Mirâcı b.aşka okumak

Bu âlem mebde’i sensin, evvelsin yâ Resûlallâh
Nübüvvet hâtemi sensin âhirsin yâ Resûlallâh
mirac2019

Buyruldu ki: “Resûlullah (sav) Efendimiz’in vücûd-u şerîfleri üçtür: Birincisi unsûr vücûdu yâni beden terkîbindeki beşer vücûdudur ki 571-632 yılları arasında bu fâni dünyâda görünmüştür. İkincisi, misâl vücûdudur ki rüyâda, melekût âleminden manâ olarak görülendir. Üçüncüsü ise nur vücûdudur.”

Fem-i saâdetlerinden şeref-sudûr buyrulan hadis-i şeriften doğan manâ: “Allah evvela bir cevher yarattı, o cevherden de cümle âlemleri yarattı.” şeklindedir. Ehl-i kemâl, bu yaratılan ilk cevherin Nur-u Muhammedî olduğunu beyan etmişlerdir. Yine Hz. Resulullah Efendimiz “Allah evvela benim nurumu yarattı.” buyurmuştur.

İşte bu beyanlardan da anlaşıldığı gibi Cenab-ı Hakk’ın kendi varlığından ilk zuhur-u halkiyeti, Nur-u Muhammedî’dir. Allah, cümle alemleri Nur-u Muhammed’in tafsili, açılımı olarak yaratmıştır.

Allah’ın varlığı yani uluhiyet, beş varlıkla zâhirdir: Bunlar; zat, sıfat, esmâ, ef’al ve ahkâm varlığıdır. Bu varlıkların kemâli, vücud-u Nur-u Muhammed’le zahir olmuştur. Alemler dediğimiz cümle varlıklar, Nur-u Muhammed’den yaratılması itibariyle tafsilat-ı Muhammed’tir.

İşte cümle alemlerin evveli, Nur-u Muhammed (sav) olması itibariyle “Bu alemin mebdei, başlangıcı sensin yâ Resulallâh.” buyruluyor. Aynı kaynaktan geldiğimiz kitâb-ı kadîmde yer alan: “O, Allah’ın resulü ve nebîlerin sonuncusudur” [Ahzâb:40] beyânına göre ise, Hz.Peygamber Efendimiz, unsur beden vücudu itibariyle, nebilerin yani peygamberlerin sonuncusu, âhiridir.

Senin esrâr-ı mi’râcın fenâfillâh olan bildi
Bekâbillâh bulan erdi o zevke yâ Resûlallah
Peygamber Efendimizin miracı ikidir: Biri cismanîdir ki bu cismani olan miraç Kur’an’da “Bütün varlıkların tesbihi o kudretedir ki kulunu gecenin birinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Bu, ayetlerimizden bir kısmını o kulumuza göstermek, onu ayetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir” [İsrâ:1] ayetiyle beyan edilir. Bu, mucize olarak gerçekleşen ve Hz. Peygamber’in (unsuru olan) alemleri şereflendirmek için yaptığı miraçtır. Bu miraç yalnızca Hz. Resulullah Efendimize mahsustur. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz alemlerin aslı, özü olduğu için, alemler varlıklarını muhtaç olduğu o yüce şahsiyeti görüp, onunla yani Hz. Muhammed (sav)’le şeref bulmak istedikleri için, bu cismani miraç mucize olarak vukua gelmiştir.

Diğer miraç ise, Hz. Resulullah Efendimizin ruhânî miracıdır. Necm suresindeki “Sonra iyice yaklaştı ve sarktı. İki yayın birlikteliği gibi belki ondan da yakın. Böylece vahyetti kuluna vahyettiğini, kalb yalanlamadı gördüğünü.” [Necm:8-11] “And olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” [Necm, 18] ayetleriyle beyan olunan miraçtır.

İşte Hz. Resulullah’ın bu ruhani miracını, cümle peygamberler yaptığı gibi, cümle insan-ı kamil olan veliler de yaparlar. Çünkü bu ruhani miraç, kulun kendi hakikatine yönelip Rabbine vasıl olması, Hakkı kendinde bulmasıdır. Her kim ki, kendinin ve cümle alemin nispet varlığının yokluğunu, makamat-ı tevhidin fenafillah keşf-i irfaniyetiyle bilip arif
olursa, o kul yine makamat-ı ittihadın müşahedesiyle bekabillaha yani Hakk’ın ebedi, bâki olan varlığına kavuşur ve o zikr-i dâim içinde bir ömür Hak’la yaşar, hep Hakk’ı görür ve bekabillah’la zevklenir. İşte bu fenafillah ve bekabillah kemalat ve marifeti, Hz. Peygamberin ruhani miracı olan mazhariyetinden ibârettir.

İmdi aşk ile bir dahi okuyalım, okudukça aslına yanalım

Sallû Alâ Sâhibu’l Mi’râc
Sallallahu aleyhi ve sellem
Vahdetin müşâhidi
Müşâhedenin mütelezzîzi

Tenzîh o Sübhan’a ki kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan o havâlisini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya isrâ buyurdu O’na âyetlerimizden gösterelim diye, hakîkat bu: O’dur O, aslını işiden gören [İsrâ:1]

Muhakkak ki Allah, Musâ’ya kelâmı, bana rü’yeti verdi. [Hadîs-i Şerîf]

Allâh’ın hangi esmâsına baktımsa gölgesinde Hazret-i Peygamber’i gördüm. O ilâhi isimleriin en mükemmel aynasıdır, bütün isimlerinin tecellîgâhıdır. [İbn-i Arabi Sultânımız]

EL-mu’minu mir’âtul mu’min: EL-mu’min, mu’minin aynasıdır. [Hadîs-i Şerîf]

Es-Suâl: Cisim ve ruh ile semâya doğru olan Mi’râçta bir takım âyetlerin, harikulade hallerin kendisine gösterilmesinin dışında bu seyrin başka faydaları da var mıdır?

El-Cevâb: Evet, başka nîce faydaları vardır. Onlardan biri de şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, ilâhi isimlerin huzurlarına çıktıkça her bir ismin ahlakı ile ahlaklanmıştır. Rahîm ismine uğrayınca ziyâdesiyle merhâmet eden Rahîm oldu. Gafûr ismine uğrayınca ziyâdesiyle bağışlayan Gafûr, Kerîm ismine ayna tutunca ziyâdesiyle ikrâm ve ihsân sâhibi Kerîm, Halîm ismine uğrayınca ziyâdesiyle hilm sâhibi Hâlim, Şekûr ismine uğrayınca ziyâdesiyle şükreden Şekûr, Cevâd ismine uğrayınca ziyâdesiyle cömert Cevâd oldu. İşte bu şekilde Mi’rac’tan, kulluğa avdet buyurduklarında kemâlâtın zirvesindeydi. [Ebü’l-Mevâhib İmam Şa’rânî Sultânımız]

Sâhibu’l Mi’râc, Mir’âtu’l Hak Sultânımızın: “Men reâni fekâd reel Hak: “Beni gören şüphesiz Hakk’ı görmüştür” buyruğu da O’nu hakkıyla görenlerden, gerçeğe ayna tutanların şâhı olan kerremallahu vechehû Sultânımızın “Ben görmediğim rabbe kulluk etmem” itirâfı da hep bu nev’î ikrâmlar cümlesindendir.

Her hüsn bir delîl-i kudrettir
O’nun temâşâsı aynen ibâdettir
[Ken’an-ı Rıfâî Sultânımız]

İzinden gerçeği izlediğimiz varlığın gâyesinin, en büyük sünneti olan mi’râcın, gerçeğine susamış aşk tâliplerine de ikrâm olunmaklığı niyâzıyla

Ey gözüm nûru ne bilsin gizlidir esrârımız
Câhil ü nâdân ne bilsin anlamaz ahvâlimiz

Kuş dilidir dilimiz hem her Süleymân anlamaz
Rumûzât u işâretle söyleriz akvâlimiz

Halvetîyiz durmayız biz süreriz erkânımız
Hak yoludur yolumuz Şa’bân Velî Sultânımız

Kimse görmez döneriz biz devreder devrânımız
Kimse duymaz aşk ile arşa çıkar efgânımız

Kördür ol münkir olanın kalb gözü görmez bizi
Cân kulağı sağır olan duymadı feryâdımız

On sekiz bin âlemi gezdik dolaşdık aşk ile
Göremez amâ olanlar bu bizim seyrânımız

Görmeyiz biz mâsivâyı pek severiz vechullahı
Her zerreden görmek oldu hâlis muhlis efkârımız

İşitmeyiz efsâneyi istemeyiz kâşâneyi
Ayrılmayız yolumuzdan sağlamdır imânımız

Ayrılmayız şeriatden Hakk’a giden tarikatden
Haberdârız hakîkatden nâdân bilmez ahvâlimiz

Mâsivâya tapmayız biz yolumuzdan sapmayız biz
Münkirlerden korkmayız biz İmâm Ali öz babamız

Hakka doğrudur özümüz secdede dâim yüzümüz
Yalan değildir sözümüz saklıdır ol namâzımız

Her nefesde ezkârımız Cemâl-i Hak didârımız
Münkir bilmez esrârımız acâibdir seyrânımız

Yetmiş bin hicâb geçeriz Hakk’ı her şeyden sezeriz
Her dem Mirâc biz ederiz kimse görmez Mirâcımız

Dervîş Mustafâ’dır adım Hakk’a vardım adım adım
Dersimi Ali’den aldım Muhammed’dir serdârımız

Cenābü`l-Mennān hidayet-i Rabbāniyye ve tevfįķ-i śamedāniyyesine ve tecelliyāt-ı sübhāniyyesine mažhar ķılıp āyįne-i dilde tecellį-yi şevķ-i dil-dār ile zevķ-i vicdānįler müberrā eyleye.

aksa2019

Bu sırr-ı vaĥdeti fikr-i ħayāl edem dedim yā Rab
Rumūz-ı men ‘arefden ĥasbiĥāl edem dedim yā Rab
Vücūdum ķatresin deryā miŝāl edem dedim yā Rab
Ĥaķāyıķdan biraz basŧ-ı maķāl edem dedim yā Rab
Seni sende bulup ‘ıyd-i visāl edem dedim yā Rab
Edip terk benliġim ķālim ĥāl edem dedim yā Rab
Beni koyup seni kendime māl edem dedim yā Rab
Ķapında ķul olup kesb-i kemāl edem dedim yā Rab
Celāliñ muķteżāsınca Cemāl edem dedim yā Rab
Seniñ māhiyetiñ senden su`āl edem dedim yā Rab

Bilen demez diyeñ bilmez ĥaķįķat ya bilen kimdir
Yine sensin seni ancaķ bilen ya Rabbį birsin bir

İşbu benliğin yokluğundan doğan vahdet hürmetine, tenini can, canını cânân edip âyine-i dilden rûy-i dilârâ’yı seyrân, şevk-i dildâr ile mest ü hayrân olasınız; mi’râc-ı ma’rifete ‘urûc ile rûy-i yâri mir’ât-i dilde ‘ayânen göresiniz erenlerim

Reklamlar

Yolları ne var ayrı ise! Hep sana âşık!

İnsanoğlunun en doğal, en içten sesidir şiir. Hakikate ve kendi özümüze yakın olabilmek için şiir. Ötekine hüznün, sevincin kuşlarını uçurmak için şiir. İnsan var oldukça, varlığını sürdürecek şiir. Hem şiirin yazanı yoktur; vardır yalnız okuyanı… Şâir de bir okurdur; kendi şiirinin okuyanı… Canımızı okuyan Hz. Niyâzî dilinden bir nutku şerif ile vakt-i şerifi nurlandırmak dileriz:
yollar

Şunlar ki görüp yüzünü bu dâra gelirler
Ol ahde vefâ eyleyip ikrâra gelirler

Onlar ki ezel gözleri saçında kalıpdır
Bunda seni hiç bilmeyip inkâra gelirler

Çeşmin kadehin nûş eden abdâl-ı ilâhî
Ol aşk ile bu âlem-i devvâre gelirler

Zülfün teline anda kimin gönlü dolaştı
Mansûr gibi meydâna girip dâra gelirler

Şol dâneleri gör biter eşcâr olur evvel
Sırr ile içinden yine esmâre gelirler

Her tohmu neden aldın ise eksen anı bil
Her cinsi yine bittiği eşcâre gelirler

Hiç biri izinden çıkıp âhar yola gitmez
Her birisi bir yol ile bâzâra gelirler

Yolları ne var ayrı ise hep sana âşık
Cümle seni ister, sana didâra gelirler

Elbette bu bağ içine kim girse Niyâzî
Hârın gezip evvel sonu gülzâra gelirler.

yolda_olmak
Şunlar ki görüp yüzünü bu dâra gelirler
Ol ahde vefâ eyleyip ikrâra gelirler
Onlar ki ezel gözleri saçında kalıpdır
Bunda seni hiç bilmeyip inkâra gelirler
Hazretim, insanların elest âleminden beri kendi yollarını bizzat tercih ve tayin ettiklerini ifade etmektedir. Habibi Kibriya hazretlerinin, mazhâr-ı sırrı ezel olan vücud-u pâkini, sûret-i nûrâniyesinin yüzünü gören, “Elest” bezminin ahdine vefâ ederek ikrâr etti ve o kimse Allâh’ın “Elest-ü bi-Rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim) hitâbını işitip buna karşılık, her anda “Belî” (evet) der.

Vücûdun mazhâr-ı sırr-ı ezeldir yâ Resulallah
Dilin mir’ât-i nûr-ı lemyezeldir yâ Resulallah
Seni Hakk nûr-i zâtından yarattı hubb-ı zâtıyla
Anın çün Zât-ı Pâkin bî-bedeldir yâ Resulallah

Bazıları vardır ki, o elest meclisinde görüp yüzünü bu âleme gelirler. O demdeki sözlerine vefâ eyleyip ikrâra, tasdik etmeye gelirler… Bazıları da vardır ki aynı ezel meclisinde gözleri saçında, cemâlinde takılı kalıp o güzelliğin aslını bu dâr-ı fenâ’da bulamadıklardan, seni hiç bilemeyip inkâra gelirler. Gözleri suretlere takılmıştır, o suretlerden hakikate nazar etmezler. Demek ki elest âleminde insanlara hem içindeki mazhârlarla birlikte kâinat gösterilmiş hem de kâinatın Hak yüzü olduğu öğretilmiştir. Zâten Sure-i Rahmân’ın başındaki âyetlerinden insana önce Kur’ân’ın öğretildiğini, daha sonra da insanın beden sahibi olarak yaratıldığını anlıyoruz.

sureirahmandan

O halde, kâinattaki her şeyin Allah’ın kısmi görünüşe geçişi, tecellisi olduğu insana elestte öğretilmiştir. Böylece daha o zaman insan, tevhit gerçeğinden haberli kılınmıştı. Bu haberi öğrenip benimseyenler, bu âlemde Hakk’ın yüzünü görerek, bilerek dünyaya gelmişlerdir. Böylece onlar elestte yaptıkları ahde vefa ederek imanlı olmuşlar, her mazharda Hakk’ın tecelli ettiğini bilmekten ötürü, aynı zamanda iyi ve âdil insan olma yoluna girmişlerdir. Ezelde gözleri (saraydaki padişahtan mâada altınına, süsüne takılıp) maddi nimetlerde kalmış olanlar ise sadece o mazharları görüp onlardaki iç varlığı (onlara can veren Hakk’ı) inkar yoluna sapmışlardır. İbn-i Arabi hazretlerine göre inkâr edenler aslında inkâr ederken ezelde gördükleri mutlak cemâli, Hak Teâlâ’yı aradılar. O gördüklerini bulamayınca kendilerine anlatılan ilâhı inkâr yolunu seçtiler.

Bir rivayette ise, Allah Teâlâ, kıyamet günü zâtında bulunduğu hal üzere kullarına tecellî eder. Fakat hiç kimse Allah Teâlâ’yı kabul etmez ve “Sen bizim Rabbimiz değilsin” diye kaçışırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, herkese herkesin zâtı hakkındaki tasavvuruna göre tecellî eder. Böylece herkes, kendi inancına göre gördüğü Allah Teâlâ’yı kabul eder. Ve O’nu ikrar ederler. Ancak Allah Teâlâ’yı hakkıyla bilmekten aciz kalmışlardır. Sadreddin Konevî kaddese’llâhü sırrah’ül azîz, bunu şöyle ifade etmiştir: “Hakk, kıyamet günü müminlere tecellî eder, onlar da Hakk ile kendileri arasındaki alâmeti görmedikleri sürece, Hakkı inkâr ederler ve ondan kaçınırlar. Söz konusu bu alâmet, Hakka dâir “O şöyledir, şöyle değildir” şeklindeki inançlarıdır. Hakk, onlar için suretlerde başkalaşır (tahavvül) ve her birisi, kendi alâmeti ile O’nu tanır.”

Çeşmin kadehin nûş eden abdâl-ı ilâhî
Ol aşk ile bu âlem-i devvâre gelirler
Zülfün teline anda kimin gönlü dolaştı
Mansûr gibi meydâna girip dâra gelirler
“Âbdâl-ı ilâhi” kaynağından aşk şerabını içen, Hakk deryasına dalmış kişi mânâsınadır. Onlar beden kılıflarına girmezden önce de Hak deryası içinde oldukları halde o deryayı görebilen kişilerdir. Bundan ötürü onlar o alemde de mânâ gözüyle (her taraftan kendilerini kuşatmış olan) Hak nurunu gördükleri için bu âlem-i devvâra(devreden, dönen bu âleme, kâinata) gelirken de bu aşkla doludurlar.

Eski edebiyatımızda aşığı bağlayan yârin saçının kendine bağlayan teli olduğu sık sık dile getirildiği için Hazretim de âşık kulu her ne yana baksa yön yön saran Hak nuru deryasını, ilahi tecellileri fark edenlerin, bu âlemde de Hallac-ı Mansur gibi darağacında olduklarını, yani kendi varlıklarının da Hak nurundan ibaret olduğunu anlayarak yokluk idrakine ulaştıklarını belirtmiştir.

Evvel dahi var idi cânımda bu aşk odu
Aşikâr etmez idim bilirdim ki dost kodu
Hazreti Yunus Emre’nin buyurduğu gibi âşıkların yolu, tâ elest âleminde iken girmiş oldukları yoldur. Orada her şeyin Hak nurundan ibaret olduğunu gören, burada da aynı şeyi görür. Orada gözü (kendisine gösterilip vaad edilen) maddeye takılıp kalan ve Hak nurunu göremeyenler, burada da göremezler. Böylece onların girdikleri ve takip edegeldikleri yol, inkar yolu olmaktadır.

Şol dâneleri gör biter eşcâr olur evvel
Sırr ile içinden yine esmâre gelirler
Her tohmu neden aldın ise eksen anı bil
Her cinsi yine bittiği eşcâre gelirler
Hiç biri izinden çıkıp âhar yola gitmez
Her birisi bir yol ile bâzâra gelirler
Hazretim, aynı şekilde tane ve tohumların da ağaçlara dönüşürken (eşcâr olurken) sır ile taşıdıkları gizli şifrelerin ait olduğu yolda esmâr (meyveler) oluncaya kadar ilerlediklerini ifade etmektedir. Bunların hiçbiri kendi yolundan çıkıp başkaca (âhar) yola gitmemektedir. Herbirisi kendilerine ait bir yol ile pazara gelirler. Pazar kelimesi ile bitkilerin dahi tohum olarak kendilerini yok edip (yani kendini Hak vücuduna verip) daha sonra da dal budak salacak, meyveye duracak ağaçlarda kendi sırları (genleri) ile açığa çıkarak vâr oldukları Hak pazarını kastetmektedir.

twitter

İnsanlar, bitkilerden ve hayvanlardan farklı olarak cüz’i iradeye sahiptirler. Bundan ötürü, peygamberler tarafından tam bir eşitlikle tebliğe tâbi tutulmuş olmalarına rağmen onların kendi cüz’i iradelerini kullanış tarzlarına göre yolları birbirinden ayrılmaktadır. İnsanın kendi tabiatını kendi iradesi ile bozması, bir sonraki alemde (ahiret) dünyaya gelirken de bu bozuk tabiatı beraberinde getirmesine yol açmaktadır. İnsanoğluda şerri tercih ederse eşkiyâ, hayrı tercih ederse evliyâ olur. Her mazhar, bir esmânın terbiyesindedir. Cemâl mazharı olan cemâl yolunu, celâl mazharı olan celâl yolunu tutar. Cemâl ehli cemâl yolunun ve celâl ehli celâl yolunun dâvetçilerine ve o yolun dâvetine icâbet eder. Cemâl yolunun dâvetçileri ulemâ ve meşâyih Hazreti Resulullâhın vekilleri, zâlimler de şeytânın vekilleridir. Çünkü “Hâdî” isminin en başta gelen mazharı “Resulullâh” (S.A.V) efendimizdir. “Mudil” isminin baş mazharı ise şeytândır.

Âdî ve şakî adamlar ham yemişe (meyve) benzer, kâmiller olgun yemiştir. Müminler, kendilerine verilen kabiliyet deposunu Kur’an ayetleri ve Peygamberlerinin sözlerini birer tohum olarak geliştirecek bereketli bir tarla gibi kullanabilenlerdir. Bu tohumlar onların gönüllerinde ve zihinlerinde serpilecek, gelişecek ve sonraki nesillere aktarılmak üzere iman ağacının tohumları, sözler, örnek hareketler ve yazılı eserlerle yeniden serpilme imkanı bulacaktır. Bu tohumlardan tekrar bir ağaç vücuda gelebilir ve binlerce yemişler verir. İnsandan bir koca kâinat çıkar. Cennet, cehennem, arş ve kürsî hep ondadır. Tabii çekirdekten ağacın ağaçtan çekirdeğin peydâ olması da “devir” demektir. Tabiatta bütün bu “kevn ü fesâd” (dünya âlemi) bir insan-ı kâmil yetiştirmek içindir.

O halde, insanların aslına (Allah’a) âşık olanları ile  suertine (maddeye) aşık olanlarının yolları ayrı ayrıdır. Hazretim bu ayrılağa işaret ettikten sonra söyle buyuruyor:

Yolları ne var ayrı ise hep sana âşık
Cümle seni ister, sana didâra gelirler
Elbette bu bağ içine kim girse Niyâzî
Hârın gezip evvel sonu gülzâra gelirler.
Kâfirler nasıl Allah’a âşık olabilirler? Evet, onlar da Allah’a aşıktırlar; ama bundan haberleri yoktur. Çünkü taparcasına sevdikleri maddi şeyler, Hak vücudundandır. Ondan ötürü bir bağ gibi, bazı zevkler hâsıl eden bu dünya, cehennemlikleri dahi gülzâra (gül bahçesine, vuslata) erdirir. Ama onlar önce hârın (dikenin, ayrılığın) yani imansızlığın acı neticesini tadarlar. Böylece cehenneme girerler. Cehennem onlar için bir gülzar olur. Çünkü dünyada iken Allah’tan haberleri yoktu, şimdi ise bundan haberdâr oldular. Tatlılardan değil de acı biberlerden zevk alan bir tabiata sahip fertler gibi cehennemin acılarına bu yüzden zevkle katlanır ve dünyaya dönmeyi de dünya daha iyi bir yer olduğu için değil sırf şimdi tanıdıkları Allah’ı hoşnut edici işler yapabilmek için isterler.

Hem, azabın geleceği günü hatırlatarak insanları uyar! O gün zalimler: “Ey bizim Rabbimiz! diyecekler, ne olur, bize kısa bir süre ver de senin çağrına uyma imkânı bulalım ve peygamberlerin izince gidelim… [İbrahim:44]

Zira Allah’ın varlığını bilmekten ve O’nun rızasını elde etmekten daha büyük hiçbir zevk yoktur.

Yaşlı, kimsesiz, pek fakir bir nine kapı kapı dolanır, halktan yiyecek, giyecek dilenirdi. Vakit temam oldu, Hakka yürüdü, sırlandı. Götürdüler onu garipler mezarlığına defnettiler. Melekler sual eylediler: “Şimdi ahirete geldin, yeni bir hayata doğdun. Dünyadan buraya ne getirdin?” Nine cevap verdi: “Dünyada hangi kapıyı çaldı isem ‘Allah versin!’ dediler kapıyı yüzüme kapadılar. Siz de burada benden nesne mi istersiniz? Hâtiften nidâ geldi: “O kuluma dokunmayın, onu bana bırakın. Gül bahçeleri cennetlerim onundur. Diken tarlasında (dünya) yaşadı, dikenlere dolandı. Ama sonunda gül bahçelerinde mekan tuttu…

Cândan geçen cânâna gelir. Cânân onda cân olur, vesselâm, veddua, velmuhabbet…