamda bir müslüman kimliği problemi vardır. Fakirliğin, geriliğin, aşağılanmanın, sömürülmenin verdiği aşağılık kompleksi müslümanı adeta kendinden, kimliğinden utanır hale getirmiştir. İkbal’in dediği gibi; “Dağ gibi olan benliği saman çöpüne” dönmüştür. Üstad Necip Fazıl’ın tespitiyle “güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş olan” İslam Alemi güneşe dokunma ve güneşi idrak etme duygusunu yaşamak istiyorsa müslümanların en önemli görevi Kuranî değerler ışığında güçlü bir islamî kimlik inşasıdır. Kendine güvenen, değerleriyle iftihar eden, maddi ve manevi güçlerle donanan ve sahneye çıkıp “ben de varım” diyen bir İslam toplumuna ihtiyaç vardır. Bu model toplumun oluşmasında en önemli görev iyi yetişmiş müslüman aydınına düşmektedir. Böyle bir toplum inşa etmek ütopik değildir. Zira bir defa olan başka zamanlarda da olabilir. Bu inşa için malzeme de tecrübe de vardır. Bütün mesele “olma iradesi”dir. İnanıyoruz ki, hem ilahi irade hem de şartlar müslümanları yeniden tarih sahnesine çıkaracaktır…

Bize ne lazım?

Aşk yolunun kutlu yolcusuna,
Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime! [Fecr, 27-30]

Aşkın yolcu!

Aşık mısın? Sevgiliyi taklid ederek aşkını kuvvetlendir. Ta ki senin kemendin Allah’ın rızasını avlasın da kurtul!

Ey gönül bir derde düş kim anda derman gizlidir
Gel eriş bir katreye kim anda umman gizlidir
Terk edip canı cihanı gey feragat cübbesin
Bu feragat cübbesinde sırr-ı sultan gizlidir

218-gul

Hz. Pir Mevlana “Arifler yol alırlar cahiller yolun başında beklerle ta ki birisi gelsinde kendisini götürsün” buyuruyor ya bundan sonraki satırlar, yolun başında seyre dalmış hasta bir adamın ariflerin izlerine dair sayıklamalarından ibarettir.

“Bu hasta adam nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor? Bu murdar adam, kendi canının derdine niye düşmüyor? Bizzat kendi içindeki ölmüş canını bırakmış da Dışarıdaki ölüyü diriltmeye kafayı takmış!..” [Mesnevi, II. 150-151150-1]


Hastalıktan iz bırakmayacak, misilsiz bir şifâ umanlar 218.mestmp3 olan nutk-u şeriften yudumlasınlar, iyi gelecektir, hayra vesile olacaktır…

Huzura varmak için bende takat yok deme
Büyüklerle iş görmek zor değildir gam yeme

Hitabından cesaret bulup çıktık yola Aziz Dedem, ser-levha olan ayet-i kerime ve emsallerini nasıl okumalıyız?

Bir de Sure-i Beyyine’nin 8. Ayeti var: “Allâh onlardan râzıdır, onlar da Allâh’dan râzıdır.”

Birinci kısmın ne anlattığı aşikar: İnananlar Hak Teala’nın iradesi doğrultusunda iman ve amel etmiş, böylece O’nun rızasına nâil olmuşlardır. Peki ya devamını nasıl anlamalı? Kulun Allah-u Telala’dan razı olması ne demektir? Nasıl mümkün olur?

Aslında dahası da var. Habibi Kibriya Efendimiz’in (sav) ezandan sonra okunması tavsiye buyurduğu bir dua vardır: “Rab olarak Allah’tan, Resûl olarak Muhammed’den (sav), din olarak İslam’dan razı oldum…” Bu duayı günün mutat zamanlarında tekrar eden canlar öncelikle kendisine bir hatırlatmada bulunmuş olur: Ben Rab olarak Allah Teala’dan razı oldum. O’nun beni yarattığı fıtrattan, cinsiyetten, hilkat özelliklerinden, tarih ve coğrafyadan, bana verdiği yetenekten, kainata hakim kıldığı kozmik yasalardan razı oldum. Beni muhatap ve mükellef kıldığı bütün hükümleri gönül hoşnutluğuyla, kemal-i teslimiyet ve rıza ile kabul ettim. Peygamber olarak Hz. Muhamemd’den(sav) razı oldum. Biricik rehberim olarak bana çizdiği yol haritasından, bir “insan” ve “peygamber” olarak her türlü tasarrufunu mübarek ve hidayet kaynağı, kendisini de canımdan aziz bildim. Hak Teala’nın bana çizdiği sınırlardan ibaret olan, beni izzet sahibi ve zilletten beri kılan İslam’ı din olarak kabul ettim. Bu dinin emir ve yasaklarına yüksünmeden, şikayet etmeden, sızlanmadan tam bir teslimiyetle boyun eğdim.

“…Zaten bizim yolumuz kullara Allah’ı tanıtıp Allah’ı sevdirmek, onların gönlünde Allah sevgisi, Allah aşkı, muhabbetullah meydana getirmek; bir taraftan da Allah’a kulları sevdirmek, yâni kulları Allah indinde razı olunan kullar haline getirmek yoludur. insanın içinde, kalbinde Allah’a doğru bir sevgi, bir şevk, bir aşk uyandırma, bir istek uyandırmaktır maksadımız… O isteği uyandırdın mı, canlar kendiliğinden o tarafa doğru koşacaktır.” [Pir-i Sâni Eşrefoğlu Rumi (ks)]

Hülasa “Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken” kıvamına gelmek midir?

Eyvallah lakin biz gül ve diken meselesine takıldık şimdi. Cemalin ve celâlin zuhuru hayatın her safhası ve her alanı için geçerli. Hz. Niyazi’nin buyurduğu gibi:
Cemâli zâhir olsa, tiz celâli yakalar ânı
Bu âlemde gül açılsa yanında hâr olur peydâ

Güllerin ve dikenlerin arasında ölüp gideceğiz işte…

Yavaş ol erenler, biz bu aleme ölmeye değil olmaya geldik hem ölmekten korkmayın ham kalmaktan korkun, ölmekten korkmayın hangi meyva oldu da dalında kaldı; mutlaka yere düşer..

Peki bizi pişiren nedir? hamlıktan nasıl kurtuluruz?

Eğitim ve terbiye ruhları şekillendirir, ama o şeklin karakter huy haline gelmesi için çile çekmek gerektir. Gam, çile ve ızdırâb, nefsânî temâyülleri zaafa uğratan ve neticede insan rûhunu yücelten en büyük müessirdir. Bu yolda Ruhun gıdası aşkt, canlarınki ise açlıktır.

“Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni, Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni!”

Beden bizim ruhumuzu geliştirmek, olgunlaştırmak için saksı vazifesindedir, sen çiçeği sulayacak yerde dışındaki saksıyı boyuyorsun! [Hz. Pir Mevlana]

İnsanoğlu dünyaya çiğ olarak doğar, içindeki ateş onu pişirir. İçinde ateş-i aşk yoksa ham ervah adını alır ve ebediyyen çiğ kalır. Yüreği yanmayanın kendine gelmesi, kendini bulması mümkün değildir. Gelip geçici hevesler insana keyifli anlar yaşatsa da asıl çektiği acılar ona kişilik kazandırır. Fâni olana duyulan heves ile baki olana duyulan aşk kerpiç ve tuğla misalindeki gibidir.

Anlatsanız da dinlesek?

Kerpiç de tuğla da aynı çamurdan yapılır, kerpiç güneşte kurutulur,tuğla ateşte pişirilir. Kerpiç ilk suda ıslanır tekrar çamur olur oysa tuğla denizde düşse de karakterini korur. Ebedi olmak istiyorsan geçici heveslerden geç ebedi olanı sev.

Ey aşk sen bize havadan da sudan da çok lazımsın..

 

Hep birlikte duaya duralım da Vedud olan Allah’tan aşk dileyelim; Allah’ım gönüllerimizi aşkınla doldur, Biz seni sevdiğimiz kadar var sayılırız, ilahi aşkınla var olmak birliğinle bir olmak istiyoruz; nasib eyle, müyesser kıl ne olur..

 

Yâ Rabbî! Bizleri, günleri ilâhî hikmetlerle dolu, gerçek aşk ehlinden kılıp iki cihânın sırlarına âşinâ eyle! Hâlık’tan ötürü mahlukâta karşı kalblerimizi, merhametin, şefkatin, hamiyyetin menbaı eyle! Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyleyiver!

Amin Ya mûin..

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim