Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Muhibbi’

Tarîk-i Gülşenî içre, melâmet neş’esinde bir gül-i rânâ
Vardar Yeniceli Abdullah USÛLÎ أصولى (v. 1538)

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devr edilir elden ele

usuli_1

Taşrada, o dönemin Selânik vilâyetine bağlı bu küçük kaza merkezinde, bir kültür havzası inşa edecek Anadolu irfanının nerelerden mayalandığına dair mühim ipuçları olsa gerek Aşık Çelebi’nin işâretinde: “Rivâyet ederler ki Prizren’de oğlan doğsa, adından akdem mahlas koyarlar. Yenice’de doğan oğlan, baba diyecek vakit Farisî söyler. Priştine’de oğlan doğsa, dividi belinde doğar.”

İşte bu tasavvufî cereyân ile yetişen Usûlî’nin üslûbu âlem-i tekliften bile âzâde, rindmeşreb bir tavır sergiler, samîmî ve derinliği olan ruhunu, Mısır’da Dede Ömer Rûşenî halifesi İbrahim Gülşenî (v. 1533)  hazretlerinin hizmetinde geçen yıllarından alır. Biz dahi “Vâh kim gitdi Usûlî dermend” dimezden önce Fatihalar ihsân eyleyelim bende-i âl-i âbâ hazretimin aziz ruhaniyetlerine.

Buradan ikram edeceğimiz Mi’râciyesinden beyitlerle feth-i kelâm eyleyelim:

Bir avuç topraktan insân eyledi
Hem hilâfet verdi sultân eyledi

Kendi esrârından âgâh eyledi
Vâsıl-ı makbûl-i dergâh eyledi

Hâk-i nâçîzi tüvânâ eyledi
İlm verdi anı dânâ eyledi

Âfitâb-ı ruhu tâbân eyledi
Âdemin hâkinde pinhân eyledi

Gelelim münâcâtlara… lugatte “fısıldamak” anlamındaki necv kökünden türeyen münâcât “fısıldamak, sözü gizlice söylemek ve bir sırrı paylaşmak” demekse de biz burada.n tarif için aleni fısıldayacağız. Kulun her türlü sanat endişesini bir tarafa bırakarak doğrudan ve samimiyetle Allah’a yönelmesinin bir gereği olarak münâcâtlarda duygulu ve rikkatli bir üslûp ortaya çıkmıştır.

Görelim bu üslûb Usûli’den nice devr ider gönülden gönüle…

usuli_2

MÜNÂCÂT

Yâ ilâh’el-âlemin dil-hasteyem
Bu kuyûd-ı nefs ile pâ-besteyem

Bende-i gam-gînini şâd eylegil
Kayd-ı nefsâniden âzâd eylegil

Nûr-ı Ahmed hürmetiyçün ey Ehad
Habs-i zulmânîde koyma tâ ebed

Ayırıcak bu tenimi cândan
Cânımı ayırmagıl imândan

Çünki bu hâkî tenim hâk edesin
Umaram kim şirkden pâk edesin

Çün bizi hâk iken insan eyledin
Bî-nihâyet bize ihsân eyledin

Çünki ihsânını gördük bu kadar
Eyleme âhir behâyimden beter

Yolumu urdu benim nefs-i leîm
Bu belâdan beni kurtar ey Kerîm

Bir garîbem rehgüzerde kalmışam
Asîyem havf ü hatarda kalmışam

Hâb-ı gafletden beni bîdâr kıl
Rahmetin bâğında berhûr-dâr kıl

Ver bekânı et beni benden fenâ
Rabbenâ fağfirlenâ verhamlenâ

Aç dilimiz rahmetinle ey Gafûr
Tâ olalım biz dahi abden şekûr

Zâhirimi meskenetle hâk kıl
Bâtınımı lîk nûr-ı pâk kıl

Yâ ilâhî eylegil bir feth-i bâb
Gitsin ortadan bu yetmişbin hicâb

Gündüzün zerrin kabasın çâk kıl
Gecenin zülf-i siyâhın hâk kıl

Bu anâsırdan vücûdum eyle pâk
Yele versin kalmasın bir zerre hâk

Hâke sür yüzün hevâ-yı serkeşin
Koy ocağına sevâb u ateşin

Yolum üzre koma yâ Rab hiç pîç
Tâ ki senden gayri görünmeye hîç

Âline evlâdına eshâbına
Cümle-i ezvâcına ahbâbına
 ﷺ
Bin du’a vü bin selâm ü bin senâ
Bin gedâdan olsun anlardan yana

Buraya kadar olan manayı incitmeden, bir mertebeden sözü dizmek icâb iderse: Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım peşinen itiraf ederim ki gönlü yaralı bir aşığınım, böyle iken dahi arzu ve heves bağıyla, nefsimin türlü kötü huyları ile kımıldayamaz olmuş, esir düşmüşüm. Bağlandığı bu dertlerden kederli esirini nefsani bağlarından, ağırlıklarından âzâd eyleyip sevindiriver.

Beden, ruhun bağıdır. Ruh, bedenden kurtulmak, o bağı çözmek ister. Fakat biz, kafeste yaşamaya alıştığımız için ölümden korkuyoruz. İnsanın alıştığı ortamdan kopması zordur. İnsan bedeni, ten sureti bir cam şişe gibidir. Kimse onu kırmadan içinde ne olduğunu bilip göremez. O camın içindeki kendi özü renksizdir. Biz o nurun gölgesinin gölgesiyiz. İçimizdeki de aynı gölgedir. O gölgenin beden camına vurması, cama bir renk vermektedir. Can, Allah’ın nuru, beden ise o nurun gölgesidir.

Uğruna alemlerin yaratıldığı Ahmed’in nuru, Ehad olan zâtının mim nuru hürmetine bu karanlık hapiste tutma, ten kafesinde bırakma, nefs alışkanlıklarında koyma sonsuza dek bırakma cehennemde.

Ehad Ahmed.. celle celaluhu sallallahu aleyhi ve sellem. Birbirini sımsıkı kucaklamış iki kelime. Ehad, birlerin içine girmeyen bir tek! Ahmed, beşer şahsiyetinin övülmesinde kullanılabilecek en zirve kelime! İki kelime arasında mim farkı… Ehad tecellisine; mim harfini ekleyince Ahmed’i görürüz. Mim henüz daha yazılışında bile boynu bükük bir harftir; secdeyi, kulun rabbine en yakın olduğu makamı sembolize eder… Ehad’e ulaşmanın yegane yolu; Rabb ile abd arasına Ahmed’e kurdurulan mim köprüsüdür. “Bir nefestir mim-i Ahmed, vâlid-i mevlüd o mim” Eski Türkçe’de Ehad ile Ahmed kelimelerinin yazılışları arasında bir “mim” farkı vardır. Mim de م‎ yuvarlak bir harftir. Hz. Mevlâna o mimi gözbebeğine benzeterek “Ahmed, Ehad’in gözbebeğidir” demiştir. “mim-i Ahmed” Ehad’den Ahmed’i ayıran mim’dir, o bütün doğumların -burada insan doğumundan bahsedilmiyor, arş, sema, kürsi, kalem ne varsa- hakiki sebebi işte o mim’dir, Ahmed’in mim’idir, yani Ahmed’dir. Ehad ile Ahmed arasında bir mim- i imkan farkı var. “Ayn-ı Ehad idi Ahmed ey cân olmaya idi arada mim-i imkân” Mîm-i Ahmed’den zuhûr-ı kâ’inât, Mîm-i Ahmed mazhar-ı sırr-ı sıfât!

Ey iman edenler… Allâh’tan (size yaptıklarınızın sonuçlarını kesinlikle yaşatacağı için) hakkıyla sakının ve ancak teslim olmuşluğunu yaşayanlar olarak, ancak müslüman olarak can verin [3:102]

Bir “Gel” nidâsı ile Emr-i Hak vâki olup bu tenim candan ayrıldığında, cânımı imandan ayırma ne olur, vereyim tâ bu iman ile cânım. İnsanı kendi ruhundan üflediğin ruh ve bir avuç toptaktan yarattığın bedenden terkip ettin, ten yeniden toprağa verildiğinde, ruhumu da şirk, iki görme hastalığından temizlendiği halde aslına döndüresin. Bir avuç toprak iken kendi ruhundan üfleyip insan etmekle sonsuz bir armağan vermiş oldun. Madem başlangıçtan beri, bu kadar lütuf ve bağışta bulundun, işin sonunu da güzel eyle, hayvandan aşağı saydıklarından beter eyleme.

Andolsun ki cin ve insten çoğunu cehennem yaşamı için yaratıp, çoğalttık! Ki onların kalpleri (şuurları) var, (hakikati) kavrayamazlar; gözleri var bunların, onlarla baktıklarını değerlendiremezler; kulakları var, onlarla duyduklarını kavrayamazlar!.. İşte bunlar hayvanlar gibidirler; belki daha aşağıda daha da şaşkın! Onlar gâfillerin (gılaf içinde – kozalarında yaşayanların) ta kendileridir! [7:179]

Kötü huyları nedeniyle kınanan, aşağılık nefsim sana varan yolumu kesti. Nefsin belâsından kurtar beni ey Kerim Allahım. Sen öylesine cömertsin ki, seni inkar ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetler bağışlar durursun, vuslat yolunu kesen nefsimin bağlarını da çözüver. Sana varan yol üstünde kalmış garibanın biriyim. Senin emirlerine uymayan nefsimden sebep korku ve güvensizlik içindeyim. Bu gaflet uykusundan, açık gerçeği görememe halinden uyandır. Rahmetin bağında, merhametinle muamele eyle, acıyıver de tuttuğum işten semere göreyim, netice bulayım, güzel sona ereyim.

Gerçek şu ki kullarımdan bir kısmı: ‘Rabbimiz, iman ettik… Bizi mağfiret et ve bize rahmet et… Sen Rahîm olanların en hayırlısısın’ derlerdi… [23:109]

Al beni benden, kayd-ı bedenden, ayırma senden… Beni bende öldürüp sende yaşat, bizim günahlarımızı bağışla ve bize acı Rabbimiz. Fenâ, yok olmak, geçici olmak anlamına gelen bekâ ise kalıcı olmak, ölümsüz olmak anlamına gelen Arapça kelimelerdir. Kulun benliğinin Allah’ın varlığında yok olması, eşyânın nazarından silinmesi, kendi fiilini göremez olması, kesret âleminin kayıtlarından sıyrılıp Hakk’ın tasarrufu altına girmesi hâli, fenâfillâh. Sonrasında hemen bekâbillah, ebedî ve ezelî olan Allah’ın bekâsı ile bâkî olma hâli. Olanların “Benden benliğim gitti, hep mülkünü dost tuttu” buyurduğu makam.

(Ey) Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın torunları… Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul, abden şekûr idi. [17:3]

Dünyada da günahlarımızı örtüver Ey Gafûr olan Rabbimiz, bu tecelli denizinden bir rahmet ile gönlümüzü aç, dilimizin bağlarını çözüver ki biz de şükreden bir kul olalım.

Dünyaya bakan dış yüzümü, aczimi, fakirliğimi, yokluğu bilmekle mütevazı eyle, her türlü külfete dayanıklı toprak gibi eyle. Lâkin iç yüzümü, sırrımı nurunla tertemiz eyle, hâlis bir kulun olayım.

Ref olup ol Şah’a yetmişbin hicâb,
Nûr-i tevhid açtı vechinden nikâb

Habibi Kibriya efendimize açtığın gibi bize de kapıları öyle bir aç ki Allahım,  aramızdaki kavuşmaya engel yetmiş bin kilit açılıversin.

Muhakkak Allah için (mahlukat ile kendi arasında) nurdan ve zulmetten yetmişbin hicap (perde) vardır. Eğer açılacak olsa, O (Mevlâ Tealâ) nın Cemalinin nuru, görmesinin ulaştığı yere kadar olan şeyleri elbette yakar (yok eder) di. Ancak fenâ ve bekâ mertebelerine erişmiş olan Arif-i billah’a manevi kuvvet verilir, keyfiyetsiz bir hâle gelir, işte bu durumda olan Zat-ı Pak-i Sübhaniyeye yaklaşabilir.

Gündüzün alem-i kesret içindeki altın renkli örtüsünü yırt aç. Gecenin, alem-i vahdetteki siyah zülfünü toz toprak eyle. Yani beni iyi, kötü kaydından, ikilikten kurtar, vahdette kesreti, kesrette vahdeti bulan tevhid ehlinden eyle. Tam da olanların “Geç ak ile karadan, halkı çıkar aradan” buyurduğu yerdir burası.

Toprak, su, hava, ateş unsurlarına bağlı kalmaktan, ten mezbelesinde yaşamaktan kurtar, kirlerimden arındır beni. Bu ağırlıklarımdan zerre kalmayacak şekilde savurup havaya atıver. Söz dinlemeyen, gem vuramadığım isyankar arzularımı yerle bir et. Sevap ve günah kaydının ocağına koy yakıver gitsin.

Sana varan bu yolum üzre hiç piç kalmasın. Piç, farsçada labirent, açmaz, içinden çıkılmadık dolaşık mesele manasına gelir. Yozlaşıp, eksik kalıp aslına ve nesline benzemeyene de piç derler. Hem iç yüzümde vuslata mani hal kalmasın, hem yolumdan nesli bozuklar gelmesin. Bu hale erdiğimde gözüme senden gayrısı görünmez olur.

Hep görünen Dost yüzü
Andan ayırmam gözü
Gitmez dilimden sözü
Çağırıram; Dost, Dost…

Görem Hu, İşidirem, Hu, Diyem Hu

Read Full Post »

Ezbere bildiğimiz ama olamadığımız nice kelime ile irtibatımızı tazelemek için yazdırıldı bu yazı, o niyetle okunsun, mânâyı aslına mayalasın isteriz

camide_cocuk

Kitâb-ı aşkını baştan okudum ser-te-ser ezber
Dahi öğrenmeden varıp muallimden elif-bâyı

Vaktiniz varsa buyrun bir kelimeyi didikleyelim bereber (ﺍﺯﺑﺮ)
Lisân-ı Fârisî’de ez- “-den” ve ber “göğüs veya üst” ile ez-ber “göğüsten” yâhut “üstten”; bir sözü, bir metni kitaba bakmadan aynen tekrar edebilecek şekilde zihinde tutma, hıfzetme mânâsında kullanılıyor. Biz de isteriz ki, sözler içimizden gelerek söylensin. Farsçası ile söyleyecek olursak “ezber” den.. yani göğüsten…

Ne kötü ki, ezber demek artık içtenliksizlik anlamına gelir olmuş.

Sözün inanılarak, içten söylenilenini sevdim şimdiye dek. Şüphesiz şimdiden sonra da böyle olacak.

Vaktiyle bir Şeyhülislam’a dahi
Mescidde riyâ-pîşeler etsin ko riyâyı
Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyî
dedirten zihniyet yine saflarda dolaşıyor…

Maksadım şikayet değil ama yalan yok, camideki zorâki vaazdan, bıkkın, bezgin imamın sesinden de yoruldum. Sadece hutbenin sonunda para toplanacağını duyuracağı zaman içtenlikle, önemseyerek, kelimelerini yankı bulabilecek tarzda ağzından döken imamlardan bıktım.

Ah Ya Rabbim emanete ne yaptık; “bu nasıl dünya hikayesi zor, mekanı bir satıh!”

Maksadım şikayet değil.

Sadece demek istiyorum ki; insan sahici olanı özlüyor böylesi anlarda. Aslı ile yapmacık olanın karıştığı; iyi ile kötü olanın ayırd edilmesinin zorlaştığı bir dönemde insan daha çok özlüyor ‹asli› bir sesi. Asli bir duruşu.

Gördü mü teslim olası geliyor. Görmedi mi özlüyor.

“Güzel olan hiç bir şey hülasa edilemez” demiş Valéry. Güzel’in kaynağı el-cemîl bildiğimiz “Güzel”dir de onun için mi acaba hülasa edilemez.

Gözümüz güzel olanı görmek ister. Sadece hissetmek yetmiyor mu acaba. Yani güzellikleri fiiliyata da geçirmemiz gerektiği anlamına mı geliyor bu? Ve zor mudur güzel olan bir hissi, bir hali eylemlerimize, işlerimize aksettirebilmek. Tam da eyleme geçiriyorum derken niyeti bozulabilir mi mesela insanın? Bu bozulmadan kurtarabilmesi insanın kendisini kolay mıdır?

Sahici, içtenlikli sözler duymak, okumak istiyorum.

Bazı güzel görünümlü kelimeler ürkütüyor beni. Tedirgin ediyor. Kelimelerin sıradanlaşması ne kötü şey!

Yapay gülümsemeler, resmi saygı göstermeler… Birbirlerini hissetmeyen, fark etmeyen insanlar. Hal hatır sormanın sadece sormakla kalacağını, sorulan hatırın kimi sorumluluklar doğurabileceğini sanki hiç bilmezcesine hal hatır soran insanlar. Bu yüzden midir bilmem eski güzel insanların âdâbında hal hatır sormak büyüğün haddineymiş, “şöyle bir sıkıntım var” dese, bir yarasına merhem olacak, işini görebilecek olan başlarmış hal hatır faslına…

Binlerce, on binlerce insanlar. Ne tebessümü, ne ağlamayı keşfedemeyenler..

Kahkaha ile tebessümün farkından bihaber yaşayıp tebessümün açtığı güzellikleri göremeyenler, zırlama ile ağlamanın farkından habersiz ağlamanın güzelliklerini kaçırıverenler…

“Birisi bana bir şey söylesin. Güzel bir şey söylesin. İçinde kendisi olan bir şey. İnandığı ve yaşadığı bir şey…” dedi meczûb

Duyduk: Cenab-ı Hak senin dilini talep ve dua için çözdüğünde, istediğini sana vermeyi murad ediyor demekmiş, işittik ve uyduk, hazret-i azizimin durduğu duaya:
“Rabbim söylerken güzel söyleyebilmeyi, güzel söylemeye alışmamayı, alışıp sıradanlaşmamayı, tekdüzeleşmemeyi, muhatap olduğumuz her nesne ile Efendimiz gibi muhatap olabilmeyi nasip eylesin. Efendimizin yağmur damlasına ‘‘Bu Rabbimden yeni geliyor’’ deyip tazeliğe göğsünü açması gibi hep bir tazeliğe göğüs açabilmeyi, diriliği dileyebilmeyi, diri olabilmeyi, uykuyu bile “alimin uykusu” eyleyebilmeyi, güzel söylemekten güzel eylemeye geçebilmeyi nasip etsin…”

Bize ve “Ahir zaman güzelleri” kardeşlerime de…

Ben firakı kazıdım gönlümün ezberine,
Sen de adımı kaydet muhibler defterine

Read Full Post »

Nesâî, İbn Hanbel ve Beyhakî tarafından kaydedilmiş bir hadis-i şerif: Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi; “En-nisa’e”, kadın “vet-tıyb”, güzel koku ve “cu’ile kurretu a’yni fîs salâh” ve namaz gözümün nuru kılındı. [Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1, (7, 61)]

40hadis_1

Habîbi Hz. Muhammed’in (ki O’nu lâhutî, ceberûtî, melekûtî ve nâsûtî kılmıştır) nurundan ezelde ve ebedde zâtına ayna, mahlûkatına irşat kılan Allah’a hamdolsun. Salât û selâm da nebîmiz Hz. Muhammed’e (sav) O’nun pâk ehline ve ashabına olsun.

Kadın bizim geleneğimizde “cins-i latîf” diye ifadesini bulur. Güzel cins. Yani estetik değer, özel bir yer. Aslında o geleneğimizde ki ifade sanki bu hadisten alınmış gibi. Sırasıyla güzel koku, kadın ve namaz. Eğer namaz insanın gözünün nuru, saadet kaynağı olmaya başlarsa yük olmaktan çıkar. Namazdan insan, cinsi latîf’ten aldığı haz gibi, ondan aldığı gönül süruru gibi sevinç duymaya başlar. Yani namaz sahibine bir can yoldaşı gibi yar olur, sevgili olur. Namazla öyle bütünleşir ki, namaz onun için bir sevgiliye dönüşür. Tıpkı onunla beraber olmaktan duyduğu neş’eyi, iç huzurunu namaz kılarken de duyar.

Mealen böyle Türkçe’ye aktarılan hadisin benim açımdan ilk göze çarpan yanı, Rasûlullah’ın dünyadan demeyip, “dünyanızdan” ibaresini kullanmış olmasıdır. Bu ibarenin tercih edilmesinden öğrendiğimiz; peygamberlerin ve bazı özel nitelikli, vasıfları üstün kılınmış belli zevatın ama bilhassa peygamberlerin, bizim içinde yaşadığımız ve bir şekilde kendimizi yakın hissettiğimiz dünya ile bağlarının bizimkinden farklı olduğu yani peygamberlerin dünyaya bizim baktığımızdan daha farklı baktıkları daha da açık konuşursak “yukarıdan baktıkları”, zayıf insanların dünya ile olan ilişkisinden kopuk bir durumda bulundukları hususudur. Bu önemli bir şey! Yani eğer biz “Bu bizim dünyamız!” diyorsak peygamberler de buna “Dünyanız!” diyerek ihtar ve ikaz yollu bir karşılık verebiliyorlar.

Bu dünyadan Rasûlullah’a üç şeyin sevdirilmiş olmasının da benim açımdan zihin açıcı bir yönü var. Bunlar; kadınlar, güzel koku ve Rasûlullah’ın “Namaz gözümün nuru kılındı” demesiyle belirginleşen namaz. Gözümün nuru diyor Rasûlullah, ferahladığım, rahat bulduğum: huzur kaynağım…

Bu üç şeyin bir çeşit geçişi, bir çeşit letafeti, latîf bir durumu tebarüz ettirmeleri, hem geçirgenliği hem de taşıyıcılığı üzerine almış unsurlar oluşları önemlidir. Kadınların Rasûlullah’ın dünyamızdan sevdiği bir şey olmasının çok önemli bir tarafı var. Bunun çağdaş ya da modern insanların düşünebileceği gibi bir çeşit “zendostluk” olarak algılanması bilhassa kadınların yanıbaşında zikredilen diğer iki şey sebebiyle mümkün değil. Kendimi Rasûlullah’ı kimilerinin gözünde aklayacak bir pozisyonda elbette görmüyorum fakat çürük kafaların etki alanını, kafasında çürümemiş yer bulunan herkes daraltabilir, daraltmalıdır. Kadınlar, güzel koku ve namazın bir arada anılması, kadınların insanın bu dünyadan zevk almasında değil de başka bir aleme nüfuz etmesinde bir işlev yüklendiklerini düşünmeyi gerektiriyor.

Gazzali hazretleri gibi mutasavvıfların bir kısmı da “Cim’ada tevhid sırrı vardır” demiştir. Dolayısıyla bu dünyadan kadınların sevdirilmesinin, dünyaya bağlılık hissini güçlendirmekten çok, bu dünyadan başka bir dünyaya geçme duygusunu pekiştirmesi, bu geçiş duygusunu yoğunlaştırması bakımından düşünülmesi lazım.

Zihnimizi bu yöne sevk ettiğimizde güzel kokunun zikredilmesi daha anlamlı gözüküyor. Yani güzel kokuyla birlikte insan adeta bir çeşit yükselişe geçiyor. Güzel koku insanın bilinen bir alandan başka bir mana dünyasına geçmesini mümkün hale getiriyor. Güzel koku… (Bknz Perfume)

Şöyle düşünün: Burnumuzla algıladığımız kokuların çirkinlikleri tabi bir şekilde, insanın ruh durumunu düşüren, sıkıntı veren bir etki yapar. Güzel kokunun ise tam tersine bu ruh durumunu yücelere çıkaran bir etkisi vardır. Bu yükseliş, tıpkı kadınlarda olduğu gibi bilinen alemden, bilinmek istenen aleme doğru seyahatin bir parçasıdır. Bu bakımdan namazın ikmal edici bir işlev gördüğünü; kadınlar ve güzel kokudan sonra zikredilmiş olması dolayısıyla tamama erdirici bir işleve sahip olduğunu da akla getirmek gerekir.

Namaz aslında bizim bu dünya ile ahiret arasında bulunduğumuzun anlaşılmasındaki en belirgin etkendir. Daha doğrusu bu dünyanın geçiciliği konusundaki en etkili derstir. Âdeta bir sal, su üzerindeki bir sal işlevini görür. Yine bir hadis-i şerifte “Namaz, mü’minin miracıdır” buyrulduğunu biliyoruz. Hak dostlarından nicelerinin çok sıkılıp daraldıklarında “Evladım ben bir seyahate çıkayım deyip iki rekatlık bir namazla ferahladıklarını” biliyoruz. Yani namaz tıpkı kadınlar ve güzel koku gibi her bir insan üzerinde bir geçiş, bir nüfuz ediş, bir ulaşma, ulaşmayı sağlayan alan etkisi oluşturması bakımından önem taşır.

Bu meseleyi, yani dünyanın mânâ alemiyle, bilinen dünyanın, bilinmek istenen dünyayla olan irtibatını anlamak kadınlar sayesinde, güzel koku sayesinde ve gözümüzün nuru Resulullah’ın “gözümün nuru” buyurduğu namaz sayesinde kolaylaşmış oluyor. Bilhassa bu intikal açısından “dünyada bulunuşumuzun anlamına vâkıf olmak isteyenlerin” bu hadisi şeriften öğreneceği çok şey var. Dünya bir şekilde ahiretin tarlasıysa dünyada yaşarken, dünyayı algılarken, dünya dışı bir ruh durumunu, dünya dışı bir vakıalar dizisini zihnimize yakın tutmaya dikkat etmeliyiz. Böyle bir yakınlaşma ancak belli vasıtalar aracılığıyla gerçekleşebiliyor. Bu hadisi şeriften söz konusu vasıtaların Resulullah katında “kadınlar”, “güzel koku” ve “namaz” olduğunu öğreniyoruz. Bu hadisi şerifiyle, Resulullah efendimiz bize neyi nasıl tercih etmemiz gerektiğini, tercih üstünlüğünü de öğrettiği için bizim dünyayı nasıl değerlendirmemiz ve daha dünyada iken başka bir dünya konusunda neler algılamamız gerektiği meselesini de aydınlığa kavuşturmuş oluyor.

Malının üçte birini güzel kokuya sarfeden müsrif sayılmaz. [Hz. Ömer] guzel_koku

Tabii, ister beşer sözü olsun ister Hak kelâmı olsun bütün sözlerde o söze muhatap olan insanın vasıfları ve niyeti anlam alanını aydınlık kılmak, anlam alanını doldurabilmek hususunda belirleyici rol oynar. Bir Alman düşünürü G. C. Lichtenberg’in (v. 1799) dediğine kulak verirsek: “Kitaplar aynalar gibidir, aynaya bir maymun bakınca oradan bir havarinin görünmesi imkansızdır.” “Neyi arıyorsan osun” sen buyuran Hz. Pir Mevlana (ks) buyruğunca neyi öğrenme konusu ettiğimiz, bizim ne olduğumuz, neyin peşinde olduğumuzla doğrudan bağlantılıdır. Eğer Resulullah efendimiz “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” buyurduysa ve bunları “kadınlar, güzel koku ve gözümün nuru: namaz” olarak sıraladıysa burada bizim dünya ile olan ilişkimizi tekrar gözden geçirmek zaruretiyle yüzyüze olduğumuz anlaşılır. Diğer taraftan bu anlatımın bir hazcı, hedonist yaklaşım olduğunu da düşünebilirsiniz. Dünyanın esas olarak istifadeye değer bir kısmıyla bize yakın olduğu yanlışına da sapabilirsiniz, aman dikkat!

Bir çok yanlış, onlara kapılalım diye bizi bekler zaten. Bildiğimiz gibi: yanlışlar çoktur, doğru tektir. Hadisi şerifleri düşünürken de Resulullah’ın dünyamızdan kendisine sevdirilen şeylerin neler olduğunu belirtmesi üzerine biz de “doğruyu kendimize yakın kılma endişesi” gösteriyorsak “bir” şey anlayacağız. Yani kalkıp da birisi şöyle diyebilir: “Allah, Resulullah’a bizim dünyamızdan üç şeyi sevdirmiş. Bunlar: ‘Kadınlar, güzel koku ve namaz’dır. Bana başka şeyleri sevdirdi efendim! Onlar O’na verilmiş, bu da bana verilmiş” diyerek yorumda bulunabilir ama baştan da söylediğimiz gibi Resulullah “dünyanızdan” diyerek zaten bizim böyle bir yorumda bulunmamızın önünü kesmiştir. Yani “Resulullah’a üç şey sevdirildi bana da beş şey sevdirildi” gibi bir yorumu öne sürme hakkına sahip değiliz. Çünkü risalet ve nübüvvet aracılığı taşımayan bizlerin dünyaya bakışının bir peygamberin “alemler ötesi bakışı” ile aynı olmasına imkan yok. Biz ancak o peygamber’e özenebiliriz, ancak O’ndan ders alabiliriz, adımlarımızı O’na uydurarak O’na yaklaşmaya çalışabiliriz.

Dolayısıyla eğer “doğru” konusunda hassasiyetimiz varsa Resulullah’a dünyadan sevdirilen şeylerin, muhtaç olduğumuz doğruyu nasıl ifade ettiği konusunda tekrar zihnimizi bir yerlere açmamız gerekiyor. Ben bunun bilhassa “geçirgenlik” olduğunu bu dünyanın özellikleriyle muhtemel ve arzulanan dünyanın özellikleri arasında irtibat kurmamıza yarayan şeylerin sevdirildiğini belirtmek gereği duydum. Bu da yeter, tahmin ediyorum. Yani insanın gereğinden çok şeyi fark ediyor olması, esas olan şeyi fark etmekten mahrum kalması anlamına da gelebilir. Ben bu hadisi şerif dolayısıyla eğer bir şeyi fark etmişsem, yani bu dünyadan öte dünyaya geçişin mümkün olduğu ve bu geçiş için bir takım araçların bulunduğu meselesini fark etmişsem, bu da bana yetmeli. Ya da bu da benim kârım olarak hesaba katılmalı diye düşünüyorum. İşaretlerin ne anlama geldiğini, bu işaretlerin farkına varanlar daha net olarak yerli yerine oturtabilecekler.

Read Full Post »

Kurbân ile bayram edip cemâlini tavaf ettiğimiz mevsimler de geçti amma aşığının “ben sende tutuklu kaldım…” dediği yerde hatırasıyla avunduğumuz toprakların azîz hatırâsını, kendi hayalhânesinden süzerek, estetik unsurla kelimeye, şiire bürüyen, aşk ile bezeyen şairlerin deminden bir dem ikram etmektir niyyetimiz, hayrola, yananların ateş-i aşkı ziyade ola ya huu

kabe6

Cennetmekân Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalarından Akşemseddin Hazretleri’nin oğlu olan Hamdullah Hamdi, Kâbe-i Muazzama ziyâreti için nasıl gümüş ve altın lâzımsa yârin huzuruna varmak için de yaşlı gözler ile sararmış bir yüz gerektiğini söyler:
Eşk ile rûy-ı zerd gerek yâra varmaga
Dîdâr-ı Ka’be haccına sîm ile zer gerek 

Muhibbî’ye (Kanunî Sultan Süleyman) göre sevgilinin mahallesine dört koldan akın eden âşıkların temennâlarına, arz-ı ihtiramlarına bakıp onları kınamamak gerekir, çünkü sevgilinin mekânı Kâbe gibidir, dolayısıyla dört bir tarafı da mihrap sayılır:
Secde etse kûyunda her yâneden âşıkları
Tanlaman çü Kâ‘be’dür dört kûşesi mihrâbdur

kabe4

“Sevgilim! Bırak eşiğine yüzümü gözümü doyunca süreyim. Bilirsin, Kâbe’ye gümüş ve altın çok sürülür” diyerek meselenin bir başka yönüne değinen aşık bilir ki eskiden insanlar zenginlik için gümüşü, altını Kâbe’ye sürerlermiş. Şimdi de bereketlensin diye paralarını hilâle ve Kâbe’ye karşı gösterenler mevcuttur. Necâtî Bey’in altın ve gümüşü beyitte kullanması renklerinden ötürüdür. Zira şâirin gözlerinden gümüş gibi beyaz yaşlar akıp durmuş, yüzünün kanı ise sevgilinin hasretiyle çekilmiş, beti benzi sararmıştır. Onun tek sermayesi işte bu sararmış benzidir:
Çehre-i zerd ile irer işigüne ehl-i derd
Kim tavâf-ı Kâ‘be olur kuvvet-i zerle nasîb

“Gümüş gibi saf, berrak yaşlar akıttın gözümden, yüzümü de hasretinle altın gibi sararttın. (Bu kadar altın ve gümüşe sahip olmakla zengin sayıldığım için) Kâbe gibi olan semtini tavaf etmek bana artık farz oldu.” Şâir, sevgilinin eşiğine yüz sürmeyi murad ettiğinde sevgili Kâbe’ye bakmanın bile sevap olduğunu îmâ eder biçimde: “İşte bak Kâbe! Hem hacı ol, hem kurban!” der:
Didüm işigüne yüzüm süreyim güldi didi
İşte bak Ka’be gerek hâcı gerek kurbân ol

“Boynumda kefenle yâr eşiğine vardığıma şaşmayın, Kâbe’ye giden elbette ihrâm giyer.” Âşığın giyeceği “aşk ihrâmı”nın aslında kefen olduğunu ise bize Taşlıcalı Yahyâ Bey söyler:
İşigine kefenüm boynuma takup varsam
Aceblemen ki geyer Ka‘be’ye varan ihrâm

“Tenim kana boğulsa da (aslında) rahmete gark olur. Yeter ki beni Kâbe gibi mukaddes semtinde sen kurban eyle.” Şâir “tek” kelimesini hem “yeter ki” hem “sadece” manasıyla lezzetlendirip tevriyeli kullanarak “diğer âşıklarına iltifât etme, sadece beni kurbân eyle” de demek istiyor.
Kana gark olsa tenim ola garîk-i rahmet
Tek beni Ka‘be-i kûyunda sen eyle kurbân

kabe3

XVII. asır şâirlerinden Kavsî her ne kadar “Kim ister Ka‘be-i kûyun zaîf u zâr kurbânın”, yani “Sevgilinin Kâbe’sinin zayıf ve ağlak kurbanını kim ister ki” diye yakınsa da, sevdiğine yakarmaktan geri durmaz:“Kâbe gibi azîz olan semtini tavâftan beni men etme. Ne kadar zayıf olsam da sonuçta senin kurbanınım.”
Ka‘be-i kûyun tavâfından beni men itme kim
Ne kadar olsam zaîf âhir senün kurbânınam

Fehîm-i Kadîm bayramın sayılı günlerden ibaret olduğunun idrâki içerisinde o güzel anları ebedîleştirmenin yolunun cânı fedâ etmekten geçtiğini söyler:
Bilürem ıyd-i visâlün bana câvîd olmaz
Eyle kurbân beni kim böyle güzel îd olmaz

“Sana kavuşma bayramının benim için sonsuz olmadığını biliyorum. Sevdiceğim! Beni kurban eyle de bayramımız bayram olsun!” Görüldüğü gibi hemen her şâir, âşığın “vuslat bayramı”na erişmesinin yegâne yolunun canı kurbân etmekten geçtiğini belirtirler “Bir cân nedir ki fedâ etmeyem cânânıma” diyen Fuzuli’ye gelince, o bayramdan bayrama kurban kesmekten/kurban olmaktansa çâreyi her ân kurban olmakta bulur:
Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün
Dem-be-dem sâat-be-sâat men senün kurbânınam
Lezzet alana, vuslat ümidiyle beslediği hasretini tazeleyene selâm olsun ya huu

Read Full Post »

Neyi unuttuğunu unutan cana,
… O hâlde (ondan yüz çevirip) nereye gidiyorsunuz? Bu (mesaj), bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. [Tekvîr, 26,27]

Hakka yönel azm ile yâr ola gel
Bir nefes şol bezm ile yâr ola gel
Bildiğini hep unut yârin öğüdün tut
Budur sana bir öğüt yâr ola gel


Nûr-i âlemsin bugün hem dahi mahbûb-ı Hüdâ
Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüdâ
Gitmesin nam-ı şerîfin bu dilimden dem-be-dem
Dertli gönlüme davâdır cân bulur andan safâ.
Umaram her bir adın başka şefâat eyleye
Ahmed ü Mahmûd Ebü’l-Kaasım Muhammed Mustafâ.
Bu
Muhibbî tevbe eyler tevbesin eyle kabûl
Fitne-i şeytândan sakla anı Yâ Rabbenâ.

Neyzenin nefesinden Sultânîyegâh makamında yükselen “Biyâ, biyâ!” sedâsı can kulağımıza gelmeseydi bu mektup ecdadın hatırasını yâd ederdi amma ya nasib…

[269. Mestmp3] Gene bile bu satırları okuyan canlar arasında, Divan sahibi Sultan Süleyman Han Hazretleri ile başlayan tarih okumalarına kapı açacağı ümidimiz mahfuzdur.

Ömür, yarınlara bağlanan, ümitlerle geçip gitmede; gafilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip durmadadır! Sen aklını başına al da, ömrünü şu içinde bulunduğun bugün say! Bak bakalım, bugünü de hangi sevdalarla harcıyorsun? Gâh cüzdanını para ile doldurmak kaygısı ile gâh iyi yemek, içmek ile bu aziz ömür geçip gitmede, her nefeste eksilmede! Ölüm, kaşla göz arasında; onu hatırlamaktan bile bize daha yakın! Fakat gaflete dalanın aklı nerelere gitmede bilmem ki? Teni besleyip şişmanlatmaya bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek, mezar kurtlarına yem olacak bir kurbandır! Sen, gönlünü manevî gıdalarla beslemeye bak; yücelere gidecek, şereflenecek olan odur! Bu leşe, yağlı ballı şeyleri az ver! Çünkü tenini besleyen kişi, şehvetine, nefsanî arzulara kapılıyor; sonunda da rezil olup gidiyor! Sen, ruha manevî yiyecekler ver; yağlı ballı düşünüş, anlayış, buluş gıdaları ver de, gideceği yere güçlü kuvvetli gitsin! [Hz. Pir Mevlana]

Gündelik zevkler peşinde, neyi unuttuğunu hatırlamasına mani eğlencelerle oyalanan zamane insanı, “unutmak ve alışmak” tılsımları ile kendini kaybetmiştir. Yitiğini yanlış yerlerde arayan kalbi, ihtiyaçlarla çırpınıp ancak gam ve telaş yüklenmiştir… Çünkü o kalptir hasret kaldığı asıldan uzak, bütüne hasret bir parçacık olan.

Kimi vicdana dokundu, kimi cism ü câna
Zevk namıyla ne yaptımsa pişman oldum

Mademki alemde her şey zıddıyla bilinir. Bu unutuş “İki yanın arasındaki en şiddetli ve acımasız düşmanın olan” nefsindendir. Evet nefis var. Ama hangi nefs? Elbetteki nefs-i emmare, yanî kötülüğü emreden, kötülüğe sevkeden nefis… Bu nefis ki tüm kötü meyillerin, arzuların, şehevî isteklerin insanın safvetini kirleten tutkuların, geçici hedeflerin, mutlak iyi ve mutlak güzele karşı beslenen düşmanlıkların, ihanetlerin kaynağını… Evet, nefis var, şeytan ve düşman var. Var ki bir lüzumu var:

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!

Ve ayrılık var alemde, bütün üzüntülerin kaynağı. Var ki bir lüzumu var. Hani ruhun Elest Meclisi’nde bir yemini vardı? Ruha ten kafesine girip tabiat kayıtlarıyla bağlanması emrolunduğu zaman denmişti ki:

“Ayrılık şarabını iç ki benden uzaklaşmanın hicranı içinde, bana kavuşmanın benimle olmanın lezzetini anlaman mümkün olsun. Hemen ten kafesine gir ki kalbinin parlak aynasında, sonsuz güzelliğin aksini görmek saadetine eresin. Gideceğin yolda eğer nefsinin hilelerinden korkar, zorluk çeker, tehlikeye düşersen bil ki benim ilahî yardımın seni koruyacaktır.”

Ey Allah’ım, bize böyle buyurmuştun. Biz seni sevelim, senin güzelliğinin hasretini çekelim ve yine sana dönelim diye kendinden uzaklara yollamıştın (Biz uzaktayız sandık eyvah aldandık…) Bize müjdelerin büyüktü. Gerçi sana dönmemiz için bizim de ahd û peymânımızı yerine getirmemiz, sözümüzden dönmememiz lazımdı.

Seninle yaşadığını unutan nicelerimiz bu ahdi unuttuk. Geçici dünya heveslerine daldık, perdelerin ardında kaldık. Şu da var ki biz, senin vermeye lüzum gördüğün cefâ ile de mesut ve bahtiyarız. Ah cefâdan şikayet ne abes. Biz belâ ile cefâyı sâfa bilen ruhlarız. Asıl belâyı, belâya neden düçâr olduğunu bilmemek, belâyı verenden gafil olmak biliriz.

Yârin cefâsı cümle vefâdır cefâ değil
Yâri cefa kılur diyen ehl-i vefâ değil

temennisindeki gibi Senden ayrı kaldıkça, ayrılık ızdırabındaki lezzeti, senin aşkınla kendinden geçip ney ve sema’ heyecanına kapıp koyuverenler bilir…

Ey büyük ve eşsiz ressamın yaptığı resimlerin en güzeli, ey seçilmiş resim! Sen, seni yapandan nasıl ayrı kalırsın, nasıl ayrı kalırsın, nasıl ayrı!

Sözün ucu kaçtı, mâna incisi dağıldı amma neyleyelim, bu gece sevgili, kederli, gamlı dostunu okşadı. Acılar çeken, sitemler tatmış cana, tatlı sözleri ile kendi tadından tat verdi. Tadı, tatlılığı coşturdu, hoş öğütleri ile kulağa küpe taktı, gözlere nûr bağışladı.

Gündüz kazanç ve kar zamanıdır. Fakat gece sevdasının bambaşka bir zevki vardır. Gece geldi, alışverişten, kazançtan beni alıkoydu, elimi bağladı, bir şey yapamaz oldum. Seher vaktine kadar gecenin de ayağı bağlı kaldı. Bugün sabahın ilk ışıklarına dek mana sofrasında işretimiz var, neşemiz var, zevkimiz var. Ey tertemiz kalpli Hak âşıkları! Ey dostlar! Buyurun sofraya, buyurun!

Ey Allahım bu sofradan feryatlar ve ahlar yükseliyor ki bu ne şükür ne şikâyete benzer. Bu iradesiz bir inleyiş ve o türlü bir haykırıştır:

Âşıkların kalpleri, celâlinin ilâhî nûrları ile münevver(nurlanmış), Sana müştâk olanların nefisleri, visâlinin nefesleri ile muattar(güzel kokulu), Ariflerin rûhları, cemâlinin tatlı suyuna atşani (susamış), aşkından aklı gitmiş ve hayranlığından şaşırmış olanların sırları, Senin cemâlinin kemâline hayran olduğu halde umarız ve dileriz:

İlahi, kabul senden, red senden, şifa senden dert senden. Zıtlar aleminde nefsi ve takvayı, Vuslatı ve firâkı var eden sensin. Her kimi kabul edersen aziz edersin, her ne miktar hasîs ise… ve her kimi red edersen hakîr edersin, her ne miktar nefis ise.

Bildim ki: Dost yolunda nistlik gerek. Yâr önünde pestlik gerek, ten cübbesi çâk gerek, gönül evi pâk gerek.

İlahi, her neyi yasak ettinse onu ittim; elime her ne sundunsa onu tuttum. İlahi, gönlüm oduna ne yaktınsa o tüter; vücudum bahçesine ne ektinse o biter. İlâhi, bî-zârım ol taâtten ki, ucb-u riyâ getire! Hoşnudum ol mâsiyetten ki, ağlama, sızlama ve nedâmet getire! İlâhî! Ne yazdınsa o olur, hâtime-i ömürde ne kodunsa ol gelir. Eğer muti’ kulların tâatlerine inanırlarsa âsilerin dahi keremine dayanırlar. İlâhi, iman verdin, daim eyle; ihsan verdin, kaim eyle, aşk verdin, ziyâde eyle.

Sevgiliyi hatırlatacak vesilelere, renklere, seslere müşteri cümle canlara aşk olsun

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hamiş: Bu mektuptaki bazı manalar gizli kaldı farkındayız. Lakin böylesi bir mektupta bazı incelikleri açıklamaya, esrar perdesini aralamaya da destur verilmiş değil. Kelimeler ve hikmetler kınından sıyrılmış kılıca benzerler. Üzerine koruyucu zırhını almamışsan ondan yüz geri etmelisin. Kalkanın yoksa üzerine varma, ona yaklaşma. Zira kılıç kesebildiği şeyler kesmekten geri kalmaz vesselam.

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: